Anasayfa » BASINDAN » Neşet Ertaş sustu

Neşet Ertaş sustu

Halk ozanı Neşet Ertaş’ı kaybettik. Anısına 1996 yılında Neşet Ertaş’ın yaptığı yazılı ilk söyleşiyi ve Sırrı Süreyya Önder’in bugün Radikal’de yayınlanan yazısını paylaşıyoruz.

 Neşet Ertaş anlatıyor

(Müzük, Sayı: 4, Sene: 1996)

 Türkiye’den neden ve ne zaman ayrıldınız?

’77-’78 civarı ayrıldım. İşim gereği biraz fazla alkol alıyordum, almak zorunda kalıyordum. Bunun bende arızaları peydah oldu. O aralar Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördüm. Ama pek faydalanamadım, parmaklarımda uyuşukluklar başladı. Doktorlar yardımcı olmaya çalıştılar ama bu uyuşukluklar geçmedi. Burada kardeşim vardı. Ona mektup yazdım, davetli olarak buraya çağırdı. Daha doğrusu mağdur kaldım ben Türkiye’de. İki sene bunu kimseye söylemedim. İş yapamadım; bir yere de gidemedim. Davet mektubuyla buraya geldim, burada tedavi oldum. Mektup aracılığıyla üç ay dışarı çıkılabiliyordu. Bu kısa zamanda hastalığım tam geçmedi. Ama faydalandığımı gördüm, hastalık yavaş yavaş geçiyordu. Tam iyileşmem için uzun kalmam gerekiyordu, uzun kalmam için bir şeyler araştırıldı. Doktora müzisyen olduğum söylenildi. “Profesyonel müzisyenlere dünyada bir hak var, bundan yararlanabilirsin” diye birileri akıl-fikir verdi. Bu, Türkiye’den araştırıldı ve iyi kötü bir sanatçı olduğum anlaşıldı. Bu araştırma sonunda Alman devleti müzisyen olarak benim kalmama izin verdi. Türkiye’ye gittim yeniden. Devletlerararası anlaşmayla, buraya gelen işçiler gibi her şeyim kontrol edilerek buraya geldim. Ama işçi olarak değil de müzisyen olarak. Burada kendi işimi kendim görüyorum. Yani Almanya’dan para almıyorum, kendi ayptığım müziklerden her ay her şeyimi kendim ödeyip karşıladıktan sonra, sigortalarımı şunlarımı bunlarımı hallediyorum. Buranın vergi dairesi de her ay benden ayrıca para alarak beni burada bırakıyor. Bu şekilde oturma haklarını bana verdiler. Ama ben bu Alman devletinin parasından direkt olarak yararlanamıyorum. Çünkü onların işinde çalışmıyorum. Burada düğünlere gidiyorum, bazen konserler oluyor. Konser derken ufak tefek şeyler. Geçinmemizi öyle sağlıyoruz.

Türkiye’ye gelseniz stadyum doldurabilecek kapasitedesiniz. Durum böyleyken orada düğünlerde çalıyor olmanız ilginç değil mi?

Teşekkür ederim bu duygularınız düşünceleriniz için. Ne de olsa biraz yaşlandım haliyle. Oraya buraya koşturamıyorum.

Sizi en son İbo Şov’da seyrettim, hiç de yaşlanmış görünmüyordunuz…

Teşekkür ederim, sağolasınız. Yaşım elliyi geçiyor. Onun için çok tükendim. Sonra çoluk çocuklarım da benim burada, bir oğlum var, iki kızım var. Oğlum üniversitede son sınıfta, bu sene bitirecek, hanımı bitirdi. Kızım da bu sene bitiriyor. Çocuklarım hep okullarda, işte onlara mümkün olduğu kadar yardımcı olmak istiyorum. Ayrıca tabii onlar buradayken benim oraya gitmem haliyle bir baba olarak biraz zor olacak. Onun için burada oturmaktan başka yolum kalmadı.

Şarkılarınız yıllardır gündemde, birçok alanda başka müzisyenler yıllardan beri bunları söylüyor, sizin bunlardan herhangi bir geliriniz var mı, telif ödeniyor mu?

Ben 39 senedir, gramofon devrinden beridir plak okuyorum. Bu zamana kadar hiç kimseden telif hakkı gelmedi. Bu son günlerde telif hakları kanunu çıkmış. Mesam diye bir yerden bana bildiri geldi, ben imzaladım, gönderdim, ilk defa geçen yaz, Mesam, birikenlerden bir miktar bana telif hakkı gönderdi. Buradan onlara da teşekkür etmek istiyorum, memleketimizin kanunlarına böyle yenilikler eklendiği için memleketimize de teşekkür etmek istiyorum. Ben değil, nice mağdur bestekarlar var ki şimdiye kadar bunların besteleri okunurdu ve sahip çıkılmazdı. Çıkılsa ne olacak, bir şey alamıyorlardı…

Mühür Gözlüm de bu konuda biraz problemli galiba…

Mühür Gözlüm konusunda telif hakkı olmadığı için bir araştırma yapılmadı. Bu telif hakları yasası çıkınca Mühür Gözlüm’ün sahibi ortaya çıktı. Sahibi derken, sahibi zaten vardı; Aşık Ali İzzet Özkan. Bundan aşağı yukarı 30-35 sene evvel, Zeki Müren, Mühür Gözlüm’ü şairinden, tapusuyla, yani bestesiyle, her şeyiyle büyük bir para ödeyerek satın almıştı. O dönemde Ali İzzet’in Zeki Müren’le beraber resimlerinin de gazetelerde yayınlandığını görmüştük. Zeki Müren, Türkan Şoray’la beraber Mühür Gözlüm’ün filmini de çevirdi (Düğün Gecesi). Mühür Gözlüm filmini seyretmeye gittik. Sözler güzeldi, ama şarkı aranjman olarak okunmuştu. Mühür Gözlüm’ün sözleri kulağımda kaldı, ben bunu kendi yorumumla söyledim. Gidip geldiğim yerlerde, düğünlerde, şurada burada çalıyorddum, tekrar tekrar çaldırıyorlardı. Bu şekliyle radyoda okumak istedim. O zaman Ankara radyosuna emisyonlu sanatçı olarak, yani program sanatçısı olarak imtihanla girmiştim. Bunu çalmak istediğimde teknisyenler beni durdurdu. Halk müziği şube müdürünü çağırdılar; “Neşet Ertaş Mühür Gözlüm’ü okuyor, ne diyorsunuz?” dediler. O da geldi, anlayışlı bir insandı, Zeki Müren resmen bu şarkıyı tapusuyla birlikte almıştı. Neşet çal bir dinleyelim dedi bana, ben çaldım dinledi. Benim de kırılmamam düşüncesiyle kayda alalım, gene de yayınlamayalım dedi. Kayda alındı ve sonradan yayınlandı. Yayınlandıktan sonra halk bunu, benim yorumumla benden istemeye başladı ve o günden bu güne benim yorumumla bu türkü duyuldu. Herkes benim yorumumla okudu. Şimdi televizyonda çıkan bazı hazırcılar görüyorum. Evet Aşık Ali İzzet Sivaslıdır ama bu yorum onun değildir. Bunu gözümüzün içine baka baka televizyondan “Bu Kırşehir’in değil, Sivas’ındır” diyenleri duyuyorum. Onlar kendilerini bilseler, şunu da bilirler ki tonlarca söz var kitaplarda ama bunca şarkıyı kulaklara ileten yorumdur, melodidir, havadır. Bunlar kendilerini bilmedikleri için gözümüze baka baka “Bu Sivas’ındır” diyorlar ve ben de buna üzülüyorum. Hiç olmazsa sözleri Ali İzzet Özkan’a, yorumu Neşet Ertaş’a ait olan bir Sivas türküsü diyebilirler.

Alevi olmanıza rağmen, bildiğimiz kadarıyla bir tek Alevi türkünüz var: “Hey erenler hak aşkına kalkın semah edelim.” Bu ritm olarak da ses olarak da diğerlerinden farklı. Bunun nedeni ne? Niye tek şarkı, fark niye ya da bize mi öyle geliyor?

Efendim bildiğiniz gibi biz Bektaşi’yiz. Cemevi’nde kadın erkek hep beraber bir arada oluruz. Camide imama, Cem’de dedeye uyulur. Dede’nin talimatı üzerine Cem devam eder. Dede’nin yanında Zaku denilen ozan, veya ozan deyişleri söylenir. Bu deyişler hak için, dua için, ibadet için söylenir. Dinlenen deyişler de semah dönenlere söylenen deyişler de Allah için, ibadet için, dua için söylenir. Bazı çevrelerde kadın-erkek birarada, sazlı sözlü olduğundan yanlış değerlendiriliyor. Onun için sık sık Allah Allah diyerek deyişler dualandırılır. Aşk ile dualarının kabul edilsin anlamında, amin gibi kabul edilsin Allah Allah demeleri. Semahı da türkü kabul edin, Allah Allah denen yerde başka fikrin olamayacağını vurgulamak için bu semahı söyledim. Ben de kendimce bir ozanım. Deyiş geleneği, hep eski ozanlarımız geleneğine deyişlerine saptanmış eski ozanlarımızın bugüne gelen deyişlerinin içinde örneğin “pir” kelimesinin aldatıcı olduğunu düşünenler var. Tüm gelmiş geçmiş ozanlarımız ne derse desin ben bu kelimenin “yar” anlamında olduğunu açıklamak istiyorum. Aşık Veysel, “Benim sadık yarim kara topraktır” demiş. Bana da sorarsanız ben de toprak derim. Var olan her şeyin aslı topraktadır. Yediğimiz, içtiğimiz, ayımız, güneşimiz, canımız topraktadır.

Katolik olsun, hangi inanıştan olursa olsun, Allah deyi, örneğin bir ağaca sarılsın, ister kendi kendine, isterse istediği yerde kalpten Allah’a yol var. Bütün kalpler Allah’a bağlıdır. Kendini bilen, bunu bilir.

Babanızın ve sizin kaç türkünüz var hatırlıyor musunuz?

Bunu bilemiyorum, kaç tane olursa olsun önemli değil. Babam olsun, ben olayım insanların gönlüne hizmet için türkülerimizi söyledik. Halkımız kaç tanesini kabul ettiyse biz o kadar diyoruz.

Zülüf Dökülmüş Yüze konusunda bir takım şaibeler var, şarkı sizin mi Hacı Taşan’ın mı, yoksa babanızın mı?

Hacı Taşan babamın çırağı. Babamdan öğrenmiş sazı. Hacı Taşan’ın yüzde türküleri, babamın ağzı, babamın türküleridir. Anamı babam, Keskin’den almış. Keskin’de çok kalmış. Kırıkkale, Yozgat, çoğu illerde babam, sazı omuzunda beni de 5-6 yaşlarında yanına aldı. Beraber gezdik. Zülüf’ün havası babamdan gelir. Ben biraz düzelttim sözlerini.

Türkiye’de olup bitenleri takip edebiliyor musunuz? Gözaltında kayıplar, güneydoğu, Manisa’da son yaşananlar, polisin çocuklara tecavüzü vs. gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir. Devletin kanunları var, bu her vatandaşı için geçeridir. Devletin bazı yerlerinde olumsuz durumlar oluyorsa bunu görmek devlete düşer. Dünyanın neresinde olursa olsun, insan olan, vicdanını kaybetmeyen herkesin olumsuz, insana yakışmayacak hareketlere gönlü razı olmaz. Ben isterim ki dünyamız biz insanlar için cennet olsun. Hayvan sıfatı taşıyan huzurunuzdan uzakta. Örneğin, yılan, akrep, at, öküz, kedimiz, köpeğimiz buna açıkça şahittir. Görene bilene madem ki insan, cennete geliyor, insan hak eşitliğinde yaşasın, mutlu olsun ki dünyanın insanlar için cennet, hayvanlar için cehennem olduğunu bilsin.

******************************************************************

 Gara sıfatlı Neşet Ertaş

(Sırrı Süreyya Önder/Radikal – 26 Eylül 2012)

Horasan erenleri kalkıp Anadolu illerine göç ettiklerinde bir avuç darı tanesi kadardılar.

Darı tanesi gibi saçıldılar…

Atları, topları, pusatları yoktu; açtılar…

Doğu Hıristiyanlığı ve Yahudiliğin ve dahi takâtsiz kalmış Zerdüştlüğün egemen olduğu bir coğrafyada şehbal açtılar.

İçi çürümüş, derde derman olma yerine ‘zor’ kalesine sığınmış düzene yeni bir söz söylediler. “Biz 72 millete bir nazardan bakarız” dediler.

Gönüller yapmaya niyet etmişlerdi. Zulmün kaleleri bu ‘söz’ün karşısında tarihe karıştılar.

Kamusal erdemi savunanlar, yani bir başkasının, tanımadığı bir başkasının derdiyle dertlenenler, bu topraklarda çok kardeş buldular.

Neşet Ertaş’ın ataları işte bu ‘Bektaşimeşrep’ Horasan erenlerine dayanır.

Osmanlı, Batı Hıristiyanlığı karşısında, dünyanın gördüğü en cevval orduyla tel tel döküldüyse; ‘söz’ü unutup ‘zor’ kalesine sığınmasının önemli bir payı vardır. İnsanlığın yeni dertlerine söyleyecek sözleri kalmamıştı.

Osmanlı’nın son beyleri ortada ‘can’ bırakmayınca ‘Bektaşimeşrep’ olanlar kendi vadilerine çekilmişlerdi.

Neşet Baba’nın ataları, çekildikleri vadilerden, çocuklarına sözü ve sözün dile geleceği sazı miras bırakıp gittiler.

Baba, kendisini “Şu gara sıfatlı” diye tasvir ederdi.

Her biri kendisini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayan kibirli egemenlerin sofrasına bir gün olsun tenezzül etmeden göçüp gitti…

Bu topraklarda söz ve zorun kavgası halen sürüp gidiyor.

Bu kavganın naif bir yansıması Başbakan’la Neşet Baba arasında bir televizyon programında ‘sigara yasağı’ üzerine yapılan bir sohbette saklıdır.

Başbakan sigara yasağını izah ederken bir ‘zor mühendisliğini’ temellendiriyordu.

Neşet Baba karşı çıkarken ‘insan hakkı’ndan bahsediyordu.

Takatsiz kalmış topraklarımıza yeni bir söz söylemek isteyenler o ‘gara sıfatlı’nın geride bıraktığı binlerce sözden herhangi birine bakmalılar.

Yetmiş iki milletten geçtim, iki millete bir nazardan bakmayı becerebilirsek, o gara sıfatlı belki de ‘gülden güzel gülüşü’yle üzerimizdeki tarihi hakkını helal edecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*