Anasayfa » GÜNDEM » MEB Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği neler getiriyor?

MEB Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği neler getiriyor?

Milli Eğitim Bakanlığı daha önce kanunlaşan ve geçtiğimiz hafta Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği ile eğitim alanında kapsamlı bir performans/yeterlilik sistemini uygulamaya hazırlanıyor. Yeni yönetmelikle KPSS’ye ek olarak ilk defa atanan öğretmenlere performans ölçüm kriterleri ve yazılı/sözlü sınav getirilirken (‘başarılı’ olamayanın işine son verilecek) önümüzdeki yıldan itibaren de kamudaki tüm eğitim emekçilerini kapsayacak bir performans/yeterlilik sisteminin hayata geçirilmesi planlanıyor. Erdoğan’ın; “yok öyle; atandım, sonuna kadar çalışacağım demek. Herkes sözleşme imzalayacak!” sözlerini anımsamak bile bu uygulamanın başta işgüvencesini hedefine koyacağı kapsamlı bir programın habercisi olduğunu gösteriyor.

Kapitalist üretim ilişkileri toplumsal emek üretkenliğini artırmada giderek daha fazla zorlanırken, bu durum artan ölçüde onun yapısal engeli haline geliyor. Bu nedenle krizin aşılabilesinin yolu; emek üretkenliğini/sömürüsünü artıracak yeni ve de kapsamlı programların daha kararlı biçimde uygulanmasından geçiyor. Böylece bu son yönetmelikle de birlikte, eğitim sisteminde sarsıcı bir geçiş sürecinin yaşandığı bir süreçte, toplumsal emekgücünün yeniden üretiminin merkezinde duran eğitim emeği hedefe çakılarak, yeni bir sistem kurma yolunda altın vuruş yapılmış oluyor. Uzunca bir süredir özel okul ve dershanelerde etkin biçimde uygulanan, kamuda ise açık/örtük biçimlerde deneme adımları atılan performans/yeterlilik sistemi böylece net bir uygulama olarak ortaya çıkıyor.

Yönetmelik, eğitim emeği üzerindeki mutlak ve göreli sömürüyü arttırmanın, vasıfsızlaştırmanın, eğitim sürecini eğitim emekçilerinin bilgi ve becerilerine bağlı olmaktan çıkarmanın, rekabet ve yabancılaşmanın derinleştirilmesinin etkili bir adımıdır. Bu yolla eğitim emeği baskı altına alınmak, emek süreci üzerinde kapitalist azami kontrol ve güdüm mekanizması sağlamlaştırılmak isteniyor. 657’deki kırıntı düzeyinde kalan son kazanılmış hakların tırpanlanması, işgüvencesinin tamamen ortadan kaldırılması, bireysel iş sözleşmesi, özel sektörden hizmet satın alımı (taşeronlaştorma, özel istihdam büroları), çalışma saatlerinin artmasına karşın ücretlerin geri çekilmesi planlamaları… Yönetmeliği bu adımlarla birlikte düşündüğümüzde bizleri yakın gelecekte kapsamlı ve yıkıcı bir saldırı dalgasının beklediğini söyleyebiliriz.

Uygulamanın ortaya çıkaracağı kimi bazı somut sonuçları sıralayacak olursak;

-Öğretmen emeğini vasıflı kılan ve eğitim sürecinde ona öznel bir inisiyatif tanıyan; sosyal iletişim ve pedagoji gibi beceriler, bilginin üretimi ve yeniden üretimi gibi rollerdir. Ancak sözkonusu roller tüm niteliklerinden arındırılarak yerini; standart, metalaşmış hazır bilgi-eğitim paketlerinin vasıfsız aktarıcısı/pazarlayıcısı olma rolüne bırakmıştır. Bu yeni uygulama ile emeğin sayısallaştırılmış/ölçülebilir kontrolüne dayanan performans sistemleri ile sürekli yinelenen, bir takım basit işlerin tekrarlandığı, birbiriyle karşılaştırılıp ölçülebildiği bir sistem kurulmaya çalışılmaktadır. Öğretmenin öğrencileriyle dönem boyunca kaç soru çözdüğü, sınavlarda kaç öğrenciyi sıralamanın üst sıralarına taşıdığı, okula gelir getirici kaç projenin içinde yer aldığı, ne kadar bağış toplayıp kaç iş adamı ve esnafı gezdiği… temel başarı ölçütlerinden sadece birkaçı olacaktır. Bu da eğitim emekçisinin mekanikleşen emek süreci üzerindeki kontrol ve inisiyatifinin kırılması, üretim sürecinin sıradan bir nesnesi haline gelmesi ve vasıfsızlaşmasını beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, eğitim emekçisinin emeğine, öğrencisine, işine ve hatta kendine yabancılaşması kaçınılmaz olacaktır.

-İş tanımının değişip, sınırların belirsizleşeği bir emek sürecinde esnek, kuralsız ve angarya çalıştırmanın kalıcılaştırılması, artacak çalışma saatlerine karşın ücretlerin düşmesi, yeni statü ve ücret farklılıklarının ortaya çıkması yönünde yeni adımlar peşi sıra gelecektir. İşlerini kaybetmemek için yeterliliklerini kanıtlamak zorunda bırakılacak eğitim emekçileri açısından, değil ücret ve statülerin yükseltilmesi mevcut durumun korunması dahi imkânsızlaşacaktır.

-‘Yeterli’ olmak bir başka eğitim emekçisinin ‘yetersiz’liğine bağlı olacağı için rekabet yerleşik ilişki biçimi olacaktır. Eğitim emekçileri arasındaki dayanışma, bilgi, birikim ve deneyim paylaşımı ortadan kalkacak, dolayısıyla her koyun kendi bacağından asılacaktır. İşin giderek bireyselleşmesi, farklı statü ve tanımlamalarla eğitim emekçilerinin birbirlerinden tecrit edilmeleri sonucunu ortaya çıkaracaktır. Eğitim emekçileri yönetici, veli(müşteri) ve patronun bitmek bilmez istekleri karşısında yeter duruma gelmek için durmadan çalışmak zorunda kalacaklardır.

-Yeterlilik, belirli bir tarihsel ve toplumsal bağlam içinde, belirli bir bütün ve deneyimin parçası olarak değil; sermayenin, patronun, müdürün sürekli değişkenlik gösterecek, bitmek bilmez beklenti ve emirlerine yetişme becerisi olarak tescillenecektir. Yeterli olunduğu düşünülen her yeni anda, sahip olunan bilgi birikim ve beceri anlık değişkenlik gösteren talepler ve başarı ölçütleri karşısında her an yetersiz olabilecektir. Yakalanan her yeni ‘başarı”, aşılan her yeni engel kaçınılmaz olarak yeni iş yükü ve engelleri beraberinde getirecektir. Eğitim emekçileri çoğunluğu ücretli olacak bir kurstan diğerine yetişmek zorunda kalacaklar, sertifika mezarlığına dönecek CW’ler yine de ‘başarılı’ olmaya yetmeyecektir. Yılları bulan eğitim hayatı, KPSS de dahil aşılan onlarca zorlu sınav ve ‘aday öğretmenlik’ engelini geçmek… Bitti denildiği her anda biri diğerini izleyecek türlü performans/yeterlilik sınav, ölçek ve formları… Hep öğrenci olma, hiçbir zaman reşit olamama hali… İşte size neoliberal eğitim sisteminin ‘Yaşam boyu eğitim’ programı!

-Eğitim emekçileri patron, müdür ya da bir üst statüdeki diğer öğretmenlere itaat etme davranışını benimserken tepki ve taleplerini ifade etmekten de geri duracaktır. Tarihsel, kolektif sendikal, mesleki birikim ve mirasın tasfiye edilmesi böylece daha kolaylaşacaktır. Hangi ulustan olduğunuz, dininiz/mezhebiniz, cinsiyetiniz, kılık kıyafetiniz, engelli olma haliniz, siyasal tercihleriniz ve sendikanız… Kaç defa cuma namazına gittiğiniz ya da zikirmatikteki salavat istatistikleriniz gibi ölçütlerin belirleyiciliğini ise sakı unutmayalım..

-En yıkıcı sonuç ise, eğitim emekçilerini yukarıda sıralanan davranışlara ve kaçınılmaz sonuçlara itecek olan ebedi yetersizlik duygusunun yerleşmesi olacaktır. Öyle ki, özellikle MEB’e yeni atanan öğretmenlerin sosyal medya ve forumlardaki paylaşımları; performans/yeterlilik uygulamalarının en etkin yöntemlerinden birisi olan KPSS’yi sahiplenmeye ve onu bir yeterlilik kıstası olarak görmeye dönük değerlendirmeleri meselenin nasıl zihinlere kazındığının, içselleştirildiğinin kanıtıdır. “Yıllarca okuduk, KPSS’de başarılı oluk şimdi de bu!” isyanının kısa bir süre sonra “bu engeli de aşacağız inşallah” motivasyonuna dönüşmesi; performans/yeterlilik sistemi ve çalışma rejiminin yarattığı/yaratacağı en yıkıcı sonuca örnek verilebilir. Yine ataması yapılmayan öğretmenlerin özellikle ailelerince; “komşunun kızı/oğlu atanmış!” yaklaşımıyla açık/örtük biçimlerde başarısızlığın kaynağı olarak görülmelerinin temelinde de bu yetersizlik duygusunun tüm bir toplumda nasıl içselleştirildiğinin bir örneğidir.

Bakan Avcı, bu yeni sistemi “daha nitelikli eğitim, daha yetkin öğretmenler” propagandası ile pazarlamaya çalışsa da, bunun gerçeği yansıtmadığını biliyoruz. Ancak bu güçlü propagandanın örgütlü örgütsüz çoğu eğitim emekçisi ve toplumun azımsanamayacak bir kesimi tarafından “çalışanla çalışmayan belli olsun” geçici yanılsamasına dönüşebileceğini unutmamalıyız. Nasıl ki, tüm bir eğitim sistemini dershaneleştirme adımı bu sistemden bezmiş toplumsal kesimler tarafından destek bulmuşsa, sözkonusu propagandanın da ne yazık ki aynı oranda etkili olması mümkün.

Bu nedenle bugün sorulması gereken belirleyici soru; Bizim emeğimizin yeterliliğini kim ölçüyor? Kim bizim bilgimizin, becerimizin yeterliliğini/yetersizliğini neye göre ölçüyor? Ölçenler, seçiciler, karar verecek olanlar kimlerdir? Hangi sınıf hangi sınıfı neye göre ölçüp biçiyor, neye göre karar veriyor? Olmalıdır. Yanıt ise çok açıktır. Bu yeterlilik/yetersizlik ölçütlerini koyan, açık ya da örtük performans/yeterlilik sistemleriyle sömürüsünü ve egemenliğini perçinlemek isteyen sermayedir, onun devleti, bakanlığı, kanun ve yönetmelikleridir. Ölçülüp biçilecek, değerlendirilecek, yetersiz adledilecek, kendisi ve birbiri ile ölesiye rekabete zorlanacak olan ise emeğimizdir.

Bakanlık yönetmeliği tüm ilginin genel seçimlere odaklandığı bir dönemde ustaca bir zamanlama ve başarılı bir yönetişim taktiğiyle gündeme getiriyor. Bu saldırı programının; “AKP kendi memurunu yaratmak istiyor” biçiminde tek yönlü ve sınırlı, dar mesleki bir yaklaşımın aksine, sınıfsal bir karşı duruşla ve aynı ustalıkta bir tutumla cevaplanmasına fazlasıyla ihtiyaç var.

Haluk Yücel

Eğitim-Sen Tarsus Şube İşyeri Temsilcisi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*