Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Meydanlar, sokaklar… Yeni bir toplumsal-siyasal alan ve karşı hegemonya oluşumu

Meydanlar, sokaklar… Yeni bir toplumsal-siyasal alan ve karşı hegemonya oluşumu

Gezi’nin yıldönümü ve Yüksel’de devam eden direniş için… 26.04.2014 tarihinde yayınlanmış yazımızdır. 

1

“Yitirilmiş olduğu düşünülen kentsel müştereklerin son dönemde yeniden vurgulanır olması, yakın zamanda deneyimlenen özelleştirme, ortak alanların kamuya kapatılışı, mekansal denetim ve polis gözetiminin derin etkilerine delalet eder. Son dönemde belirginleşen bir gözetim dalgası, genel olarak kentsel yaşamı, özelde de kapitalist sınıf çıkarlarının etkisi (hatta hakimiyeti) altındaki kentsel süreçlerin içinden yeni toplumsal ilişki biçimleri (yeni bir tür ortak alan) meydana getirme potansiyelini hedef almıştır.” (David Harvey, Asi Şehirler, Metis y., s.117, parantezler orijinalinde)

Harvey, neoliberal kapitalist kentsel rejimlerin doğurduğu sınıfsal-toplumsal çelişkilerin en temel bir cephesine işaret etmektedir.

Bir yanda: Çalışma yaşam ve yönetilme koşulları itibarıyla giderek toplumsal varoluş zemini çözülen kentsel kitlelerin, kentsel ortak alan ve yeni toplumsal ilişki biçimlerinin yaratılmasına olan ihtiyacının son derece yakıcılaşması. Yeni ortak toplumsal alan ve ilişki biçimlerinin tam da neoliberal kentsel rejimin (kentsel alanlarda hiç bir boşluk bırakmayan mali sermayeleştirme, metalaştırma, baskı ve kontrolun en fazla yoğunlaştığı) en kritik kentsel güç alanlarında gedikler açarak ve neoliberal kapitalist güçlerle dolaysız çatışma içinde yaratılma zorunluluğu. Aşağıdan gelen kentsel direniş dalgaları ve hareketler içinde de bu tür ortak mücadele/yaşam alanı ve yeni toplumsal ilişki biçimlerinin de bazı belirimlerinin ortaya çıkmaya başlaması…

Diğer yanda: Neoliberal kapitalist kentsel rejimin, tüm güçleriyle kitlelerin bu yeni kentsel ortak mücadele/direniş/dayanışma alan ve ilişki biçimlerini bastırmaya, çözmeye ve ortadan kaldırmaya odaklanması…

931266_37172d3c0-5c387

2

Son dönemlerde dünya çapında yaygınlaşan kentsel direniş dalgaları, bu çelişkiyi iyice belirginleştirdi. Gezi de, Hükümete karşı bir isyan ve direniş olduğu kadar, neoliberal kentsel rejimlerin pervasızca saldırdığı sınıfsal-toplumsal ortak alan ve ilişki biçimlerinin savunulmasına ve yeniden yaratılmasına dair apaçık toplumsal hak iddiasıyla birlikte bir mücadele güç ve inisiyatifi ortaya koydu.

Burjuva mali oligarşik rejim Gezi’ye dair ne varsa, hızla yasak kapsamına almaya başladı ve saldırı hedefine koydu. Ancak bu saldırganlık salt AKP Hükümetinin kendisine ilk kez bu çapta ve aşağıdan gelen bir meydan okuma karşısında yaşadığı irtifa kaybının intikam hasletinden kaynaklanmıyordu. Kitlelerin yeni toplumsal ortak mücadele/dayanışma alanları ve ilişki biçimlerinin, ve bunların içerdiği daha ileri sınıfsal-toplumsal gelişme potansiyellerinin bastırılması, tüm kapitalist mali oligarşik güçlerinin ortak çıkarı ve politikasıdır.

Burjuva devletin Gezi’ye karşı tüm refleksleri – çoğu Haziran Direnişi öncesinde de varolan ve artış eğilimindeki- baskı, yasak, kapatma, kontrol, gözetim vbnin çok daha pervasızlaşmış ve her türlü kentsel ortak alan ve hak iddiasına karşı müsamahasızlaşmış biçimleridir.

En başta metropollerdeki en yüksek tarihsel-kolektif mücadele belleğine sahip merkezi alanların kapatılması gelir. İzmir’de Konak Meydanına pervasızca Emniyet Müdürlüğü, Valilik ve Belediye binaları yapılarak, kitle eylemlerine kapatılmıştı. Ankara’da Kızılay Meydanı kentin ve Türkiye çapında işçi-memur hareketlerinin geleneksel ve en büyük miting meydanıydı. Tamamen yasaklandı. Diyarbakır’da Newroz mitingleri bile kentten koparıldı, kent dışındaki bir arazide yapılıyor. İstanbul’da gençlik eylemlerinin geleneksel merkezi olan Beyazıt Meydanı da gençlik eylemlerine kapatıldı. Taksim ise, büyük mücadelelerle yeniden kazanıldığı 2010-12 yılları ve fiilen işgal edildiği 2013 Haziran Direnişi dışında 30 yıldır yasaklıdır. Sürekli polis otobüsleri ve birliklerinin beklediği, AKM’nin polis karakoluna dönüştürüldüğü, Taksim çevresindeki en ufak hareketlenmede Gezi Parkı’nın kapatıldığı, bir yarı açık hapishaneye dönüştürülmüş durumdadır.

Tarihsel-kolektif mücadele birikiminin yoğunlaştığı, toplu eylem, direniş, protesto yapma ve daha geniş kitleleri hareketlendirme potansiyeli olan tüm ortak alanlar; geleneksel büyük sanayi havzaları, işçi mahalleleri, devrimci demokratik geleneğe sahip mahalleler, hapishaneler, giderek büyük üniversiteler, hastaneler, muhalif kültür-sanat ortamları…- kent merkezinden tasfiye edilmektedir. Meydanlar, sokaklar, emekçi mahalleleri, üniversite kampusleri, kitlelerin ortak yaşam ve direnç alanları olmaktan uzunca bir süre çıkartılmıştı. Sokak, çoğu emekçi semtinde bile insanların ortak yaşam alanı olmaktan çıkıp arabaların yaşam alanı haline gelmiştir. Üniversitelerdeki geleneksel öğrenci kantinlerin gördüğü ortak alan işlevi, üniversitelerin içinin de AVM’ler, markalı kafetarya zincirlerinin işgali ile çözülmüştür. Bir çok okul bahçesinde çocukların top oynamasının bile yasak olması gibi, birçok üniversite kampusunda stand açmak, afiş yapmak, alternatif şenlikler düzenlemek, hatta öğrencilerin açık alandaki çimlere oturup sohbet etmesi bile yasaktır. Siyasal tutsakların kolektif direnç olanaklarını çözmeye yönelik F-tipi Hapishanelere kanlı dönüşüm, aslında neoliberal kapitalist kentsel rejimin temel mantalitesinin bütününü temsil etme gücüne sahiptir: İster fabrika, işyeri, mahalle, okul, üniversite, hastane, hapishane… İster meydan, sokak, kahve, kantin… İster sosyal medya, stadyum olsun, kitlelerin ve öncü kesimlerinin ortak yaşam, mücadele ve direnç alanlarının ve karşıt veya muhalif/alternatif ilişki biçimlerinin olabildiğince “kökünün kazınması”!

Gezi ise, aynı zamanda, burjuva mali oligarşik kentsel rejimin ne kadar “kökünü kazımak” için çaba harcıyorsa o kadar şiddetlendirdiği toplumsal-sınıfsal ortak mücadele ve yaşam alanlarının savunulması ve yeniden yaratılması ihtiyacının Gezi Parkı-Taksim’den patlayıp, sayısız kentin merkezi meydanlarına, caddelerine, sokaklarına, parklarına, mahallelerine, üniversitelere, stadyumlara, sosyal medyaya, direnişteki fabrika ve öncü işçi kesimlerine yayılmasıdır. Bu, kapitalist mali oligarşik güçler tarafından yasaklanan, tasfiye edilen, el konulan “kamusal alanlar”ın yalnız savunulması değil, geçici ve kısmi de olsa fiili kitle kontrolüne alınması, “kamusal alan”ın hem genişletilmesi hem de dönüştürülmesiydi: Yeni bir toplumsallaştırılmış ve siyasallaştırılmış alan ve ilişki biçiminin dinamiklerini de içeriyordu. Haziran Direnişi’nden sonra da, parklar, forumlar, belli semt ve mahalleler, merdiven ve sokakların gökkuşağı renklerine boyanması, üniversite mezuniyet törenleri, stadyumlar, sosyal medya seferberlikleri, Berkin eylemleri, Pamir, yine merkezi alanlara yönelen çok sayıda eylem, alan-bina, doğa, işyeri işgal ve direnişleri gibi Gezi’nin açtığı, genişlettiği veya dönüştürdüğü yeni ortak mücadele ve yaşam alanları ve ilişkilenme biçimleri içinden yeniden üretilmeye devam etti.

Gezi Parkı Odaklı Gelişmeler3

Dev çaplı kentsel kitlelerin toplumsal-kolektif özerk, giderek özgür ve öznesel varoluş alanları ve ilişki biçimlerine ihtiyaç ve özlemi ne kadar yakıcılaşıyorsa, bu alanlar ve ilişkilerin neoliberal sermaye ve devleti tarafından o kadar yasaklanması, bastırılması, engellenmesi, yok edilmesi, el konulması: Özünde üretimin (ve mekan, zaman, bilgi, kültür, doğa vd dahil emekgücünün ve toplumsal yaşamın yeniden üretiminin) dev çaplı toplumsallaşan niteliğine karşılık kapitalist mali oligarşik el koyma biçimi arasında şiddetlenen çelişkinin bir belirimidir.

Neoliberal mali oligarşik kapitalizm, yalnızca emeği, muazzam genişlemiş ve çeşitlenmiş toplumsal çalışma yeteneğini her türlü somut toplumsallığından ve dayanağından soyulmuş çıplak işgücüne indirgeyip; yıkıcı bir şiddetle sömürüp tüketmekte, parçalayıp tahrip etmekle kalmıyor. Bu koşullarda çok daha yakıcılaşan emekgücünün “kamusal” yeniden üretimi olanakları da ortadan kaldırıyor, “din, aile, millet” ile kaynaştırılmış neoliberal sermaye saldırganlığıyla yağmalıyor. Emek-sermaye çelişkisi, sermayenin olağanüstü hızlandırılmış genişleyen yeniden üretimi ile toplumsal (toplumun çoğunluğunun) yeniden üretim arasındaki bağdaşmazlığa doğru genişliyor. Bu sistem, insan, doğa, kent, mekan, zaman, bilim, bilgi, iletişim, ulaşım, eğitim, sağlık, su, tarih, kültür, sanat, spor, eğlence… her şey ve her türlü toplumsal ilişkiye, azami metalaştırma ve azami sermaye birikim aracı olmak dışında hiç bir varlık hakkı tanımıyor. Sermayenin düşman görüp düşmanca saldırması için, belli bir faaliyetin, – bu saldırganlığı katlayacak olsa da- artık isyancı veya muhalif olması bile gerekmiyor; azçok toplumsal ortak kullanım değeri ve özerkliğe sahip olması yeterli. Toplumsal emek kapasitesinin genişlemesine ve derinlemesine azami metalaştırılması, emek süreçlerindeki her türlü öznellik ve özerkliğin (eğitimli, vasıflı, kafa emekçileri dahil) ortadan kaldırılması, emekgücünün ve toplumun yeniden üretiminde her türlü toplumsal ortak kullanım değeri/yararlılığın ve özerkliğin kaldırılması ile bir bütündür. Tıpkı kol emeğinden sonra hizmet, kafa, duygusal emeklerin de endüstriyelleşip nesneleştirilmesi gibi, emekgücünün ve toplumun yeniden üretimi de (azami metalaştırma, azami sermaye birikimine bağlama) endüstriyelleşip nesneleştirilmektedir. Yaşamın yalnız toplumsal emek değil artan ölçüde toplumsal yeniden üretim süreçleri de dahil kapitalist mali oligarşik meta formuna hapsedilmesi, mali oligarşik el koyma, yerinden etme, kulan-at, tahrip ve imha etmeye dayalı fiili ve saldırgan-despotik bir sermaye birikim biçiminin de koşuludur. Ve eklemeye gerek var mı: Her düzeydeki burjuva mali oligarşik devlet zoru, yalnız her türlü toplumsal ortak alan ve ilişkinin metaya/sermayeye çevrilmesinin değil, nesneleştirilmiş emek ve yaşamı bu daralan sınırlar içine sürme, bastırma, kontrol ve dizaynın da ayrılmaz bileşenidir.

İşin daha provokatif tarafı, işçi sınıfı ve emekçilerin şu veya bu düzeydeki tarihsel mücadele kazanımları, ihtiyaçları ve kırmızı çizgilerini içeren bir dönemki güdük “kamusal alanı” da toptan mideye indirip sermayeye çeviren burjuva mali oligarşik devletin, bunu da “kamu yararı”na yaptığı söylemidir. Neoliberal kapitalizmin bu yeni “kamusal alan” kurgusu, önceki dönemde “özel alan” sayılan ne varsa (din, aile, özel mülkiyet, ticaret, sermaye, vb) “kamu” kılıfı geçirilmesine, ve azbuçuk gerçek kamusal alan olarak ne varsa (meydanlar, caddeler, sokaklar, parklar, ormanlar, sular, eğitim, sağlık, sendikalar, sosyal haklar, vd) özelleştirilmesine, metalaştırılıp sermayeleştirilmesine dayanıyor!! Liberallerin “kamusal alan” sorununu, salt meydan, ana cadde, park, okul gibi alanların devlet resmiyetinden çıkarılması ve türban üzerinden tartışabilmesine, plaza ve AVM’leri yeni “kamusal alan” olarak pazarlamaya kalkışmasına şaşırmalı mıyız?

tuerkei_proteste_gezipark_gal00_ap_45076904

Türkiye’de işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin, gençlerin, ezilen cins, ulus, mezhep, cinsel yönelim, azınlıkların kolektif hak ve özgürlükleriyle tanımlı bir “kamusal alan” hemen hiç olmadı. Bırakalım merkezi meydanları, caddeleri, sokakları, emekçi mahallelerini, okullar, parklar, piknik alanları bile polissiz, bekçisiz, yasaksız olmadı. “Kamusal alan” devletin tekçi sahiplik ve resmi iktidar alanı olmakla kodlandı, bundan kimlerin hangi koşul ve sınırlarda, ne kadar ve nasıl yararlanıp yararlanamayacağını da hep devlet belirledi. Devlet pek kıymetli “kamusal alanlar”ını aslen kitleleri istediği türden “milletine ve devletine hayırlı vatandaş” olarak şekillendirmenin temel bir aracı olarak kullandı. Bunun dışına çıkan, emek ve özgürlük mücadeleleri, örgütlülük ve dayanışma ile tanımlı kamusal alanlar ise, her zaman işçi sınıfının, kitlelerin, ezilenlerin, devrimci hareketin yükseliş dönemlerinde, büyük mücadeleler ve bedellerle yaratıldı, genişletildi ve dönüştürüldü. Çünkü gerçek kamusal alanlar, tanımı gereği kitlelerin ve öncü kesimlerinin tarihsel mücadele güç ve inisiyatifine, düzen yasa, kod ve mekanizmalarından olabildiğince özerk, meşru ve fiili ortak hareket ve ilişki zeminlerinin yaratılmasına ve genişletilmesine, sınıfsal-toplumsal güç dengeleri ve bundaki değişime dayanır. Türkiye’de işçi sınıfı ve kitle hareketlerinin her mayalanma sürecinde, çok geçmeden kaçınılmaz olarak Taksim 1 Mayıs’ına, merkezi alanlara yönelmesi, yeni mücadele, örgütlenme, bilinç ve ilişki biçimleriyle tanımlı kendi ortak alanlarını inşa etmeye, genişletmeye ve varolanları da bu temelde dönüştürmeye başlaması, bunun apaçık göstergesidir.

Neoliberalizmin temel bir karakteristiği ise, sermayenin genişleyen yeniden üretim alanının sınırsızlaşmasının, emeğin, toplumun, doğanın yeniden üretimine yıkıcı bir saldırganlık ve yoksunlaştırma temelinde gerçekleşmesidir. Sermayenin bulunduğu her alanda adeta devlet yetkileriyle donatılması, devletin şirketleşmesi ve her türlü “kamusal alan”ın da (meydanlar, konut, yollar, doğa, tarih, eğitim, sağlık, kültür, spor vb) şirketleştirilmesi veya “şirket gibi” azami kara dayalı olarak işletilmesi… Sermayenin “kamu”, “kamu”nun sermaye olmasıyla belirginleşen mali oligarşik üst kaynaşma süreçleri, eğer vardıysa veya ondan ne kaldıysa “kamusal alan”ı da toptan yok etmiştir.

‘Köprüleri, otoyolları, deniz kıyılarını, eğitim ve sağlığı anladık da, meydanlar nasıl şirketleşir?’ diye soracak olanlara, büyük kentlerin meydanlarını şöyle bir dolaşmalarını salık veririz. Artan sayıda kentin en merkezi, en işlek meydanları, düpedüz AVM-plaza avlusuna dönüşmektedir. Örneğin Bursa’da “Kent Meydanı” aynı adı taşıyan dev AVM’nin adıdır ve meydan onun avlusuna indirgenmiştir. İstanbul’da Şişli ve Levent meydanları gibi bir çok kent meydanı AVM-plaza avlularına indirgenmiştir. Mecidiyeköy meydanı da bir tarafında Trump Towers, diğer yanında yıkılan Ali Sami Yen stadının yerine yapılan “3 büyükler” plazalarıyla bir AVM avlusuna dönüşme yolundadır. Taksim’e de yapılmak istenen tastamam buydu ve halen budur.

Fakat şehirlerin, meydanların, caddelerin, üniversitelerin, stadyumların, piknik alanlarının her şeyin AVM’leşmesi, buralarda ucuz, güvencesiz, parça işgücü ve müşteri olmak dışında bir varoluş hakkı tanınmaması, uzunca bir süre kitlelerin geniş kesimlerinin başını döndürüp büyülediyse de, artan bir kesimi için de artık “gına”nın ötesinde, kentin hem çalışma hem de yaşam alanlarının nasıl bir hapishaneye, nasıl bir cendereye dönüştüğünü duyumsamaya başlamıştır. Emeğin, hele ki kentselleşmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, toplumsal-kültürel ilişki ve ihtiyaçları genişleyip çeşitlenmiş, ve bunu vasıfsızlaşmış, kölece çalışma koşullarının telafisi sanan emeğin, yeniden üretim sürecindeki -mutlak veya göreli- daralmayı, baskılanmayı, özerklik kaybını öncelikle hissetmesi kaçınılmazdır.

Kapitalizm vahşice sömürdüğü toplumsal emeğe -kendisine hep daha yetersiz gelen- azami artıdeğer ile birlikte artı-zaman, artı-mekan, artı-ihtiyaç da ürettirmiş olur ve bunları da aynı hızla ve zorla yeni sermaye birikim/el koyma süreçlerine dönüştürür. Sermayenin genişleyen ve sınırsızlaşan yeniden üretim süreci ile emeğin, toplumun, doğanın yeniden üretim süreçleri arasındaki karşıtlaşma, bir noktasından sonra parça parça çatışmalardan daha geniş çaplı çatışmalara dönüşür. Kapitalist mali oligarşik devletin yeniden üretim alanına, “özerk” olduğu varsayılan toplumsal-bireysel gündelik yaşama, artan saldırıları ve baskıcı, ayar çekici, daraltıcı dizayncılığı, yeniden üretim alanındaki mücadeleleri kaçınılmaz olarak siyasallaştırır.

36618_66599_11062013172431_05

Emeğin, toplumun ve doğanın kendini yeniden üretmekte giderek zorlandığı ve artma eğilimi gösteren kesimlerinin düpedüz kendini yeniden üretemez hale geldiği, düpedüz tahrip ve imha edildiği bir sistem ve süreçten bahsediyoruz. Her yıl artan sayıda, onbinlerce işçi, kadın, genç, çocuk öldürülüyor, intihar ediyor veya ömür boyu -fiziksel, zihinsel, psikolojik olarak- sakat bırakılıyor. Kalp rahatsızlıkları, kanser, tükeniş sendromu, depresyon, artık gündelik yaşamın “olağan” bir parçası haline gelecek kadar yaygınlaşmış durumda. Bedensel yeniden üretim süreçleri kadar, zihinsel, duygusal, kültürel yeniden üretim süreçleri de artan bir kriz içinde.

İstanbul’un 2010’da “Avrupa Kültür Başkenti” olma hikayesinden sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve tüm kentlerin “kültürel ekonomi envanteri” çıkarılmaya başlandı. Yani yeme-içme kültüründen tarihine, doğasından insan mizacına kadar metalaştırılmadık nesi kaldıysa onların pazarlanıp sermayeleştirilmesi! Ve buyrun işte size, “Türkiye’nin ilk kent karnavalı”, Adana “Portakal Çiçeği Karnavalı”. Düzenleyen: En büyük mali sermaye grupları arasında yer alıyor. Liberallerin gönlünü fethetmeye yetti. Eh, kentsel-toplumsal-kültürel yeniden üretim lazımsa, onu da mali sermaye ve belediyeleri yapıverir!

Ama hepsi bir yana, “biyopolitik”, “mekan-politik”, “kültürel ekonomi”, “simgesel sermaye”, “endüstriyel spor”, “muhafazakar demokrasi” gibi kavramların ortaya çıkması bile, toplumsal yeniden üretim ve gündelik yaşamdaki krizi, yeni toplumsal çatışma ve siyasallaşma süreçlerini anlatmaya yetmiyor mu?

Neoliberal kentsel rejim, emeğin, bedenin, toplumun, doğanın -meta formu dışında- yeniden üretilmesine tam bir kayıtsızlık içinde olmakla kalmıyor. Tümünü kökünden söküp tüketiyor, giderek varlık-yokluk sınırına doğru itiyor. Emeğin krizi ve emekgücünün, toplumun, doğanın yeniden üretim krizleriyle de kesin bağlantısı içinde, yeni türden bir kamusal alanın, sınıfsal-toplumsal ortak mücadele, direnç, dayanışma, paylaşım alan ve ilişkilerinin yaratılması ve genişletilmesi, siyasallaştırılması, çok yakıcı bir ihtiyaç ve çok damardan bir savaşım konusudur.

gezi_parkindan_nikah_masasina_h284366

Neoliberal kent muazzam, görülmemiş bir yığınsallaşma alanıdır. İstiklal Caddesi’nden her gün ortalama 2 milyon kişi, Kadıköy ve Kızılay’dan 1’er milyon kişi akar. Esenyurt-Hadımköy-Kıraç fabrikalar havzasında yaklaşık yarım milyon işçi çalışır. İstanbul’un “merkezi iş alanı” olarak tamamlandığında bu alanda 2 milyon kişinin çalışıyor olması öngörülüyor. İstanbul’daki 100 civarındaki AVM’ye yılda 3 milyon kişi girip çıkıyor. İstanbul’un yalnızca 6 büyük hastanesinde yılda 5 milyon kişi tedavi görür, 10 milyon kişi girip çıkar. Endüstriyel futbol tekellerinin 10’ar milyon taraftarı, 50-100 bin kişilik stadyumlar vardır. 20-30 bin öğrencinin okuduğu üniversite kampusları var. Sosyal medyada milyonlarca üyesi olan ortamlar var.

Herşeyin böylesine ölçek büyüttüğü, yığınsallaştığı koşullarda toplumun birbirinden yalıtık birey ve küçük gruplara doğru çözülmesi, hücre tipi yaşam, kayıtsızlık, birbirine ve kitlelere yabancılaşma da neoliberal kapitalizmin eseridir. Kapı komşularının bile birbiriyle bir ilişkisinin olmadığı neoliberal site yaşamı neyse, neoliberal kentsel mekanlar da odur. Neoliberal fabrika/işyeri işçilerin birbiriyle iş dışındaki her türlü sınıfsal-toplumsal ilişkilerinin kaldırılması üzerine kuruludur. Kişi kentsel yaşam alanlarında da hemen gün binlerce kişinin içinden geçer, onbinlerce kişinin bulunduğu ortamlarda bulunur, milyonlarca kişiyle aynı anda aynı şeyleri yapar, ama kendi ailesi ve 3-5 kişilik çevresi dışında kimseyle bir ilişkisi yoktur. Milyonlarca kişi aynı anda aynı TV programını, maçı vb izler, fakat birbiriyle hiçbir doğrudan ilişkileri yoktur. Marx, “insan kendini toplum içinde tecrit etmeyi başaran tek hayvandır” diye henüz kendi dönemindeki kapitalist kent yaşamını alaya almıştı. Neoliberal kapitalist kentsel rejim ise, muazzam yığınlar içindeki bireyleri bile, yalıtık, gayrı-toplumsal bireyler olarak atomize eder. Günümüzün neoliberal kapitalizmi üretim/emek gibi yeniden üretim/yaşam süreçlerini de görülmemiş ölçüde toplumsallaştırıyor. Fakat bir ve aynı zamanda, yine üretimin/emeğin olağanüstü toplumsallaşması gibi, yeniden üretim/yaşam süreçlerinin olağanüstü toplumsallaşmasına da el koyuyor, ortadan kaldırıyor. İç içe, burun buruna yaşayan milyonlar arasındaki tüm toplumsal ilişkiler, sistemin egemenlik ilişkileri; sermaye, meta, para, devlet, seçimler, din, medya, AVM, futbol şirketleri, vb- tarafından dolandırılıyor. İnsanlar arası dolaysız toplumsal ilişkileri, insanlarla şeyler (meta, seçim, din, futbol, medya, vb) arasındaki ilişkiye indirgeyip yok ediyor. Burjuva demokrasisi ne kadar soyut, temsili, biçimsel, niceliksel, dolayımlı, edilgenleştirici ve dolandırıcı bir demokrasi, gerçekte kitleleri yönetimden dışlayan bir demokrasiyse… Neoliberal toplumsallaşma biçimleri de o kadar soyut, temsili, biçimsel, niceliksel, edilgenleştirici, dolayımlı ve dolandırıcı bir toplumsallaşma, gerçekte kitleleri ve bireyleri somut-nitel-fiili-doğrudan-yatay-öznesel toplumsallaşma olanağından dışlayan/dışında tutan meta-toplumsallaşma biçimleridir.

Bu da kapitalizmin özsel çelişkisinin keskinleşen bir belirimidir: Üretimin, yeniden üretimin, yönetimin dolaysız toplumsallaşma zorunluluğu ve eğilimi! Ve bunun kapitalist mali oligarşik el koyma ve bastırma biçimleriyle bağdaşmazlığı!

Neoliberal kapitalist kentsel rejim, bir yandan durmaksızın yeni muazzam toplumsallaşma ihtiyaç ve olanaklarını ortaya çıkartıyor! Diğer yandan durmaksızın bunları mali oligarşik sömürü, gasp ve egemenlik ilişkisine çevirip öğütüyor, gasp ediyor, çeviremediğini bastırıp yok etmeye çalışıyor.

Güvencesizleştirilmiş, görünmezleştirilmiş, zamanda-mekanda hücreleştirilmiş, asgari ücrete doğru bastırılmış, parçalanıp atomize edilmiş işçilerin toplumsallaşma ihtiyacı. Kadınların, kürtlerin, gençlerin, çocukların, lgbtilerin; aile, erkek, yetişkin, idare, polis, işbölümü, toplumsal gericilik birikimi vb dolayımı ve egemenliğinden bağımsız toplumsallaşma ihtiyacı. Yeni toplumsal varoluş alanlarına, yeni toplumsal ilişki biçimlerine olan ihtiyaç, arayış ve mücadeleler yaygınlaşmaktadır. Futbol taraftarları içinde endüstriyel, edilgenleştirici futbola muhalif, özerk, sol taraftar gruplarının genişlemesi yine bu çerçevede değerlendirilebilir. Birey sorunu da bu çelişkinin tam merkezindedir. Bireyin toplumsal ihtiyaç ve yeteneklerinin, ilişki olanaklarının genişleyip zenginleşmesi, bireyi toplumsallaştırır. Yeni toplumsal-bireysel (toplumsallaşmış birey olarak) varoluş biçimlerine olan yakıcı ihtiyaç, daha özerk, özgür, bağımsız, öznesel varoluş ihtiyacından bağımsız değildir. Dolayısıyla yeni tür bir siyasallaşma biçimini de açık ya da örtük olarak kapsar. (Bu salt eğitim düzeyi sorunu da değildir. Sosyal medyadan, cep telefonuna, daha çok sayıda ve farklı işlere, daha çeşitli ilgi alanlarına, çevrelere girip çıkmaya, özerk grupsal aidiyetlere… bir dönüşümü içerir.) Diğer taraftan bireyin meta-işgücü, meta-bilinç formuna sıkıştırılması, artan ve derinleşen bağımlılık ilişkileri, onu öncekinden de dar bir zemine gömer.

Bu çelişki çeşitli özgül biçimleriyle birlikte irili ufaklı her yerden patlar, giderek daha genel ve görünür bir hal kazanır. Tek yanlı, yani yalnızca burjuvazi ve devletin saldırı, baskı, yasak, gasplarından kaynaklanan bir çelişki değildir. Aynı zamanda, kitlelerin-bireylerin büyüyen, gelişen, çeşitlenen, evrenselleşen yeni toplumsal ihtiyaç, yetenek ve ilişki biçimlerinin, sermaye ilişkisi tarafından karşılanamadığı gibi engellenmesinden, giderek bu düzenin kabuğuna sığmaz, onunla bağdaşmaz hale gelmesinden kaynaklanır. Ne kadar yığınsallaşmış olursa olsunlar ve halen oldukça güçlü çekim etkisini sürdürürse sürdürsünler, seçimler, medya, AVM’ler, endüstriyel futbol/spor, popüler kültür-sanat, kent festival/karnavalları, din, millet, aile vb kitlelerin bu ihtiyaçlarını tam karşılamıyor, “kalpsiz dünyanın kalbi” olamıyor. Futbol rüyası ülkesi olarak bilinen Brezilya’da isyanın (çökertilen toplu ulaşım, sağlık, eğitim yerine) Dünya Kupasına yapılan rant yatırımlarından, AVM rüyası ülkesi Türkiye’de Taksim’e yapılmaya kalkışılan AVM’den kıvılcımlanması, bir gelecek görüsüne de işaret eder.

Gezi Parkı Odaklı Gelişmeler7

Son dönemlerdeki dünya çapında yaygınlaşan sınıfsal-toplumsal isyan ve direniş dalgaları, iki tür yeni kamusal alan oluşturma, genişletme ve dönüştürme dinamiğini belirginleştirdi: Birincisi, “Alternatif kamusal alan”dır: Hükümet/rejim ve neoliberalizm karşıtlığı temelinde, orta sınıflardan ara katmanlara, sınıf karakteri gelişmemiş yeni işçi kitlelerinden kent yoksullarına kadar geniş bir yelpazede sosyal haklar, güvence, vd ve demokrasi mücadelesi çerçevesinde tanımlanan yeni mücadele, örgütlenme, bilinç alan ve biçimleridir. İkincisi, “Karşıt kamusal alan”dır: Doğrudan emek-sermaye çelişkisine dayanan, daha kökten antikapitalist ve kolektif sınıf mücadelesi ve ilişkilerini ortaya çıkartan mücadele, örgütlenme, bilinç alan ve mevzileridir.

İlki, orta sınıflardan işçi sınıfına doğru çözülen geniş ara katmanların, sınıf bilinç ve karakteri oturmamış yeni işçi kitlelerinin, yanısıra ezilen ulus, ırk, cinsten orta ve ara sınıf kesimlerinin yeni kamusal alan anlayışıdır. Fiili meydan, mekan, bina işgalleri, kitle kontrolü, kitle meclisleri gibi biçimleri kapsar. İkincisinde fiili kitle grev ve direnişleri, işyeri, fabrika işgalleri, üretim, ulaşım blokajları, işçi kontrolü, işçi komite ve meclisleri biçimleri, kent merkezine kitlesel gidişler/yürüyüşler, yine barikatlar, sendika, kamu binası işgalleri… Neoliberal kapitalizmin bir yandan her zamankinden fazla iç içe geçirirken, diğer yandan her zamankinden derin böldüğü, ekonomi/siyaset, çalışma/yaşam alanı, toplumsal/kamusal (kamuoyu!), kafa/kol, duygu/düşünce, ve bilimum mekan, zaman, kimlik, kültür, algı parçalanmaları ne olursa olsun, genellikle ayrı kanallardan akan bu iki hareket/oluşum arasında artan bir etkileşim, iç içe geçme ve bütünleşme eğilimi de kendini göstermektedir. Gezi’nin ortaya çıkardığı yeni ortak alan ve ilişki biçimleri, birincinin daha fazla, ikincinin daha zayıf çizgilerini taşır, Taksim, Kızılay, merkezi alanlar zaten kesiştikleri noktadır.

(Yazımız ikinci ve son bölümü ile devam edecek.)

Yazımızın İkinci Bölümü için tıklayınız

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*