Anasayfa » GÜNDEM » Medya: Kral Çıplak Diyememek

Medya: Kral Çıplak Diyememek

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden Ercan Akpınar yazdı. Okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir. Yani toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikri güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde denetim kurar; böylelikle zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de, genel olarak, kendine tabi kılar. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesinden düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkilerden, yani o bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerden başka bir şey değildir; yani, onun egemenliğinin düşünceleridir. Egemen sınıfı meydana getiren bireyler, başka şeylerin yanısıra bilince de sahiptirler; dolayısıyla da düşünürler. Bu nedenle, onlar bir sınıf olarak egemen durumda bulundukları ve tarihsel bir dönemin tüm kapsamını belirledikleri ölçüde, açıktır ki bunu her alanda yaparlar. Yani, başka şeylerin yanısıra düşünürler olarak, düşünce üreticileri olarak da egemen olurlar, kendi çağlarının düşünce üretimini ve bu düşüncelerin yayılmasını düzenlerler. Yani açıktır ki onların düşünceleri, dönemin egemen düşünceleridir. (Marx, Alman İdeolojisi, Sy 52, Evrensel Yayınları)
Burjuvazi bu düşünsel egemenliğini bugün medya, kültür-sanat-akademi başta olmak üzere tüm düşünce, bilgi üretim alan ve araçlarını, endüstrilerini özel mülkiyetine almış olmasının kolaylığıyla yapıyor. Fakat sınıf mücadelesi ve savaşımının pratik seyri içinde hem burjuvazinin kendi iç rekabetinden yükselen ideolojik ayrılıklar, hem de karşıt emekçi sınıflarla yaşanan mücadeleler sebebiyle bu egemenlik düz bir seyir izlemez, izleyemez. Bu nedenle özellikle medya üzerinde hakimiyet kurma mücadelesi kıran kırana sürer. Medyaya hakim güç aynı zamanda iktidara da hakim olur. Dönemin egemen iktidar gücü hangi burjuva kesimler ise onlar tek sesli, sadece kendilerini yansıtan bir medya ister, bunu oluşturmak için her yolu denerler. Medya üzerindeki bu egemenlik kurma mücadelesinin ve emekçi kitleleri demogojik manüpülasyona uğratma çabalarında son günlerde üç önemli gelişme öne çıktı. Doğan Medya Grubu’nun siyasi iktidara oldukça yakın Demirören Grubuna satılması; internet üzerinden yayın yapan kimi siteleri RTÜK’ ün denetimine açan yasal düzenlemeler ve Facebook kullanıcı bilgilerinin seçimleri manüpüle etme üzerine çalışan İngiltere merkezli bir analiz şirketi olan Cambridge Analytic’e satılması. Geleneksel ve yeni nesil medya üzerinden gelişen bu üç olay, burjuvazinin medya üzerinde hakimiyet kurmaya ne kadar yaşamsal bir önem atfettiğinin de tezahürü oldular.
Oxford Sözlüğü 2016 yılında zamanın ruhunu en iyi yansıtan kavram olarak “Post-Truth”u (Gerçek Sonrası) seçmişti. Ne kadar uydurulmuş bir kavram gibi görünse de bu “Post Truth”, verili bir sınıflararası ilişkiyi, yönetme biçiminin bir yönünü yansıttığı içinde aslında gerçeğin tam da üzerine basıyordu. Oxford Sözlüğü Post-Truth’u “Objektif hakikatlerin (biz nesnel gerçek diyelim, nba) kamuoyunu şekillendirmede duygular ve kişisel inançlara göre daha az etkili olduğu koşullar” diye tanımlamışlar. “Duygu ve inançları” nesnel gerçeklerden bağımsız bir yerde konumlandıran bu tanımlama sosyal psikoloji açısından yersiz kaçsa da, konumuz bu olmadığı için sadece şunları söylemekle yetinelim; duygu ve inançlar nesnel gerçekler ve bu gerçeklerin toplumsal ilişkilere içerilmesinden yansır, oluşur. Maddi, nesnel ilişkilerden yansıyan, oluşan bilinç kendi duygu ve inançlarını, ahlaki kabullerini oluşturur. Sınıflararası arenada egemen sınıf kendi bilinç, duygu, inanç ve ahlaki ilişkilerini topluma yansıtabilmek için nesnel gerçekleri kendi ideolojik prizmasından kırılmış olarak yansıtarak, emekçilere içerilmesini sağlar. Oluşturmaya çalıştığı bilinci, duygu ve düşünceleri, gerçekleri çarpıtarak, onu medya ve iletişim araçlarının tekelinde bulunmasının getirdiği, toplumsal kültür endüstrisine sahip olma ayrıcalığıyla yapar. Tek tek bireylerin kendi yaşam pratikleri dışında toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel vd alanlarda edinebileceği (çoğu zaman kendi yaşam pratiğini anlamlandırmada da bu sürecin belirleyiciliği vardır) bilgi işte bu kültür ve bilinç endüstrisinin, burjuvazinin, egemen sınıfın süzgecinden geçebilenlerdir. Gerçeğin ne olduğu değil, dolaşıma sokulan bilginin ne olduğu, nasıl anlatıldığı önemlidir. Dolayısıyla duygu ve inançlar ancak nesnel gerçeklerin oluşturduğu bilincin bir türevi olur ancak.
İnsanlar duygu ve inançlarına göre hareket ederler genelde. Bu duygu ve inançları burjuvazi kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek için de nesnel gerçeği çarpıtır, saklar veya yalan söyler. Böylece istediği duygu ve inançların oluşmasını sağlar, ve daha sonra da bunları sömürür. Medya günümüzde bunun en temel aracıdır. İstenen duygu ve inançlar bütününün oluşması için ya da yapılan şeylerin bu duygu ve inançlara uygun olduğunu göstermek için gerekli “besleme” medya aracılığıyla sürdürülür. Birkez bu duygu ve inançlar oluşturulduktan sonra da derinleştirmek için çabalanır ve ona uygun politik yönelimler sergilenir. İç içe geçmiş halkalar halinde derinleşerek ilerleyen bu süreç sınıfsal mücadelenin pratik savaşımının duvarına çarpmadığı sürece ilerler ve burjuvazinin elinde bir oyun hamuru haline de gelir.
Egemen sınıflar ezilen sınıfların baskı altında tutulabilmesi için bilginin üretimi ve dolaşımını tarih boyunca tekellerinde tutmak için dönemin bütün zor araçlarını bir tehdit unsuru olarak kullandılar. Ortaçağ’da posta güvercini besleyebilme ayrıcalığı sadece saraylar ve onların uzantılarına aitti. Halkın denetim dışı posta güvercini yetiştirmesinin cezası idamdı. Dönemin bilginin en hızlı dolaşım aracının posta güvercinleri olması onu egemenlerin tekeline almayı zorluyordu. Bugün, bilginin dolaşımının önünde bu tür engeller bulunmasa da egemen sermaye sınıfı ve onun hükümet ve devleti kendi iktidar ilişkilerini sarsabilecek tüm yayınları denetleyebilmek, engelleyebilmek için birçok kademeli önlem alır. Herşeyden önce bir yayın faaliyetini devlet iznine bağlayarak denetimin ilk adımını atar. Yasal çerçeve geniş bir sansürü zaten daha baştan varsaydığından otosansürün devreye girmesini koşullar. Ama bu da yetmez, hukuki-idari denetimin dışında esas olarak ekonomik denetim vardır. Bir gazete-yayın çıkarmak, tv-radyo kurmak çok pahalı bir iştir; bu ekonomik engel işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarının kendi sınıfsal çıkarlarını savunabilecek bir yayın faaliyetine girmesinin önündeki en temel engeldir. Gerekli izinler alınabilse dahi ekonomik faturanın altından kalkmak zordur. Bu nedenle özellikle görsel ve yazılı medya belli sermaye gruplarınca tekel altına alınmıştır. Muhalif yayın organları çok dar bir alana hapsedilerek, marjinalleştirilmek istenir. Tüm bu çemberleri kırıp burjuvazini kendi gündem ve belirledikleri haber, yorum tekelini aşıp kitlelerde karşılık bulmaya başlayan yayınlar ise ekonomik ve baskı altına alınarak yayın yapamaz hale getirilir. Bunlar da işe yaramazsa kapatılır. Ülkenin içinde bulunduğu siyasal koşullar, devrim-karşı devrim çatışmasının düzeyinin izin verdiği en sert önlemler devreye sokulur. Ekonomik, siyasi, hukuki baskının yetmediği yerde şiddetin en çıplak, dolaysız hali, 1990’lar ve günümüz Türkiyesi’nde, 1970-80’lerin Latin Amerika ülkelerinde yaşadığı haliyle devreye girer.
Dediğimiz gibi medya ve haber kuruluşlarının koşul ve özgürlük sınırlarını belirleyen şey ülkenin içinde bulunduğu verili siyasal konjonktür, yani sınıflararası güç mücadelesinin o günki düzeyidir. Düşünce ve ifade, inanç özgürlüğü kapsamında demokratik bir başlık altında toplayabileceğimiz bir yayın ve düşünce ve inançları ifade etme özgürlüğünün sınırları bu savaşım tarafından belirlenir.
Son günlerde Doğan Medya Grubu’nun bütün kurumlarıyla birlikte AKP iktidarının güçlü destekçilerinden Demirörenlere satılmak zorunda bırakılması üzerine halkın gerçeklere ulaşmasının artık daha da zorlaştığı, medyanın artık tamamen siyasi iktidarın eline geçtiği söylendi.
Fakat siyasi iktidar bunula da yetinmedi. İktidarını gerçek bilgiyi kontrolü, insiyatifi altında tutup duygu ve inançları yönlendirebildiği oranda ancak koruyabileceğine ikna olmuş olacak ki, bilgi tekelini sarsan herşeye saldırmaya başladı. Türkiye’nin en büyük medya grubunu “havuza” dahil etmesinin de yetmeyeceğini, bu kurumların toplumsal inanılırlık düzeylerinin yerlerde olduğunu bildiğinden, internetin, sosyal medya yayınlarının denetlenebilmesi için RTÜK’e yetki verdi. Sosyal medya platformlarından sansürsüz TV yayını yapan çoğu amatör düzeydeki yayınlar, lisans çıkarmaya zorlanarak engellenmesinin yanında, bu lisansı alıp da aynı yayın çizgisini sürdürenlerde ekonomik cezalarla kısa sürede ya hizaya geleceler, ya da kapanacaklar. İnternetin sermayenin küresel düzeyden- özellikle banka-borsa-sigorta işlemleri- ile dolaşımının bugün için vazgeçilmez aracı olması nedeniyle onu tümden engelleyebilmeleri mümkün değil. Türkiye kapitalizminin emperyalist küresel kurumlarla, sisteme entegrasyon düzeyi onu internete de bağımlı hale getiriyor. Biçimsel işleyişine sınırlı müdahalelerde bulunabilse bile bunu sürdüremediği için, içeriğine müdahale ederek iktidarına muhalif yayınları ekonomik, siyasi, hukuki engeller silsilesi içinden etkisiz hale getirmenin hesabını yapıyor. Son yapılan yasal düzenlemeler bunun içindi.
Özellikle artık iyiden iyiye içine girilmiş olan yeni savaş dönemi iktidarın merkezi olarak kontrol altında tuttuğu yayınların, yalan ve demogoji, dezenformasyon üzerine kurulmuş olan tekelinin kırılmaması için baskının her türü devreye alınmış durumdadır. Doğan Medya’nın siyasi ve ekonomik zorla hizaya getirilmesiyle iktidarı destekleyen yayın çizgisine gelmiş olmasına rağmen ilk kırılma anında kendi aleyhine dönebilme riskini de içinde fazlasıyla barındırmaktaydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak için gözünü karartmış ve her türlü çılgınlığa hazır hale gelmiş bu faşist klik, planlarını bozacak hiçbir sürpriz gelişmeye de, ne kadar düşük olasılık da barındırsa izin vermek istemiyor. Doğan Medya Demirören maskesiyle (muhtemelen arkasında daha büyük bir “1 Numara” var) bu nedenle ele geçirildi. Doğanın ilk fırsatta intikam için Türkiye’nin en büyük medya grubunu harekete geçirebilme olasılığı da bertaraf edilmiş oldu böylece. Seçim sürecinde artık tüm Türkiye yönünü nereye çevirirse çevirsin hep aynı tek yanlı propagandanın, “büyük reisin” söylemleriyle yüz yüze geldi. Çıldırtıcı, bunaltıcı bir iklimle kitlelerin sabır sınırları, istihap haddi zorlanacaktır.
15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL’le birçok gazete, dergi, TV, radyo, dernek, vakıf, sendika…vd kapatıldı. Onlarca muhalif gazeteci tutuklandı, işinden atıldı. Burjuva demokrasisi adına ne kadar kırıntı varsa siyasal sistem üzerinde, hepsi KHK’lerle bir bir tasfiye edildi. Artık ilahi iktidarını kurmuş olan faşist klik, kendi mitolojisini yaratmak için her türlü muhalif, eleştirel düşünceye, kendisini ifade edecek kanalları kapatmakla da yetinmeyip bunları toptan “terörist” ilan etti. Büyükten küçüğe doğru genişleyerek yayılan bu merkezi sansür, engelleme, iktidarın tekelci merkezileşmesine paralel olarak ilerlemeye devam ediyor. 2015’den beri (öncesi bir yana) kapatma, tutuklama baskısıyla iyice güçten düşürülmüş Kürt gazeteciliği de Demokrasi ile tutunmaya çalıştığı mevzilerinden, dönemin kötü ünlü aracı kayyumla sökülüp atıldı. Kürt halkının belediyelerinden sonra, seslerini duyurabildiği tek gazete olan Demokrasi de engellendi. Kürtçe yayın yapan bir başka gazete ise kendi yayınını basacak bir matbaa dahi (“bize de kayyum atanır” korkusuyla) bulamadı! Ekonomik-siyasi zor araçlarıyla Kürt halkının iradesine ipotek koymuş oldular.
Burjuva demokrasilerinin içinde taşıdığı diktotaryal yön sadece Türkiye’de değil, emperyalist-kapitalist bütün ülkelerde- iç siyasi dengelerin izin verdiği oranda- faşizan uygulama ve siyasetlerin öne çıkmasıyla yükselmektedir. Kapitalizmin yapısal krizinin üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkiden yükselen nesnel varlığı sermayeyi sürekli gericileşmeye, sağcılaşmaya itiyor. Sermaye tekellerinin iştahasını doyurmanın yolu küresel düzeyden, işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının, demokratik hak ve özgürlüklerinin geriletilmesinden, budanmasından geçiyor çünkü. Kriz, emperyalist kapitalist güçler arasındaki çelişkileri derinleştirdikçe, ulusalcılık, milliyetçilik siyasal gericilik olarak yükseliyor. Her ülke kendi içinden, kendi emekçilerini bu sürece ikna edebilmek, arkasında yedekleyebilmek için medyayı çok aktif olarak kullanıyor. Gelişmeleri içeriği ve taşıdığı gerçek ne olursa olsun kendi işine yarayacak, ya da kendisine zarar vermeyeceğini düşündüğü yanından haberleştiriyor, hiçbir şey yoksa yalan haber yapıyorlar. Kendi sermaye çıkarlarını sanki tüm toplumun çıkarlarıymış gibi göstermeye çalışıyorlar.
Burjuva demokrasilerinin kitlelerin, halıkn kendi öz yaşam ve ihtiyaçları için yönetime katılma, denetleme hakkının sınırlı da olsa tanınması neoliberalizm döneminde, burjuva parlamentnun bir yönetim, denetim aygıtı olmaktan yavaş yavaş çıkarılmasına paralel tüm alanlarda geriledi. Burjuva devlet aygıtının sürekli merkeze doğru daralan bir tekelci grubun eline geçmesinin sonucu ve aynı zamanda nedeni olan bu süreç kitleleri politik alanın dışına itekleyecek bir süreci de genişletti. Basit meta üretici ve tüketicisi olarak (sömürülen parantezi dışına taşmasına izin verilmeden) toplumsal konum verilen kitlelere, siyasal süreçler üzerinde örgütlü güçleriyle baskı ve denetim kurma, sınıf çıkarlarını savunma ve koruma olanakları da ellerinden yavaş yavaş alınarak seçimden seçime oy veren bir “seçmene” dönüştürüldüler. Yurttaşlıktan seçmenliğe geçiş halinin sonucu olarak da siyasete dışsallaştırılan kitleler, yabancılaşmanın yeni bir boyutuyla da karşılaşmış oldular. Bu durum aslına bakılırsa burjuva demokrasilerinin “demokratik” seçimlerle kendini meşrulaştırma döneminin de sonuna gelindiğinin ilanıdır. Ekonomik, siyasal, sosyal tüm gerçekliklerin kitlelerden tamamen saklandığı, kapalı kapılar ardında kararlar alındığı koşullarda sistemin o yüzeysel burjuva demokratik içeriğinin de çöpe atılmış olduğunu görüyoruz. Yapısal krizinin içinden bir türlü çıkamayan (sistemik çelişkilerin niteliği gereği bunun mümkün de olmadığı) kapitalizm bu nesnel gerçekliği taşıyabilecek durumda da değil. Nesnel gerçeği saklama, gizleme gerekliliği tüm alanlarda emekçileri başka bir sanal gerçekliğe inandırma, bu yöntemle yönetme yetenekleri bulup çıkarma ihtiyacını zorluyor. Emekçi kitlelerin, işçi sınıfının sistemin dışına doğru itilerek salt çıplak bir “seçmene” indirgenmesi kendi gerçeklik ve ihtiyaçlarını da yaratıyor elbette. Burjuva parlamento seçimleri tamamen yalan, demogoji ve manüpülasyon üzerine kurularak seçmenleri gerçekler yerine, kendilerine sunulan hakikat dışı şeylere inandırılmaya çalışılmasının tiyatrosuna dönüşmüştür. O noktaya gelmiştir ki bu inandırma sürecine “bilimsel” temel kazandırabilmek için şirketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Burjuva partilerin birbirlerinin kuyusunu kazacak bilgileri bulma, isteme bunlar üzerinden “seçmenleri” manüpüle etmek üzere kurumlaşan bu faaliyette sermaye parti ve gruplarının tamamıda ortaklaşmaktadır. Çürümüş bir sistemin çürümüş unsurları oldukları için karakterleri benzerdir.
Kitlelerin salt “seçmene” indirgenmesi, bunun dışında kendilerini ifade edecek bir alanın bırakılmaması karşısında kapitalist refleks kendini elbette çok hızlı gösteriyor. Burjuva siyasi partileri kendi temsil ettikleri sermaye grubunun, kesiminin çıkarlarını yönetebilmesi için kitlesel desteğe ihtiyaç duyması bu alanda çalışma yürütecek şirketleri de üretiyor. Bunların amacı kitlelerin, emekçi sınıfların duygu ve inançlarını, eğitimlerini sosyal psikolojik olarak tahlil edip burjuva partilerine elbetteki ücreti karşılığında sunmaktadır. Anket şirketlerinin çok daha kapsamlısı ve bilimsel derinlik kazanmış hali olarak düşünülebilir. Bunların çalışma alanı genelde sosyal medya. Bu alanda yürüttükleri “çalışmalar” kısa bir süre önce bir skandal olarak patladı. Cambridge Analytic adlı bir şirketin Facebook’un izni ile bu sosyal medya platformunun kullanıcılarının profil ve eğilimlerini, bilgilerini edindiği (bu olabildiğine göre Facebook’un bu bilgileri polis ve istihbarat kurumlarına açtığını da öngörebiliriz) bunlar üzerinden yaptığı araştırma sonuçlarıyla ABD ve Rusya’da belli burjuva pratiklerin seçimleri manüpüle etmesine yardımcı olduğu ortaya çıkmıştı. Kitlelerin tepki ve ilgilerinin hangi alanlarda yoğunlaştığını, sosyal medya paylaşımları üzerinden ölçen ve değerlendiren, elde ettiği sonuçları burjuva partilere sunarak danışmanlık yapan, bu verilerden yola çıkarak bir “av” haline getirilmiş “seçmenleri” nasıl hedefleyeceklerinin taktiklerini üreten birçok şirketin varolduğu söyleniyor. Kapitalizmin herşeyi meta haline getirmesinin tipik bir sonucudur bu. Mataların, metalaşma sürecinin kapladığı alan arttıkça insana kalan alanın sürekli daraldığı kapitalizm dünyasında alınıp-satılmayan hiçbir şey kalmamıştır. Burjuva medya da tüm biçimleriyle birlikte bu kapitalist ilişkinin en mide bulandırıcı alanlarından birini işgal etmektedir. Para ve çıkar karşılığı, yalan haber yapan, gerçekleri birileri lehine saklayan, çarpıtan bu kurumlar günümüzün halk düşmanları olarak tarihteki yerlerini almaktadırlar. Çürüyen emperyalist kapitalizmin nesnel durumuna uygun olarak krizlerin derinleşmesiyle daha da çürüyen, rezilleşen medya karşısında tepkiler genelde ondan kaçmak, izlememek, takip etmemek olsa da bunların yanında onlarla mücadele etmek, gerçek durum ve karakterlerini sürekli onlara hatırlatmak gerekmektedir. Hem onlara hem de kitlelere. İtibarsızlaşmış ve kendilerine olan inanırlık düzeyleri yerlerde sürünen bu düzeysizlik çukurlarını teşhir etmek günün en önemli görevlerindendir. Sermaye iktidarının dolaysız parçası olan burjuva medya tekelleri de devrimci proletaryanın yıkacağı hedefler arasındadır.
“Halk tepeden gelen güçlü ikna edici mesajlara maruz bırakılır. Ve bu mesajlara karşılık olarak, medya yoluyla bir cevap veremez. Liderler için büyük miktarda siyasi gücü ellerine geçirmiş ve destek alınmasını, itaat edilmesini ve halk arasında bariz bir kafa karışıklığı yaratılmasını sağlamak için medyayı kullanarak, siyasal sistem üzerindeki halk denetimini azaltmışlardır.” (Medya Analisti, W. L. Bennett)
burjuva medyanın görevi ülke halkı ve devleti üzerinde egemen olan sermaye kesimlerinin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel gündem ve yönelimlerini halka kabul ettirmek ve savunmaktır. Sistem ve devlet üzerinde egemenlik kurmuş kesimlerin çıkarlarının ifadesi olan konuları, belirlenmiş (genelde satın alınmış) uzmanlar eşliğinde, çizilen sınırlar içinde tartışma, haber programları yapma, yazılar yazma medyanın ana görevidir. Hizmet ettiği, propagandasını yaptığı kesimlerin çıkarlarıyla, bir sermaye grubu olarak kendi çıkarları da ortaktır çünkü. Hükümet ve devletle iyi geçinmenin (tabi ki diğer sermaye gruplarıyla da “iyi” ilişkide olmak, onların çıkarına uygun yayınlar yapmak, reklam gelirleri açısından belirleyicidir) her türlü habere çaba ve para harcamadan ulaşmak, vergilerde kolaylık gibi birçok bonusuyla burjuva medyayı motive edici güçlü bir yanı da vardır (unutulmamalıdır ki burjuva medya dediğimiz kuruluşların amacı halka gerçekleri aktarmak değil, yayınını-haberini yaptıkları şeylerden para kazanmaktır. Dolayısıyla karını arttıracak yayın çizgisi hangisiyse oraya yönelmeleri kapitalist mantıkları gereğidir.) günümüzde çokça görüldüğü gibi ekonomik, siyasal, toplumsal tüm konular iktidarın, onun egemen kliğinin görüş ve açıklamaları üzerinden, gerçek ve doğru sadece ve sadece onlarmış gibi verilir. Gündemi tutmak, tartışma konu ve çerçevelerini belirlemek için medya üzerinde sıkı bir takip, denetleme, yönlendirme, sıra dışı yönelimleri cezalandırma yöntemlerinin tümü birlikte uygulanır. RTÜK, Maliye, vergi daireleri sopa olarak kullanılır, çok ileri giden olursa savcı ve mahkemeler de devreye girebilir. Havuç olarak da medya patronlarına kimi ekonomik, siyasi ‘kolaylıklar’ hazırda tutulur. Medya kuruluşları bir kez bu sürece girdiğinde bağımsız karakterli, gerçekleri elinden geldiğince yakalamaya çalışan programcı ve yazarlar yavaş yavaş ekran ve gazete köşe ve yönetimlerinden uzaklaştırılırken yerlerini vasat, sıradan çalışanlar almaya başlar. Bunların tek bir yetenekleri vardır, siyasal iktidarın istediği yayınları yapma, sorulması-konuşulması istenmeyen konulara girmeme, bunları savuşturabilme “becerisidir.” Para ve kariyer karşılığında nesnel gerçeği perdeleyen, halktan gerçeği gizleyen bu tür gazeteci-yayıncıların beyni ve kişiliği, ahlakı, ücreti karşılığı satılığa çıkartılmıştır. İçine düştükleri ahlaki çukurun derinliği, bir karşılaştırma yapacak olursak eğer başka bir çaresi olmadığı için seks köleliği yapanlardan daha derindir. Bilinçli ve gönüllü bir ahlaksızlık, sahtekarlık, kişiliksizlik sergiledikleri, yüreklerinde vicdan barındırmadıkları için böyledir. Bu tipler sadece medyada değil, sanat, spor, kültür, akademi vd tüm alanlarda mevcuttur. Hak edilmemiş kariyer basamaklarını, mesleki hayatlarındaki yetkinlik, başarı ve toplumsal, bilimsel, akademik ölçüleri aştıkları için değil de, sahibinin sesi oldukları için kazanmaları hepsinin ortak noktasıdır. Toplumsal, siyasal, kültürel, bilimsel, sanatsal, sportif, ekonomik tüm alanlarda yönetici pozisyona getirilmiş bu vasat ve vasat altı kadroların elinde burjuva devletin de gün gün çöktüğü, her alanda tam bir gerileme ve yönetememe halinin ortaya çıktığı artık gizlenemez bir haldedir. Sık sık gündeme gelen “liyakat mi,sadakat mi?” tartışmasının zemini burasıdır. Ellerine aldıkları her alanı sorun yumağına çeviren, halkın öz yaşam ve ihtiyaç ve beklentilerini kapitalist standartlar içinde bile taşıyamayan bu yönetim ve kadro planlamasının arkasından yas tutmak biz komünistlerin işi olmadığı için, burjuva devlet makinasının dağılmasına üzülmüyoruz. Neoliberal dinci faşistlerin mi, yoksa Kemalist burjuva kesimlerin mi elinden çökeceği çok da derdimiz değil. Sadece işçi sınıfının ödeyeceği bedelin, çekeceği acıların sermaye çılgınlıkları nedeniyle büyümesinden endişeliyiz. Hepsi bu!
Gerçekliğin kırıma uğratılmasının yeni, popüler alanı olan sosyal medyadaki “sanal gerçeklik” halleri, olduğun şeyi değil olmak istediğin şeyi gerçekmiş gibi sunmanın platformlarına da dönüşebiliyor. Gerçek ile sanalin birbirine girdiği bu dünyanın çekim etkisi dışa doğru, geleneksel alanlara da yansıyor. Egemen sınıflar, nesnel gerçeği değil, kitlelerin girmesini istediği şeyi buralardan feyz alarak yansıtmak istiyor. İstediği şekilde bir hologram yaratıyor. Gerçeği ne kadar makyaj yapsa da iğrençliğini kapatamıyor çünkü. Onun başka bir şeymiş gibi kendini göstermeye ihtiyacı var. Bu nedenle bilgiyi, bilginin üretim ve dolaşım alanlarını, gerçeğin kontrolüne azami çaba gösteriyor. Yansıtmak istediği görüntüyü dağıtmak, kırmak isteyen, “Kral çıplak” diyebilecek herşeye bu nedenle acımasızca saldırıyor. Fakat ne yapsa çaresiz; kendine atfetmeye çalıştığı tüm sahtelik dağılıp gitmeye, yerini gerçeğe bırakmaya yazgılıdır.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi
C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*