Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm

Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm

Neoliberal Kapitalizmde Demokrasi ve Faşizm başlıklı, Ekim-Kasım 2016’da kaleme alınan, kitap olarak yayıma hazırlanan çalışmanın bir kısmını 4 bölümlük bir yazı dizisi olarak yayınlacağız.

Türkiye 2005-2016

Türkiye’de neoliberal burjuva demokrasisine geçiş süreci, hızlandırılmış neoliberalizasyon politikaları ve neoliberal demokrasinin giderek despotiklaşme eğilimiyle iç içe gelişti. AKP hızlı neoliberal küreselleşmeci, ABci ve “askeri vesayet rejimi” karşıtı olarak topa girdi. Dünya Bankası-İMF (Derviş’in hazırladığı “güçlü -neoliberal- ekonomiye geçiş programı”, yeni iş yasası, yeni sosyal güvenlik yasası, hızlandırılmış özelleştirmeler, özelleştirilmiş yoksulluk yönetimi), OECD (yönetişim, üst kurullar, düzenleyici devlet/devletin yeniden düzenlenmesi), DTÖ (kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, taşeronlaştırılması), Habitat II (yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesi, Kent Konseyleri), AB (MGK yapı ve işlevlerinin değiştirilmesi, yetkilerinin kısıtlanması, DGM’lerin Özel Yetkili Mahkemelere dönüştürülmesi, idamın kaldırılması, Kürt sorununda yumuşama politikaları) yönergelerini hızla uygulamaya koydu.

Bu dönemde, küresel mali oligarşi-AB-YASED-TÜSİAD eksen ve yönlendirmesinde MÜSİAD, TUSKON, Kürt sermayesi dahil tüm burjuva sınıf kesimlerinin kendi aralarında neoliberal demokratik hegemonik birliği, toplumsal emek ve kitleler üzerinde yoğunlaştırılmış mali oligarşik tahakküm ve egemenliği yeniden tesis ve dizayn edildi. Örneğin Türkiye’nin en büyük sermaye grubu Koç, küresel ortaklarıyla birlikte Türkiye’nin en büyük sanayi tesisi TÜPRAŞ’ı, en büyük bankalarından Yapı-Kredi’yi, Avrupa merkezli Grundig’i yutuyor, otomotiv (Ford Otasan, Tofaş, Türk Traktör, vb) tesislerini yenileyip genişletiyor, tüm yatırımlarını enerji, otomotiv, elektronik dayanıklı tüketim malı, bankacılıkta yoğunlaştırarak, bölge ve dünya çapında yatırımlara girişerek, içe doğru uluslar arasılaşmadan dışa doğru agrasif bir bölgeselleşme ve küreselleşme süreciyle, 2006 yılında “oyun alanım bütün dünya” sloganını atıyordu.

Gemi azıya almış neoliberal saldırganlık, elbette çok geçmeden sınıfsal-toplumsal tepki ve direnişlerin de büyüyeceğini öngörüyor, buna uygun düzenlemeleri de hızlandırıyordu:

– TCK, CMK, TMK (2006), PVSK’da değişiklikler (2007),
– İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun (2007),
– Anayasa’da neoliberal değişiklikler referandumu, HSYK ve Anayasa Mahkemesinde Yürütmenin gücünü artıran düzenlemeler (2010),
– Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın kurulması ve başbakanlığa bağlanması (2010-11),
– Başkanlık sisteminin gündemleştirilmesi (2012),
– Kürtaj yasağı, “kızlı erkekli” öğrenci evlerinin hedefe konulması, erken evlilik ve 3 çocuk dayatması gibi gündelik yaşama gerici müdahalenin artması…

“İç güvenlik” kurum ve düzenlemelerinin yoğunlaştırılması, tüm neoliberal yeniden düzenleme program ve politikalarına içerilidir. Gücün her birinin yetkileri artırılan ve iç içe geçirilip yoğunlaştırılan, merkezileştirilen yürütme, polis, istihbarat ve yargıda yoğunlaştırılması, ve bir nevi olağanüstüleştirilen ve keyfi uygulamalara açık halen yeni neoliberal hukuk, bunları yalnızca rejimi “içerden dönüştürme”nin aracı kılmakla kalmaz, neoliberal kapitalist saldırganlık yükseltimiyle eşgüdümlü güç ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesini geliştirir; her türlü direniş ve isyanlara karşı da yığınak yapar.

Avrupa’da AB anayasısının reddedilmesi (2005), AB-Türkiye müzakere sürecinde de ilk fire, ABciliğin hegemonik etkisini zayıflatmaya başlayan ilk etken oldu. AB bu anayasayla özellikle Güney ve Kuzey Avrupa ülkelerinde sosyal liberal demokratik denebilecek anayasaları ve hukuk sistemlerini toptan tasfiye ederek, neoliberal kapitalist yeniden yapılandırmayı hızlandırmak, küresel-bölgesel mali oligarşik güç-iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesini yükseltmek istiyordu. Bu gerçekleşmeyince, aynı şey, kriz süreciyle sıçramalı biçimde, daha fiili ve güce dayalı bir biçimde yapılmaya başlandı. AB’deki bu süreç, Türkiye burjuvazisi ve hükümeti üzerindeki formal ağırlığı ve bağlayıcığını daha azaltarak, fiili ve güce dayalı birikim ve yönetim biçiminin önünü biraz daha açmış oldu.

Türkiye neoliberal demokrasisinde ilk kritik dönemeç noktası ise, 2007’de ilk belirtileri görülen, 2008-9’da sınai bir çöküntüye dönüşen, ekonomik kriz oldu. Buna, yine 2007’de ordunun e-muhtırası, her taraftan kontrgerilla/ulusalcı-faşist “sivil toplum” platformlarının fışkırması, Hrant Dink’in, Malatya ve Trabzon’da misyonerler ve bir rahibin öldürülmesi, ulusalcı-faşist Cumhuriyet mitingleri ile, derinleşen siyasal rejim ve devlet krizi eşlik etti. Reaksiyona reaksiyonla seçimleri öne alıp oylarını artırarak çıkan ve Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sağlayan AKP Hükümeti, 2008’de, polis, MİT, yargı ve medyada mevzilenmiş Gülen Cemaati ittifakı ve küresel mali oligarşinin tam desteğiyle birlikte, karşı saldırıyı, yüzlerce general ve subayın tutuklandığı Ergenekon operasyonlarını başlattı.

Burjuva güçler mücadelesi, hiçbir zaman sadece burjuva güçler mücadelesi değildir. 28 Şubat’ın RP-DYP’yi indirdikten sonra hemen Kürt ulusal hareketine, antifaşist harekete ve devrimci tutsaklara yönelmesi gibi; Ergenekon operayonları da, yeniden güç toplamaya başlamış olan Kürt ulusal direniş hareketine (binlerce Kürt yurtseverin, belediye başkanları dahil tutuklandığı KCK operasyonları, 2009) ve ardından kademe kademe tüm toplumsal muhalefet güçlerine yönelik baskı ve dayatmalara yönelmeye başladı. KCK operasyonlarında Kürt hareketinin legal ve yarılegal örgüt ve kurumlarında neredeyse tek bir yönetici ve aktivist bırakmayacak tarzda, 8 bine yakın Kürt yurtsever tutuklandı.

Aynı süreçte, neoliberal muhafazakar kapitalist saldırganlık, dayatma ve aşağılamalara karşı Türkiye cephesinde işçi sınıfı ve kitle direniş ve hareketlenmeleri artmaya başladı.

– SGGSS direnişi (2008),
– Tekel işçileri direnişi (2010), Taksim 1 Mayıs direniş ve sokak çatışmaları (2008-2010),
– Taksim’in kazanılmasıyla 500 bin kişilik 1 Mayıs gösteri yürüyüş ve mitingi, ve direnişteki işçilerin kürsü işgaliyle Türk-İş patronunu tartaklayıp kovalaması (2011),
– İnternet yasasına karşı eylem ve yürüyüşler (2011),
– İSG, Çağrı Merkezi, PEP gibi yeni işçi platformlarının kurulması,
– Dünya Bankası zirvesine karşı sokak gösterileri,
– Bosch’ta sendika değiştirme direnişi (2012),
– 4 artı 4 artı 4 tasarısına karşı mahallelere yayılan öğretmen-veli-öğrenci direniş ve hareketi ve Kızılay’da 2 günlük meydan direnişi (2012),
– Bolu Gerede’de 500 deri işçisinin ilçe merkezine yürüyüşü,
– Antep OSB’de 5 büyük tekstil fabrikasından 2 bin işçinin 12 günlük birleşik-fiili grevi,
– Kürtaj yasağına karşı eylemler,
– KESK grevleri, sağlıkçıların grev ve 10 bin kişilik mitingi (2012),
– Sanatçı ve tiyatrocuların eylemleri,
– 5 bin THY işçisinin grev yasağına karşı yürüyüşü, direniş ve sonra grevi (2012-13),
– Metal işçilerinin eylemleri (2013),
– Kürt halkının kalekol ve zırhlı araç yollarına karşı aylar süren direnişleri (2013)…

Her kesime dönük büyüyen saldırılara kuşkusuz en başta Roboski katliamı, Pozantı tecavüzleri, Suriye politikasında saldırgan değişim ve işgalcilik isteği ve Reyhanlı katliamını ve bunlara karşı büyüyen töfke ve tepkileri eklemek gerekir.

2008’den itibaren yükseliş eğilimi; yaygınlaşma, kitleselleşme, inatçılaşma eğilimi- artarak süren eylem ve direnişlerin, 2012-13’te ulaştığı yaygınlık ve yoğunlaşma sürecine, bunun içinde de işçi sınıfı eylem ve direnişlerin kendini daha fazla hissettirmeye başlamasına dikkat etmek gerekir. Bu, aynı zamanda 2013 Haziran’ında Gezi’ye ve 2014’te 6-7 Ekim’e doğru evrilecek ve sıçrayacak süreçtir.

Bir bütün olarak bu süreç: İşçi sınıfı, Kürt, kadın, lgbti, öğrenci, Alevi, futbol taraftarı, sosyal medya, ekoloji hareketlerine belli bir canlılık ve direşkenlik kazandırmaya başladı. Anti-neoliberal, anti-neomuhafazakar ve tabii ki anti-AKP öfke ve mücadeleleri büyüttü ve yaygınlaştırdı. Sol ve devrimci harekette, alan çalışmalarına ve sınıfa yönelimi nisbeten artırdı. Kitlelerin öncü kesimlerinden başlayarak sokak ve meydan inisiyatifi gelişmeye ve sokak çatışmalarına ısınıp, deneyim kazandırmaya başladı. Kent, sokak, işyeri, okul, mahalle mücadeleleri yaygınlaştığı gibi daha fazla kent merkezlerine taşındı. Taksim’in kazanılması ise, uzun yıllar ağır yenilgilerden sonra 3 yıllık sokak savaşımlarıyla kazanılmış ilk zafer olarak ayrı bir siyasal-moral anlama sahipti. İstanbul’da Taksim, Ankara’da Kızılay, yalnızca 1 Mayıslarda değil, yılın her günü, adeta Türkiye’nin her yerindeki işçi direnişlerinin, toplumsal, siyasal gösteri ve eylemlerin bir biçimde aktığı kısmi özgürlük alanları haline geldi.

Burjuvazi ve devleti, kitle eylem ve direnişlerine karşı yeniden baskı ve yasakları, polis saldırılarını artırmaya yöneldi. Tüm bu birikimin üzerine, 2013’te Taksim 1 Mayısının yasaklanması, Taksim’e cami, Gezi’ye kışla/AVM dayatması, bardağı taşıran son etkenler oldu. Gezi’yi Suud-Katar-Türkiye destekli IŞİD saldırısına karşı Kobane, Şengal direnişleri ve Kürt halkının 6-7 Ekim isyan ve direnişi izledi.

Gezi, Rojava ve 6-7 Ekim, (Mısır ve Tunus’ta İhvan’ın indirilmesi ile birlikte), rejim biçimindeki en büyük kırılma noktası oldular. Rejim ve devlet krizini derinleştirdiler, eskisi gibi sürdürülemez hale getirdiler. İsyan ve direniş hareketlerine karşı hükümet ve polis despotizmi büyüdü, neoliberalizmin hegemonik alanı daha daraltılırken, gerici ve despotik karakteri yoğunlaştı. Gezi’de 12 eylemci polis tarafından öldürüldü, Ali İsmail Korkmaz’ın polislerin yönlendirdiği esnaf tarafından linç edilerek öldürüldü, 6-7 Ekim’de ise 54 eylemci devlet tarafından öldürüldü.

Eylemcilere karşı satırlı silahlı sokak çetelerinin saldırıları, devlet despotizmini realize edecek provokatif yalan ve demagojilerin medya tarafından körüklenmesi, medyaya baskıların artması ve devlet kurumlarına ilişkin enfermasyon yayınlama yasağı getirilmesi,

– ASAD’ın kurulması (2012),
– TİB’e (3 ayrı torba yasa ve düzenleme içinde) Yürütmenin istediği sitelere veya bütün sosyal medyaya erişim engeli koyma yetkisi verilmesi (2014), – Gösteri ve yürüyüş yasasına yeni kısıtlamalar ve terör veya darbecilik ile kodlama keyfiliği getiren (molotofun ateşli silah sayılması, yüzünü kapamanın suç sayılması, vd), yasaklar,
– HSYK üzerinde yürütme yetkilerinin artırılması, özel yetkili mahkemelere doğrudan yürütmeye bağlı “sulh ceza yargıçları” sisteminin getirilmesi (2014),
– MİT’e tüm kamu ve özel kurumların bilgi, belge, veri ve kayıtlarını alma yetkisi (2015),
– İç Güvenlik yasası (polise savcı ve amir talimatı olmadan istediği kişi ve evleri arama yetkisi, istediğini dinleme yetkisi, ev ve işyerinde ifade alma yetkisi, suç olmadan “önleyici gözaltı” yetkisi, molotofa karşı gerçek mermi kullanma yetkisi, sanık avukatlarının haklarının kısıtlanması, 2015),
– İl İdare Kanunda değişiklik (vali ve kaymakamlara soruşturma ve tutuklatma, yerel KHK yetkisi verilmesi, 2015)… bu despotikleşmenin bazı çizgileridir.

Özellikle demokratik hak ve özgürlüklerde daha büyük çaplı kısıtlamalar, polise istihbarat ve yargı, istihbarata polis ve jandarma yetkileri, vali ve kaymakamlara soruşturma, tutuklatma ve yerel KHK yetkileri verilmesi, medyanın Kamu Düzeni ve Güvenliği Kurumuna bağlanması, olağanüstü ve despotikleşen devlet biçimine doğru geçiş sürecinin belirimleridir.

AKP, yine bu süreçte içte ve dışta IŞİD, Nusra, Ahrar gibi şeriatçı faşist çetelere lojistik sağlayarak ve her türlü desteği vererek, Suud ve Katar ile işbirliğini güçlendirerek, (ve mülteci şantajıyla) AB-TÜSİAD ekseninin hegemonik gücünden görece özerkliğini artırmaya çalıştı. Türkiye’nin şeriatçı faşist çetelerin üssü, yol geçen hanı, devlet destekli ve özerk organizasyon alanı haline getirilmesi, olağanüstü devlet biçiminin bir diğer çizgisidir. Bu çeteler, seçim süreci ve sonrasında, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarında, HDP binalarına saldırılarılarda, vd. “şok ve dehşet” doktrininin bir parçası olarak kullanılmakla kalmadı, Kürdistan’da yeniden başlatılan kirli savaşta kontrgerilla gücü olarak (ASAD, “Esedullah Timi”, vd) kullanıldı.

İlk seçimlerden sonra Koç-TÜSİAD ile Erdoğan-AKP birbirine dokunmama konusunda uzlaştılar. Erdoğan’ın Ekmeleddin komikliği karşısında kolayca cumhurbaşkanı oldu. AB-TÜSİAD ekseniyle Körfez ekseni arasında Davutoğlu hükümetiyle yeni bir denge kuruldu. Koç-TÜSİAD bu denge ve yağlı lokmalarla, “Erdoğansız AKP” baskısını geri çekti. Bunda AB’nin mülteci şantaj ve krizi karşısında Türkiye ile uzlaşması, Brexit, ve hepsinden önemlisi, Soma, Greif ve özellikle otomotiv-metal işçilerinin direnişinin Koç-TÜSİAD’da yarattığı endişe de etkili oldu. Metal işçilerinin yeniden faşist Türk Metal çetesine dönmeye zorlanması, yine iktidar-polis despotizmiyle sağlandı. Büyük otomotiv-metal fabrikalarında Kürdistan’da kelle avcılığı yapmış eski özel harpçi ve özel harekatçılarının özel bir istihdam kontenjanı olduğu ve Türk Metal çetesinin de buna dayandığı bilinir. Metal işçilerinin direnişine karşı Koç/MESS-Türk Metal ilişkisinin AKP ve polis desteğiyle yeniden güçlendirilmesi ile, Kürdistan’da kirli savaşın ve Türkiye’de linç histerilerinin yeniden başlatılması, polis ve yargıda cemaat operasyonlarıyla boşalan yerlere MHP’lilerin atanmasıyla gelişen AKP-MHP (ve Ergenekoncular, ulusalcılar, vb) ittifakı arasında bir ilişki vardır.

AKP genel seçimlerde, HDP’nin oy artışı ve 80 milletvekili çıkarışı, asıl olarak da arka planda Rojava ve 6-7 Ekim direnişlerinin etkisi, PKK’nin fizik ve hegemonik etkisinin artmış olmasıyla, sekteye uğramış göründü. Ne var ki bu seçimlerin Türkiye küçük burjuva liberal halkçılarında yarattığı parlamentarist hayaller, çok geçmeden CHP-MHP-HDP koalisyonu beklentilerine kadar düşkünleşerek çöktü. Seçim sürecinin en kötü sonuçlarından biri, Gezi rüzgarının AKP-Cemaat çatışmasına, tapelere ve parlamentarizme havale edilerek çürütülmesi, ve solun bir bütün olarak işçi sınıfından daha fazla kopup etkisiz ve kokuşmuş bürokratik parlamenterizm labirentlerinde kaybolması oldu.

Diyarbakır, Suruç, Ankara seri katliamları, Kürdistan’da kent ve kasabalarda taş taş üstünde bırakmayan kirli savaş, Arapça konuşan cihadçı-faşist çetelerin kontrgerilla olarak kullanılması, 12 Eylül askeri-faşist rejiminin 1981’de çıkarmış olduğu “Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu”na dayandırılan “özel güvenlik bölgeleri” uygulaması, OHAL ve Sıkıyönetim ilan edilmeden bir nevi “yerel KHK”lar yetkisinin valilere verilmesi ile uygulanan OHAL ve çok sayıda yerelde 2-3 ayı, bazı yerellerde 8 ayı bulan (İller İdaresi Yasasındaki değişikliğe dayandırılan keyfi ve fiili) sıkıyönetimler, Türkiye’de ırkçı-faşist linç histerileri, ASAD, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker, Ağar, Ülkü Ocakları, BBP, VP, TGB faşist çetelerinin saldırı ve tacizleri, hükümetin tepeden azledilerek değiştirilmesi, ve bu çerçevede kurulan AKP-MHP ve (anlaşmayla bırakılmış olan) Ergenekoncu ve Ulusalcı faşistler ittifakı, … Kürdistan cephesinden başlatılıp yayılacak faşizme geçiş sürecinin bazı çizgileridir.

Bir yorum

  1. “Gezi’de 12 eylemci polis tarafından öldürüldü,” bu kısım da hatalı. Doğrudan polis ve faşistler tarafından öldürülen “eylemci” (Medeni Yıldırım da dahil) 7 kişidir.
    Bu sayıya biber gazı nedeniyle kalp krizi geçirip hayatını kaybedenlerle, yakın mesafeden ağzına biber gazı sıkılması sebebiyle kanserden ölen Mehmet İstif’i ayrı olarak belirtmek lazım.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*