Anasayfa » GÜNDEM » Mülteciler ve Proletaryanın Sınıfsal Kardeşliği Üzerine

Mülteciler ve Proletaryanın Sınıfsal Kardeşliği Üzerine

Ercan Akpınar’ın 07.08.2019 tarihinde kaleme aldığı ancak Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishane İdaresinin keyfi uygulamaları nedeniyle elimize yeni ulaşabilen “Mülteciler ve Proletaryanın Sınıfsal Kardeşliği Üzerine” başlıklı yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Mülteciler ve Proletaryanın Sınıfsal Kardeşliği Üzerine

Son günlerde Suriyeli göçmenler konusu yeniden gündemin birinci sırasına yerleşti. Tartışmalar daha çok ulusalcılar ile ümmetçi muhafazakarlar arasında sürüyor. Ulusalcılar ekonomik kriz koşullarında toplumsal-kültürel dokumuz bozuluyor, kaynaklarımız kendi insanlarımız için harcansın diyerek; Suriyeli milyonlarca göçmenin faşist bir tutumla gerisin geri gönderilmelerini istiyor. İslamcılar ise Suriye iç savaşının en büyük kışkırtıcısı oldukları, Suriye’nin yakılıp yıkılmasında emperyalistlerle birlikte en büyük suçlularından olduklarını gizlemek ihtiyacıyla sahte bir “ensar” söylemiyle güya ümmetçilik yapıp ulusalcıların söyleminin karşısına çıkıyorlar. (Tabi “ensar” söyleminin Nusra gibi cihatçı-kafa kesen çetelere yapılan yardımların üzerine örtülen bir perde olması gerçekliği de gözlerden kaçmıyor.) Ulusalcılar Türkiye’nin Suriye iç savaşının daha fazla tarafı olmamasını, İhvancı dış politikanın terkedilerek Suriye devleti/Esad’la anlaşarak göçmenlerin geri gönderilmesinin uluslararası siyasi-askeri-diplomatik koşullarının oluşturulmasını istiyorlar. Türkiye tekelci burjuvazisinin bölgesel çıkarlarının, yayılmacı heveslerinin ancak bu politikayla korunabileceğini söylüyorlar. Bugün izlenen Suriye merkezli dış politikaya Saray’ın gövdesini koyduğu biliniyor. Ulusalcıların istemleri bu politik hattın tamamen terkedilerek, tam tersi yönde bir strateji gerektirdiği ve salt dış politikayla sınırlı kalamayacağı için şu koşullarda pek dikkate alınmıyor. Fakat iktidarın artık kitlelerinde tepkilerine neden olan mültecilerin geri gönderilmesi konusunda dış politik hattını koruyarak bir çözüm aradığı da bu kaotik ortam içinde daha fazla görünür olmaya başladı. İslamcı “ensar” (!) politikası tıkanır, toplumsal tepkiler daha da genişlerse tam ters yola da geçebilir iktidar. Sanıldığının aksine Saray’ın öyle katı İslami ilkeleri yoktur, çıkarları vardır sadece.

Yerel seçim sürecinin (31 Mart-23 Haziran) ardından, AKP/Saray’ın kendi aleyhinde gelişen toplumsal politik atmosferi dağıtmak için çok yönlü bir Suriye yönelimi içine girdiği görülüyor. Rojova bölgesinin işgalini yeniden sıcak gündeme taşırken, İdlib’de olan bitene ses çıkarmaktan vazgeçmesi ve Türkiye içindeki Suriyeli göçmenlere dönük çok yoğun kontrollere girişilmesi, uzun zamandır kullanılmayan kampların yeniden aktif hale getirilmeye başlaması bu çok yönlü gündemin temel başlıkları oldu. İçişleri Bakanlığı’nın tüm birimleriyle çok sıkı bir kontrole çıktığı, sokaklarda adım başı kimlik kontrolü yaptığı görülüyor. Mülteciler bahane, baskı ve denetimin sınırsız keyfiliği şahane tabi. Yeni yönetim modelinin alameti farikası budur.

Dediğimiz gibi Suriye üzerinden çok yönlü bir politika izleniyor. İç dış bütün siyasal süreçleri kesen bu politikalar da bugün göçmenlerin hedefe çakılmış olmasının çeşitli nedenleri var. bunlar;

1) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın kaybedilmesinde Suriyeli göçmenlere dönük tepkilerinde seçim sonuçlarında güçlü bir etki yarattığı (ekonomik kriz koşullarında ciddi gelir kaybı yaşayan, işini kaybeden, yoksullaşan emekçi sınıflar eğer örgütlü ve sınıf bilinçli bir durumda değillerse bu kayıplarının sorumlusu olarak genelde ekmeğine ortak olduğunu düşündüğü kesimleri, toplumsal-politik olarak zayıf ve korunmasız sınıf kardeşlerini görürler. Evrensel bir gerçekliktir bu. Düne kadar tepki gösterilenler Kürtlerdi, bugün Suriyeliler’dir! Toplumsal katmanlaşma da, sınıfın hiyerarşisinde en altta şimdi onlar var zira. Bu sorunu yaratan, izlediği dış politikayla Suriyelilerin Türkiye’ye gelmesinin önünü açan AKP/Saray olduğu için tepkiler doğal olarak mültecilerle birlikte iktidara yöneliyor.) bu alanda birşeyler yapmayı zorladı ve şimdilerde yapıyormuş gibi davranıyorlar.

2) Seçim yenilgisinin ardından AKP/Erdoğan’ın konuşulmasını hiç istemeyeceği iki konu var: Birincisi, politik gündemin ekonomik kriz üzerinden gelişmesi ve ikincisi, AKP içinden çıkacak yeni sağ-muhafazakar-neoliberal partilerin uygun bir konjonktür yakalayacakları siyasal atmosfer. Bu iki konunun toplumsal politik arenalarda, medya da konuşulmamasını, lügatten silinmesini, bu mümkün değilse eğer kendi çizdiği çerçeve içinde kalmak kaydıyla sınırlı gündem olmasını istiyor. Ama bu tek başına istemekle mümkün değil. Biliyorlar. Güçlü ve tüm Türkiye’nin dikkatini yoğunlaştıracağı, toplumsal-sınıfsal kesimlerin desteğini alabileceği gündemler yaratabilmesi de gerekli. S-400, F-35’ler, D.Akdeniz yeterince güçlü destekler yaratamıyor. Daha kutuplaştırıcı, sert şeylere ihtiyaç var. Halklararası önyargıları körükleyecek, milliyetçi-şoven, ulusal kesimleri arkasına katacak bir politikaya, taktik manevraya, Kürt sorunu dışında malum el atacağı başka yer de yok! Suriye ve Irak üzerinden Kürt hedeflerine dönük yeni ve büyük bir askeri harekat ve işgal planları bu nedenle hazırlanıyor. ABD ile yaşanan Fırat’ın doğusu pazarlıkları bu yüzden. Suriyeli göçmenlerde bu stratejinin temel bir halkası. Olası işgalde dolgu malzemesi olarak iş görecekler. O nedenle üzerlerindeki kontrol gevşetilmemelidir.

3) Suriyeli göçmenlerin Türkiye içinde denetime alınmalarının güvenlik boyutu da var. Bunun da kendi içinde iki yönü var. İlki, son MGK toplantısına da yansıdığı gibi Kuzey Suriye’de bir işgal planı yapıyor. ABD’nin iznini alır ya da alamaz bilmiyoruz ama, o bu işgalin gereklerine askeri, siyasi, ekonomik, diplomatik ve demografik hazırlıklar yapıyor. Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de görece “rahat” bir yaşama alışmaları, ÖSO’cu çetelere savaşçı devşirmeyi zorlaştırıyor. Kontrol altına alınmış, belli bölgelere toplanmış Suriyelilerin gerektiğinde silah altına alınmaları sağlanacak ve bir işgal planı devreye girdiğinde hem cepheye sürülecekler, hem de demografiyi değiştirmek için kullanılacaklar.

İkincisi, özellikle İdlib’de son zamanlarda Türkiye ve Rusya’nın Nusra çetesine karşı ortak operasyonlar yaptığı söyleniyor. Bizzat Rus Genelkurmay’ı tarafından. Bu durum Nusra’nın Türkiye’ye dönük ilerde kimi saldırılara yönelebilme riskini doğuruyor. Nusra’nın Türkiye’deki Suriyeli göçmenler ve İslamcı kökten dinci çevreler arasında etkin olduğu da düşünülürse hiç de yabana atılacak bir risk olmaz bu. Elbirliğiyle yaratıp besledikleri karanlık bir gücün, açlığı doyurulmadığında ya da yalnız bırakıldığını hissettiğinde sahibine yönelmesi şaşırtıcı olmaz. Bu nedenle bir dizi önlemin alınması zaruri görülmüş olabilir.

Türkiye’nin İdlib karşılığında Rusya’dan Fırat’ın doğusuna bir operasyon için icazet istediği ve aldığı uzun zamandır konuşuluyor. (Rus ve Suriye ordusunun İdlib’e yaptığı saldırılara hiç ses çıkartılmaması bu kanıyı doğruluyor). S-400’ler konusunda ABD emperyalizmi ile Türkiye’nin ilişkilerini bozmayı başaran, NATO’yu çatlatan (ne gariptir S-400’ler ilk bölüm sevkiyatlarının ardından hızla gündemden düştü! Aktif hale getirilmeyip, depoda tutulacağı iddiasını destekleyen bir gelişme bu durum) Rusya şimdi benzer bir hamleyi Rojova bölgesinde, Kürt kazanımlarına saldırının önünü açarak da yapabilir. Sonuçta o bölgenin Türkiye ya da ABD destekli Kürtlerin kontrolünde olması kendi açısından farketmese de son yıllarda yakaladıkları işbirliği düzeyi ve İdlib karşılığında Türkiye’yi tercih etmesi doğal olacaktır.

Türkiye ile ABD emperyalizmi arasında süren Suriye’nin kuzeyinde “Güvenli Bölge” görüşmelerinin ilerleme kaydetmesi, Türkiye’nin “Barış Koridoru” adıyla askeri hazırlık ve işgal planlarını geriye itmiş görünüyor. Dolayısıyla Rusya’nın ABD-Türkiye çatlağını derinleştirme planları da karşılık bulmamış görünüyor. Fakat bölgesel krizin derinliği ve çok yönlülüğü anlaşmaların kalıcı olmasını da çok zorlaştırıyor. Sahadaki gerçeklik her seferinde yapılan planların üzerine çıkabiliyor. Türkiye ile ABD arasındaki mutabakat yürüyebilir de, kadük de kalabilir. Bunu tüm güçler biliyor ve ona göre tutum alıyorlar. Türkiye’nin Rojova’daki Kürt kazanımlarını boğmak için hep proaktif pozisyonda olacağı, saldırganlığını gevşetmeyeceği malum. “Barış Koridoru” nun işgal planları hep masada olacak olsa da, son tahlilde ABD’nin onayına olan zorunlu bağlılığı onu sınırlamaya devam edecektir. Sahadaki bu siyasi-askeri-hegomanik gerçekliğin karşısında ezilse de dediğimiz gibi fırsat kollayacak, bir işgal için sürekli hazır durumda olacaktır. Olası bir işgalde Suriyeli göçmenler bu bölgelere yerleştirilerek sınır boyunca Kürtleri zorunlu sürgün ve tehcirle Suriye’nin çöllük alanlarına doğru yerinden yurdundan etmeyi planlamaktadır. Bu bölgelerde bir “Arap Kemeri” oluşturarak hem kaybettiği Suriye dış politikasına yeniden can suyu vermek, hem de Kürt halkının kazanımlarını baltalamak istiyor. (Tabi yeni başkanlık rejiminin askeri “zaferlere” olan ihtiyacı, bu askeri-siyasi yönelimin ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu da vurgulayalım.) Cihatçı çetelerine yeni bir yaşam alanı yaratmak ve mültecilerin yükünden özellikle siyasal yükünden kurtulmak istiyor. Böylesi büyük askeri eyleme girişmesi durumunda astarın yüzünden pahalıya gelmesi de söz konusu olabilir. Suriye fatihi olayım, yeni Mercidabık zaferleri yaratayım derkeno pek özendiği cettinin akıbetine uğrayabilir. İktidarın, güç ve hegomanya uğruna girişilecek böylesi çılgınlıkları, halkların canları, hayatlarıyla fütursuzca oynama zorbalığı kuşku yok ki dönüp dolaşıp sahibine çıkaracaktır faturayı. Bir dolu örnek tarih sayfalarında durmaktadır zira…

Suriyeli göçmenlerin üzerinden son 5-6 yıldır Türkiye burjuva ekonomisine ucuz işgücü olarak çok ciddi artı değer kaynağı yaratıldı. Özellikle denetim dışı tarım, tekstil, inşaat, hizmet sektörleri gibi düzensiz istihdam kaynağı ihtiyacı olan alanlarda asgari ücretin altında, kayıtsız-sigortasız, hukuki güvencesi olmadan kölelik koşullarında çalıştırılıyorlardı. Özellikle orta ölçekli, büyük oranda hükümet destekçisi sermaye çevrelerinin istihdam ettiği göçmenlerin kaçak işçi statüsünde çalıştırıldıkları herkesin malumuydu. Azalan kar oranları, daralan pazarların getirdiği kar kayıpları, göçmenlerin çok ucuza çalıştırılması nedeniyle tolere edilebildi. Hatta karlarına kar katan sermaye grupları krizi de bir süre ötelemiş bile oldular.

Türkiye burjuva ekonomisinin kriz ile birlikte artan işsizlik ve sermaye sınıfının daha az maliyetli olduğu ve her türlü kölelik ilişkisine açık olduğu için tercih edilen göçmenler, Türkiyeli işçi ve emekçilerin işsizlik koşullarını ağırlaştırmakla kalmıyor, çalışanların üzerindeki işini kaybetme-işsizlik baskısını, düşük ücret, çalışma koşul ve sürelerini de ağırlaştırmaktaydı. Zaman içinde birikerek öfkeye dönüşen yanlış bilinç göçmenlere dönük şoven saldırılara dönüştü. Olaylar kriminal boyutta kaldığı sürece kontrol edilebilir boyuttaydı. Ne zaman ki, yerel seçimler özgülünde görüldüğü üzere siyasi-politik bir tavır almanın bir gerekçesine dönüştü, iktidar durumu bu şekilde sürdürmenin olanaksızlığını da gördü. Şimdi yarattığı bu devasa ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel sorunu çözüyormuş gibi yaparak ortalığı toparlamaya çalışıyor. Suriyeli ya da değil göçmen işçilerin kanını ve iliğini sömürmeye alışmış burjuvaların, bu tatlı rüyadan uyandırılmaları, bir anda “ensar” hassasiyetlerini, muhacir şefkatlerini de canlandırdı! Türkiye’deki asgari ücretin yarısına, güvencesiz şekilde çalıştırdıkları göçmenleri kaybetmeleri karlarının yarı yarıya düşmesi anlamına gelir ve ölümcüldür. Kan kaybı yaşaması muhtemel kesimleri destekleme Kamu TİS’lerin de zam oranlarını düşük tutarak, göçmen-kaçak işçi arzını bir seviyede kontrol altına alarak buradaki kayıpları dengelemek isteyeceklerdir.

İşçi sınıfının göçmenler konusundaki tavrı, proletarya enternasyonalizminden yükselen sınıf kardeşliği üzerine kuruludur. Sınıf düşmanı, egemen sermaye sınıfının, üretim aletlerini özel mülkiyetine almış bu nedenle de uzlaşmaz bir karşıtlık taşıdığı sınıfın karşısında işçi sınıfının değişik uluslardan emekçi kardeşleriyle arasında bir rekabet olamaz. Onların, aynı sınıfın, emek güçlerini satmak zorunda olan sınıfın üyeleri olarak burjuvazi karşısında çıkarları ortaktır. Türkiye işçi sınıfının yaşadığı işsizlik, düşük ücretler, yoğun mesailer, çalışma şartlarının zorlaşması gibi sorunların varlığı göçmen işçilerden değil, kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanır. Türkiye tekelci burjuvazisinin bölgesel yayılma heveslerinin sonucu Suriye iç savaşına müdahale etmesi nedeniyle Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan mültecilerin çaresizliklerini sermayesini büyütmek için kullananlar da yine aynı sermaye sınıfıdır. Suriye’yi kana bulayıp, yakıp-yıkarak milyonlarca insanı yerinden yurdundan edenlerde, sefalete mahkum ettikleri mültecileri ucuz işgücü olarak sömüren, Türkiye işçi sınıfının içinde rekabet koşullarını derinleştiren, işsizliği büyüten ve bunu bir baskı sopasına dönüştüren de aynı güçtür, egemen sermaye sınıfı ve siyasi iktidardır. Türkiye işçi sınıfının çıkarları göçmen işçilerle rekabete girmek, faşist kesimlerin körüklediği ulusal önyargılar-şovenizmle çaresiz göçmenlerin hayatını daha da zorlaştırmaktan geçmez. Suriyeli göçmenler 5-6 yıl önce yoktular ve işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları çok da farklı değildi. Demek ki yapılması gereken göçmen işçilerle rekabete girmek değil, onlarla birlikte örgütlenmek, dağınık-örgütsüz ve bilinçsiz bir kitle olarak burjuva gericilerin manüpülasyonlarına açık olmak halinden uzaklaşmak ve işçi sınıfının bilinç ve ideolojisini yeniden ayağa kaldırmaktır. Sorunların kaynağı sermaye sınıfına, onu var eden üretim ilişkilerinin ekonomi-politiğine karşı militan ve devrimci karşı koyuşun araçlarını oluşturmaktır. Yoksulluğun, sefaletin, kapitalist paylaşım savaşlarının, emek sömürüsünün, işsizliğin, insanların yerinden yurdundan ederek mülteci yaşamlara mahkum etmenin, doğal yaşamı katledilmesinin biricik sorumlusu ve bizatihi yaratanı emperyalist kapitalizmdir. İşçi sınıfının hedefinde bu ilişkinin yıkılıp geçilmesi olmalıdır. Dost düşman ayrımını sınıfsal karşıtlıklar temelinde yapabilmek temel önemdedir. Değişik uluslardan sınıf kardeşleriyle dayanışma ve mücadele bağları kurdukça, ulusal önyargılar, şovenizm yıkıldıkça sorunların çözümünde büyük adımlar atılmış olur. Unutulmamalıdır: Her ulus iki ulustur. Burjuvazi ve proletarya. Farklı ulusların ezilenleri arasında yalnızca kardeşlik ve dayanışma, ortak mücadele duygusu ve pratiği geçerli olmalıdır. Ulusal önyargılar-şovenizm sadece farklı uluslardan ezilenleri birbirine düşman etmekle kalmaz, ulus içinde de çeşitli etnik, mezhepsel, bölgesel ayrım ve düşmanlıkları körükler. Ezilen sınıfları sürekli birbiriyle düşman hale sokar. Bu yanılsama halinden kendi öz gücü, bilinç ve örgütlülüğüyle çıkmayı becerdiğinde, gözlerdeki perde de iner. İşte o zaman zincirler de, çitler de kaybolur. Dost düşman ayrımı gerçek nesnel temeline oturmuş olur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*