Anasayfa » GÜNDEM » Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm-4: Faşist diktatörlük nedir, hangi koşullarda, nasıl ortaya çıkar?

Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm-4: Faşist diktatörlük nedir, hangi koşullarda, nasıl ortaya çıkar?

Faşizmin karakteristik özellikleri şunlardır:

1- Zor aygıtlarının sistematik olarak ön plana çıkması.
2- Siyasi parti (ya da partiler), medya, din, eğitim gibi hegemonik aygıtların doğrudan baskı aygıtlarına bağlı hale gelmesi ve/veya bizzat baskı aygıtı olarak da işlev görmeye başlamaları.
3- İşçi sınıfı ve her türlü toplumsal muhalefet organ, hareket, eylem ve sesinin zorla bastırılması ve susturulması.
4- İç ve dış düşman tehdidi algısının sürekli körüklenmesi ve her yerde düşman, komplo, nifak görme paronayası ile ırkçı-şovenist-gerici kitle mobilizasyonu.
5- Paramiliter sokak çeteleri ve terörizasyonu.
6- Aşırı güç, şiddet ve şef fetişizmi ile bütünleştirilmiş militarizm ve yayılmacılık.
7-Aşırı basitleştirilip kodlanmış, en ilkel içgüdülere hitap eden, tekrara dayalı, lümpenleşmiş, ataerkil, saldırgan, teyakküzcü, tekçi ve tek biçimli medya propagandası konsolidasyonu ve dil.
8- Anti-entellektüelizm. Bilim, kültür, sanat düşmanlığı.
9- Koyu ırkçı-şovenizm, milliyetçilik, dinci-mezhepçilik, hurafecilik, ataerkillik, geçmiş imparatorculuk ve her türden gericiliğin genellikle ırkçı-şovenist milliyetçiliğin baskın olduğu kombinasyonu.

Türkiye’de, faşizan gidişat belirimleri 2013-14’ten itibaren arttı, faşist çizgiler 2015/Kürdistan’da kirli savaşla birlikte, sıçramalı biçimde ön plana çıkmaya başladı, faşizm 15 Temmuz’dan sonra/OHAL ile birlikte yine sıçramalı biçimde baskın ve egemen hale geldi.

15 Temmuz darbe girişimi ardından OHAL’ler KHK’lar, HDP’li belediyelere el konulması, HDP’li milletvekili ve belediye başkanlarının tutuklanması, yüzlerce sol muhalif ve Kürt kurum, dernek, TV ve radyo kanalı, gazete, derginin kapatılması ve mal varlıklarına el konulması, geçmişe dönük soruşturma ve tutuklama dalgaları, dalgalar halinde ev, gazete, parti, dernek, kültür-sanat merkezi, sergi baskınları, onbinlerce sol, muhalif, Kürt kamu emekçisinin işten atılması, resmi ve fiili olarak, düşünce, toplanma, örgütlenme ve eylem bastırma ve yasakları, Kürdistan dışında da artan sayıda ilde gösteri ve etkinlik (hatta “aşure günü”) yasakları, gösteri ve direnişlerinin büyük çoğunluğuna polis ve çetelerin saldırısı, rektörlük seçimlerinin bile kaldırılması, proje okulları, ASAD’ın cumhurbaşkanı başdanışmanlığa getirilmesi, Ağar çetesinden Soylu’nun iç işleri bakanlığına getirilmesi, … hepsini saymaya gerek yok. Anayasa değişikliği ve başkanlık sistemiyle kurumlaştırılmak, pekiştirilmek ve kalıcılaştırılmak istenen bir faşist rejim ve devlet biçimi kristalleşiyor.

Herkesin bildiği ve yaşadığı olguları sıralamaktan çok, bunları temel bir çerçeveye oturtabilmek önemlidir. Faşizm şu koşullarda ortaya çıkabilir:

– Kronikleşen ve derinleşen ekonomik, toplumsal, siyasal, ideolojik-kültürel kriz. Bu krizin olağan yöntemlerle (örneğin hükümet değişikliği veya reformlar gibi) giderilemez olması ve sistemin zaten reform yapma, kendini yenileme yeteneğinin olmaması.
– Krizi ve iç gerilimi dış yayılmacılıkla giderme girişimlerinin de artık olağan yöntemlerle (dış yatırım, diplomasi, vb) yapılamayacak olması, fakat diğer türlü girişimlerin de bu alanların da paylaşılmış ve daha büyük güçler tarafından tutulmuş olması nedeniyle, daha büyük güç yükseltimi gerektirmesi.
– Kitlelerin eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istememeleri, bunu isyan ve direnişlerle göstermiş ve mevcut rejim biçimini eskisi gibi sürdürülemez hale getirmiş olmakla birlikte, devrim yapacak ya da en azından sınıfsal-toplumsal-ulusal güç dengelerini değiştirecek, güç, örgütlülük ve ufka sahip olmamaları, gerilemiş ve savunmaya çekilmiş olmaları.
– İşçi sınıfının bölünmüş, parçalanmış, örgütsüz olması.
– Marx’ın “tüm sınıfların çürüyen tortusu” dediği lümpen proletaryanın genişlemiş ve daha fazla yüze vurmaya başlamış olması, kitleler içinde “sefalet birikimi”nin en korkunç biçimleri olarak akli ve psikolojik yozlaşma, kendinden zayıf gördüklerine karşı zalimleşme, ezilenken ezen olmak isteme, bayağılaşma, düşkünleşme, bir bütün olarak insani değerler çöküntüsünün yaygınlaşması.
– Yine kitlelerin genişçe bir kesiminin de faşizmin azgın ve aktif taraftarı olmasalar bile, mevcut durumlarını böyle koruyabilecekleri, güven ve istikrar sağlanacağı yanılsamasıyla, özgürlük, toplumsal-siyasal sorumluluk ve etikten vazgeçmeleri, faşist biçim ve yöntemleri pasif olarak desteklemeleri veya görmezden gelmeleri.
– Sınıflar arası, sınıf kesimleri arası, uluslar arası temsil, meşruiyet, hegemonik ilişki biçimlerin etkisizleşmesi ve işlevsizleşmesi.
– Ana akım egemen siyaset ve ideoloji biçimlerinin de krizde olması, kitlelerin artan tepki ve korkusuna yol açması, mevcut durum hoşnutsuzluğu ve gelecek korkusu artan kitlelere vaatedebilecek pek bir şeyinin kalmamış olması.
– Burjuva sınıf kesimleri arasında hegemonik iktidar blokunun da çatlamış, dağılmış, kutuplaşmış, birbirine girmiş olması, devletin, ekonominin, iç ve dış politikanın hangisinin inisiyatif ve hegemonyasında nasıl yeniden yapılandırılacağı, mevcut ve potansiyel güç ve karların nasıl yeniden paylaşılacağını dair hepsini bir araya getirecek hegemonik güç ve mekanizmaların olmaması veya zayıflamış olması.
– Temsil, hegemonya, yönetememe, rejim krizlerinin devlet ve otorite krizine doğru derinleşmesi, birbiriyle çatışan devlet kurum ve aygıtları arasında da bir otorite, hiyerarşi, eşgüdüm, koordinasyon sorunu ve boşluğu ortaya çıkması. Burjuvazi ve devletinin her birinin iç ve dış ve birbiriyle ilişkilerinin eşgüdümsüzleşmesi ve güvensizleşmesi…

Faşizm, yalnızca bir hükümet, hatta yalnız bir rejim biçimi değil, bir devlet biçimidir.

Bu yüzden, birikim krizi ile devlet krizi arasındaki ilişki üzerinde biraz daha duralım. Birikim krizinin kısa erimde giderilemez olduğu gibi, devlet tarafından da kontrol edilemez hale gelip, tam tersine devleti de daha fazla (kitle isyan direnişleri ve burjuvazinin iç dış güç ve paylaşım mücadeleleri ile birlikte) kırılganlaştırmaya başlaması; aynı anlama gelmek üzere, birikim krizi ile devlet krizinin bir noktadan sonra birbirini derinleştirmeye başlaması, faşizmin ortaya çıkıp güçlenmesinde özel bir rol oynar.

Birikim krizi (toplumsal üretici güçler/üretim ilişkilerinin artan bağdaşmazlığı), bir noktasından sonra mevcut tüm üstyapı/devlet kurum, norm, işleyiş, ilişki biçimlerini aşındırmaya, giderek geçersizliştirmeye başlar. Bu, Marx’ın “iktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder”, ya da Lenin’in “üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve zayıflamaktadır” dediği durumdur. Toplumsal emek üretkenliğini (artıdeğer sömürüsünü) geliştirmenin ve toplumsal çalışma, yaşam ve yönetim ilişkilerinin buna göre yeniden organize etmenin biçimi olan tüm toplumsal-siyasal-kültürel kurum, işleyiş ve ilişki biçimleri, bunun artan ölçüde engeli haline gelmektedir. “Kocaman üstyapıda” dünya çapında görülen kriz ve çatırtılar bunun ifadesidir. Neoliberal burjuva demokrasisi, dünya çapında derinleşen bir kriz içindedir. Türkiye’de ise neoliberalizmin açılışı faşizmle gerçekleşmişti, şimdi kapanışı da faşizmle birlikte yaşanıyor.

Burjuva devlet, tüm sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal iktidar ilişkilerini kendinde yoğunlaştırır, yeniden üretir ve pekiştirir. Burjuva devletin, burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğü ve bunu örtüp meşrulaştıran, kitlelerin rıza organizasyonunu gerçekleştiren hegemonya gibi çoklu işlevleri vardır. Birikim krizi koşullarında, devletin bu ikili işlevi de birbiriyle çelişkiye düşer. Burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğü ile hegemonyası, birbiriyle yumuşak biçimde kaynaşamaz, birbirini tamamlayıp bütünleyemez hale geldikçe, birbiriyle artan ölçüde çelişmeye, birbirini engelleyip dıştalamaya başladıkça, devlet krizi başgösterir. Devlet kitlelerin artan tepki ve mücadelelerini, eskisi gibi hegemonik biçimlerle soğuramaz hale geldiği gibi, bu hegemonik biçimler de giderek aşınmaya, sömürüyü daha fazla şiddetlendirmenin bir engeli, sermaye birikim ve iktidarı üzerinde bir yük olarak görünmeye başlar.

“Kriz, tek ve bir olan etmenlerin (burada burjuva sınıf diktatörlüğü ve hegemonyası-bn) zor yoluyla birbirinden ayrılması, ve birbirinden ayrışan etmenlerin birliğinin zor yoluyla yeniden kurulmasıdır.” (Marx).

Neoliberal burjuva demokrasisinin krizi, özetle budur. Burjuva devlet, burjuva mali oligarşik sınıf iktidarını, bu form içinde kalarak, eskisi gibi yeniden üretemez hale gelir. İç yüzündeki burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğü daha fazla açığa çıkıp güçlendirilirken, hegemonik yönü, uzlaşmaz karşıt sınıfların aşağıdan ve yukarıdan artan basıncıyla, giderek aşınır, zayıflar. Mali oligarşik burjuvazi, eskiden “özgürlük, demokrasi, barış” diye kutsadığı neoliberal demokrasinin hegemonik yönlerini, giderek “istikrarsızlık, kaos, anarşi, terör” diye kodlamaya başlayacaktır. Birbirinden şiddetli sarsıntılarla ayrışmaya ve çelişmeye başlayan, burjuva sınıf egemenliğinin diktatoryal ve hegemonik biçimlerinin birliğini zor yoluyla yeniden kurmaya başlayacaktır. Ancak ilk durumda diktatoryal biçimler hegemonik biçimlere bağlıyken (onun tarafından örtülüp meşrulaştırılıp düzenlenirken), ikinci durumda, hegemonik biçimler giderek diktatoryal biçimlere bağlı hale gelecek, buna göre yeniden düzenlenecektir. Hegemonik biçimler de, bir dönemki “istişare, müzakare, mutabakat, sivil toplum, görece özerklik, çoğulculuk…” gibi biçimlerden, daha fazla baskıya dayalı teslim alma biçimlerine dönüşecektir. Hegemonik ve diktatoryal biçimler arasındaki bu iç ilişkinin sarsıntılarla dönüşümü, ve bu “rol değişimi”, pek çok ara biçim de gösterebilir. Daha despotik, ancak halen neoliberal muhafazakar demokrasinin sınırları içinde kalan biçimler de olabilir. Ancak bu süreç, yeni kırılmalarla (asıl olarak da devleti burjuva sınıf iktidarını eskisi gibi yeniden üretemez hale getirmiş olan işçi sınıfı ve kitlelerin mücadelesinin yükseliş eğiliminde geriye kırılmalar) ve devlet krizinin (burjuva güçler çatışmasının fazladan etkisiyle) derinleşmesi ve devlette yaşanan çöküntülerin artmasıyla, devam ederse, bir noktasından sonra, hegemonik biçimlerin diktatoryal biçimin uzantısına dönüştüğü, faşizme olan eğilim giderek güçlenir. Bunu tayin edecek olan, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, sınıf kesimleri arası, uluslar arası güçler dengesi ve mücadelesinin gelişim seyri olacaktır.

Burjuva sınıfın iktidar aygıtı olarak devletin organik diktatoryal/hegemonik bileşimini çatlatan, elbette, aslen ve öncelikle, sınıf savaşımının kızışması, daha uzlaşmaz ve fiili bir karakter kazanmasıdır. Neoliberal kapitalizmin, sınıf çelişkisiyle birlikte, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik, eğitim/gençlik ve her düzeydeki çelişki, eşitsizlik ve baskıları da büyütmüş olmasıyla, sınıfsal-toplumsal grev, isyan, direniş dalgaları da büyütür. Birikim krizi nedeniyle, bu çelişkileri eskisi gibi soğuramaz hale gelen, tam tersine daha da keskinleştirmeye koşullanan devleti, burjuva sınıf iktidarını eskisi gibi yeniden üretemez hale getiren, krize iten temel etken budur: Sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik mücadelelerin yaygınlaşması, yoğunlaşması ve sertleşmesidir.

Burjuvazi içi güçler mücadelesi de, tıpkı sınıfsal-toplumsal mücadeleler gibi, mevcut devlet düzenine, kurumsal yapı ve işleyişine, hegemonik biçimlere sığmaz hale gelir. Olağan koşullarda her devletin, farklı sermaye kesimleri arasında, veya bunlarla siyasal temsilcileri arasında çıkacak sorunları çözecek, eşgüdümü sağlayacak mekanizmaları vardır. Ancak hem sınıflar arası, hem sınıf kesimleri arası çatışmayı artıran kriz koşullarında bunlar da işlevsizleşir. Dahası belli bir birikim rejimine göre, dolayısıyla belli sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal güç dengelerine ve burjuva güç odakları arasındaki (iç, bölgesel, küresel) dengelere göre örgütlenmiş devlet, bunlardaki değişimlere de kolayca uyum sağlayamaz, ayak dirediği ölçüde de krize girer. (Örneğin Ortadoğu’daki güç dengelerindeki değişim. Örneğin, Rojava’yla birlikte Kürt ulusal direniş hareketiyle dengelerdeki değişim. Örneğin ezilen cins ve cinsel yönelim sorunlarındaki dengelerdeki değişim. Örneğin taşeronluk sisteminin eskisi gibi sürdürülemez hale gelmesi. Örneğin bir dönemki ordu gibi, şimdi AKP’nin -sermaye kesimleri arasındaki güç dengelerini en büyükler lehine değiştirecek- AB yönergelerine ayak diremesi, vb.) Kriz, burjuva güç odakları (iç, bölgesel, küresel) arasındaki hegemonik iktidar bloğunu da, güç, iktidar, kar yeniden paylaşım mücadeleleriyle çatlatır veya dağıtır.

Son dönemde, Mısır, Türkiye, Ukrayna, Tayland… ve artan sayıda ülkede görüldüğü gibi, darbeler, operasyonlar, karşı darbeler ve operasyonlar dahil iç savaş benzeri durumlar bile ortaya çıkabilir. Devlet kurum ve aygıtları arasında, birinin yaptığını ötekinin bozması, ötekinin hamle ettiğini berikinin arkadan hançerlemesi gibi durumlar da çokça yaşanır. Sonuçta burjuvazi ile devletinin, hem her birinin kendi içindeki, hem de birbiriyle ilişkileri aşınır, sarsılır, güvensizleşir. Sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal ve sınıf kesimleri arası güç mücadeleleri, zaten devlet krizini derinleştirdiği gibi, devlet krizi de (burjuva güç odaklarının ve devlet içindeki güçlerinin her birinin ötekine karşı, zaten canı burnundaki kitleleri yedeklemeye ve kışkırtmaya yönelmesiyle) topluma, büyüyen bir kutuplaşma olarak, geri döner. Bu da devlet krizini, toplumsal krizle iç içe geçirerek, daha da büyütür, içinden çıkılamaz hale getirir. Devlet iktidarında, ve farklı devlet organları arasında, kronikleşmiş bir eşgüdüm sorunu ve merkezi otorite boşluğu ortaya çıktığında, ve bu “olağan” yöntemlerle giderilemez hale geldiğinde, faşizme doğru bir vakum yaratır ve onun kritik etkenlerinden biri haline gelir.

Elbette, neoliberal kapitalizm ve krizinin, bir yandan kapitalist toplumsal-siyasal ilişkilerin tüm çelişkilerini açığa çıkarıp keskinleştirirken, diğer yandan tüm gücü yürütmenin tepesinde yoğunlaştırması ve merkezileştirmesi; parlamento, geleneksel merkez partiler, sendikalar, kamusal kısmi hak ve güvenceler gibi hegemonik bağlamı zaten zayıflatması ve aşındırması, devletin neoliberal yeniden yapılandırılmasının devlet kurum ve aygıtlarının bir kısmına karşı öbür kısmına dayanarak, fiili, güce dayalı, keyfi ve kirli savaşlar biçiminde yürütülmesi; yürütmeyle birlikte polis, yargı, istihbaratta artan güç yoğunlaşmasının ve keyfileşmenin hem devlet içinde hem de birbiriyle yarattığı yeni dengesizleşmeler; dahası devletin temel aygıtları ve yürütme içinde küresel bağlantılı Cemaat benzeri bir takım yarı-formal şebekelerin iktidar ortağı olarak varlığı ve güçlenmesi; bir bütün olarak mali oligarşik burjuvazi ile devlet iktidarının daha dolaysız kaynaşmış olması; burjuva sınıf kesimleri arasında iç ve dış ittifak ve iktidar bloku ilişkilerinin (eskisi gibi parlamento ve hükümet koalisyonları biçiminde değil) doğrutan yürütme içindeki koalisyonlar biçiminde kurulması… – tüm bunlar, yani neoliberal devletin, hele ki onun Türkiye gibi ülkelerdeki daha gecekondu biçimlerinin, devlet kriz ve çatırtılarına, baskın basanındır tarzı yöntemlere daha yatkın olduğu anlamına gelir.

Tüm bunlar da mevcut devlet yapı ve ilişkilerinin krizini derinleştirir. Bir yanda devletin hegemonik yastıklarının içinin boşalması ve sermaye diktatörlüğü karakterinin daha açık hale gelmesi, diğer yanda burjuva güçler çatışması, toplumsal-siyasal kutuplaşma, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal isyan ve direnişler… Aşağıdan, yukarıdan, uluslar arası her yönden kriz ve çatışmalar, bir bütün olarak toplumsal-siyasal üstyapı kriz ve çöküntüsüne dönüşür. Devletin artık, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal çelişkileri, burjuvazinin iç ve dış çelişkilerini soğurarak, bunları (burjuva mali oligarşik sınıf iktidar ve karlarına halel getirmeden, toplumsal meşruiyet çerçevesinde, hegemonik biçimlerde) birarada tutabilecek, yönetebilecek, beklenti ve ihtiyaçlarını yönlendirebilecek kapasitesi kalmamıştır. Keza “otorite krizi” ve devlet şiddetinde belirgin artış… Mevcut toplumsal ve devlet kurum, işleyiş, ilişkiler formasyonunun kadük olmaya başladığının tipik göstergeleridir.

İşçi sınıfının ve kitlelerin, sistem ve devletini yıkacak gelişkinlikte bir devrimci örgütlülük ve kolektif savaşım yetisi henüz yoksa, bu üstyapı çöküntüsü, kaçınılmaz olarak devletin ve toplumsal formasyonun yeniden yapılandırılmasıyla sonuçlanır. Devlet iktidarındaki bu çok başlılık ve eşgüdüm krizini gidermek için atılan her adım (özel yetkili bakan yardımcıları ve danışmanlar, özel yetkili mahkemeler, sulh yargıçları, cumhurbaşkanının genel oyla belirlenmesi, kamu düzeni ve güvenliği kurumu, polise istihbarat ve yargı, istihbarata jandarma ve polis yetkileri verilmesi,…) burjuvazi ve devleti içindeki güç dengesizleşme ve çatışmalarını yeniden kızıştırır, karmaşayı artırır ve içinden çıkılmaz hale getirir. Ancak bu süreç, bir yandan da, tıpkı rekabetin tekellere, tekelci rekabetin de daha üst oligarşik biçimlere yol açması gibi, kademe kademe ve sıçramalı biçimlerde, daha üst, olağanüstü bir güç ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesini ortaya çıkartır. Gerçekte bu üstyapı çatırtı ve çöküntüleriyle, yeniden yapılandırma süreci iç içe ilerler.

Bununla birlikte faşizm yalnızca bir “üstyapı sorunu” değildir. Burjuva demokrasisinin tüm biçimleri aslen “altyapı hegemonyası”na dayanır. Altyapı hegemonyasının çöktüğü, toplumsal üretici güçler/üretim ilişkileri ve altyapı/üstyapı bağdaşmazlığının arttığı, üretici güçlerin yeni bir temelden örgütlenmesi olanaklarının kısa-orta erimde kalmadığı koşullarda ortaya çıkabilen faşizm ise, altyapının üstyapı tarafından baskılanmasına dayanır. Toplumsal üretici güçlerin/toplumsal emek üretkenliğinin yeni bir temelden örgütlenmesi, öncelikle mevcut üretim ilişkilerinin ve üstyapının yenilenmesini gerektirir. Ki zaten mevcut tekelci oligarşik güç ilişkileri nedeniyle yapılamayan budur. İkincisi bilimsel-teknolojik gelişim, eğitim düzey ve niteliğinin yükseltilmesi gibi stratejik organizasyonları gerektirir. Ki Türkiye, bilim-teknolojide ve eğitimde kendi ligindeki ülkeler arasında bile en gerilerdedir ve malum, bu gerileme, aşırı gericileşme ile birlikte daha da hızlanmaktadır. Eğitimin dinci-gericileştirilmesi, bilim ve düşün düşmanlığı, zaten, mevcut üretim ilişkileri ve rejim kalıplarına sığmaz hale gelmiş olan, aynı zamanda yeni toplumsal ihtiyaçlar doğuran, daha toplumsallaşmış bir birey gelişimini gerektiren, toplumsal üretici güçlerin nasıl bastırıldığının bir göstergesidir. Başka deyişle, faşizm üretici güçler/üretim ilişkileri ve altyapı/üstyapı çelişkilerini ileriye doğru değil, geriye doğru, üretici güçleri ve altyapıyı bastırarak “çözme” girişimidir.

Altyapının bastırılması, tabii ki aslen işçi sınıfının bastırılmasıdır; bir alt sınıra dayanmış olan ücretlerin daha da düşürülmesi, çalışma koşullarının daha da ağırlaştırılması, kiralık, geçici işçiliğin hızla yaygınlaştırılması, muhalif sendikaların bastırılması, grev, direniş, örgütlenme engel ve yasaklarının genişletilmesi, patronların işçiler üzerindeki otoritesinin ve zulmünün sınırsızlaştırılması… Faşizmin bir eğilimi ekonomiyi militaristleştirmektir, ancak bu da teknoloji gerektirdiğinden pek mümkün görünmüyor. Ancak faşizm kendini pekiştirdiği ölçüde, işyerleri, okullarda, neoliberal kapitalist despotik üretim ilişkilerini, neokorporativist milliyetçi-dinci-gerici ideoloji ve organizasyon biçimleri ve yarı-askeri bir emek disiplini ile birleştirmeyi deneyebilir. Faşizm Kürtlere, kadınlara daha sert saldırıyor görünebilir, fakat onun özsel ve asli sorunu her zaman işçi sınıfıyladır. Çünkü kapitalizmin özsel ve asli sorunu işçi sınıfıdır ve faşizm tekelci oligarşik kapitalizmin (yalnızca üstyapısının değil altyapısının da) bir örgütlenme biçiminden, işçi sınıfının da tümüyle teslim alınıp daha fazla buna örgütlenmek istenmesinden başka bir şey değildir. Faşizmi yalnızca bir “üstyapı sorunu” olarak görenler, buna yol açan “altyapı sorunu”nu, toplumsal üretici güçler/üretim ilişkileri, altyapı/üstyapı bağdaşmazlığını, uzlaşmaz sınıf çelişkisini görmeyenler, dolayısıyla onun asıl zayıf karnını, onu neoliberal kapitalizm ve tüm yönlü krizindeki derin kökleriyle birlikte yıkıp devirecek toplumsal sınıf gücünü, toplumsallaşarak özgürleşme istencini, tüm enerjinin buna odaklanması gerektiğini görmeyenlerdir.

Neoliberal kapitalizm zaten sosyal ve siyasal reform kapısının kapanmış olmasının bir ifadesidir, süregiden kriz ve yeni bir depresyon dalgası beklentisi koşullarında, bu kapının üstüne bir de zırhlı kale kapısı eklenmiştir. Tüm ülkelerde, işçi sınıfının ve kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin daha da kısıtlarken neoliberal saldırganlığı bir üst düzeye çıkaracak düzenlemeler (bu doğrultuda yeni anayasa düzenlemeleri), devlet şiddetinde artış, gericilik dalgaları yürürlüktedir. Sınıfsal-toplumsal mücadele geleneği ve güç dengelerinin daha ileri olduğu ülkelerde (başta Güney Avrupa ve Güney Amerika ülkeleri olmak üzere), bunlar sınırlandırılabilmektedir. Türkiye gibi, sınıfsal güç dengelerine dayalı bir burjuva demokrasisi deneyiminin bile yaşanmadığı, sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin daha geri olduğu, merkezi devlet, ataerkillik, din, milliyetçiliğin toplumsal ve siyasal yaşamda halen oldukça baskın, kadın, aile, birey, gençlik durumlarının da epey geri durumda olduğu ve yeni yeni bunların sınırlarının zorlanmaya ve sarsılmaya başlandığı, işçi sınıfı hareketi ile kürt ulusal hareketi arasında derin bir eşitsiz gelişme ve bundan kaynaklanan kırılmaların yaşandığı bir ülkede… – böyle bir ülke de ise, ekonomik ve toplumsal krize, yönetememe, rejim, devlet ve otorite krizlerine, devletin daha hızlı bir despotikleşme ve faşistleşme süreçleri eşlik etmektedir.

Burada da şiddetlenen bir çelişki ekseni vardır. Çünkü, bu toplum, her ne kadar ciddi biçimde geriletilmiş, baskılanmış, oldukça geniş kesimleri daha fazla gericiliğin yörüngesine girmiş olsa da, eski toplum değil. Bu toplum, milyonlarının bu despotik devlet, ataerkillik, dinci-gericilik, milliyetçilik vb ile hamhal olan bu pejmurde üstyapı prangasına sığmayacağını göstermiş olan bir toplum. Üstyapı, isterse giderek sıkıştırılan demirden bir mengene olsun, sığmaz. Yeterki toplumsallaşarak özgürleşme ve özneleşme mücadelesi, toplumsallaşan sınıf mücadelesi ile birleştirilsin. Toplumsallaşarak özneleşme ve özgürleşme, yaratıcı yeti, ilişki ve ihtiyaçları geliştirme zorunluluğu ile sınıf mücadelesi birleştiğinde, bunun önünde hiçbir güç duramaz.

Geri düzeyde ve kısa süreli neoliberal demokrasi ise, kriz koşullarında, daha üst bir mali oligarşik güç ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesinin, toplumsal gericilik birikiminin bu yeni temelden yeniden üretilmesi ve katılaştırılmasının yolunu yapmıştır. Buna kırdan köye büyük göç (kent/kır oranı son 35 yılda yüzde 40’lardan yüzde 80’e çıktı!) ve yeni işçileşme dalgalarının, geniş kent ve kır yoksulu ara tabakaların, güvencesizliği, öznel sınıf oluşum süreçlerinin binbir biçimde baskılayıp zorlaştırılarak, yaşamlarının yürütme gücüne bağımlı hale getirilmesi dahil. Marx’ın 18. Brumaire’inden uyarlayarak söyleyecek olursak: Bu yeni işçi ve işçileşen kesimlerin genişçe bir bölümü, “hepsi aynı koşullar içinde yaşayan ama birbiriyle gerçek sınıfsal-toplumsal ilişkilerle birleşmemiş muazzam bir kitle meydana getirir. Onların içine itildiği neoliberal kapitalist üretim ve emek organizasyonları, onları karşılıklı ilişkiler kuracak yerde, birbirinden ayırır, parçalar, dağıtır. 10-12 saatlik işgünleri, zamanda ve mekanda köleleştirme düzenlemeleri, bu durumlarını daha da ağırlaştırır.” Elbette neoliberal kapitalizmin piyasayı çeşitlendirme ilkesi ve yeni toplumsallaşma biçimleri gereği, belli bir gelişim çeşitliliği, yetenek çeşitliliği, toplumsal ilişkilerde nisbi zenginleşmeyi ortaya çıkarıp, işçilerin, kadınların, gençlerin dünyaya daha fazla gözlerini açmaya başlamasını sağladıysa da, Gezi’den sonra buna da kapılar kapatılmış, bu kesimler daha fazla din, cemaat, aile, milliyet, ataerkillik konsolidasyon ve restorasyonuna hapsedilmeye başlanmıştır.

Devamla: Bu kesimler, “onların çalışma ve sömürülme biçimleri, çıkarlarını sermaye ve yöneticilerinden ayırdığı ölçüde bir sınıf meydana getirirler. Ama onların çıkarlarının benzeşmesi onlar arasında hiçbir sınıfsal örgütlenme, dayanışma, ortak mücadele yaratmadığı ölçüde, bir sınıf meydana getirmezler. Bunun içindir ki, onlar, kendi sınıf çıkarlarını kendi adlarına, ister parlamento, ister sendika, ister bağımsız bir parti aracılığıyla savunacak durumda değillerdir. Neoliberal kapitalizm ve demokrasisi, zaten işçilerin sınıfsal temsiliyet biçimlerini kaldırmış, parlamento ve sendikaları da etkisizleştirmiştir. Bu yüzden onlar kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir. Onların temsilcileri, onlara aynı zamanda, kendilerini öteki sınıflara ve sınıf kesimlerine karşı koruyan ve onlara yukarıdan yağmuru ve güneş ışığını gönderen efendileri gibi, üstün bir yetkili gibi, mutlak bir hükümet gücü gibi görünmelidir. Bu kesimlerin politik etkisi, en yüce ifadesini, toplumun yürütme gücüne bağlılığında bulur.” Dolayısıyla bu kitlelerin bu gerici sarmalın içine çekilen kesimleri, zaten parlamentoyu, partileri, sendikaları, demokratik hak ve özgürlükleri, zaten kendi çıkarları sandıkları şeyin engeli olarak görür. Bu aşırı gericilik sarmalına girmediği ve hatta ondan rahatsız olduğu halde, genişçe bir kesim de, yaşamını kılcal dengeler üzerinden, borç harç ve korku içinde ancak idame ettirebildiği için, güvenlik, istikrar, durumunu koruyabilme adına, bununla uzlaşır ya da görmezden gelir. Elbette burjuva devlet, her türlü isyan ve direnişi, örgütlenmeyi, muhalefeti, “iç ve dış tehdit”, “terör”, “güvensizlik”, “istikrarsızlık” vb ile kodlayarak, bu korkuyu sürekli besler. Asıl amaç, aslında bu kesimlerde de pek ala var olan sınıf sezgilerine, örgütlenme ve mücadele eğilimlerine yabancılaşmalarını sağlamak, engellemektir.

Bütün bunların yalnızca Saray-AKP marifetiyle değil, küresel mali oligarşik, AB, TÜSİAD yönergeleri ve desteğiyle de olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Türkiye’de faşist rejim ve devlet biçimlerine geçiş ise, özetle, birikim sorunlarının daha ağır, işçi sınıfının kolektif örgütlülük ve mücadele yetisinin daha geri, devletin yönetme kapasitesinin ise daha zayıf ve kırılgan olmasının bir sonucudur. ABD, AB, TÜSİAD, kendi çıkarları gereği Sarayın ifrazata vardırdığı şeylerde, bir nebze sınır çekiyor olsalar da, diğer yandan en geri burjuva demokrasisine bile çektikleri sınır çok daha katı ve kesindir: 90’ların ikinci yarısından itibaren her ABD başkanı, (gerçekte neoliberal küreselleşmenin örgütlenmesi ve hızlandırılmasından başka bir şey olmayan) “project of democracy”nin, yani şu neoliberal demokrasinin bile diğer ülkelere “ihracı” konusunda, bir öncekinden daha gerici, daha restorasyoncu olmaktadır. Kaygıları, faşist rejimlerin kemikleşmesi ve yaygınlaşmasının, neoliberal küreselleşmede parçalanma ve çöküş eğilimini hızlandırabilecek, “istikrarsızlığı” gidermeyip büyütebilecek olması (tabii, “eksen sorunu”, IŞİD, Nusra vd sorunlar dahil); destekleri ise, şiddetlenen çelişkileri ve şu “otorite sorunu”nu, kitlelerin bir kesimini zapt, bir kısmını masederek bastırmak, ve Saray/başkanlık dışında bir çözümünü bulamıyor oluşlarıdır. TÜSİAD’ın mevcut devlet iktidarının da hem içinde olması hem de uzlaşması itibarıyla, küçük burjuva liberal halkçıların sandığı anlamda “demokrat” olmadığı, ve neoliberal küreselleşme demokrasisini de savunmak artık NATO’ya kaldığına göre, öyle bir demokrasinin neoliberal kapitalizmde de olmadığı, “gerçekte varolan” demokrasinin de kitlelerin katı biçimde dışlayan ve onlar üzerinde daha üst düzeyde yoğunlaşmış ve merkezileşmiş bir mali oligarşik burjuva sınıf diktatörlüğü olarak iç yüzünün sırıttığı, giderek daha fazla despotizm, gericilik ve çürüme üreterek hegemonik erozyonunun devam ettiği, çünkü zaten, tüm bunların, TÜSİAD’ın da en halis mali oligarşik bileşen ve temsilcilerinden olduğu neoliberal kapitalizmin sonuçlarından başka bir şey olmadığı, kesindir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*