Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Meydanlar, sokaklar… Yeni bir kamusal alan ve karşı hegemonya (2)

Meydanlar, sokaklar… Yeni bir kamusal alan ve karşı hegemonya (2)

Yazımızın Birinci Bölümü için tıklayınız

8

Erdoğan, kötü ünlü “Ayaklar baş olmaz” vecizesini iki kez kullandı. Birincisi, 2008′deki Taksim 1 Mayısı iradesine karşı. İkincisi Gezi’ye karşı. Burjuva devletin genetik kodlarının ve asli varlık nedeninin en kestirme ifadesidir. Kitleleri ancak “yüksek” burjuva sınıfın ve onun arpalığından yetişmiş “yüksek” şahsiyetlerin yönetebileceği önyargısını, “yüksek” karar ve hükümlerine direnenlere karşı devlet şiddetini de ön plana çıkartarak, konsolide etmeye çalışır.

Sömürülen ve yönetilenler kendi yaşam ve gelecekleri hakkındaki sömürücü sınıf egemenliğinin merkezi bir hükmüne meydan okuyup onu fiilen çiğneyecek/geçersizleştirecek bir güç, inisiyatif ve irade ortaya koydukları anda, burjuva devletin zor kodları harekete geçer. Şu basit nedenle ki, kitleler burjuva devlet hükmünü tanımayıp kendi istem ve iradelerini fiilen gerçekleştirdikleri anda, “yüksek” sınıf ve “yüksek” devletinin sömürülenler/yönetilenler üzerindeki otoritesinin sarsılıp zayıflamasına doğru giden bir yol da açılmaya başlamış olur.

Söz konusu olan Taksim ise, iki kat böyledir. Çünkü Taksim 1 Mayısı, burjuvazi ve devletinin tarihten, bellekten, kentten, mekandan kazıyıp yok ettiğini sandığı ne varsa; sınıf mücadelesi, sınıf örgütlülük, bilinç ve hareketleri, sosyalizm, devrimci halk hareketi, karşıt bir sınıfsal ve devrimci demokratik kamusal alanın yaratılması….- onun tarihi, kolektif belleği, otoritesi, hesap soruşudur.

Söz konusu olan neoliberal kapitalizm ise, üç kat böyledir. Çünkü, neoliberal burjuvazi ve devleti, uzunca bir süre, işçi sınıfı ve emekçilere karşı her saldırı ve düzenlemesini -şu veya bu düzeydeki parça direnişlere karşın- geçiregelmiş, bir nevi “durdurulamazlık” zırhına bürünmüştü. Çünkü neoliberal burjuvazi ve devleti, işçi sınıfının kolektif sınıf bilinç, örgütlülük ve eyleminin, her türlü kolektif, kamusal hak ve varlığın tasfiye edilmesine dayanır. Ve çünkü neoliberal burjuvazi ve devleti, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele istem ve ihtiyaçlarını, siyaset, “kamu” ve görünürlük alanı dışına sürer. 2007-2009 yılının Taksim-kent savaşları, 2009′da kısmen ve fiilen, 2010-12 yıllarında Taksim 1 Mayıs’ının resmen kazanılması ise, hükümet ve rejimin – Kürtler ve kadınlar gibi- kentleri de eskisi gibi yönetemez hale gelme eğiliminin ilk büyük işaretiydi.

Ve tam da bu nedenle, 2013′te Taksim 1 Mayıs’ını yeniden yasaklama cüreti, hem büyük savaşımlar ve bedellerle kazanılmış kolektif-siyasal bir hak ve özgürlüğün gaspı olması hem de “eskisi gibi yönetme” çabası olarak, Gezi’nin; dev çaplı yığınsal bir kent-meydan hareketinin başlıca karşıtlık dinamiklerinden biri oldu. Ve yine tam da vurgulamış olduğumuz gibi, hükümet ve rejimin kitleler üzerindeki otoritesini bu kez derinden çizdi ve sarstı. Yönetilenlerin milyonlarcası, militan sokak eylemleriyle, Gezi Parkı-Taksim ve bir çok yasaklı kent meydanı ve alanı fiilen işgal ederek, fiili kitle kontrolü uygularak, eskisi gibi yönetilmek istemediklerini, aşağıdan meydan-sokak demokrasisi dinamikleriyle birlikte ortaya koydular.

Gezi devlet iktidarına aşağıdan meydan okumakla kalmadı, bir süreliğine de olsa onu defederek özgürleştirdiği meydanlarda, bir nevi “patronsuz, sermayesiz, parasız, yasaksız, devletsiz” özerk bir alternatif yaşam alanı inşa etti. Bu henüz yeni ve daha yüksek bir toplumsal sistem bilinç ve istemi, komün veya komünal yaşam değildi. Ama onların da kimi tohumlarını içeren, kitlelerin ve bireylerin toplumsal-bileşik inisiyatifine dayanan, aşağıdan, fiili, alternatif, özerk, özgürleşen ve özneleşen, kolektif, dayanışmacı, paylaşımcı, şenlikli yeni bir kamusal alanın yaratılmasının, öncesi ve sonrasıyla bunun yakıcı bir mücadele ihtiyaç ve istemi haline gelmesinin ifadesiydi.

Gezi’de öne çıkan ve ağır basan hükümet karşıtlığı oldu; bununla birlikte neoliberal kentsel rejim karşıtlığı da (bu da henüz kökten antikapitalist, sistematik, bütünsel bir karşıtlık olmasa da) Gezi’nin en yaşamsal dinamiklerinden biridir. Kitlelerin tarihsal inisiyatifiyle özgürleştirilen meydan ve sokaklarda inşa edilen alternatif kamusal alan – gelişmenin yönüne işaret ederek- geçici olsa da, parklarda, semtlerde, mahallelerde, üniversite ve okullarda, stadyumlarda, sosyal medyada, kitlelerin birarada bulunduğu bir çok alan ve ortamda, ve bir yeni saldırı ve yasak karşısında yine sokaklarda ve meydanlara doğru kendisini yeniden üretmeye devam etti.

Bu, sözünü ettiğimiz, kitlelerin öz inisiyatifine dayalı alternatif ve/veya karşıt kamusal alanların çok önemli bir özelliğine daha işaret eder: Yeni ortak alan ve ilişki biçimleri, alan, kurum, işyeri işgalleri, kitle kontrolü, işçi kontrolü, barikatlar, fizik olarak varlığını sürdüremese bile, bir hegemonya alanı yaratarak etkisini ve esinini sürdürür. Bu hegemonik etki, kitlelerin tarihsel inisiyatifinin yarattığı siyasal-toplumsal sarsıntı ve güç dengelerindeki değişim ve etkiye dayalı olarak o kitlelerin bulunduğu her yerde yeniden üretilebilir olmasını, yani yeni bir meşruluk ve fiilik alanı açılmış olmasına dayanır. Dolayısıyla düzen iktidar ve otoritesinde ve neoliberal kentsel rejimde bir gedik açmış sınıfsal-toplamsal güç ve inisiyatifin otoritesi, bunun ortaya çıkardığı yeni ortak mücadele alan ve ilişkilerin hegemonik etkisi, bu temelde kazanılan özgüven, daha geniş bir zeminde kendi meşruluğunu yaratması ve genişletmesi, yeni ve daha yüksek kamusal alan oluşumunun ayrılmaz bileşenleridir. Ki bu yeni güç dengelerine dayalı meşruluk alanı ve hegemonik etki, olmadığı koşullarda yapılamayacak bir dizi şeyin yapılabilir hale gelmesini sağlar. Benzer veya farklı bir çok eylem ve harekete geçme dinamiğinin de dayanağını ve esini oluşturur.

gezi parki resim9

Tüm bunlarda “yönetilen çoğunluğun yöneten olması” kabusunu gören kapitalist mali oligarşik devlet, 15-16 Haziranı, “12 Eylül öncesi”ni, işçi sınıfının bahar eylemlerini, büyük Zonguldak ve Paşabahçe grevlerini, Kürt serhıldanlarını, Gazi’yi, 1996 1 Mayısını, Cezaevi direnişlerini, ve tabii Taksim’i yarattıkları her türlü siyasal-toplumsal kolektif etki ve değerle birlikte nasıl tarihten ve kitlelerin belleğinden kazımaya çalıştıysa…. Gezi’ye ve yarattığı meşru-fiili-hegemonik yeni ortak alan ve ilişki biçimlerine aynı düşmanlıkla saldırmaktadır, saldıracaktır.

Bu yalnızca AKP Hükümetinin Gezi’yi kendisine karşı aşağıdan gelen asıl büyük ve halen aktif haldeki meydan okuma/tehdit olarak görüyor olmasından kaynaklanmaz. Aynı zamanda neoliberal kapitalist saldırganlığın yeni bir istim kazanmakta olduğu bir süreçte, Gezi’nin açtığı yeni mücadele cepheleri ve direnç mevzilerinin, tüm kesimleriyle kapitalist mali oligarşi açısından bir engel ve tehdit olarak görülmesinden kaynaklanır. Gezi’nin ortaya çıkardığı (sağı solu belli olmayan ve her an yeniden aktive olabilecek) yeni toplumsal-sınıfsal ortak mücadele, direniş, yaşam alan ve ilişki biçimleri, tam da kapitalist mali oligarşi için hayat öpücüğü olan neoliberal kentsel saldırgan azami birikim ve egemenlik rejiminin bağrında, ve onun sınıfsal-toplumsal çelişkilerinden doğan, büyüme potansiyeline sahip bir karşı hegemonya alanı oluşumu ve eğilimi olarak, burjuvaziyi fena halde tedirgin etmektedir. AKP Hükümetinin Gezi paranoyası ve hıncı kadar, ona durmaksızın “yumuşama, diyalog, uzlaşma” vb diye bastırıp biraz ehlileştirmeye çalışan diğer burjuva mali oligarşik kesimlerin ve liberallerin de derdi, aslında Gezi’yi ehlileştirmek ve sisteme soğurmaktır. En sonu, işçi sınıfının son dönemlerdeki üretim bazlı örgütlenme, direniş ve eylemlerinin, fiili kitle grevleri, işyeri işgalleri, blokajlar, taban inisiyatifinin artması eğilimi, işçi hareketi ile Gezi’nin etkileşimin ve birbirini besleyip güçlendirmesi, sistemin tehdit algısını büyüten bir diğer etkendir.

AKP, Taksim 1 Mayısına, Gezi’ye yasak üstüne yasak, kapatma üstüne kapatma, ve şiddetle saldırıyor. Fakat CHP, BDP, DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve bunların çevresindeki liberal reformistlerin “Taksim 1 Mayısını barış içinde, bayram havasında kutlayacağız. Çatışma AKP’yi güçlendirir” türünden söylemlerinin de, Gezici ve Taksimci görünüp onu kontrol altında tutup pasifize etmekten başka bir şey değil. Biz bunları Gezi’de, Taksim Dayanışması’nda gördük; barikatları, meydan işgalini ve çadırları, siyasal flamaları “içerden” tasfiye etme girişiminde bulunanlar bunlardı.

Gezi ve Taksim 1 Mayısı meşruluğunu ve hegemonyasını, neoliberal burjuva demokrasisinin bu kitleleri kontrol bürokrasilerinden almaz. Komünist ve devrimcilerin, işçi sınıfının ve kitlelerin öncü kesimlerinin militan sokak demokrasisinden, özneleşme dinamiklerinden ve kendi yarattığı yeni kamusal alanlar üzerindeki kontrol ve inisiyatif mücadelesinden alır. Aradaki ayrım, kitlelerin kontrolü ile kitleleri kontrol arasındaki ayrımdır. İşçi sınıfı ve Gezi’nin öncü kesimlerinin, burjuva ve orta sınıf bürokrasisi ve liberalizminden kitleleri ileri doğru ayrıştırması, sonuç alabilmek için zorunlu koşuldur. İşte burada Taksim 1 Mayıslarının, Gezi’nin, kent, işgal, barikat savaşlarının ortaya çıkardığı yeni kamusallığın ayırdedici en temel yönünü bilmemiz gerekir: Sokağın kamusallığı, burjuvazi ve orta sınıfların, sendika-meslek odası bürokrasilerinin “barış, diyalog, müzakere, uzlaşma, tartışma, bayram” vb vb kamusallığından (“kamuoyu” ve kamuoyuna mesaj verme!) çok farklı ve karşıttır. Burjuva ve orta sınıf muhalefet, sendika bürokratları sokağa çıktıkları (çıkmak durumunda kaldıkları!) veya sokağı destekler göründüklerinde bile, bunu en fazla neoliberal reformist müzakereye tabi bir araç olarak görürler, asıl olarak da sokağı gemlemek, yedekleyip kontrol altında tutmak, pasifize edip sisteme/sistemden beklentiye soğurmak için yaparlar.

Bizim kamusal alanımızın ise merkezinde sokak, sokağın fiililiği, inisiyatifi, militanlığı vardır. Sokağın yığınsal savaşım gücü ve inisiyatifi olmadan, sözünü ettiğimiz yeni kamusal alanın hegemonik etkisi, meşruluğu vbden eser kalmaz. Sokak öyle bir iki mesaj vereyim, müzakere ve pazarlık yapayım gibi şeylerle de pek ilgilenmez. Ki bunların sonucu baştan bellidir ve bunlara tabi olunduğunda zaten ortada sokak diye bir şey kalmaz. Sokak bir şeyi temsil etmez, kendi dolaysız güç ve inisiyatifi dışında temsil edilemez; neye ihtiyaç duyuyor, neye karşıt duruyorsa onu deklare eder ve dolaysız öz güç ve inisiyatifiyle gerçekleştirmek için mücadele eder. Burjuva düzen partileri, milletvekilleri, sendika bürokratlarını önüne katıp ileri ittirdiği olur, ama onların arkasına saklanmaz, onlardan medet ummaz; bunların sokağı temsil etmeye kalkışması en bayağı burjuva temsili ve müzakere demokrasisi komedisinin bu kez sokakta oynanması olmanın ötesine geçmez. Örnek mi istiyorsunuz: İşte Gezi işgali sırasında Taksim Dayanışmasındaki sendika-oda bürokrasisinin hükümetle müzakere skandalı, sonra o görüşmede ne konuşulduğunu dahi sokaktan saklamaları, ve gelip barikatların, çadırların, flamaların kaldırılmasını dayatmaya kalkışmaları… Ve binlerce kişilik Gezi forumlarının, yani sokağın bu temsiliyet rezaletine kesin yanıtı: Hayır! Taleplerimiz gerçekleşinceye kadar mücadeleye devam!

Biz, sendika bürokratlarının temsilcilere faks çekerek şu gün işbırakıyoruz, miting yapıyoruz dediğinde sıradüzen halinde yapan, “mesajımızı verdik, dağılıyoruz” dediğinde dağılan, sokağın da temsili olarak kullanıldığı temsili, bürokratik, “demokratik kamuoyu” kamusallığından bahsetmiyoruz. Bu tam de o içi boşalmış, kabuklaşmış eski “kamusal alan”dır. Yaratılmakta olan yeni kamusal alan, kitlelerin fiili sokak inisiyatifidir, kent-sokak savaşlarıdır, barikatlardır, fiili kitle grev ve direnişleridir, mekan-fabrika işgalleridir. Bunlarsız yaratılan yeni kamusal alan, hegemonik etki ve giderek meşruluk da genişletilemez, hatta korunamaz hale gelir.

gezi_akm10

Hükümet Gezi’ye hınçla saldırırken, öncelikle onun sokaktaki can damarını kesmeye, bir ve aynı zamanda da yarattığı yeni kamusal alan, toplumsal-kolektif meşruluk ve hegemonyasını ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Öncelikle, başta Gezi Parkı-Taksim olmak üzere, merkezi alanların -giderek tüm kent merkezine yayılacak biçimde- yalnız 1 Mayıslara, kitle eylemlerine değil, her türlü toplumsal, muhalif eylem, etkinlik ve simgeye yasaklanması gelir. Bu yasak, -Taksim’le birlikte Kadıköy’ün de 1 Mayıs yasağı kapsamı alınması bir yana-, Gezi parkında sessiz kitap okuma etkinliği yapanlar, Berkin için Taksim anıtına ekmek bırakmak isteyenler, panaptikoncu e-bilet uygulamasını protesto etmek isteyen futbol taraftarları, Ankara’da Özelleştirme İdaresi Önünde özelleştirme karşıtı eylem yapmak isteyen Yatağan işçileri dahil, her türlü yeni direnç-mekan imasını ve ilişki biçimini kapsar. Parkta kitap okumanın nesinin “suç” olduğunu sormak safdillikten ibarettir. Tıpkı merdivenleri farklı renklere boyamak gibi, toplu kitap okumak veya ekmekle yürümek -hele ki Taksim’de!- “kamu düzenini bozmak” anlamına gelir!

Ancak hükümetin asıl yapmaya çalıştığı, “sokağı sokaktan arındırmak”tır. Sokak ve meydanlar üzerinde şu eski devlet otoritesini yeniden tesis etmek, meydanlar ve sokaklar ve tüm kent üzerinden kitlelerin kontrol, inisiyatif ve hak iddiasını ortadan kaldırmaktır. 1 Mayıs’ta Taksim ve çevresinden başlayıp, sonrasında Kadıköy 1 Mayısını da yasaklanmasından görüleceği gibi, Gezi eylem, yürüyüş, protesto, etkinliklerinin en gündelikleştiği, sürdüğü alanlara doğru fiili eylem yasaklarını yaygınlaştırmaya çalışacak. Taksim -Kızılay ve diğer merkezi alanlar- güç merkezidir, ön hattır. Buralardan düşmek, etkisizleşmek, eylem yapamaz hale gelmek, kaçınılmaz olarak eylem, protesto yasaklarının alanının genişletilmesine yol açacaktır. Bu yüzden Taksim ve merkezi alanlar yasak ve ablukasını yarmak, 1 Mayıs-1 Haziran sürecinde bu basınç ve iradeyi güçlendirmek, buralarda varolamak, kritik önemdedir.

Merkezi alanlar, kent merkezleri, muhalif ağırlıklı semtler…. Ve tabii, sosyal medya, üniversite ve okullar, stadyumlar, kitle ulaşım araçları, işyeri ve fabrika havzaları. Yani: Kitlelerin yoğunlaştığı, toplu eylem, direniş, protesto yapma ve yeni ortak mücadele alan ve ilişki biçimlerine dönüştürme potansiyelinin olduğu her türlü ortam, sistem için büyüyen bir tehdittir!

Sosyal medya, iki de bir kapatma, yasaklama girişimlerinin yanısıra, resmen de MİT’in yönetim ve denetimine geçirilmiştir.

Futbol stadyumlarında yüz tanımalı e-bilet uygulaması, mali sermayeye yeni bir rant kapısının yanısıra, stadyumlarda süren Gezi slogan ve pankartlarını fişleyip bastırmaya yöneliktir.

Üniversitelerde rektörler Gezi ruhunu ve protestolarını yaşatan mezuniyet törenlerini kaldırmaktadır. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin eylemlere katılım ve desteğini yasaklayan fetvalar yayınlamaktadır. (Marmara Üniversitesi’nin Göztepe, Haydarpaşa, Nişantaşı’ndaki kampuslarının apar topar Başıbüyük’e taşınması da aynı minvaldedir; hem mali sermayeye muazzam yeni rant alanları açmak, hem de toplumsal mücadelenin yoğunlaştığı, sanayi, işçi-kent yoksulu mahalleler, üniversite, stadyum, cezaevi gibi mekanları olabildiğince kent merkezinden uzak yerlere kaydırma cevvaliyetinin yeni bir örneğidir.)

Metroda parası olmadığı için turnikeden parasız geçmeye çalışan kent yoksulu bir genç, önce özel güvenlikçiler sonra polis tarafından öldüresiye dövülmektedir. Resmi törenler ve şenliklerde yapılan protestolar, vahşi polis saldırısı ve gözaltılarla bastırılmaya çalışılmaktadır.

Mobeseler, e-devlet, özel güvenlik orduları, – serbest bölgelerin yanısıra- işçi direnişlerinin yoğunlaştığı işyeri havzalarının toplama kampına dönüştürülmesi, cabasıdır.

Burjuvazi ve devletin yaptığı operasyon, merkezi alanlardan başlayarak, kent merkezlerine taşınan işçi direnişleri, okullar, stadyumlar, sosyal medya, mezuniyet törenleri, Pamir gibi seferberlikler, doğa direnişleri, sinema-sanat festivalleri, fuarlar, kitle ulaşım araçları-istasyonları, hükümet yetkililerinin katıldığı yerlerdeki protestolar, ekmek, kitap gibi semboller dahil, kentleri ve “kamusal alanı” bir bütün olarak Gezi’den arındırma operasyonudur.

Bu yüzden özellikle de son süreçteki, sosyal medyanın kapatılması ve yasaklanması girişimine karşı sosyal medya direniş ve seferberliği, futbol taraftarlarının yaptığı kitlesel pankartlı Taksim’e yürüyüşlü, panaptikon bilet protestosu, muazzam Berkin eylemleri, Yatağan işçilerin Ankara Kurtuluş Parkı eylemleri ve Özelleştirme İdaresini blokaj girişimi, Ethem’in davalarına kitlesel katılım, Gezi’deki tüm ölmeyen ölülerimizin davalarının ısrarlı takibi, Diyarbakır’da Hevsel Bahçeleri ve Ankara’da tiyatro arazisi direnişleri, Greif işgali ve Greif işçileriyle dayanışma eylem ve etkinlikleri, Boğazköprüsü eylemleri, Feshane festivali ve Taksim’de Berkin protestoları, lgbti cinayetine karşı protesto, hatta Gezi parkında kitap okuma organizasyonu… hepsi, ama asıl toplam olarak çok önemlidir. Gezi yaşıyor, kazanımlarını savunuyor, Taksim’i, Kızılay’ı, kent meydanlarını istiyor, savaşıyor. Bu eylem ve direnişler, mutlaka sürmelidir ve zaten genişleyerek, çeşitlenerek sürecektir.

gezi_park-5311

İstenen -henüz “başka bir alem” değilse de- “başka türlü bir şey”. Ne olduğunu, nasıl olacağını kitleler henüz bilmiyorsa da, buna dönük bir sezgi, arayış, bir dizi şey yeniden mayalanma sürecinde. Ve şu öğrenildi ki, bugünkü kuşatılmışlık ve sıkıştırılmış altında, sözünü ettiğimiz türden asgari bir toplumsallaşma bile ancak savaşımla mümkün. Gezi meydanları, sokakları, parkları, mahalleleri, okulları, stadyumları, kitle ulaşım araçlarını, sosyal medyayı eylemselleştirdiği ölçüde, yeniden toplumsallaştırdı, yaşanılan yer haline getirdi. Hatta şu ıssız site sahanlıklarını bile bir ara, site sakinlerinin forum alanına dönüştü!

Yaşamak ve yaşatmak, soluk alıp vermek, içtenleşmek, doğallaşmak, yalınlaşmak, paylaşmak, dayanışmak, öğrenmek, düşlemek, özlemek, istemek ve ifade etmek, eğlenmek, üretmek, yaratmak, örgütlenmek, toplumsallaşmak, toplumsal bireyler olmak, özgürleşmek, özneleşmek, siyasallaşmak, mücadele etmek, değişmek-değiştirmek için: Toplumsal-kolektif alanlara, mecralara, zamanlara ihtiyaç kesindir. Sermaye, piyasa, meta, para, devlet, bürokrasi, ayrıcalık vbnin hükmünün geçmediği, bunlarsız daha doğrudan toplumsallaşarak özgürleşmek, kendini ve birbirini daha gelişkin kolektif mücadeleyle birlikte yeniden üretmek için: Toplumsal-kolektif alanlara, mecralara, zamanlara ihtiyaç kesindir. Toplumsal emeği, toplumsal varlık olarak insanı, doğayı, kenti, ortak yaşam ve mücadele alanlarını, kültürü yalnızca savunmak için değil, hep birlikte yeniden örgütleyebilmek için: Toplumsal-kolektif alanlara, mecralara, zamanlara ihtiyaç kesindir.

Fabrika/işyeri işgalleri, BÜ’de Starbucks işgali, yıkılmak/sermayeleştirilmek istenen alan/doğa işgalleri, Brezilya gibi ülkelerde AVM’lerin işçi toplantı ve gösteri alanı olarak kullanılması, hipermarketlerde parasız fiili alışveriş, kitle ulaşımında parasız fiili geçiş hareket ve eylemleri… geçici ve sınırlı biçimlerde de olsa, özel mülkiyet/sermaye alanlarının da yeni kamusal-kolektif alan ve ilişki biçimlerine dönüştürülebileceğini, bir karşı hegemonik etki yaratılabileceğini gösteriyor.

istanbul-taksim-gezi-direnisi-41

Hükümet Taksim için “orası miting alanı değil, iş alanı, ekonomik alan” diye kekelerken aslında baklayı ağzından çıkarmış oluyor. “Orası” burjuvazi ve devleti için -AVM olsun olmasın ama bunu da “ilk fırsatta” yapmak için hesapta tutarak- muazzam bir rant alanı, küresel mali sermaye markası, mali oligarşik iktidar simgesi ve koridorudur. Neoliberalizmin kötü ünlü “kamu-özel işbirliği”, “üniversite-sanayi işbirliği” hikayesi, “kamusal alan-mali sermaye işbirliği”, ve tüm tarihi, kültürel, toplumsal, alanların da “iş alanına, ekonomik alana”, mali sermaye havuz veya avlusuna dönüştürülmesiyle devam eder. Ki zaten Taksim; İstanbul, Türkiye ve bölgenin en merkezi ve büyük iş alanı olarak yeniden dizayn edilmekte olan güzargah ve bölgenin tam en merkezi ve en önemli halkasıdır! Eh, Gezi’yi patlatan şeylerden biri de zaten bu değil miydi? Öyleyse Taksim’i (ve tüm diğer Gezi-1 Mayıs-işçi sınıfı meydanlarını), tarihsel-siyasal karşıtlık yönüyle olduğu kadar “ekonomik” karşıtlık, yani anti-kapitalist merkezi direnç-mekanı, bir karşı hegemonya alanı olarak da kavramak gerekir. Bu, 1 Mayıs-1 Haziran Taksim, Kızılay ve tüm meydan savaşlarının örtük ve dolaylı bir iması değil, en açık ve doğrudan bir içeriği olmalıdır: Meydanların mali sermayeleştirilmesine karşı meydanların toplumsallaştırılması! Anti neoliberal kapitalist yeni kamusal alan ve karşı hegemonya mevzisi haline getirilmesi!

İkincisi, üretim alanlarındaki mücadelelerin kent-mekan mücadeleleriyle daha derin etkileşimi, iç içe geçmesi ve birbirini bütünleyip bütünleşmesi sorunudur. Her işçi direnişi zaten kaçınılmaz olarak, ancak işgaller, blokajlar, işyerinde ve kent merkezinde birkaç yerde birden olma, üretim ve yaşam alanı arasındaki ayrımı giderme, diğer işyeri ve işçilere ulaşma, gezici ekipler, dayanışma ağları gibi yöntemlerle mekan sorununu aşmak, işçi sınıfının mekan-politiğini öğrenmek zorundadır. Kapitalist üretim ilişkilerinin fabrika-işyerlerinden çoktan taşıp yaşam alanlarına yayılması, kent-mekanın kendisinin de üretilen şey, üretim ilişkisi haline gelmesi, ulaşım-iletişim teknolojileri bu eğilimi güçlendirmektedir. Tekel, Togo, Bedaş gibi direnişlerden Greif ve Yatağan’a, Gezi forumları ve işçi direnişleri/platformları arasında böyle bir etkileşim zaten vardır, Gezi’den işçi sınıfının öncü kesimlerine, işçi direnişlerinden Gezi’nin tabanındaki yeni işçi kitlerine doğru yayılan daha büyük bir iç içelik potansiyeli de vardır, fakat çok daha bilinçli, örgütlü, kararlı bir yönelimle geliştirilmesi zorunludur. Her ikisi yaygın ve baskın olan orta/ara sınıfçı ve dar işçici anlayışlarla mücadeleyi yoğunlaştırmak, toplumsallaşmış ve siyasallaşmış, sosyalist devrimci sınıf çizgisini ve etki alanını tüm bu mücadeleler içinden geliştirmek temel önemdedir.

Üçüncüsü, toplumsal-kolektif zaman sorunudur. Yalnız yeni bir kamusal alanın değil yeni bir kamusal zamanın yaratılması kesin bir ihtiyaçtır. Kitlesel eylem ve etkinliklerin ancak haftasonları, o da akşam saatlerinde yapılabilmesi, katılmak isteyen veya katılabilecek çoğu işçinin bunlara da katılamaması yeterince açıklayıcıdır. Haftada 6 gün, günde 10-12 saat çalışma, birkaç saat yol, bazen hafta sonları ikinci iş, evde iş, eve geldikten sonra birkaç saat kendine gelememek, bir zaman kalıyorsa onda da çetin yaşam sorunları (sağlık, aile, ev, vd) ile boğuşmak … Bırakalım toplumsal yeniden üretimi, bireysel emeğini yeniden üretemez hale gelmek. Mekanda kölelik gibi zamanda köleliği de yaşayan işçiler, iki kat ağır yaşayan işçi kadınlardır. Hem ders yükü ağırlaşan, hem aileye bağımlığı artan hem de çalışan öğrenciler keza. Neoliberal kapitalist kentsel rejimin amansızca böldüğü çalışma ve yaşam alanlarındaki mücadeleleri yeniden kaynaştırmanın en sağlam yollarından biri, zaman-mekan mücadelelerini bütünleştirmektir. Ve yalnızca 6-8 saat işgünü de değil, kolektif zaman; toplumsallaşma zamanı, zamanın toplumsallaştırılması diyoruz!

Zamanda, mekanda toplumsal-kolektif özgürlük! Üretimin, yeniden üretimin, yönetimin toplumsallaştırılması! Yeni bir kamusal alan ve karşı hegemonyanın oluşum mücadeleleri bu eksende gerçek devrimci proleter toplumsalcı anlamını kazanmaya doğru daha ileri sınıfsal-toplumsal sıçrama ve dönüşümlere doğru ilerlemelidir, ilerleyecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*