Anasayfa » GÜNDEM » Metal işçileri, tarihi, bugünü ve MESS

Metal işçileri, tarihi, bugünü ve MESS

Türkiye’de büyük modern sanayi proletaryası hareketinin oluşum ve gelişiminde, metal sektörü öne çıkan bir rol oynadı. Büyük metal fabrikaları, 1950′li yılların sonlarından itibaren kurulmaya başlandı. 60′lı yıllardan itibaren giderek hızlandı: TOE (1957), Bürokur (madeni büro eşyası, Koç, 1959), Aygaz (Koç, 1961), Erdermir (1967), Tofaş (Fiat-Koç, 1968), Oyak-Renault (1971), Otoyol, Ford Otosan, BMC, MAN, Arçelik, Profilo, Beko, vd… 1960′lı yıllardan itibaren büyük metal fabrikalarında yoğunlaşan metal işçileri, işçi sınıfı hareketinin önemli bir lokomotif gücü ve ağırlık merkezi, Maden-İş, Otomobil-İş sendikalar da sendikal hareketin öne çıkan dinamikleri oldu. Demir Döküm, Arçelik, Sungurlar, Gamak, Erdemir gibi metal fabrikaları işçi sınıfı hareketinin amiral gemileri, bu fabrikalardaki militan kitle grev ve işgalleri, barikat savaşları, işçi komiteleri daha geniş işçi kesimlerini harekete geçiren doğal öncüler haline geldi. (Diğer sektörlerden Gıslaved, Tariş, Ülker, Zonguldak Maden gibi büyük direnişlerin yaşandığı öncü mevzileri de anmamız gerekir.)

1960′lar…

İlk grev Kavel’dir, 1963. Burjuva Cumhuriyet’in kuruluşundan 40 yıl sonra ilk kez toplu sözleşme ve grev gibi işçi haklarının geri düzeyde ve kısmen de olsa (ve tabii lokavtla birlikte) yasalaşmaya başlamasını sağlaması ve Hasan Hüseyin’in Kavel Destanı şiiriyle ölümsüzleşmiştir.

Kavel’i 1964′te Sungurlar Kazan, 1965′te Kula Mensucat, Zonguldak maden, Paşabahçe cam grevleri izledi. Tümü çatışmalı, tutuklama ve yasakları ezip geçen militan grevlerdir. Zonguldak maden grev ve direnişleri jandarma saldırıları ile bastırılamayınca, devlet Zonguldak’ın üstüne savaş uçakları bile kaldırmış, bombardıman uçakları işçilerin üzerinden alçaktan uçuş yapmışlardır! Bu ilk militan işçi grev ve direnişleri dalgası, burjuva faşist devlet güdümlü Türk-İş’in çatlayıp DİSK’in kurulmasına giden yolu açtılar.

1967-69′da Singer fabrikasının 520 işçisi, hem talepleri ve hem de eylem biçimiyle, işçi sınıfı tarihinde bir ilke daha imza attılar: Sendika seçme özgürlüğü ve iş saatlerinin haftada 48 saate indirilmesi talepleriyle fabrikayı işgal ettiler, polis saldırılarına karşı barikat savaşlarıyla direndiler. Metal fabrikalarında militan, polis ve askerle barikat savaşlı fabrika işgalleri dalgası, 1969′da Demir Döküm, Gamak Elektrik, Erdemir, 1970′de Sungurlar ile yayıldı. Gamak işçisi Şerif Aygün polisin açtığı ateşle öldürüldü.

1970′ler…

1970′de DİSK’in yasaklanma girişimine karşı 15-16 Haziran eylemleri patladı. Eylemlerde büyük metal fabrikası işçilerinin ağırlıklı bir rolü vardı. Sıkıyönetim ve fabrikalardaki asker ablukası ve saldırılarına karşın, Demir Döküm, Arçelik, Derby, Elektrometal, Rabak, Çelik Endüstrisi, Auer, Otosan gibi ağırlığını metal fabrikalarının oluşturduğu işçiler direnişleri sürdürdü.

1971′te militan Gıslaved, Pancar Motor, Erdemir, Paşabahçe Cam direnişleri yaşandı. Askeri-faşist darbe ile bütün grev ve direnişler yasaklandı. DİSK 1973′de CHP’yi destekleme kararı alması ve oy vermeye çalışması üzerine, metal işçilerinin öncü ve devrimci kesimleri DİSK’e karşı da eylemler yaptılar. Erdemir gibi fabrikalarda Maden-İş’ten toplu istifalar oldu! (Bu resmi DİSK tarihinin dillendirmediği işçi sınıfı tarihinin önemli yapraklarından biridir.) Bu DİSK’in işçi hareketini CHP’ye yedekleme politikasını durdurmadıysa da, bir süre daha bu kadar aleni biçimde yapamamasına neden oldu. İstifa eden işçiler bir süre sonra geri döndüler, ancak 1974′te DİSK’in bu kez sosyal şovenist bir tarzda Kıbrıs işgalini desteklemesi, bazı metal fabrikalarında protestolara neden oldu.

1973′te metal işçilerinin “MESS grevi” olarak adlandırdığı genel metal grevlerinin ilki yasaklamaya karşın, bir dizi metal fabrikalarında direniş biçiminde uygulandı. 1975′te sıkıyönetimin kalkması ardından patlayan metal, maden, lastik, tektil işçileri ağırlıklı grev dalgalarında ücretlerin aşırı düşmüşlüğüne karşın temel talep, sendika seçme özgürlüğüydü. Beko, Netaş ve Sungurlar’da militan ve çatışmalı direnişler yaşandı. Sungurlar’da 3 ay süren direnişte, MHP’li faşist çetenin silahlı saldırısına karşı işçiler barikatlarla karşılık verdiler. Milliyetçi Cephe Hükümeti ile birlikte işçilere karşı MHP’li faşist çetelerin ve faşist Metal-İş’in (Türk Metal’in öncülü) işçilere ve sendika binalarına silahlı ve bombalı saldırıları arttı. Tariş, Seydişehir Aliminyum’un yanısıra bir çok metal fabrikasında işçiler silahlı, bombalı saldırılara karşı militan direniş ve eylemlerle yanıt verdiler.

1976′da Tofaş işçisi Muammer Çetinbaş, Türk Metal-İş faşist çetesi tarafından vurularak öldürüldü. Bursa’da metal ve lastik işçileri faşist cinayete karşı grev, 30 bin kişi miting yaptı. Faşist DGM yasasının çıkarılmasına karşı maden işçilerinin ağırlıklı olduğu 100 binlerce işçi greve gitti, yasa geri çekildi. Profilo’da bu grev gerekçesiyle işten çıkarılan işçilerin geri alınması için direnişe geçen işçilerden Yakup Keser polis saldırısında öldürüldü.

1977′de 500 bin işçi ve emekçinin olduğu Taksim 1 Mayıs’ında faşist katliam gerçekleşti. 15-16 Haziran’da olduğu gibi ölenlerin içinde metal işçileri vardı. 10 bini aşkın metal işçisi “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” sloganıyla 9 ay süren, bir çok fabrikalarda çatışmaların olduğu greve çıktı. Grev, çoğu metal grev ve direnişi gibi, kazanımlarla sonuçlandı.

1978′de Beyazıt katliamına karşı 600 bin işçinin “Faşizme İhtar” grev ve eylemi gerçekleşti. Maraş katliamının ardından yeniden sıkıyönetim ilan edildi. DİSK, Maraş katliamı ve sıkıyönetime tepkiyi 5 dakikalık saygı duruşu ve iş bırakma ile geçiştirdi. Öncü ve devrimci işçilere dönük faşist çete saldırıları gemi azıya aldı, Cevizli Tekel ve Taşkızak Tersanesi’nde 3 işçi öldürüldü. Cinayetlere karşı 20 bin işçi greve çıktı. “Faşizme İhtar” grevi yasaklandı. DİSK, faşist çeteler tarafından işçiler katledilirken, işçileri yine CHP’yi desteklemeye çağırdı.

1980 Tariş direnişiyle açıldı. Fabrikaya giren polis ve askerle işçiler atelye atelye çatıştılar. Neoliberalizmin ilk resmi habercilerinden olan 24 Ocak kararları açıklandı. 25 bin metal işçisi 3. “MESS grevi”ni kademeli olarak başlattılar. Grev dayanışmasına giden Netaş işçisi Mustafa Benlioğlu Otosan fabrikası önünde kurşunlarak öldürüldü. Grev yasaklandı. Bir çok metal fabrikasında grev yasağa karşın 2 gün daha sürdürüldü. 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağına karşı bir çok fabrikada işçiler iş bıraktı. Maden İş genel başkanı Kemal Türkler öldürüldü. Cenaze töreni, genel greve ve yüzbinlerce işçinin aktığı antifaşist bir gösteriye dönüştü. Ve 12 Eylül…


12 Eylül’e doğru bir ara çıkarım

12 Eylül ve sonrasına geçmeden önce, metal işçilerinin Türkiye ve dünya çapında sahip olduğu işçi sınıfının en ileri, militan, siyasal kesimlerinden birini oluşturma özelliği üzerinde biraz duralım.

Büyük metal sanayi işçilerinin 20. yüzyıl boyunca koruduğu bir diğer özelliği de, diğer işçi kesimlerine oranla, görece daha hızlı ve küçük bir öncü kısmının ötesinde daha yığınsal olarak siyasallaşabilmesi ve görece daha fazla bir siyasal sınıf bilincine sahip olabilmesidir. Bunu Türkiye’de 60′lı yıllarının sonlarından 12 Eylül’e kadar siyasal ve sendikal demokrasi mücadelesi ve istemlerinin en fazla zemin bulduğu ve pratiğe geçtiği işçi kesimlerinden birinin metal işçileri olmasından görebiliriz. Avrupa’da, daha sonra 80′li ve 90′lı yıllarda Brezilya, Güney Kore, Güney Afrika gibi ülkelerin her birinde, metal-otomotiv işçileri hareketi ve demokratik mücadele istemleri, faşizmin çözülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bunun bir nedeni, sermaye açısından büyük metal sanayinin en kritik ve stratejik sektörlerden birisi olması, ve hemen her ülkede olduğu gibi, kontrgerilla ve faşist çeteler uzantısı gangster-faşist sendikalar ablukası altında tutulması ve toplu hareket yeteneği gelişkin metal işçilerinin daha yoğun devlet baskı ve saldılarına maruz kalmasıdır. Örgütlenme ve toplu hareket yeteneği görece daha gelişkin metal işçilerinin, buna karşın en basit istemleri ve sendika seçme özgürlüğü için bile, militan mücadeleler vermek ve sayısız öncü, devrimci işçi militanın öldürülmesi ile ağır bedeller ödemek zorunda olmasıdır.

İkincisi, metal işçilerinin az çok devrimci ya da ilerici militan mücadeleci sendikalarda örgütlenmeye başlar başlamaz, karşısında hemen sermayenin en yüksek tekelci, yoğunlaşmış ve merkezileşmiş kesiminin, saldırgan ve uzlaşmaz patronlar örgütünü bulmasıdır. Türkiye’de de, metal işçilerinin mücadele kıpırtıları artıp Maden-İş’te örgütlenmeye başlar başlamaz, hemen ardından MESS, birkaç yıl sonra da MESS’in ağırlığının olduğu TİSK kurulmuştur. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de (MESS’in ilki olduğu gibi halen en büyüğü ve güçlüsü olduğu) işveren sendikaları, diğer patron örgütlerine göre, daha açık, katı, uzlaşmaz ve saldırgan bir sınıf kimliği ve politikasına sahiptir. Çünkü “işveren sendikaları”, adı üstünde, burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaş örgütleridir. Örneğin TÜSİAD esneyebilir -en azından söylemde-, binbir manevralar yapabilir, burjuva popülist politika ve söylemlere başvurabilir, yeri geldiğinde işçilere bile mavi boncuk ve gülücük dağıtabilir. Fakat MESS pek esneyemez. Onun yeri, kafa kafaya ve göğüs göğüse mücadele ettiği, karşı tarafta da işçi sınıfının en mücadeleci ve güçlü kesimlerinden birinin olduğu uzlaşmaz sınıf savaşımının ön cephesidir. Orada, yani fabrikalarda, yani üretim süreci ve ilişkilerinde, kafa kafaya duran iki sınıf arasındaki çelişkiler ve çatışma, daha açık, keskin, sert ve bir çok durumda kanlıdır. Ve MESS, metal işçilerinin hareketlenmeye başlanması ve Maden-İş’ten hemen sonra ve onlara karşı kurulduğu gibi, 60′lı yıllardan itibaren 90′lı yılların başlarına kadar, Türkiye tekelci burjuvazinin (ve faşist rejiminin) işçi sınıfına ve onun en militan ve güçlü kesimine karşı koç başı (ve temel direklerinden biri) olarak, en uzlaşmaz ve saldırgan tutum ve politikaları izlemiş, bir nevi metal işçilerini politize eden en temel etkenlerden biri olmuştur. Metal işçisi de, örgütlenme ve mücadeledeki daha ilk emekleme adımlarını atarken karşısında, ona soluk bile aldırtmamaya yemin etmiş ve onu sonuna kadar ezmeyi tek ilkesi bellemiş MESS’i, bu uzlaşmaz ve kanlı sınıf düşmanının savaş örgütünü görmüş, zorunlu ve kaçınılmaz olarak onu hedefe koymuştur. Metal işçisinin 70′li yıllar boyunca sayısız büyük ve militan grev ve direnişlerinin adına “MESS grevleri” adını vermesi, kendisini vahşice sömüren ve ezen MESS’i ezmeyi başlıca bir mücadele özlemi haline getirmesi boşuna değildir. Bu her iki karşıt sınıfın, en yoğunlaşmış, en merkezileşmiş, en donanımlı ve uzlaşmaz güçlerinin, bizzat fiili sınıf savaşı cephesinde karşılıklı konumlanışıdır.

MESS’in 12 Eylül darbesi sonrasında metal işçisini demir boyunduruk altına alıp 2007-8 krizine kadar rahata ermiş, ve burjuva güçler arası rejim çatışmaları dışında siyaseten sınıf mücadelesinde ön plana çıkmıyor göründüğü dönem, aslında metalde çok geçmeden yeniden ve bu kez yeni bir düzlemden yoğunlaşacak sınıf mücadelesinde bir ara parantez dönemidir. MESS’in 1994-2007 döneminde sınıf mücadelesinde eskisi kadar ön plana çıkmıyormuş gibi görünümün bir yönü de, burjuvazinin önceki, işçi sınıfının doğrudan hedefi haline gelen, karikatürlerde bile göbekli, pürolu, eli kanlı, vampir biçimiyle çizilen patron imajını silmek, yerine “herkes için demokrasi”ci, “sivil toplumcu”, “sosyal sorumluluk” sahibi bir imaj geçirmektir. Bu yeni imaj, işçiler kat kat ve parçalı neoliberal kapitalist üretim ve meta egemenlik ilişkilerine, sınıf kesimleri ve işçiler arası dibe doğru rekabet ve işini kaybetme korkusuna hapsedildiği, işçi sınıfı, üretim süreci ve ilişkilerindeki çelişkiler ile birlikte adeta görülmez hale getirildiği, sendikal ve siyasal örgütler uzlaşmaz sınıf karşıtlığı temeli ve ekseninden büsbütün uzaklaştığı ve burjuva demokratizmi idealleştirme içinde çözüldüğü için, bir dönem için oldukça başarılı da olmuştur. Sonraki geri düzeyde neoliberal burjuva demokrasisine geçiş sarsıntılarıyla birlikte demokrasi sorununa, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninde değil de, burjuva güçler mücadelesi yörüngesinde ve küresel tekelci sermaye ve mali oligarşisi için demokrasiden başka bir şey olmayan burjuva demokrasisini idealize eden yaklaşımlar da, bu durumu pekiştirmiştir.

Oysa, çok geçmeden, 2005-2006 yıllarından itibaren, dünya çapında olduğu gibi, Türkiye’de de metal işçileri hareketlenmelerinin, metal işçisinin ileri karakteristiklerinin yeniden canlanmaya başladı… 2012′yılına doğru sektörde giderek artan sınıfsal gerilim, Türk Metal tabanında artan sarsıntılarla birlikte MESS ve Türk Metal’in işçilere karşı vurucu timlerinin yeniden ortaya çıkması, Birleşik Metal’e geçen Bosch işçilerine saldırılar, örgütlenme çalışması yürüten Birleşik Metal üyesi işçilere ölüm tehditleri ve takipler, bunun en açık göstergesidir.

12 Eylül

12 Eylül askeri faşist darbesi. Faşist cuntanın en fazla endişelendiği şeylerden biri başta metal işçileri olmak üzere işçi sınıfının tepkisiydi. Öyle ki, işçileri oyalamak için Otomobil-İş ve Maden İş’le birlikte MESS de kısa bir süreliğine kapatıldı! Nitekim grev ve direniş yapan veya sürdüren bazı fabrikalar oldu. 12 Eylül’ün ilk hedeflerinden biri metal işçilerini bastırmak oldu. Binlerce metal işçisi işten atıldı, yüzlercesi işkenceden geçirildi, bir çoğu geriye dönük olarak grev ve direnişler gerekçe gösterilerek tutuklandı.

12 Eylül askeri faşist darbesi ve rejiminin arkasındaki başlaca güçlerden biri MESS ve yine onun koç başı olduğu TİSK ve TÜSİAD’dı. MESS başkanı Turgut Özal 12 Eylül hükümetinin başbakan yardımcısı, sonra başbakan ve cumhurbaşkanı oldu. Sanayi ve Bayındırlık bakanları da yine MESS’tendi. 12 Eylül darbesi ve rejimindeki MESS (ve TÜSİAD) damgası işte bu kadar açık seçiktir! 70′li yıllarda metal işçileri ve işçi sınıfının direnişleriyle paçavraya çevrilen saldırılarının tamamını, bir çırpıda MGK bildirgeleri çerçevesinde hayata geçiriverdi: DİSK’in kapatılması, tüm Maden-İş üyelerinin kendilerinin bile haberi olmadan ya da silah zoruyla faşist Türk Metal’e üye yapılması, DGM’ler, Yüksek Hakem Kurulu, 2821 ve 2822 sayılı grev, lokavt ve tis yasaları, sendikaların politik ve ideolojik çalışma ve grev yapmasının ve TİS maddelerine politik istemler koymasının yasaklanması, işkolunda yüzde 10, işyerinde yüzde 50′lik sendika barajları, grup sözleşmeleri, gruplandırma sistemi…

Maden-İş’in dağıtılmasına karşılık, silah zoruyla Türk-İş’e geçmeyi kabul etmeyen ve bağımsız Laspetkim-İş’i örgütlenip yetki aldıkları gibi 12 Eylül sonrasının ilk grevini gerçekleştiren, otomotiv yan sanayi kapsamındaki lastik işçileri oldu. Hemen ardından Netaş işçilerinin grev ve direnişi geldi; 1987. 1987′den itibaren yeniden canlanmaya başlayan işçi hareketinin 1989-91 bahar eylemleri dalgasında kamu işçileri kadar büyük metal, lastik, cam fabrikaları ve Zonguldak maden işçileri lokomotif bir rol oynadı. 1989′da İsdemir ve Kardemir’de 20 bin demir çelik işçisi greve çıktı. 1990′da otomotiv sektörü yan sanayi kapsamındaki Goodyear, Pirelli, Brisa fabrikalarında Laspetkim-İş grevi yasaklandı. 1991′de metal işkolunda sayıları 40′dan 4′e düşmüş sendikalardan üçü ilk ve son kez birlikte greve çıktı. 188 fabrikadan 85 bin işçinin çıktığı büyük metal fabrikaları grevi, Türkiye’de gelmiş ve geçmiş ve halen en büyük metal grevidir. Öyleki bu grev, metalde daha sonra 20 yıl boyunca grev olmamasına karşın, 90′lı yılların işyeri sayısına göre grev toplamı içinde yüzde 40′ını, son 20 yıl içinde ise yüzde 30′unu oluşturur. Büyük metal grevinin büyük Zonguldak madenci grevi ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise, Türkiye işçi sınıfı hareketinin yakaladığı en önemli fırsatlardan biriydi. Her iki büyük grev ve tabii işçi sınıfının bahar eylemleri dalgası, kamu çalışanlarının eylemleri, öğrenci hareketinin yükselişi, Kürdistan’da serhıldanlar dalgası, ANAP-Özal’ın sonu olmakla birlikte, bu büyük olanak değerlendirilemedi. Türk Metal’in satışı, ardından GMİS’in madenciyi Mengen’den geri çevirip satması, tam tersine işçi hareketinde kırılma noktası ve 2000′li yılların sonlarına kadar süren gerileme döneminin başlangıcı oldu. İşçi hareketi Türk-İş’in “pijama terlik grevi” olarak bilinen 1995′teki kamu işçileri genel grevine kadar nisbi bir canlılığı korumakla birlikte, bahar eylemlerine karşı istim kazanan özelleştirme ve taşeronlaştırma saldırganlığına karşı güçlü bir yanıt veremedi ve zemin giderek kaymaya başladı.

MESS

Faşist MESS, faşist MGK, faşist Türk Metal, grup sözleşmeleri ve gruplandırma sistemi ile metal işçilerini demirden bir mengeneye alarak, bir süreliğine rahata ermiş gibi görünüyordu. Türk Metal, 1998 krizinde “2 ay ücretsiz çalışalım”, “zararı yüzde 50 yüzde 50 paylaşalım” diyen, 2008 krizinde Erdemir’de yüzde 30′luk ücret indirimine imza atan, esneklik dayatmalarını şevkle kabul eden, metal işçilerin üzerine kabus gibi çöken ve her türlü tepkiyi sindiren, metal işçisi için bir demir kapan, MESS için bir demir kalkan işlevini yeterince görmekteydi. Türk Metal sözleşmeleri tam MESS’in istediği hükümlerle satmakta, Birleşik Metal ve Çelik İş de, biraz versanyın edip “gücümüz yok” deyip imzalamaktadır.

MESS’in 1970′lerin başından itibaren, grup sözleşmelerini dayatması ve adım adım geliştirmeye çalıştı. MESS’in yükselen metal işçileri hareketine karşı geliştirdiği “ilkesel politikalar”ın başında yer alan grup sözleşmesi dayatması, kontrolü altındaki gerici-faşist sendikaların ilerici-mücadeleci sendikaların basıncıyla onlara ayak uydurmak durumunda kalmasını engellemeyi amaçlar. Birbiriyle çatışmalı ya da rakip sendikaların aynı anda greve çıkamayacağı, aynı (o dönemde en büyüğü 25 bin üyeli Maden-İş olan) sendikanın da çok sayıda fabrikada aynı güç ve etkinlikte grev örgütleyemeyeceği gözetilir. Böylece daha geri fabrika işçileri ve sendikaların daha ileri olanlara tabi olması yerine, daha ileri fabrika işçileri ve sendikaların daha geri olanlara tabi olduğu bir sistem yaratılmaya çalışılır. Grup sözleşmesine Maden-İş önce haklı olarak karşı çıksa da, bu sistem, Arçelik, Erdemir gibi kilit fabrikaları elinde tutan ve tek başına diğer sendikaları da baskılayarak greve çıkacak güce sahip olması, ironik biçimde Maden-İş’i güçlendirici bir etki yapmıştır. Ancak 12 Eylül ile birlikte gerçek anlamda uygulamaya geçirilen grup sözleşmesi sistemi, büyük fabrika işçilerinin zorla üye yapıldığı Türk Metal’in her seferinde MESS’in kucağında TİS’leri satması, ve orta boy fabrikalara sıkıştırılan DİSK Birleşik Metal’in de ona tabi kılınması biçiminde bir sistem yaratmıştır. Grup sözleşmesi sistemi, yanısıra, sektördeki en büyük patronların (ve aslında Koç’un) dışındaki metal patronlarının büyük patronların belirlediklerinin dışında metal işçilerinin mücadelesine daha kolay taviz vermesini engellemeyi amaçlar. Ayrı sözleşme imzalayan patronlar MESS’ten ihraç edilir. Grev olduğunda ya da daha yüksek ücret kazanımları olduğunda, daha küçük patronlar daha zor durumda kalacağından, onların da işçilere daha saldırgan ve tavizsiz davranması sağlanır. Grup sözleşmesi, sektördeki sermayeler arasındaki tekelci oligarşik merkezileşme, yoğunlaşma, hiyerarşi ve hakimiyeti de güvenceye alır, pekiştirir ve hızlandırır.

MESS’in bir diğer “ilkesel politika”sı da, yine ancak 12 Eylül’den sonra uygulamaya geçirebildiği, iş gruplandırma sistemidir. İş gruplandırma sisteminde, işler, MESS’in belirleyici olduğu kurullar tarafından gerektirdiği vasıf, zorluk derecesi, teknik üretim sürecindeki rolü gibi kriterlere göre kategorilendirilir ve ücretler ve ücret artışları da bu kategorilere göre farklılaştırılır. Bu sistem ile metal işçilerinin önceki görece homojinetesi bozulmaya, aynı fabrikada bile vasıf ve bölümlere göre ücretler arasında farklar açılmaya, farklı kategorilendirilen işçi kesimlerinin davranış biçimleri de farklılaşmaya başlamıştır. Sendikalar da böylelikle, işçilerin birliğini geliştirecek politikalar yerine, her işçi kesiminin farklı durumu kollayıp ayrı politikalar geliştirmeye zorlanmıştır. Bu sistem, metal sektöründe, ana iş kabul edilenler dışındaki işleri de, dışarıya/fasona veya taşerona vermenin yolunu da döşemiştir.

MESS’in üçüncü “ilkesel” politikası, esneklik/güvencesizleştirmedir. 1994 krizinden itibaren taşeronlaştırma/fasonlaştırma fiilen uygulanmaya ve TİS maddeleriyle de dayatılmaya başlandı.

MESS’i bu dönemde en fazla rahatlatan şeylerden biri de, DİSK’in 12 Eylül’den sonra yeniden kuruluş sürecindeki “Ören Tezleri” ile resmileştirdiği “sorumlu sendikacılık” klasiğidir. “Sorumlu sendikacılık” işçilere açıkça MESS-TİSK-TÜSİAD reçeteleri çerçevesinde, “üretkenliği (sömürülmeyi) artıralım, ülkemizi kalkındıralım, payımızı alalım” diyerek, işbirlikçi sendikacılığı resmileştiriyordu. DİSK’teki çürüme, her biri kapağı CHP milletvekilliğine atan Rıdvan Budak ve Süleyman Çelebi’nin başkanlıkları döneminde daha derinleşti. Süleyman Çelebi döneminde liberal sivil toplum sendikacılığına, işçilerin eline neredeyse “MESS’i ve TÜSİAD’ı seviyorum” dövizleri tutturup yürütmeye, TÜSİAD’la ortak anayasa çalışması görüşmeleri yapmaya vardı. Birleşik Metal ise Maden-İş ve Otomobil-İş kanatları arasında bir türlü kaynaşma sağlayamayan, iç çekişmelerle kendini ve işçileri tüketen, Türk Metal’in her satışının ardından “ne yapalım gücümüz yok” diye teslimiyete imza atan, Türk Metal’in kenar süsü haline geldi. DİSK ve daha ziyade Birleşik Metal ancak son dönemde, işçi sınıfının yeniden hareketlenmeye başlaması, sınıf geriliminin yükseliş eğilimine geçmesi ile biraz biraz toparlanıp görece daha diri bir sendikacılık yapmaya başladı.

MESS, demir mengeneye aldığı metal işçileri karşısındaki rahatlığına karşın yine boş durmuyor, yine askeri-faşist darbe tezgahlamakla uğraşıyordu. 12 Eylül askeri faşist darbesinde ve sonra da Özal hükümetinin kurulmasında oynadığı apaçık rol gibi, Refahyol hükümetini devirip yerine DSP-MHP hükümetini getiren (ve yalnızca dinci RP’ye karşı değil, Kürt hareketi ve işçi sınıfına karşı yıkıcı bir saldırı başlatan) 28 Şubat darbesinin de koçbaşı MESS olmuştur. 20 Şubat’ta MESS Türk Metal’i de yanına alarak bir darbe çağrısı bildirgesi yayınladı. Bu bildirge hemen sonrasındaki MGK bildirgesinin de ana çerçevesini oluşturdu. MGK bildirgesinin ardından da yine MESS’in ağırlığını oluşturduğu TİSK’in başını çektiği, TOBB, TESK, Türk-İş, DİSK tarafından beşli “sivil inisiyatif” (not: bugün AKP’nin “beşli çete” dediği) oluşturuldu. DİSK’in bu burjuva güçler mücadelesinde işçileri bir altlık yapması, bu burjuva faşist platformda sivil kenar süsü olarak yer alması, burjuva dinci gerici Refahyol hükümetine karşıtlık adı altında DSP-MHP ırkçı-faşist hükümetinin bir altlığı olması, işçi sınıfı tarihinin kara lekelerinden biridir.

MESS (ile kankisi ve vurucu güçlerinden Türk Metal), 2007′deki “Dolmabahçe görüşmesi”ne kadar bu tekelci burjuva kesimler arasındaki güç ve iktidar mücadelesinde, ağırlıklı olarak AKP’ye karşı, miadı dolmuş faşist rejimin uzatmalı korunması saflarında yer aldı. Bunun ekonomik plandaki nedenlerinden biri, sermayenin en yüksek tekelci yoğun kesimi olan metal burjuvazisinin, 80′li yıllardaki finansal, 90′lı yıllardaki ticari küreselleşme süreçlerinden ve 1999-2001 krizinden sonra zorunlu ve kaçınılmaz hale gelen sınai küreselleşme sürecine (uluslar arası rekabet gücü zayıflığı vb nedeniyle) halen hazır olmamasıydı. MESS’in en başından itibaren ve halen büyük patronu ve hakimi olan, Türkiye’nin de en büyük ve fakat en hantal ve bürokratik, devletçi patronlarından Koç grubunun, TÜSİAD’ın tüm o sözde “ileri demokrasi” havariliğine karşın 2007′ye kadar, TSK ve dar beciler ile AKP Hükümeti arasında ikili oynamasının nedenlerinden biri budur. Nitekim ergenekon operasyonlarıyla faşist rejimin çözülmesinin hızlanmaya başlamasının sembolik dönüm noktası olarak kabul edilen Dolmabahçe görüşmesi ile, Koç Holding’in “Oyun alanım dünya” sloganıyla küresel birikim düzlemine geçiş yaptığı strateji değişikliğinin tarihlerinin aşağı yukarı aynı olması, hiç raslantı değildir.

Koç grubu aynı dönemlerde, muhtemelen AKP Hükümeti ile pazarlıkların da döndüğü bir çerçevede, MESS üzerinden TİSK’in de yönetimini ele geçirmiş, TÜSİAD içinde ağırlığını artırmış, çok kısa bir süre içinde (Türkiye’nin o döneme kadar görülenin 10 katı büyüklüğünde, bir kalemde 10 milyar dolarlık yatırım portfoyü ile)Türkiye’nin en büyük sanayi tekeli olan TÜPRAŞ’ı yutmuş, küresel tekeller ve mali sermaye ile ortaklıklarını ve yatırımlarını 2 kat büyütmüş 4 stratejik sektöre odaklamış, küresel birikim temeline çok hızlı bir geçiş yaptıktan sonra da, bir nevi kendi çocukları olan 12 Eylül ve 28 Şubat generallerini ve Türk Metal başbuğu Mustafa Özbek’i Silivri’ye postalamıştır! Faşist Türk Metal’in 35 yıllık başbuğu Mustafa Özbek ve kurduğu Avrasyacı ırkçı-faşist “Türkiyem Platformu”nun ise kontgerilla generali Veli Küçük ile bağıntıları, bizzat Jitem tarafından eğitilen bir özel tim oluşturduğu ve bunu kendisine muhalefet eden sendika şubeleri ve işçileri vurdurtmak dahil kullandığı kontrgerilla, faşist çete, mafya işlerinden bazıları iddianeme de yer almaktadır. Türkiye işçi sınıfının 1998 metal işçileri eylemlerinin dışında son 50 yıllık tarihinin en geri ve durgun durumunda olduğu, MESS’in ise başlıca aktörlerinden olduğu bir darbe ve sayısız darbe girişiminin yaşandığı 1997-2007 Türkiye’nin siyasal tarihinin en karanlık dönemlerinden biridir, ve MESS, TÜSİAD ile yeni palazlanan diğer sermaye kesimleri, AKP vb arasında ne tür pazarlıklar çerçevesinde uzlaşmaya varıldığını muhtemelen yıllar sonra öğrenebileceğiz.

28 Şubat darbesindeki icraatıyla da AKP Hükümetinden “5′li çetenin elebaşısı” damgasını yiyen MESS-TİSK, bugün siyaseten fazla öne çıkmamayı gözetmekle birlikte, AKP Hükümeti ile işlerini de kapalı kapılar ardında yürütmektedir. Muhtemelen en son Türk-İş’te AKPci genel başkan Kumlu’nun devrilmesi ve Türk Metal’in Türk-İş’te liderliğe oynamasının arka planında da Koç Grubu-MESS, en azından Türk Metal vbye destekleri vardır. Tekelci burjuva kesimler arasındaki güç çekişmeleri ya da gerici, faşist sendikalar arasındaki dalaşma, bizim oyunu kuracağımız eksen değildir. Fakat bu gelişmelerin şöyle bir önemi vardır: Bugün ana akım sol reformist sendikal ve siyasal muhalefet (devrimci-reformist hareket dahil), Türkiye’de Kürtlere, kadınlara, işçi sınıfına, sendikal ve siyasal muhalefet örgütlerine siyasal baskıların, gericiliğin ve (faşizm addettikleri) burjuva demokrasisinin aşırı güdüklüğünün ve geriliğinin biricik müsebbibi olarak AKP Hükümeti ve cemaati vb görmektedir. İşçi sınıfı, Kürt halkı, kadınlar, en ufak bir siyasal demokratik kazanım için bile AKP Hükümeti, cemaat vbye karşı dişe dişe bir mücadele vermek zorundadır, bu açık ve net. Fakat Koç Grubu, MESS, TİSK, TÜSİAD, yine arazi olmakla kalmamakta, halen “ileri demokrasi” havariliği ile sol muhalefet üzerinde bile etkili olmasına göz yumulmaktadır. Oysa işçi sınıfı, en geri ve gerici tipte neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisinin karşısına işçi demokrasisi mücadelesi ile çıkmak için de, önceki, MESS’in koçbaşlarından olduğu faşist rejim ve bugünkü güdük burjuva demokrasisinde de varolan köklü kalıntı ve çizgileri ile hesaplaşmak için de, yalnız AKP ve cemaat ile değil, bir bütün olarak burjuvazi ve mali oligarşisi, ve tabii Koçlarla, MESS’le, TÜSİAD’la da hesaplaşmak ve savaşmak zorundadır.

Yoksa tekelci burjuva kesimleri arasında süregiden güçler mücadelesi ve birbirlerinin kuyusunu kazışları ne olursa olsun, çoktan uzlaşmışlardır ve işbirliği, entegrasyon belirleyici durumdadır; hadi AKP Hükümeti ve burjuva meclis, 12 Eylül ve 28 Şubat’ı göstermelik ucundan kıyısından soruşturur görünürken, “beşli çete” afra tafrası yaparken, 12 Eylül ve 28 Şubat’ın en büyük tezgahçılarından Koç Grubunu, Rahmi Koç’u soruştursun ve yargılasın da görelim! Hadi Refahyol hükümetinin devrilmesinde önemli rol oynayan, sonrasında da faşist rejim ile neoliberal demokrasi arasında uzunca bir süre ikili oynayan ve geçişi kendisi de güç bela yapabilen Koç grubu, MESS ve TÜSİAD çekirdeği, AKP Hükümetine ciddi bir muhalefet yapsın da görelim! İşte faşist Türk Metal çetesi hala ortadadır ve MESS’in kucağında oturup işçi kanı dökmeye devam etmektedir, Koç-MESS ya da AKP Hükümeti Türk Metal’i dağıtıp esnekliğe vb karşı asgari bir direniş gösteren Birleşik Metal’in önünü açsın da görelim! MESS-TİSK, TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD, TUSKOM, ister birbirine karşı mağdur rolü oynasınlar, ister “ileri demokrasi” havarisi geçinsinler, asıl beşli çete bunlardır, ve hep birlikte işçilerin kanını akıtmaya, daha bir vahşice sömürmeye ve kıpırdadığında gaz, cop, demir çubuk, satır demokrasisi ile bastırmaya devam edeceklerdir. İşçi sınıfı 12 Eylül ve 28 Şubat faşist rejimleri gibi aksak topal geçilen neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisinin de yıkımını en fazla yaşayandır, mutlak ve göreli artıdeğer üretkenliği ne kadar artarsa ücret ve haklarının o kadar erimesiyle, esneklik ve güvencesizlikle, 2003′te çıkarılan (ve temel çerçevesini yine MESS-TİSK’in çizmiş olduğu) yeni kölelik yasasıyla, gündemdeki “ulusal istihdam stratejisi” ile, yine sendika seçme ve TİS istemlerini kendi belirleme özgürlüğünün bile olmamasıyla, gık dese işten atılmayla ve dövülmeyle!

Kriz

1998′de Türk Metal üyesi 10 binlerce metal işçisinin Türk Metal’e karşı 2 hafta süren eylem dalgası yaşandı. Metal işçilerinin yukarıda belirttiğimiz uzun durgunluk parantezinde tersine bir yangın gibi görünen 1998 metal hareketlenmesi, metal işçilerinin bir diğer karakteristiğini ortaya koyar. Kapitalizmin uluslar arası kriz devrelerinin başlangıç evreleri ve (krizin dibe doğru gidişinde bir sinme ve gerileme olsa da) krizin ilerleyen süreçleri, metal işçilerinde büyük hareketlenmeler ortaya çıkarabilmektedir. Zaten yükseliş eğiliminde ve güçlü bir metal işçileri hareketi varsa, kriz ve tekelci burjuvazinin ekonomik-siyasal saldırıları karşısında doruğa çıkmakta, metal işçilerinin lokomotifi olduğu büyük genel grevlere dönüşebilmektedir. Yoksa bile, Türkiye’de 1998′de olduğu gibi yığınsal hareketlenmeler ortaya çıkabilmektedir. Metal işçilerinin Brezilya’da 1978 grev dalgası, yükselişi sürdüren metal işçileri hareketinin lokomotifi olduğu 1987 genel grevi ve 1987-89 grevler dalgası; Güney Afrika’da 1979 grevleri, 80′lerin ikinci yarısından itibaren ırkçı-faşist saldırılara karşı siyasallaşan hareketin 1988′de doruğa çıkması; Güney Kore’de 1987′de eylem dalgası ve bunun 1991′e dek sürmesi, ve metal işçilerinin lokomotifi olduğu genel grev genel direnişin Asya krizinin başladığı 1997′de gerçekleşmesi, bunun örnekleridir.

Türkiye’de de metal işçilerinin eylem dalgalarına bakıldığında, her on yılın sonlarında gerçekleşen uluslar arası kriz devreleriyle ilintisi açıkça görülebilir: 1967-71, uluslar arası planda yeni birikim rejimine doğru dönüşümün dönemeç noktası olan 1974 (1973 ve 75 grevleri) ve 1977-80 (77, 78 ve 80′deki MESS grevleri), 1989-91, Asya krizi arifesi 1998, ve tüm dünyada olduğu gibi 2006-7′dan itibaren bir canlanmanın başlayıp 2012′de iyice belirgenleşmesi…

2007-8 itibaren iniş çıkışlarla süregiden son kriz devresine baktığımızda ise: Kuzey Amerika ve Avrupa’da önce ciddi bir gerileme, bu yıldan itibaren ise özellikle Avrupa’da metalde grev ve direniş dalgalarının gelişmeye başladığı görürüz. Bu da metal işçisinin bir karakteristiğidir: Kendini yeterince güçlü hissetmiyorsa, işbirlikçi sendikacılığın da ustası olduğu biçimde, ücret, hak vblerde büyük kayıpları sineye çekip işini koruyabilmek için kriz fırtınasının geçmesini bekler. Fakat kronikleşen kriz süreçlerinde, durmaksızın fabrika kapatmalar, işten çıkarmalar, ücret ve hak budamaları, esnekleştirme/güvencesizleştirme saldırılarının büyüyerek devam ettiği durumda da, bir noktadan sonra kaçınılmaz olarak kriz koşullarında özsavunma hareketleri gelişmeye başlar. Yeni bir kaydırmalar dalgası ile gücü dağıtılmak istenen Kuzey Amerika ve Avrupa’daki metal işçilerinin de mücadelesinin bağlı olduğu, (1998-99 daralmasından sonra) krizden daha az etkileniyor görünen orta-ileri gelişmiş kapitalist ülkelerde ise daha farklı bir durum vardır. İşçi hareketlerinde nisbi bir canlanmanın da olduğu Çin, Hindistan, Rusya, İran, Türkiye gibi ülkelerde metal işçileri 2008-9 krizine belli bir direnç sergilediler. Sonrasında ise rölantide gider görünen baskılanmış nisbi canlılık dönemiyle birlikte, (işçilerde önceki dönemlerin ve krizin kayıplarının telafisinin de bir itiliminin olduğu) daha büyük hareketlenmeler ortaya çıkmaya başladı. Hindistan’da dünyanın en büyük grevini önceki yıllarda otomotivdeki grev dalgasının öncelemesi, Çin’de 2010 yılında otomotiv-metal grevleri, İran’da Khodro işçilerinin birkaç yıla yayılan direnişleri, vd…

Türkiye’de ise özellikle son 6-7 yıldır nisbi bir toparlanma/güç toplama sürecine giren Birleşik Metal çevresinde toparlanma ve canlanma işaretleri veren bir metal işçileri dinamiği giderek kendini hissettirmeye başladı. Hemen her yıl birkaç işyeri kaybettiği halde 4-5 yeni işyerinde de direnişlerle örgütlenen Birleşik Metal nisbi bir genişleme sürecine girdi, Türkiye’de üye sayısını düzenli olarak artırabilen az sayıdaki sendikalardan biri haline geldi. 2008-9 krizi sırasında işyerini terketmeme ve çeşitli direniş eylemleriyle, kontrollü bir direnç sergilemeye çalıştı. Önceki TİS sürecinde ise (2011) ilk kez Türk Metal’in satışına teslim olmayarak, hemen hiç grev deneyimi olmayan tabanını da adım adım hazırlayıp ilerlettiği kademeli ve kontrollü bir grev taktiği ile kısmi kazanımlar elde etti. Eleştirilecek pek çok şey olabilir, fakat 20 yıldır ilk kez kendi başına grup grevine çıkması, 12 Eylül’ün ve Türk Metal’in yörüngesindeki psikolojiden, sinik ve ezik tutumundan sıyrılmaya başladığı bu ileri doğru adımlar bile, asıl metal işçilerinin birikmiş tepki ve mücadele arayışlarının arttığı bir zeminde, mütavazi bir tarihsel dönüm noktası haline gelmeye başladı. Nitekim ardından Türk Metal’in Bosch’tan sarsılması (2012 Şubat’tan itibaren Bosch’ta gerilim, direniş ve eylemler sürüyor) ve TİS sürecinde daha yetkiler yokken Renault, Arçelik, Coşkunöz, Otokar, Ford Otosan’daki eylemler geldi… Metal işçileri ve Birleşik Metal 20 yıldır ilk kez inisiyatifi baştan ele aldığı ve Türk Metal ve MESS üzerinde artan bir basınç yarattığı gibi özgüvenini de artıran bir TİS sürecindeler…

Bunun asıl sınıfsal-toplumsal zeminini de görmek zor değil. Yalnızca iki çarpıcı olguyu sıralamak yeterli olacaktır: GfK araştırma şirketinin 2003′ten beri her yıl binlerce “mavi ve beyaz yakalı çalışan” arasında yaptığı işyeri ve sektör memnuniyet değerlendirmelerinde, 2011′de ücret, sosyal haklar, patron/yönetim, iş tatmini, çalışma koşulları vd açıdan en hoşnutsuz kesimin otomotiv-metal işçileri olduğu sonucu çıktı. Bizzat MESS’de kendine bağlı metal fabrikalarında her yıl yaptığı “iş güvenliği istatiklerinde, son 1 yılda iş kazası ve meslek hastalıklarında 1 puan gibi ciddi bir artış olduğunu açıkladı. Bunlar metal işçilerinin nabzının neden ve nasıl yükseldiğinin yalnızca 2 göstergesidir.

Yazı dizimizin her bölümünde vurguladığımız bir noktanın altını bir kez daha çizelim: Metal işçilerini fetişleştirip eskisi gibi bir tekçi misyon yüklemeden, onun geri dönüş eğilimini işçi sınıfı hareketinin yeniden oluşum sürecinin içinde ve gelişen bir dizi mücadele dinamiğiyle birlikte bir dinamik olarak değerlendiriyoruz. Nitekim Türkiye’de son yıllarda Telekom grevi ile başlayıp kesintilerle birlikte, Tekel ile devam eden, bu yıl ise Tüpraş, THY, Bosch, Renault, Arçelik ile yoğunlaşmaya başlayan en büyük fabrikalarda kendini hissettiren bir mücadele dinamiği de gelişmektedir. Organize Sanayi Bölgelerinde bu yıl başlarında Gerede Deri İşçileri ile başlayıp Antep OSB’de tekstil işçilerinin 2 haftalık fiili greviyle bir devamlılık işareti veren OSB dinamikleri vardır. Enerji, taşımacılık, sağlık, eğitim alanlarında son yıllarda belirginleşen dinamikler vardır. En sonu, yine 20 yıldır ilk kez metal, lastik, maden ve kamuda (sendikalar yasası ve yetki sorunları nedeniyle ötelenip durduğu ve kayıplar çok büyüdüğü için birikimi de artıran) yaklaşık 650 bin işçinin TİS sürecinin aşağı yukarı eş zamanlı yapılacak olmasından daha büyük bir bileşik (en azından etkileşimli, birbirini ileri itebilecek) mücadele dinamiği de vardır! (Türk-İş’teki sarsıntı ve çalkantıların da arka planında hangi burjuva ve devlet güçlerinin çekişmeleri olursa olsun, burjuvazi ve devletinin asıl gözle görülür biçimde gelen işçi hareketlenmelerinin önünü nasıl keseceği ve kontrol altında tutacağına dönük yaptığı bir operasyona benzemektedir.) Ve asıl biz ısınan sürece hazırlanalım. Önümüzdeki bahar aylarına doğru ve sonrasında, yeni bir bahar eylemleri dalgası olmasa bile, 2012′deki hissedilir canlanma işaretlerinin devamı ve güçlenmesi, artan bir olasılık ve daha fazlasının da olanağıdır.

Devrimci Proletarya arşivinden: 16 Aralık 2012

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*