Anasayfa » DÜNYA » Notre Damme yangını ve gotik kapitalizm üzerine bir yazı

Notre Damme yangını ve gotik kapitalizm üzerine bir yazı

Paris’te dünyanın önemli kültür abideleri arasında yer alan Notre Dame Katedrali, dünyanın gözleri önünde cayır cayır yandı.

Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz ve bu tür kültürel yıkımların yarattığı kültürel sarsıntılar da bunun bir parçası. İnsanlığın tarihsel ve kültürel referans çerçevesi içinde 850 yıldır heybetle yükselen gotik bir yapı bir gün kalkıp bir bakmışsınız ki, artık yok! Bunun yaratacağı toplumsal-kültürel sarsıntı açık olmalıdır. Çünkü bu tür büyük estetik yapıtlar insanların anlam çerçevelerini; kendilerini tarihsel, toplumsal, kültürel anlamlandırma çerçevelerini oluşturur.

Bir sabah kalkıp bakmışsınız ki, Homeros veya Dostoyevski’nin yapıtları, veya Mona Lisa yok, veya Antik Yunan Akropolis’i, veya Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii yok! Yine insanın kimliğinin, kendini tanımlama ve gerçekleştirme biçimlerinin organik bir parçası kopmuş gibi gelir, benzer bir sarsıntı yaratırdı.

Süleymaniye Camii’ni veya Notre Damme Katedralini, Ortaçağ toplumsal iktidar ilişkilerinin idealize edilmiş ifadeleri olarak görebilirsiniz, yapımları için o dönemlerin sömürülen sınıflarına (yapımlarında çalıştırılanların yanısıra, yapımları için halka salınan ek vergiler, vd) edilen eziyeti teşhir edebilirsiniz, ama herhalde yakılıp yıkılmalarını istemezseniz! Bu yakıp yıkma işini o dönemin sömürülen ve ezilen sınıfları yapsaydı, tamamen haklı ve meşru olurdu. Bugün değil.

Bugün bize insanlık tarihindeki tüm büyük önemli kültür-sanat eserlerini korumak düşer. Ama tabii, “sınıflar üstü” bir kültür-sanat anlayışıyla değil. Hangi tarihsel koşullarda neden ve nasıl yapıldıklarını, hangi sınıfsal üretim ve iktidar ilişkilerinin ifadesi olduklarını derinlemesine açıklayarak. Bu büyük eserlerin yaratılmasında emekçi sınıflara çektirilenleri, ve ama, aynı zamanda emeğin rolünü açıklayarak (“yok muydu Mimar Sinan’ın bir aşçısı bile?”). En sonu, bu büyük tarihsel-kültürel eserlerin sermayeleştirilmesine, özelleştirilmesine karşı çıkarak ve mücadele ederek.

Notre Dame Katedralinin yanmasıyla ortaya hemen, sağdan ve soldan komplo teorileri atıldı. İslamcı faşistler sevinçten düğün bayram yaptılar, bunun Hristiyanlara ve Ermeni tasarına oy veren Fransa’ya “islam tanrısı” tarafından kesilen bir ceza olduğu zırvalarını ileri sürdüler. Solda ise, Sarı Yelekliler hareketi ve AB’nin krizi karşısında, bir “milli birlik-beraberlik” ya da “Avrupa emperyalist kapitalist birlik-beraberliği” kamuoyu oluşturmak için Notre Damme’ın bizzat Macron iktidarı veya AB oligarşisi tarafından yakıldığı iddiaları ortaya atıldı.

Komplo teorilerini tartışmaya değmez. Ancak dünya çapında tarihsel-kültürel eserlerin yıkımında, neoliberal kapitalizmin ve neoliberal kapitalist devlet iktidarlarının rolü kesindir. Neoliberal kapitalizm, tarihsel-kültürel eserleri de özelleştirmekte, sermayeleştirmekte, piyasalaştırmaktadır. İkincisi, bu eserler doğrudan özelleştirilmiş olsun veya olmasın, koruma ve bakımları için gerekli fonlar kısılmaktadır.

Fransa’da mali oligarşik kapitalist devlet iktidarının, Notre Damme’ın korunması ve bakımı için gerekli fonları 3’te iki oranında kestiği; yanısıra restorasyon ve bakım işlerinin verildiği taşeron şirketlerin de maliyetleri düşürmek için, yapıtın korunması için en gerekli önlemleri bile almadığı ortaya çıktı.

Fransa mali oligarşik burjuvazisi ve Macron hükümetinin programında, 2019’tan itibaren, toplam 81 kamu şirketinin, yaklaşık 100 milyar Euroluk özelleştirme ve taşeronlaştırma süreci var. Otomativ, enerji vd sektörlerin yanında, kültür sanat turizm sektörü de bu program kapsamında yer alıyor. Paris’in dünya çapındaki tarih, kültür, sanat turizminin başkenti olması, kültür-turizm sermayesinin Fransa-AB mali oligarşik sermaye bileşenleri ve birikimindeki yerine işaret etmek yeterli olacaktır.

Paris, bugüne kadar AVM, plaza ve beton-çelik yığınlarına tümüyle teslim olmamış, neoliberal kapitalizmin rant yağmacılığından bir nebze korunabilmiş, nadir metropol kentlerinden biriydi. Notre Damme yangının ortaya çıkardığı endişe ve tepki sarsıntısı, aynı zamanda bunun sarsıntısıdır: Neoliberal kapitalizmin yağmacılığının hiçbir sınır, hiçbir kırmızı çizgi tanımadan nerelere dayandığı, geriye kalmış tarihsel-kültürel yapıtları bile nasıl yutmaya başladığı şimdi daha büyük dehşetle görülmektedir.

Fransa’da belki Notre Damme’ın yerine AVM, plaza filan yapılmayacaktır. Ama neoliberal kapitalizm zaten kültürü, sanatı ve bu tür tarihsel-kültürel eserleri çoktan AVM’leştirmiştir. Kültür-turizm şirketleri için sermaye birikimi, küçük burjuvazi için ise kültür, eğlence, statü göstergesi piyasası olarak tüketim konusu yapmıştır.

Londra’da Marx’ın mezarı bir nevi özelleştirildi. Marx’ın mezarının bulunduğu mezarlık vakfı işletmesi, Marx’ın mezarının çok ziyaretçisi var bu yüzden bakım maliyeti çok yüksek diye girişini paralı hale getirdi. Ama, Marksizme en büyük saldırganlığın yaşandığı dönemlerde bile bir şey olmayan Marx’ın mezarına ve anıtı, bu özelleştirmeyle birlikte korunamaz hale geldi, gerici ve faşistlerin saldırıları artmaya başladı. Mezarlık işletmesi, Marx’ın mezar ve anıtını korumak için bir şey yapmıyor, tam tersine bu saldırıların Marx’ı ziyaret edenlerin sayısını ve hasılatını artıracağını hesaplayıp seviniyor!

Türkiye’de Hasan Keyf’i sular altında bırakacağı gibi Göbeklitepe’yi “put” ilan ederek yıkacağından endişelendiğimiz burjuva-faşist devlet iktidarı, bir de ne görelim, 2019’u “Göbeklitepe yılı” ilan etti. Nedir diye baktık: Meğer Doğuş grubu 20 milyon liraya, Göbeklitepe’nin turistik işletme hakkını 20 yıllığına almış! Şimdi Göbeklitepe Höyüğüne peysajını ve zemin dengesini bozacak, arkeolojik kazıların ilerletilmesini engelleyecek, fahiş fiyatlı oteller, lokantalar, Göbeklitepe marka ve şekillerinin olduğu ürünler satan marketler yapılıyor, orasına burasına beton dökülüyor. Göbeklitepe bir tekelci kapitalist endüstri ve piyasaya dönüştürülüyor. Doğuş grubu, yılda 5 milyon kişiyi bulan Göbeklitepe turistlerinin sayısını 2 katına çıkarmayı hedefliyor. Ne var ki bu Göbeklitepe’nin korunması bir yana, AVM’leştirilmesi oluyor. Sermayeleştirilmesi, piyasalaştırılması, harcanması, tüketilmesi oluyor. Kimse, “e fena mı, kültür turizmi gelişiyor” filan demesin. Fena, çünkü sermayenin kültür hazinelerini hazine kültürüne çevirerek tahrip etmekten başka bir mantığı yoktur. Tarih-kültür turizmi de, sınai montaj hatlarının, tüketim montaj hatları tarzındaki devamına dönüşüyor. Bugün Göbeklitepe’yi görmek adına, mecburen, Doğuş grubunun Göbeklipe sermayesinin turistik montaj hatlarında dolaşırsanız, Göbeklitepe üzerine öğreneceğinizin en fazlası, “tarım ve sınıflardan önce din, tapınak, iktidar, devlet vardı” türünden idealist saçmalıklar olur; Göbeklitepe adına pazarlanan bilimum mistik, idealist, metafizik saçmalıklardır.

Bugün Nazım Hikmet yapıtlarının sansürlü basım-yayın tekelinin Yapı Kredi yayınlarında olduğunu, İş Bankası yayınlarının Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni”ni, Birikim yayınlarının Marx’ın “18 Brumaire”ini tahrif edici önsözler ve ince ayar çeviri tahrifleri ile yayınladığı gibi sayısız başka örnekten bahsedebiliriz.

Şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Günümüz neoliberal mali oligarşik burjuvazisi, ekonomik ve siyasal açıdan olduğu gibi kültürel-zihinsel olarak da bir iflas süreci yaşıyor. Tarihsel, kültürel planda da hiçbir şeye, zorla sermaye ve meta formuna dönüştürmek dışında bir varlık hakkı tanımıyor. El attığı her türlü tarihsel, kültürel (bilimsel, sanatsal, sportif … diye bu listeyi uzatabiliriz) eseri de yıkarak ya da tahrip ve tahrif ederek AVM’leştiriyor, kendisine benzetmeye çalışıyor. Burjuvazi kültür-sanat alanında da, uzun zamandır, hele ki neoliberalizm/post-modernizm dönemi boyunca, ortaya ciddi, dikkate değer, iz bırakıcı bir şey koyamıyor. Yalnızca tarihi yağmalayıp duruyor ki, bu onun kültürel planda da iyice asalaklaştığını gösteriyor. Zaten post-modernizm, geleceği salt bir korku ve karanlık kaynağı olarak görerek, bugünün gelenek/geçmiş ile eklektik sentezini yapan bir tür nostaljizm ifadesi.

Notre Damme sarsıntısının 3. boyutunu da burada görebiliriz. Geleceği daha karanlık ve korku verici gören endişeli insanlar, geçmişin şu veya bu dönemine, şu veya bu büyük yapıtına nostaljik bir özlem ifadesiyle bakıyor. Bugün batakta olan uygarlığın, hiç olmazsa geçmişte bu tür eserleri yaratmış olması, onlara avuntu ve az buçuk güven verici, teskin edici bir dayanak gibi görünüyor. Ama artık o da yanıyorsa?

Ancak şunu söyleyebiliriz: Geçmişe kaçamaz ve geçmişi geri getiremezsiniz. Ama o geçmişte, insanlık tarihinde, insanlığın zihinsel-kültürel birikiminde dikkate değer ne varsa, onları koruyabilmek için bile kapitalizmi ve çürüyen ve çüreten uygarlık tarzını yıkmak, yepyeni bir geleceği ve uygarlığı kurmak zorundayız. O zaman hem onları gerçekten koruyabilir, hem de insanlığın tarihsel gelişimindeki ekonomik, siyasal, kültürel, sanatsal, ve sınıfsal-ideolojik yerlerini, hatta şu veya bu dönemki egemen sınıflar ve sınıf mücadelesi açısından yerlerini açıklayarak, tarihimizin aydınlatılmasının bir aracına çevirebiliriz.

Notre Damme konusunda solda iki yaklaşım var. Birincisi, bunlar eski sömürücü sınıfların iktidar abideleridir, bunların yapımında onbinlerce emekçi zorbalık ve kanla çalıştırılmıştır. Bunların yanmasına niye üzülelim diye umursamaz bir tutum takınıyor. İkincisi, tarihe ve kültüre sınıflar üstü bir yaklaşımla bakıyor.

Her ikisi de anlaşılabilir tepkilerdir. Birincisi, sınıflı toplumlar tarihi boyunca sömürücü ve egemen sınıfların iktidarına, emekçi sınıfların ezilmesine, ve bunların sembollerine duyulan haklı bir öfkedir. İkincisi tarihsel-kültürel eserlerin yıkımından duyulan haklı bir üzüntüdür.

Ancak her iki yaklaşımı da doğru bulmuyoruz. Her ikisi de küçük burjuva yaklaşımlardır. Birincisi küçük burjuva sol çocukluk hastalığıdır, ikincisi ise küçük burjuva liberal sol aydınların bir “sınıflar üstü iyi güzel şeyler” sızlanmasıdır. Aydın Çubukçu da Evrensel gazetesinde çıkan Notre Damme ile ilgili yazısında, sadece birinci yaklaşımı eleştirmekle yetinerek, ikinci kategoriye giriyor.

Öncelikle şu eski sorudan başlayalım: Her tarihsel çağın (özellikle yükseliş dönemlerindeki) öne çıkan mimari ve sanat yapıtlarının adeta “çağlar üstü” bir estetik özelliğe sahip olabilmesinin nedeni nedir? Yani 30-25 bin yıl önceki avcı-toplayıcıların mağara resimleri, 12 bin yıl önceki Göbeklitepe, 3 bin yıl önceki antik toplumların mimarisi ve sanatı, ve evet 900-500 yıl öncesi Notre Damme veya Süleymaniye Camii bugünün otomasyon ve bilgisayar çağında yaşayan insanlarını halen nasıl etkileyebiliyor?

Marx’ın bu soruya Antik Yunan uygarlığı özgülünde vermeye çalıştığı yanıt şöyledir:

“Yunan sanatının günümüzde süren cazibesi, üzerinde yetiştiği gelişmemiş toplum düzeyiyle (toplumsal üretici güçlerin yetersizliğiyle-bn) çelişkili değildir. Tam tersine, bu durumun bir sonucudur; tersine, Yunan sanatının doğduğu, ve doğabileceği tek yer olan, olgunlaşmamış toplum koşullarının bir daha geri gelemeyecekleri gerçeğinin zorunlu bir ürünüdür.” (Marx, Grundrisse, Önsöz)

Marx, bu metaforla, Antik Yunan sanatının modern dünya insanı üzerindeki cazibesini, insanın çocukluk döneminin naifliğine sevinçli bir özlem ve bunun hiçbir zaman geri gelmeyecek olmasına dair kederli bir duygu tomurcuklanmasına benzetir. Ama ekler: “Kimi çocuk şımarıktır, kimi çocuk vaktinden önce büyümüştür. Eski ulusların çoğu bu sınıfa girerler. Yunanlılar ise normal (çocuk gibi çocuk, naif-bn) çocuklar oldular.”

Marx, “şımarık ve vaktinden önce büyümüş çocuklar” ile herhalde, yine gelişmemiş bir toplum düzeyinde bulunmakla birlikte, mimari ve sanatı, heybet ve ihtişam aracı kullanan tarihsel dönem ve egemen sınıf iktidarlarını kastediyor. Notre Damme ve Süleymaniye bu kategoriye girer. Bunlar da insanı etkiler, hatta başını döndürür, ama bir yandan da komplekse sokar. En azından bir tarih bilincine sahip solculara ise en azından şunu sordurur: “Bir tarafta heybet, ihtişam, zarafet birikimi, diğer tarafta, bunları kendi emeğiyle ve salınan vergi ve haraçlarla yapan emekçi sınıfların tarafında sefalet birikimi. Peki, bu dönemin emekçi sınıflarının durumunu, sınıf mücadelesini yansıtan sanat eserleri niye yok sayılıyor/yok edilmiş? Neden sömürülenlerin, ezilenlerin çalışma, yaşam, yönetilme koşullarını ve mücadelelerini anlatan eserler korunmaya alınmıyor ve yer bulamıyor?”

O zaman bir soru daha kaçınılmaz: Bunlar bir dönemin sömürücü egemen sınıfının ve ideolojisinin iktidar sembolleri olduğu halde, günümüz insanı, hatta çoğu solcusu üzerindeki cazibesi neden kaynaklanıyor?

Birincisi. Hem sanatın hem de ideolojinin ortak tanımı, “belli toplumsal ilişki biçimlerinin belli bir bakış açısı ve zarafetle yeniden üretilmiş soyut ideal ifadesi”dir. Sanat hem ideoloji üretir, hem estetik başlı başına bir ideolojik formdur. İdeoloji-siyaset ise hemen her zaman, şu veya bu düzeyde idealize-estetize edilmiş güç ilişkileridir. Yani, belli bir tarihsel dönemin sanatı-estetiği, o dönemin insanlarının kendilerini anlama ve anlamlandırma formlarından biridir. Bu, sömürücü sınıf ve iktidarı adına yapılan bir mimari eser ise, tabii ki toplumun, emekçi sınıfların da kendilerini onun gözünden anlama/anlamlandırmasını içerir ya da dayatır: “Vay be kralımız/padişahımız, dinimiz, tanrımız nelere muktedir!? Biz onun yanında neyiz ki, hamam böceğinden farkımız yok” vb. Bu tür heybetli, ihtişamlı, zarafetli yapıtlar, iktidarı ne kadar yüceltir ve estetize ederse, emekçi ve ezilen sınıfları o kadar değersizleştirir.

Bu yapıtların arka planında/temelinde yatan gerçek sınıfsal-toplumsal ilişkiler (sömürü ve iktidar ilişkileri), tarihsel olarak çözülünce, bir süre sonra unutulur ve/veya unutturulur. Geriye sanata o dönemin (iktidarının) kendini anlama ve anlamlandırma biçimi; soyut ideal-estetik-ütopik ifadesi kalır. Yani bu eserin ifadesi olduğu gerçek toplumsal üretim-iktidar ilişkileri çözülüp gider, unutulur ve unutturulur. Siz de tarihi, büyük adamlar tarafından yaptırılmış/yapılmış büyük eserlerin tarihi olarak “okumak” zorunda kalırsınız.

Oysa: Felsefe, ekonomi-politik, sanat-estetik, hukuk, din gibi ideolojik formlar, evet, tarihi-toplumu ve çelişkilerini şu veya bu sınıfın bakış açısından anlamlandırır ama açıklayamaz.

“Nasıl ki bir kimse hakkında kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında, bu dönemin (hele ki iktidarının-bn) kendi kendini değerlerdirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlerdirmenin maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.” (Marx, Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz)

İdeolojiler, ve ideoloji formu olarak sanat-estetik, kendisi tarih bilimi (üretici güçler/üretim çelişkisi ve sınıf çelişkileri ve mücadeleleri) ile açıklanması gerekendir.

Notre Damme gotiği kütlesellik ile boşlukları, azamet ile zarafeti birleştirmeye çalışarak yarattığı “doyumsuzluk” hissiyle bilinir. (Notre Damme, bir de Paris göğünden aldığı kuzey ışığı ve üç buutlu derinlik etkisi, diğer yandan kıyısında yapıldığı Ren Nehri’nin ışık hareketlerinin etkisi ile daha bir hareket kazanır.) İnsanda aynı anda uyandırabildiği başdöndürücülük ile tedirginlik, yüceltilme ile yerin dibine batırılma, sonsuzluk istemi ile geçmişte kalmışlık, ortaçağ skolastik kasıntısı ile aristokratik-ticari zarafet çabası, dünyayı yutmuşluk ile doyumsuzluk hissi arasında karmaşık duygular uyandırır.

Ortaçağ gotik katedral mimarisi, aynı zamanda kent ekonomisinin gelişmesini ve yeni bir sınıfın, kentli tüccarlar ve sanatkarlar ile erken burjuvazinin ortaya çıkışını temsil eder. Yapımı Notre Damme gibi 200 yıl sürebilen katedraller kent ekonomisini halka halka büyütür. 16. yüzyıldan itibaren köylülüğün de zorla çözülmeye başlaması, ayni ranttan para ranta geçiş, tüccarların aracı-patron olduğu ev sanayinin (kapitalist manifaktürün öncülü) ortaya çıkışı ve işsiz ve açların kentleri doldurmaya başlamasıyla erken proletarya da ortaya çıkacaktır. Yani Ortaçağ iktidar ve skolastiğinin kendini yücelmek ve ebedileştirmek için geliştirdiği Gotik katedraller, bir nevi onun kendi sonunu da getirecektir.

Gotik mimari ve sanat, daha sonra İngiltere’nin yükselişi ve sanayi devrimi ile birlikte yeniden hortlayacaktır. Bu kez İngiltere sömürgeci güç ve iktidarını göstermek için Gotiğe başvurmuş, diğer taraftan Gotik, hayal kırıklığıyla sonuçlanan modernizm ve Aydınlanmaya duyulan gerici-romantik reaksiyon ve geçmişe duyulan nostaljik bir özlem olarak yeniden canlanmıştır. Günümüz post-modern sanat ve edebiyatının da dolambaçlı ve gizemli labirentlerle dolu şatoları, virane kaleleri, tuzaklı manastırlar, karanlık zindanlar, ürpertici, ıssız, yerleşim yerlerinden uzak mekanlarla dolu 18. yüzyıl gotik edebiyatından aldığı çok şey vardır. Günümüzde bunların yerlerini post-akopoliptik mekanlar, terkedilmiş veya tedirgin edici, gizemli, bilinmezlerle dolu mekanlar almıştır. (Örneğin Latife Tekin’in son novellası Sürüklenme, baştan sonra gotik bir atmosfer taşımaktadır.) Ama gotik ister mekansal ister edebi olsun, her zaman skolastik, metafizik, mistisizme, anlamlandırılamayana, bilinç-dışına, bir türlü silinip atılamayan geçmişe dönük nostaljiye ya da bu geçmişin hortlayıp bugüne musallat olmasına dönüktür. Tıpkı günümüz post-modernizmi gibi. Notre Damme Katedrali yangınına, günümüz post-modernist liberal sol aydınlarının bakış açısında aynı zamanda bunların da etkisi vardır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*