Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Neoliberal reformist barış sürecine yeni yedekler…

Neoliberal reformist barış sürecine yeni yedekler…

Kürt sorununda neoliberal reformist barış sürecine yeni yedekler dahil oluyor. Bu cephedeki son halkalar, İstanbul‘da “Toplumsal ve Demokratik Barış İnisiyatifi”nin kurulması ile Avrupa‘daki Kürdistan ve Türkiyeli örgütlerin Brüksel’de bir araya gelerek Haziran sonunda Demokrasi ve Barış Konferansı kararı alması oldu.

Sosyal reformcu bir birlik: “Toplumsal ve Demokratik Barış İnisiyatifi”

“Toplumsal ve Demokratik Barış İnisiyatifi”ne KESK, DİSK, Petrol-İş, Deri-İş, İstanbul Tabip Odası, Türk Tabipleri Birliği, ÖDP, Halkevleri, SODEV, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Sakatlar Derneği kurumsal, CHP milletvekili İlhan Cihaner ile Mustafa Sönmez, Ahmet Şık gibi isimler bireysel düzlemde imza koydular.tdbarisinis

Bileşimindeki isimlerden de anlaşılacağı üzere, İnisiyatif, kendisini “ülkenin ilerici, demokrat, emekten yana, sol, sosyal demokrat, sosyalist, devrimci kesimleri ve bireyleri” olarak tanımladı. Barış sürecine “soldan, emekten yana aktif müdahale” edeceğini açıkladı. Bir dizi sendikanin, kitle ve meslek örgütünün, “emekten yana” partinin varlığına rağmen “burjuvazi”, “sermaye”, “kapitalizm” gibi kavramların bir tekinin bile kullanılmadığı kuruluş metninde, “Bizler; Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlık duygularını yaymaya çalışanlara karşı çıkarken, AKP’ye, onun emek, halk, kadın ve doğa düşmanı politikalarına ve gerici siyasal projelerine karşı mücadelemizi de sonuna kadar sürdüreceğiz!” denildi. İnisiyatif, AKP‘nin başkanlık sistemini tesis ve kendi iktidarını tahkim etme hedefine ve AKP’nin yeni rejiminin barışın bedeli olarak dayatılmasına izin vermeyeceğine, Kürt sorununda toplumsal-demokratik çözümün ve gerçek barışın emperyalistlerle AKP’nin savaş stratejilerine karşı mücadele etmekten geçtiğine işaret etti. Bu doğrultuda “ateşkesin kalıcı bir barışa dönüşmesi için demokratik çözüm adımlarının hızla atılması, Kürt halkının ve tüm ezilen kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde özgürleşmesi, barışı özgürlük, bağımsızlık, eşitlik ve gerçekten laik bir Türkiye için mücadele ile birlikte savunma” çağrısı yaptı.

halklar konferansi 200513Bu çerçevede, KESK’e bağlı sendikaların genel başkanları da bir basın toplantısı düzenleyerek sürece ilişkin görüşlerini ortaya koydular. Aynı zamanda “Akil İnsanlar Heyeti”nde yer alan KESK Genel Başkanı Lami Özgen konuşmasında “KESK, silahların susması, barışın gerçekleşmesi için mücadele ederken AKP’nin baskıcı, otoriter yönelimlerine karşı çıkmaya devam edecek, hem barış hem de özgürlük diyecektir” vurgusu yaptı. Özgen, “KESK, ülkemizde halkların kardeşliği ve barış mücadelesini Ortadoğu’da halkların kardeşliği ve barış mücadelesinden koparmadan ‘ülkede barış, bölgede barış’ diyerek emperyalizmin taşeronluğuna hayır diyecektir. Şimdi halklar arasında açılan mesafenin ortadan kalkması kalıcı, gerçek barışın inşası, Kürt sorununun toplumsal ve demokratik çözümü için inisiyatif alacaktır. Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Arap, tüm emekçilerin birlikte mücadele ederek geleceklerine sahip çıkması anlayışını savunmaya devam edecektir” dedi. KESK’in neoliberal reformist barış sürecine ilişkin talepleri de, AKP’nin savaş dilini değiştirmesi, halkın tüm kesimlerinin sürece demokratik katılımının sağlanması, siyasi tutukluların serbest bırakılması, geçmişle yüzleşme çalışmalarının başlatılması, siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, anadilde eğitim, düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alınması, herkesin anayasal yurttaşlık temelinde eşit haklara sahip olması, yerel yönetimlerde özerklik, kamu kaynaklarının bölgeye aktarılması ve toprak reformu olarak sıralandı. KESK açıklamalarında KESK üyesi kamu işçileri dahil işçi sınıfının sermayeye karşı tek bir sınıfsal özgürlük talebi dahi dile getirilmedi.

“Halkların Demokratik Kongresi” Avrupa’da…

Öcalan‘ın çağrısıyla düzenlenen konferanslar dizisinin Avrupa’daki ayağını hazırlamak amacıyla yapılan toplantıya ise ev sahibi KCK ve Kongra Gel‘in yanı sıra Alevi, Asuri-Süryani, Ezidi, Pontus örgüt temsilcileri, DİDF, AVEG-KON, TİKB ile Mahir Sayın, Teslim Töre gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 60’tan fazla örgüt temsilcisi katıldı. Toplantıda Remzi Kartal tarafından yapılan konuşmada Kürt ulusal hareketi ile Türk devleti arasında “bütün kimliklerin eşit vatandaşlık temelinde ele alınması, yasal güvenceye kavuşturulması, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı çerçevesinde desantralizasyonun gerçekleştirilmesi” temelinde “genel bir mutabakatın oluştuğu” belirtildi. Toplantı sonucunda Haziran ayı sonunda Brüksel’de yapılacak “Halkların Barış ve Demokrasi Konferansı” düzenlenmesi kararı alındı. Konferansın çağrı metninde ise “Avrupa’da yaşayan Anadolu ve Mezopotamya’dan gelmiş olan bütün kadim kimlikler: Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Asuri-Süryani, Laz, Çerkez, Arap, Roman ve ezilen bütün inançlar: Alevi, Ezidi, Hıristiyan, Yahudi, İslami kesimleri, bütün demokrasi dinamiklerini, ezilenlerin iradesini yansıtacak olan ve ortak çözüm yollarının aranacağı Halkların Barış ve Demokrasi Konferansı’na destek vermeye çağırıyoruz. Ezmeden, ezilmeden kimliklerimizle eşit, özgür, birlikte bir yaşamı inşa etmek için konferansımızda buluşalım” denildi.

Sosyal ve ulusal reformizm buluşuyor…

Birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşanan, fakat “uzağı yakın eden” bu gelişmelerin tek bir anlamı vardır: Öcalan’ın açlık grevlerinin bitirilmesi çağrısının ardından Newroz mesajı ile yeni bir evreye giren Kürt sorunundaki neoliberal reformist barış süreci başlangıçta yarattığı “sarsıntı”nın ardından Kürt ulusal hareketinin tam saha presi ve süreç yönetimi ile giderek daha geniş bir siyasal-toplumsal zemine oturmaktadır.

Öcalan’ın Newroz mesajında “Türklerle Kürtlerin bin yıllık İslam kardeşliği” ifadesi, “Misak-ı Milli” vurgusu, “Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler”e yer vermesi, özcesi Kürt ve Türk burjuvalarının ortak çıkarları doğrultusunda barış ve silahların susması çağrısında bulunması, toplumun değişik kesimlerinde bir dizi artçı sarsıntı yarattı. Kürt sorunu ve anayasa hazırlıkları zemininde toplumun her kesiminde hükümetin “Akil İnsanlar” çıkarmaları ile sınırlı kalmaksızın hızlı bir politizasyon, çeşitli kitle toplantıları, kurultaylar, paneller vd. ile form kazandı. İlk elde, Reyhanlı‘daki patlamanın da en ağır biçimde gösterdiği gibi tekelci sermayenin ve hükümetin bölgesel güç olma stratejisinin bir unsuru olan Suriye politikasının ilk elde mağduru olan Aleviler, “barış sürecinin kendilerini kapsamaması”na tepki gösterdiler. (PYD‘nin önceki durumdan farklı olarak Suriye’de kontrollü bir tarzda Esad rejimine karşı tutuma geçiş yapması da bunun özellikle ulusalcı Türk solu cephesinden en fazla kaşınan unsurlarından biri oldu.) EMEP, ESP başta olmak üzere Kürt ulusal hareketine yedeklenmiş partiler neoliberal reformist barış sürecine verdikleri desteği çatışmanın durması ile işçi kitleleri içerisinde şovenizmin giderileceği, bu sayede de sınıf temelinde mücadelenin önünün açılacağı ile açıklamaya koyuldular. Buna karşılık ÖDP ve Halkevleri bir yandan aynı saiklerle barışa destek verirken, aynı zamanda antiemperyalist vurgulara da başvurarak barış ve demokrasinin ancak birlikte gerçekleşebileceğine işaret ettiler. Bir başka saik, CHP‘nin sürecin tümüyle dışında kalmışlığını gidermekti. AKP karşıtlığı ve dış politika üzerinden bir süredir TKP ile yakınlaşmış olan ÖDP ve Halkevleri, bu noktada seçimlerini TKP’nin aksine, “aktif özne olarak yer alma” kavramlaştırmasıyla neoliberal reformist barış sürecine dahil olma yönünde yaptılar. Kuşkusuz, yalnızca ÖDP ve Halkevleri’nin değil, Genel Başkanı Lami Özgen’in “Akil İnsanlar Heyeti”ne dahil olmasını bu son açıklama ile teyid eden KESK’in, DİSK, Petrol-İş ve Deri-İş’in de yer aldığı “Toplumsal Demokratik Barış İnisiyatifi”nin kurulması ile neoliberal reformist barış sürecinde “eksik” addedilen “emek ve demokrasi”yönünden bir halka daha eklenmiş oldu. Dahası İlhan Cihaner’in kurulan İnisiyatif bileşeninin diziliminde sosyal demokratları da ekleterek varlığı, CHP milletvekillerinin isimlerinin de yer aldığı 115 imzalı “barış+demokrasi” çağrı metni -ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç‘ın barış sürecine açık destek vererek, kadın barış inisiyatiflerine katılması vb.- ile birlikte, BDP’nin bir süredir “üzerinde çalıştığı” CHP’nin de kapsanması hedefinin göstergesi oldu. Kürt sorunu ve anayasa bahsinde CHP içerisinde şovenizmde MHP ve İP çetesi ile yarışan Ergenekoncu kesimlerle neoliberal reformist barış sürecine uyumlu sosyal demokratlar arasındaki makas genişletildi. (Her yanından çatlayan, Türkiye Cumhuriyeti‘nin kurucu partisi CHP, bir yandan İşçi Partisi, bir yandan MHP, bir yandan TKP, öte yandan yönetim kurulunda üyelerinin yer aldığı Halkevleri, keza ÖDP ve en uçta da BDP açısından “açık şehir” haline geldi!) “Toplumsal Demokratik Barış İnisiyatifi” ve süreçteki varlığını demokrasiyi AKP’den değil aşağıdan mücadeleye dayalı olarak elde etme ile açıklayan diğer örneklerle birlikte, kendilerinin sürecin dışında bırakıldığı kaygısına kapılan -ve politik düzeyde örgütlü davranma yeteneğinden dolayı sesi en fazla çıkan- Alevilerin kapsanması, neoliberal reformist barış sürecinin hiçbir sınıfsal talep ifade edilmeksizin toplumsallaştırılması açısından yeni bir adım atılmış oldu. KESK, yerel yönetimlere özerklik formülünü benimsediğini, sosyal liberalizmini örtmeye yönelik, Kürt ulusal hareketinin alameti farikası -kullanım değerine dayalı toplum vb gibi- kavramlara, “doğrudan demokrasi temelinde, toplumcu bir anlayış” ambalajına da başvurarak gösterdi…

Açıkçası, bütün bunlara, Kürt ulusal hareketinin değil, fakat kendisini -böyle bir denklem varmış gibi- ‘Madem ulusal hareket değiliz o zaman otomatik olarak sosyalizm ve işçi sınıfı mücadelesi hanesine yazılı sayılmalıyız’ diye gören/gösteren kesimlerin ihtiyacı vardı!

Avrupa’da ise görünen o ki, durum daha farklı seyretti. İlginç olan şu ki, Avrupa’da fiilen “Halkların Demokratik Kongresi’nin kurulması” olarak değerlendirilebilecek gelişmeler, kamuoyuna ilgili parti ve örgütlerden önce Kürt basınından yansıdı. Örneğin MLKP‘nin sürece ilişkin açıklaması Türkiye medyasında yayınlanmasından günler önce ANF‘de yer buldu. Almanya Demokratik Güçbirliği Platformu‘nun “Merkel’e mektup” skandalının -ve ona yönelik eleştirilerin- etkisini kolaylıkla üzerinden attığı anlaşılan Türkiyeli parti ve örgütler, bu sınavdan tasfiyecilikte seviye atlayarak geçtiklerini Brüksel’de son yapılan toplantıda gösterdiler. Özellikle de işçi sınıfının, emekçilerin çıkarlarını temsil iddiasındakiler, revaçtaki deyimle “ezilen ulus, milliyet ve inanç grupları” dizilimi ile aynı boy hizasında yer aldılar. Meşum “Merkel’e mektup”taki demokrasi idealinin hiç de bir tesadüf olmadığı görüldü. Özellikle siyasal, ekonomik ve toplumsal imkanları daha geniş bir zeminde hareket eden ve ikna edilmesi o kadar da kolay görünmeyen Alevi örgütleri, bir yandan “Akil İnsan” İzettin Doğan tarafından Türkiye’de AKP’nin politikasına kapsanmaya çalışılırken, Kürt ulusal hareketi ve sol hareket cephesinden de içerde/dışarda eleştirel (ve en gerisi hayırhah) bir destek ile sürece dahil edilmiş oldular.

İmzalar var programlar yok

Kitlelerin çeşitli kesimleri adına dört bir yandan yağmur gibi yağan çağrı metinleri, Kürt sorununda kendi kaderini tayin hakkı ve tam hak eşitliğine yer vermeyen neoliberal reformist çözüm sürecini sınıfsal karakterinden soyundurulmuş “barış” propagandası ile paketlerken, işçi sınıfı ve emekçileri de “eşit yurttaşlık” adı altında neoliberal anayasaya ve burjuva demokrasisinin önümüzdeki merhalesine hazırlamaya koyulmaktadır. Bu metinlerde atılan imzaların siyasal karşılığı budur. Söz konusu örgütlerin imzaları vardır ama artık programları yoktur. Onlar neoliberal reformist barış sürecinde sosyal liberal ve ulusal reformist eklemlenme kategori ve kontenjanından yer almaktadır. Zaten hiçbirinin ufkunda dahi yer almayan, sınıfsal, toplumsal ve bireysel kurtuluşun sağlandığı, cinsler ve uluslar arasında her türden eşitsizliğin aşılıp yaşamların da bu kategoriler tarafından belirlenmesinin de son bulduğu sosyalist demokrasi hedefi şurada kalsın; varlık sebepleri saydıkları devrimci demokrasinin de sistem içinde çözülüşünü ilan etmektedirler. Bu gerçek, yeni bir yaşam ihtiyacı programının her düzlemde daha etkin siyasallaştırılması ve öncü kesimlerinden başlayarak işçi sınıfı, Kürt emekçiler, gençlik, kadınlar içerisinden büyütülmesini yakıcılaştırmaktadır. Hızlı bir politizasyonun yaşandığı koşullarda, işçi sınıfı ve emekçiler içerisinde “çözüm sürecinin eleştirisi” adı altında hız verilen -“militan mücadele” söylemi ile de gizlenemeyen- ulusalcı kampanyaların da, işçilerin bireye çözündürülmüş tarzda ve sosyal liberalizm kanalıyla neoliberal reformizme yedeklenmesinin de etkisizleştirilmesinin, sosyalist demokrasi ve yeni bir yaşam mücadelesi için kanalların sabırla açılmasının yolu buradan geçmektedir.

Bir yorum

  1. AKP, POLİTİK İSLAM KURUMLAŞMASINA HIZ VERDİ!
     
    Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kılma süreci hızlanıyor…İslamcılar, önlerindeki bütün engelleri tek tek ortadan kaldırmaya devam ediyorlar.
    Sunni mezhebi esas alan AKP, çevresi bir mezhep savaşı ile yanan bir alanda büyük bir yıkımın ön şartlarını oluşturmaya devam ediyor. Bu temelde, Türk Devleti’nin kendi içindeki önemli Alevi potansiyelini etkisizleştirme konusunda yoğun faaliyet içinde olduğu, son Askeri Şura kararlarında olduğu gibi, Ordu’da yapılacak temizliğin devam edeceği sinyali verilmiştir.
    Alevi ve Kürtler için yeni rejim altında yaşam şartları daha da zorlaşacaktır.
    Devlet kurumlarında ki tüm Alevi ve Kürt’lerin fişlenmesi ve kilit noktalardan uzaklaştırılmaları kaçınılmazdır. Alevi kökenli birisi artık çavuş bile yapılmayacaktır. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, hanımlarına Türban taktırtmayan subaylar terfi edilmeyecektir.

    Askeri Şura’ dan verilen sinyal şu anlama geliyor: ‘Yeni Türk ordusu, Sunni, tarihsel olarak sürdürülen Suud-Yavuz çizgisinde hareket edecektir.” Kemalist Ordu’ya güvenen Alevilerin imhasına kadar uzanabilecek bu yeni süreç, yakında daha büyük temizliklerle hızlandırılacaktır.
    Siyasal islamcı iktidarın önündeki en büyük engeller ortadan kaltığına göre, Suriye ve Irak mehzep çatışması temelinde dışa yayılma süreci başlayacaktır. Komşu ülkeleri işgal etmek için adeta yanıp tutuşan AKP iktidarı, Irak ve Suriye’nin iç işlerine müdahale etmeye bu anlamda hız verecektir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de bir mezhep savaşına oynadığını gösteren somut kanıtlar var. Nitekim, Türkiye bölgede gelişecek bir mezhep çatışmasına seyirci kalmayacağını, bizzat başbakanın ağzından açıkça ilan ediyor.
     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, bunak yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde ılımlı geçinen, bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     
     
    TÜRBAN BİR ÜNİFORMADIR.

    Türban bizim üniformamızdır ( N. Erbakan)
    Türban bir “tekgiyim”dir (üniformadir). Onu giyen kişi, sizin yüzünüze bagırarak: “ben islamcıyım!” der…
    Erdoğan’ın malları mülkleri olan Kadınların esareti yeni aşamaya giriyor: Türban, çarşaf üretimi son 7 yılda %800 artış gösterdi.
    Kadınları, İslamcı militan yetiştiren bir çeşit yumurtlama makinesinden farksız gören R. T. Erdoğan onları aşağılamaya devam ediyor. Erdoğan, İslamcı gericiliği cesaretlendirerek büyük şehirlerde dahil olmak üzere, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal manzarasını değiştirmeye hız verdi. Bazı hükümet daireleri çalışma programlarını namaz saatlerine göre düzenliyor ve tamamen gerici bir önlem olarak liselerde erkek ve kızlar ayrılıyor. Müslümanlar için Ramazan ayında lokantalar alkol servisini durdurmaya devam ediyorlar ve polis alkol ve sigara içtikleri için insanları vahşice avlamaya hız verdi. Yakın Doğu’da yükselen siyasî İslam’ın etkileri peçe ve başörtüsünün giderek yaygınlaştığı İstanbul’da bellidir. Bugün, herhangi bir tür örtü, Türk kadınlarının yüzde 70’ından fazlası tarafından takınılmaktadır.
    İnsanların yatak odalarına girip yapılacak çocuk sayısını belirleyerek, henüz doğmamış çocuklara dahi musallat olmaya çalışan AKPliler, ” ne kadar fazlası olursa, AKP o kadar uzun yaşar” felsefesi ile, “zorla evlendirilen,görücülük vs..usulleri ile evlenme veya çok eşlilik” şeklinde devam eden islami doyumsuzluğun çeşitli şeklillerini kuvvetlendirerek kadınları bütün tahakküm araçlarının karşısında yapayalnız ve savunmasız bırakmaktadır.

    Bu örtülerin arkasında daha büyük bir drama yaşanıyor! AKP iktidarı 12 yılına girerken kadın cinayetleri ve şiddet, taciz,tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar dikkat çekici oranda arttı! İşte rakamlar ve oranlar: 2002-2013 yılları arasında kadın cinayetleri oranında % 4100 artış olduğu belirtildi. Bakanlık, 2002-2013 yılları arasında fuhuş suçlarının % 620, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçlarının %925 arttığını belirtti. her gün en az 325 kadın şidette uğruyor. TÜİK verilerine göre 2002 yılında kadın cinayet sayısı 66 iken 2013 yılında bu sayı 3550 ye çıkmış kısaca 2005 – 2013 yılları arasında kadın cinayetleri sayısı 7.190 olmuş. aynı yıllar arasında 5074 kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca; fiziksel ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların % 188’inin bunu gizlediği belirlenmiştir.
    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 134 ülke arasında sondan 4. sıradadır ve AKP iktidarında devamlı bir gerileme göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 90 artış yaşandı. 2002-2013 yılları arasında, 300 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. 2013 yılının ilk 6 ayında 600 kadın, 69 çocuk ve 5 bebek öldürüldü. 338 kadına tecavüz edildi, 375 kadına ve 35 bebeğe şiddet uygulandı ve 671 kadına taciz uygulandı.. Şimdi AKP rejiminde Başı kapalı kadınların sergilediği görüntünün ardında korkunç işsizlik ve yoksulluğun damgasını vurduğu, barbar, yüzyıllarca süren kadın karşıtı uygulamaların içine kilitlenmiş geniş bir ülke bulunmaktadır. Siyasî İslam’ın güçleri, Türkiye’nin yazgısını kimin şekillendirip, kazançlara el koyacağı hesabını yaparken kadınları da birer savaş malzemesi olarak kullanmak istiyorlar.
    Erdoğan ve İslamcı kadın gruplarının iddialarının tersine, örtü “dinî özgürlüğün” uygulanmasının bir örneği veya bir tanrıya adanmışlığın göstergesi değildir. Hristiyanların haçı veya Yahudilerin takkesi gibi sadece dine üyeliğin gerici bir simgesi de değildir. Örtü, kadınların erkeklere boyun eğmelerinin fiziksel simgesidir; onların ast konumlarının sürekli, dayatılmış teyididir. Gerici şeriat yasalarının (İslamcı hukukun) kadınlara dayattığı tecrit edilmenin (inzivanın) evin dışına uzantısını temsil etmektedir.Kadının bedenini örtmesini ilginç bir kültürel özellik veya sadece bir giyisi “seçimi” olarak göstermek saçmalıktır. Başörtüsü, bedene hapishane olup altındaki giyeni boğan çarşaftan veya peçeden daha az eziyetli olabilir, fakat bunların hepsi kadının tam olarak insan olmayıp mülk olduğu görüşünü yansıtıyor. Örtü (ve peçe), İran, Suudi Arabistan ve bunların ötesinde faaliyet gösteren gerici İslamcı güçlerin toplumsal programının çarpıcı göstergesidir ve kadınlar için tam kulluktan aşağı bir anlama gelmemektedir.
    Baskıcı ülke yönetimlerinin simgeler ve sembollerle sürekli olarak yapılacak propagandaya büyük ihtiyaç duydukları gerçektir. ”yavaş, yavaş” ninileri ile ilerleyen AKP’de bir kaç göstermelik vekil dışında, basında ve diğer yerlerde AKP için çalışan bütün kadınların türbanlı olmaları, Erdoğan’ın Askeri şura toplantısında masalarda ki suyu kaldırtması, generallerden buna karşı çıt çıkmaması, İslamizmin restorasyonunda gelinen süreç hakkında bir indikasyon vermektedir.

    Camileri dama taşı, minareleri süngü, imam hatipleri de arka bahçesi olarak gören bir zihniyetin bütün okullara girebilmek için kullandığı siyasi bir işaret olan türban, iddia edildiği gibi masum bir başörtüsü değil. Bu yeni üniformadır. Siyasi bir üniforma olarak kullanılan türban, tek tip bağlama şekliyle takan herkesin aynı görünmesini sağlar ve bir yere aidiyet belirtir.

    Türkiye’nin temel sorunu olan bu Kadın istismarı ve kadına karşı şiddet aşırı bir artışı devam ederken, baş sorumlunun kadınlar üzerinden siyaset yapması, onlardan daha fazla çocuk doğurtmak için kışkırtmalara devam etmesi bunu İslamcılık için bir mücadele metodu olarak ele alması esef vericidir.

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüz karası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor!. Ekonomi gelişiyorsa Migrasyonun durması gerekmez mi?
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşman olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.
    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.
    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.
    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.
    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.
    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
     
    AVRUPA’YA GİRİŞ SORUNU!

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    AKP’nin kurmaya çalıştığı, başkanlık sistemini de esas alan yeni islam rejimi, diktacı yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın, yani Erdoğan’ın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bütün temel direklerinin kurulması sürecinin, yalan ve palavralarla, Avrupa’ ya ”demokratikleşmek süreci” diye tanıtılması, bir taktiktir.
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.
    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.
    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!
    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!
    AKP’yi kuran tarikat ve cemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.
    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
    Şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.
    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.
    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!
    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver
     

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*