Anasayfa » GÜNDEM » Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm-3: 15 Temmuz sonrası

Neoliberal kapitalizmde demokrasi ve faşizm-3: 15 Temmuz sonrası

İç ve dış mali oligarşik burjuva mutabakat

15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından AKP’nin ilk refleksi, küresel mali oligarşisinin, Türkiye’de de başta batı eksenli yabancı ve en büyük mali/tekelci oligarşik burjuva sınıf kesimleri (YASED ve TÜSİAD) olmak üzere, tüm büyük sermaye kesimlerinin (TOBB, MÜSİAD, vd) desteğini aramaktı. Elbette bu desteğin ekonomik ve siyasal olarak bir fiyatı olacaktı… Darbe girişimiyle daha büyük bir sarsıntı ve zayıflama yaşayan ve dış ve iç daha büyük mali oligarşik kapitalist güçler, ordu, polis, istihbarat ve hatta kendi partisinin bile tutumlarından emin olamaz hale gelen Erdoğan-AKP iktidarı bu fiyatı ödemeye seve seve razıydı. Örneğin ABD-NATO’nun doğrudan darbe girişimini organizasyonunda yer almasa ve desteklemese bile, en azından bilgisine sahip olduğu ve yer yer ima da ederek, Erdoğan-AKP iktidarını istediği doğrultuda sıkıştırmak ve balans ayarı çekmek için şantaj aracı olarak kullanmış olması mümkündür. Nitekim 15 Temmuz öncesinde Erdoğan-AKP’nin Rusya, İsrail, Mısır karşısında geri adım atarak ilişkilerini düzeltme çabası ve Ortadoğu politikasında bazı nisbi ayarlar yapması, hem Batılı emperyalist kapitalist güçlerin baskısının bir sonucu, hem de buna karşı yeni dayanaklar geliştirme arayışının bir ifadesidir.

15 Temmuz sonrası kapitalist güçler arasında ilk elde yeni bir mutabakat ve geçici denge zemini oluştu. “Milli mutabakat”, genellikle sanıldığı gibi yalnızca ve basitçe Erdoğan-AKP’nin bir “aldatmaca-kandırmaca”sı değil, burjuva güçler arasında yeni denge ve uzlaşmaların bir ifadesiydi.

Erdoğan-hükümet bu dönemde panik halinde, en büyük küresel mali sermaye gruplarıyla (HSBC ve J.P. Morgan’ın organize ettiği) uluslar arası telekonferanslar, Türkiye’de YASED, TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD vbnin tümü ve her biriyle sayısız toplantılar yapıyor, ekonomik isterlerinin çoğuna, iç ve dış politikaya ilişkin isterlerinin de en azından bir kısmına dair güvence üstüne güvence veriyordu. Batı eksenli kapitalist güçlerin (YASED ve TÜSİAD dahil) ekonomik plandaki başlıca isterleri, aşırı borç yüklerininin vb halka yıkılarak hafifletilmesi, 2009 sonrası iç güç ve iktidar mücadeleleri nedeniyle yavaşlayan neoliberal kapitalist saldırganlık düzenlenmelerinin (küresel mali oligarşik yönergeler çerçevesinde) bir üst düzeye çıkartılarak hızlandırılması, emek, insan, doğa yıkıcısı sermaye birikiminin önündeki son bürokratik, hukuki engellerin kaldırılması, ve asıl, işyerleri, kent, mekan, doğa ve tüm yaşam alanlarındaki direnişlerin, sınıfsal-toplumsal direniş eğilimlerinin bastırılmasıydı. Kiralık işçilik, kısmi çalışma, taşeronluğun genişletilmesi, kamu personel rejimi, dahası ÇED raporlarının bile devreden çıkarılması gibi sayısız neoliberal despotik saldırganlık düzenlemesi jet hızıyla yasalaştırıldı ve/veya fiilen uygulanmaya başlandı. İşyerini terketmeme eylemi yapan işçilerin polis zoruyla fabrikadan çıkarılması ve büyük işyerleri önündeki işçi direnişlerini zorla dağıtma, Yeşil Yol direnişçilerine karşı askeri komando birliklerinin sevkedilmesi gibi örnekler 15 Temmuz’un çok öncesinden itibaren artmaya başlamıştı, 15 Temmuz sonrasında bu direniş alanlarını fiilen “özel güvenlik bölgesi” ilan etme ve “direniş yapanın kafasını koparırım”a dönüştü.

Burada, neoliberal kapitalist saldırılara karşı önemli bir sınıfsal-toplumsal öfke, birikim, direnç ve direniş kültürü oluştuğu koşullarda, daha üst düzeyden neoliberal saldırganlığın, daha büyük baskılar ve kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinde daha fazla kısıtlamalarla birlikte yürütülmesinin de küresel ve her ülkede eşgüdümlü mali oligarşik burjuva sınıf konsepti olduğunu kavramak önem taşır. Güney Afrika’da daha mücadeleci bir sendikaya geçmek isteyen direnişçi maden işçilerinden 30’unun dünyanın gözü önünde polis tarafından taranarak katledilmesi, Türkiye’de sendika değiştirmek isteyen Bosch işçilerinin faşist Türk Metal çetesinin devlet destekli demir çubuklu, satırlı, silahlı saldırısına uğraması, Meksika’da eğitimde performansa bağlı ücret ve iş yasasının aynı zamanda mücadeleci öğretmen sendikasının tasfiyesini hedeflemesi ve fiili grev ve direniş yapan öğretmen ve eylemcilerden 12’sinin polis tarafından öldürülmesi, Güney Kore’de benzer bir performans yasasına karşı grev ve direniş yapan kamu işçilerinin sendika yöneticilerininin tutuklanması ve fiili grev yapan işçilerden yüzlercesinin işten atılması, Fransa’da yeni iş yasasına karşı grev ve direnişlere karşı OHAL kısıtlamaları, yine Türkiye’de 15 Temmuz öncesi “antiterör” konseptiyle kamu emekçileri dahil işten atmaların başlaması, 15 Temmuz’da ise grev, direniş, basın açıklamalarına katılmış, kirli savaşı protesto etmiş, ya da yalnız muhalif bir sendikaya üye oldukları için kamu emekçilerinin, akademisyenlerin işten atılmalarının bir dalgaya dönüşmüş olması, … hepsi aynı kapitalist sınıf saldırısı programlarının ifadesidir.

Buradaki temel hedef, işçi sınıfı ve kitlelerin az çok korudukları veya yeniden gelişmeye başlayan örgütlülük ve kolektif mücadele yetilerini de yeniden darbelemek ve zayıflatıp geriletmektir. Çünkü dünyanın bir çok ülkesinde mevcut çürümüş, bürokratik, sermaye ve devlet güdümlü sendikacılık da, fiilileşen grev ve direniş dalgaları, aşağıdan işçi demokrasisi inisiyatifinin gelişmesi karşısında, derin bir krize girmiş, emek üzerinde eski kontrol, pasifikasyon ve neoliberal sermaye saldırganlığını meşrulaştırma işlevlerini göremez hale gelmeye başlamıştır. Bu yüzden neoliberal saldırganlık programları, işçi sınıfının hareket alanını daha fazla daraltarak, örgütlü ve mücadeleci kesimlerine dönük daha fazla baskı, ve mevcut örgütlülükleri çok çeşitli araç ve yöntemlerle teslim almaya çalışmayla birlikte uygulanmaktadır. Neoliberal demokraside zaten alanı oldukça dar olan hegemonik rıza üretme mekanizmalarının yerini daha fazla alan daraltma, baskı, tehdit, tecrit, sindirme, demoralize etme vd yöntemlerle paralize etme ve teslim alma çabası yöntemleri almıştır. Saldırılarda bir takım neoliberal katılım ve işbirlikçi, uzlaşmacı örgütlerin hegemonik rıza üretme biçimleri olarak kullanılması ile, hegemonik biçimlerin tümüyle bir yana bırakılmamasına karşın zorun ve yasakların daha fazla öne çıkmaya başladığı, direnişlerin veya direniş potasiyeline sahip örgütlülüklerin tasfiyesine veya teslim alınmasına dayalı biçimleri arasındaki farka dikkat edilmelidir.

Özellikle 2015’ten itibaren, krizin öyle salt kemer sıkma paketleriyle geçmeyeceğinin belirginleşmesi ve yeniden derinleşme eğilimi ile birlikte, daha üst neoliberal saldırganlık programları, şu bir dönemki “sendikalarla istişare” veya sermaye kesimleri arasında bu düzenlemeler üzerinden birbirine karşı daha fazla avantaj sağlama mücadelesinden kaynaklanan “meşruiyet” ve “sürece yayma” mekanizma ve yöntemleri de büyük ölçüde ortadan kaldırılarak, bir çok ülkede (Fransa, Yunanistan, Türkiye, vd) parlamento, yargı ve mevcut anayasa/hukuk sistemi kalıntıları da baypas edilerek, daha kestirmeden yürütme tarafından ve genellikle “ulusal güvenlik” ya da “antiterör” vb yasalara dayanılarak, ve her türlü muhalefeti bunlarla kodlayarak uygulanmaya başlanmıştır. Aslında fazla söze gerek yok, Yunanistan halkının 3’te ikisinin referandumda AB Troykasının dayattığı sosyal yıkım ve yağma programına karşı hayır demesine karşın, burjuva demokrasisinden beklentilere ve medet ummalara da son noktayı koyacak tarzda, bu programın daha beterinin uygulanması, yeterli örnektir.

Eskiden “özelleştirme yalnızca ekonomik değil ideolojik ve siyasal bir saldırıdır” diye bir söz vardı. Doğrudur, çünkü sınıfsal olan siyasaldır. Kim ki tarihsel süreç ve olayların bugünkü seyrinin “siyasi, yani sınıfsal anlamının derinlemesine incelenmesi”nden (Lenin) kaçar, kim ki tüm krizlerdeki ortak yanı, kitlelerin pek çok ülkede kabından taşmaya başlayan hoşnutsuzluğunu, neoliberal burjuvazi ve hükümetlerine karşı öfkesini, “meselenin bu özünü unutur, sessizce geçiştirir ya da küçümserse sosyalizmin sınıf mücadelesine ilişkin en temel ilkelerini yadsımış olur.” (Lenin) Kim ki bunları unutur, sınıf temelinden kopardığı demokrasiyi, neoliberal burjuva demokrasisinin büsbütün daralan ve kararan labirentlerinde arayarak kendini ve kitleleri kandırmış olur. Mali oligarşik burjuvazi, aslında 2007’den itibaren ve küresel grev, isyan, direniş dalgaları karşısında seri ön hazırlıklarını hızlandırdığı, daha fazla güce ve fiililiğe dayalı birikim ve yönetim biçimlerine doğru geçiş yapmaya çalışmaktadır.

Türkiye’de de 15 Temmuz, yalnızca sanıldığı gibi Erdoğan-AKP iktidarı için değil, tüm tekelci oligarşik burjuva sınıf kesimleri açısından “Allahın bir lütfu” olarak kullanıldı. Hatta darbe girişimden sonraki ilk birkaç ayda, bundan daha fazla (emeğe, doğaya, sınıfsal-toplumsal direniş hareket ve eğilimlerine karşı) saldırı “fırsatı” çıkaran en büyük mali oligarşik sermaye kesimleri oldu. Bu dönem, özellikle neoliberal kapitalist saldırganlığın her alan ve düzeyinde, ve bir bütün olarak köklenmesi açısından, 2001 krizinde Dünya Bankası uzmanlığından hükümetin tepesine, süper yetkili fiili başbakan olarak indirilen Derviş’in “15 günde 15 yasaları”nı bile geride bırakır. Burada, 15 Temmuz sonrasında, kamuda ve bir dizi sendikalı özel işyerinde OHAL ve KHK’larla yığınsal işçi atmaları, muhalif işçi/kamu emekçisi örgüt ve direnişlerine artan zorla bastırma, yasak, yığınsal tasfiye saldırılarını, grev ve işyerinde/işyeri önünde direnişlere karşı genişletilen yasakları, neredeyse 2 kat artan seri işçi cinayetlerini, hak kalıntıları ve ücretlerin eritilmesinin ve işsizliğin hızlanmasını… hatırlatmakla yetinelim. Söz konusu olan diğer kapitalist güçlerin Erdoğan-AKP’ye darbe girişimine karşı desteğinin de ötesinde, her zaman olduğu gibi Erdoğan-AKP’nin özünde bu programları uygulaması, iktidarının da bununla koşullu olmasıdır.

Kapitalist güçler arasındaki “milli mutabakat”ın ikinci yönü, Erdoğan’ın başkanlık sistemi ve “yeni anayasa”yı tek başına yapmayı zorlamamasının, sistem ve iktidarının alabildiğine daralmış “meşruiyet zemini”ni yeniden AB süreciyle, neokemalistler, CHP, eski Ergenekoncular, ve kenar süsü olarak da HDP’yi katarak genişletmesinin, IŞİD ve Nusra’dan desteğini kesmesinin, Cemaat operasyonlarında “özel mülkiyetin dokunulmazlığı”na riayet etmesinin istenmesiydi. Kürt belediyelerine el konulmasına ya da Cemaat bağlantılı büyük özel sermayeye yaygın olarak el konulmasına bizzat Hükümet, AKP içinden, belli bakanlardan belli bir ayakdireme gelmesinin arka planı, asıl kapitalist güçler arası bu yeni dengeler ve mutabakata bağlıdır. Söz konusu olan kesinlikle sermayenin daha demokrat ve daha faşist kesimleri arasında bir mücadele değildir. Neoliberal demokrasinin zaten işçi sınıfı ve kitleleri kapsamadığı gibi eskisinden fazla dışlamaya ve direncini kırmaya dayalı olduğunu, küresel planda ve her ülkede mali oligarşik burjuvazisinin devlet iktidarıyla daha dolaysız kaynaşma, nüfuz etme ve istediği yönde şekillendirmesinin bir biçimi olarak kullanıldığını, grev, isyan ve direnişlerin yükseliş eğilimi karşısında daha despotik bir karakter kazanmaya başladığını biliyoruz.

İç ve dış politika, ekonomi, vb her alanda sıkışmış Saray, bunun kendi hareket alanını daha da daraltıp çok geçmeden kendisini de götüreceğini gördü. Gerçekte: Bitkisel yaşama girmiş neoliberal burjuva demokrasisinin sunni biçimlerde daha uzun süre yaşatılma çabasının “iç ve dış tehdit” olarak gördüğü hangi güçler varsa, onlar karşısında kendisini daha fazla zayıflatacağını gördü. Ancak tüm bunların yalnızca Sarayın iktidar hırsı, ya da yargılanacağı korkusu marifetiyle olduğunu düşünmek, son derece karmaşık bir tarihsel süreci ve güçler mücadelesini fazlacana basitleştirmek ve yüzeyselleştirmek olur. Daha derindeki temelde, ekonomik, toplumsal ve bütün bir üstyapının derinleşen ve dikiş tutmaz hale gelmiş krizi, ve bunun ortaya çıkardığı “otorite boşluğu” vardır. Yalnızca Erdoğan’da değil burjuvazinin içinde bir eğilim olarak var olan, Gezi ve 7 Haziran seçimleri ile gündemden düşmüş gibi görünse de, çok geçmeden daha büyük üstyapı sarsıntı ve çatırtılarıyla daha şiddetli ve zora dayalı biçimlerde yeniden gündemleşen ve dayatılmaya çalışılan “başkanlık sistemi” ya da Türkiye’deki biçim ve işleyişiyle şefçiliğin kurumlaştırılmak istenmesinin arkasında bu vardır. AKP’nin, MHP’nin, CHP’nin içinde ve tabanında buna karşı farklı derecelerde direnç ve muhalefet olsa da, CHP’nin (hatta bir “seni başkan yaptırmayacağız” netleşmesinden önce HDP içindeki bazı Kürt burjuva kesimlerin bile!), ve aslında belli burjuva sınıf kesimlerinin hem bunu istememesi, hem de net bir tutum almaması ve yalpalamasının arkasında bu vardır.

Eskimiş siyasal üstyapı, şu neoliberal muhafazakar demokrasi, bütün eklemleri çatırdarken, aşağıdan ve yukarıdan, içinden ve dışından artan baskıya dayanamayıp zayıflarken, onu bir takım sunni payandalarla daha uzun süre ayakta tutulması giderek imkansız hale gelmektedir. Bu diğer kapitalist güçlerin, Erdoğan’ı indirecek gücünün olmamasından değil, ağırlaşan kriz ve kitlelerin kabından taşabilecek hoşnutsuzlukları karşısında sosyal ve siyasal reform yapmaya ne niyeti ne de yeteneği olmasında, kitlelerin büyüyen isyan, direniş potansiyeli ve gerçek demokrasi istemlerinden Erdoğan’dan olduğundan daha fazla korkmalarında, ona sarılırken onunla sorunlarının da kendi daha fazla güç ve kar istemlerinden ibaret olmasındadır. Türkiye’de küresel ve bölgesel karmaşık bağlantılarıyla birlikte kapitalist güçler ilişkisi, hem her yeni durum içinden yeniden mutabakat ve bunun yol açtığı denge bozumları içinden de yeniden güç, eksen ve paylaşım mücadeleleri biçiminde devam etmektedir. TÜSİAD’ın her ağzını açtığında daha alt perdeden, daha cılız hale gelen şu “hukuk, demokrasi” mırıldanmalarının gerçek iç yüzü de, artık şu eski hegemonik biçimiyle tarihe gömülmüş “AB demokrasisi” bile değil, “NATO demokrasisi” olarak açığa çıkmaktadır. Türkiye burjuvazisi içindeki güç eksenleri (Batı, Körfez, Avrasya) mücadelesinde de, doğrudan küresel ve bölgesel plandaki emperyalist kapitalist eksenler mücadelesi öne çıkmakta ve ona bağlı hale gelmektedir. Emperyalist, bölgesel, iç mali oligarşik güç eksenleri arasında, birinden veya ötekinden “demokrasi veya laiklik” vb beklemek, işçi sınıfı ve kürt halkının öfkesi ve acılarıyla alay etmektir. Ulusal sol’un açık, Haziran hareketinin utangaç Avrasyacılığı, liberal sol’un açık, liberal halkçıların utangaç ABD-AB’ciliği tek kelimeyle mide bulandırıcıdır.

Burada asıl mesele şudur: Eskimiş üstyapıyı eskisi gibi sürdürülemez hale getirmekte büyük rol oynamış sınıfsal-toplumsal güçler, henüz onu aşağıdan zorla yıkıp devirerek kendileri için bir yenisini kuracak, ya da en azından bunun artan tehdidiyle güç dengelerini ileriye doğru farklılaştırabilecek olgunluğa sahip değildir. Eski üstyapı giderek zayıflarken, ki bu daha temelde birikim krizi sorunudur, yenisinin henüz ufukta görünmemesinin doğurduğu boşluğa, ya da aynı anlama gelmek üzere sınıflar arası, sınıf kesimleri arası, uluslar arası, cinsler arası (ve envai çeşit hegemonya krizi sıralanabilir) hegemonya krizine ve “otorite zayıflaması ve boşluğu”na sızan faşizmdir.

Bir sonraki bölüm: Faşist devlet biçimi nedir, hangi koşullarda ve nasıl ortaya çıkar?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*