Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Mustang”: Biz büyüdük ve değişti dünya

“Mustang”: Biz büyüdük ve değişti dünya

Yönetmenliğini Deniz Gamze Ergüven’in yaptığı Mustang, Fransa’nın ardından Türkiye’de de Filmekimi kapsamında gösterime giriyor. Türk-Fransız-Katar ortak yapımı olan film ilk olarak Cannes Film Festivali’nde gösterildi. Ardından 21. Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu ve Seyirci Ödüllerini aldı ve Fransa’nın Oscar’da Yabancı Dilde En İyi Film adayı oldu. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin başrollerinde Güneş Şensoy, Doğa Doğuşlu, Elit İşcan, Tuğba Sunguroğlu ve İlayda Akdoğa rol alıyor. Mustang’i şimdiye dek Fransa’da 500 bine yakın izleyici izledi.

Filme adını veren Mustang, Amerika’ya özgü yabani bir at. Bu metaforla anlatılan ise Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde anne babalarını yitirmiş, babaanne ve amcaları ile birlikte kapalı bir evrende yaşayan ilköğretim-lise çağındaki beş kızkardeşin öyküsü. Gelişen öz varlığı, kişiliği, bedeni, cinselliği… ile yaşça çocukluktan gençliğe uzanırken muhafazakar toplumsal ilişkilerin, erkek egemenliğinin, aile ve geleneklerin kıskacına kıstırılan, buna karşın bitimsiz bir merak ve özgürlük tutkusu ile dolu, yenildiklerinde bile aslında vazgeçmeyen, birbirlerine güç veren beş çocuğun, beş genç kadının…

Mustang’de Deniz Gamze Ergüven, kendisine mekan olarak kadınlar üzerindeki baskının daha sert olduğu bir yeri, Karadeniz’in küçük bir ilçesini seçmiş. Karakterleri de bu baskının aile, çevre, okul… tarafından daha kolay uygulanabildiği bir yaş grubundan oluşuyor. Erkek sınıf arkadaşları ile oynamak gibi “büyük bir günah” işlediklerinin kadın komşuları tarafından babaanne ve amcalarına söylenmesinin ardından kızkardeşlerin geleneksel kadın dünyasına hapsedilmelerine karar verilir. Okul hayatlarına son verilir, komşular tarafından göz hapsinde tutulur ve mantı açmadan kanaviçeye kadın görevleri “formasyonu”na alınırlar. Ardı ardına görücü pazarına çıkarılır, istemedikleri kişilerle evlenmeye zorlanırlar. Artık hep birlikte ve ayrı ayrı önlerinde iki yol uzanmaktadır: Ya özgürlük uğraşını yol edinecek, ya da kadınlar için çizilmiş toplumsal cinsiyet rollerine boyun eğeceklerdir. Biri zorla evlendirilmek istendiği kişi yerine sevdiği genç ile evlenecek; biri intihar edecek; biri zorla evlendirilmeye boyun eğecek; diğer ikisi ise özgürlük yolculuğuna çıkmayı başaracaklardır.

Tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi her bir bireydeki farklılaşmayı da anlatan, şematik olmayan bu sunuş, kızkardeşlerin evden kaçıp maça gitmesi, evden her çıkışlarında sarhoş olurcasına mutlulukları, evden her kaçışlarından sonra evin daha fazla, kat kat parmaklıklarla tahkim edilmesi, kızların birbirlerine ahtapot gibi sarılıp güç almaları ve bu kez evin içini bir direniş kalesi haline getirmeleri, hatta barikat kurmaları ile biçimlendiriliyor. Gelecek ışıltısı Lale, kapatılmışlıklarını yarmak için araba kullanmayı öğreniyor ve asla vazgeçmemesi ile kurtuluşun anahtarı oluyor.

Deniz Gamze Ergüven, yaşanan dönüşüm sürecinin içinde toplum ve hele ki kadın yaşamında hala temel bir referans olarak tutulan aile ve gelenekler başta olmak üzere sert bir filme imza atıyor. Aileyi ve geleneksel kadın formunun yine kadın üzerinden biçimlendirilmesini sempatikleştirmiyor, aksine onu alaya alıyor -sertliği ile Çoğunluk’a yaklaşırken, alaya alışı ile de Aahh Belinda’yı andırıyor. Sertliği filmin birinci artısı iken, terazinin diğer kefesine mağduriyet odaklı “çocuk gelin” tipolojisini koymuyor. Aksine, en küçüğünde daha belirgin olmak üzere capcanlı, özgürlük ve toplumsallaşma isteklerinde mücadeleci bir arayış içinde pişen ve kendi yollarını çizme gücünü gösterebilen karakterler oluşturuyor. Karakterler boynu eğik gezmiyorlar, kıstırıldıkları evreni yarmaya çalışıyorlar. Denize giremiyorlarsa divanda yüzüyorlar. Sevmeye, sevgilileri ile buluşmaya, hükümet açıklamalarına sinmiş ayrımcılık ve muhafazakarlıkla alay etmeye, vıcık vıcık ikiyüzlülük akan cinsiyetçiliğin dik dik gözüne bakmaya cüret ediyorlar. Yenilgiye uğrayan karakterler bile diğerlerine aynı kadere boyun eğmeme itkisini taşıyor ve bunu doğallaştırıyor. Başta çocuk ve genç oyuncular olmak üzere sahicilik filmden eksilmiyor. Propagandif unsur hiç kabalıkla sırıtmıyor ve kimi abartılar olsa da “Yönetmenin anlatacak bir hikayesi var” denilerek sindirilebiliyor…

Mustang’de her kadın kendisini bulabilir. Öz varlığına, öz saygısına, bedenine, kişiliğine, cinselliğine daha küçüklüğünden başlayarak uzanan, ama hayatının hiçbir döneminde eksik olmayan o ilkel dili, eli teşhis edebilir. Ancak Mustang’de sadece bu yok. Onda yeni toplum, birey, kadın… durumunun, işte tam da bu muktedirliğin artık yok hükmünde olduğunu yüzüne yüzüne haykıran isyanı var. Bu, kızların dolabındaki #direngezi tişörtü gibi simgelerden de yansımıyor sadece. Ağzının, dilinin, duygularının olmayacağı hapsedilmiş bir geleceği reddeden, ablasını da buna motive eden küçük Lale dayanışmayı riya, dedikodu ve baskı ile örülü yakın çevresinin tamamen dışından edindiği kamyoncu arkadaşıyla mücadeleci bir yaşamı simgeleyen öğretmeni ile yaşıyor.

Mustang, yeni bir yaşam ihtiyacını, arzusunu çağıran bir film. Bu ihtiyacın nasıl karşılanacağının adı ise koyulmuş değil. Bu eksikliğin kaynağı kuşkusuz onun dışında aranmak zorunda.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*