Anasayfa » GÜNDEM » Mart-Mayıs-Haziran sürecine girerken… (2)

Mart-Mayıs-Haziran sürecine girerken… (2)

Türkiye’de Mart-Haziran süreci, kapitalist ekonominin kriz ve sarsıntıları, derinleşen rejim krizi ve çatışmaları, seçimler ve Gezi etkeni ile birlikte yoğrulacak.

Şubat ayında, kitlelerde ve sokaklarda belli bir yeniden canlanma eğilimi kendisini gösteriyor. İşçi direniş ve eylemlerinde parçalı bir artış eğilimi bu yılın Ocak-Şubat ayları itibarıyla da sürüyor. Greif, Zentina işgalleri, Yatağan direnişi, taşeron yol işçilerinin eylemleri, öğretmen grevi öne çıkan dinamikler. Greif işgal ve direnişi, son dönemlerdeki en önemli işçi eylemi olarak, süreçteki işçi sınıfı dinamiğini de daha görünür hale getiriyor. Yeniden yaygınlaşmaya başlayan “Hükümet İstifa!” eylemleri, İnternet baskı ve sansürüne karşı Taksim eylemleri, Kürt kent yoksulu ve gençlerin militan 15 Şubat eylemleri, Roboski’deki eylemler, futbol taraftarlarının eylemleri, öğrenci eylemleri, mahalle eylemleri, kamyoncu-taksici eylemleri, kent-su-doğa eylemleri… Kadın, gençlik, Kürt eylemleri de önümüzdeki haftalarda sokakların ve alanların doğal kimlikleri olmakla kalmayacak. Her birinin siyasal-toplumsal rejim krizinin dinamikleri olduğu baharda yeniden belirginleşecek. 8 Mart, son dönemde kadınlara dönük cinayet ve saldırılarda yeni bir sıçrama dalgası koşullarında gerçekleşecek. Kürt ekseninde de son haftalarda bir gerilim artışının işaretleri var. Siyasetin kilitlendiği yerel seçimlere yaklaştıkça, burjuva gerici rejim çatışma ve “şok”ları da büyüyor, karşılıklı deşifrasyonlar ve çürümüşlük, yoğunlaşan baskılar, yasaklar, sansür de sokakların öne çıkan gündemi.

85103Mart’ta ani gelişmelere hazır olalım…

Mart-Haziran dönemini, iki kademede ele alıyoruz. Kapitalist güçler mücadelesinin odaklandığı ve kitleleri de birbirine karşı soğurmaya çalıştığı 30 Mart yerel seçimlerine kadar olan süre ve sonrası. Mart ayına doğru gidilirken, sertleşen rejim krizi ve yerel seçimler dolayında siyasal-toplumsal gerilimin giderek tırmandığı açık. Mart ayında ekonomide de yeni bir develuasyon ve sarsıntılar dalgasının gelmesi de güçlü bir olasılık. (Türkiye’deki rejim krizinin derinleşmesi, seçim belirsizliğinin yanısıra dünya çapında siyasal-ekonomik istikrarsızlığın artması, FED politikalarından sonra, Çin ve Rus ekonomilerinde de sert fren işaretleri bunu koşulluyor. AB’nin Türkiye’nin üyelik sürecini askıya alabileceği, vb söylemleri de yeni spekülatif atakların habercisi.) AKP Hükümeti, Cemaate ve muhtemelen onunla birlikte paketlemeye çalıştığı Gezi’ye büyük bir operasyonun yasal ve psikolojik altyapısını hazırlamaya çalışırken, giderek vites büyüten çizikler de yemeye devam ediyor. Karşılıklı vites büyüten istihbarat harekatlarıyla yaşanan, bir tür devlet kanlı ishali! Rejim kriz ve çatışmasının şiddeti, kapitalist güçleri her zamanki oy avcılığı ve rant hesaplarının ötesinde, kitleleri daha fazla imdada –burjuva siyaset sahnesine- çağırmaya zorluyor. Kitlelerin gündemi ise, tepki ve istemlerini gerçekleştireceği hayaliyle neoliberal kapitalist güç ve partilerden birine ya da ötekine devretmek değil, bir bütün olarak, özgürlük çığlığı üzerindeki bu mali oligarşik boyunduruğun yönetsel zafiyet ve çürümesini açığa çıkarmak ve derinleştirmek, bu alçaklıklar rezalethanesine karşı kendi bağımsız tarihsel mücadele inisiyatifini geliştirmek olmalıdır. Mart ayı boyunca, her türlü ani gelişmeye, büyüyebilecek siyasal-ekonomik sarsıntı ve saldırılara da hazır olmalıyız.

Herkesin yerel seçim sonuçlarına göre yeniden pozisyon alacağı Nisan ayından itibaren ise, rejim dengesizleşmesinde yeni durum ile birlikte, ekonomik sorunlar, zam dalgası ve kemer sıkma paketi, 1 Mayıs’a doğru yeniden yükselecek meydanlar gerilimi, işçi ve Gezi nabzı daha fazla kendini hissettirecek.

''HAZRETI PEYGAMBER VE MERHAMET EGITIMI''Burjuva devlet arbedesinde durum…

Burjuva devlet arbedesi ve yerel seçimler, tüm Mart-Haziran döneminin temel bir girdisi olacağından, buradan başlayalım.

AKP Hükümeti, devletin ve toplumun adeta tüm devindirici organlarını bastırıp elinde toplamaya çalışarak, ne kadar gözü dönmüş bir güç kasılması içinde görünüyorsa, gerçekte o kadar bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Yüzde 40’ın üstünü yalnız “aklanma ve güvenoyu” değil, her türlü muhalefeti bastırmayı “meşrulaştırma” olarak değerlendireceği biliniyor. Burjuva muhalefet partileri ve bunların çevresinde toplanmış liberal reformistler ise, neoliberal burjuva demokrasisi sınırları içinde bile yerel seçimlerin meşruluğunu tartışmalı hale getiren hükümetin tekçi güç temerküzüne karşı, “ara rejim” vb diye vızıldanmakla yetiniyorlar. Her zaman ki gibi, seçim vb ile büyülenmiş, her şeylerini sandığa yatırmış durumdalar. AKP ciddi bir oy kaybı yaşamazsa, muhtemelen seçim sonuçlarının meşruluğunu daha fazla sorgulayacaklar! (Gerçi bu, seçimlerde de ciddi bir yolsuzluk algısı ile birleşirse, farklı sonuçlara da yol açabilir.) Ama şimdi AKP’ye karşı tüm vızıldanmalarına karşın, daha fazla korktukları: 1- Asıl kitlelerin gözünde neoliberal demokrasinin geriye kalmış son çıpalarından seçimlerin meşruluğunu yitirmesi, ve 2- Kitlelerin gerçekten gözünü karartması! CHP, AKP’yi ancak ve lütfen “istifaya çağırmaya” cesaret edebildi! CHP ancak Erdoğanların son ses kaydının patlamasından sonra kontrollü bir biçimde sokakların önünü bir nebze açıyor görünse de, onu asıl ele veren, neoliberal demokrasi sınırları içinde ve göstermelik bir özgürlük ve demokrasinin vaadinden bile ödü patlaması. CHP bir TV programında, bunca yolsuzluğu kamuoyu yoklamalarında umursamaz görünen kitleleri azarlıyor ve sinik ve silikliğinin asıl nedenini beyan ediyor: “Yine AKP kazanırsa, isyan çıkar!” Kitleleri “ara rejim”, burjuvaziyi “isyan çıkması” ile korkutup oturduğu yerden belediyelerin ve hükümetin kucağına düşmesini bekleyen CHP’nin tek derdi, “devletin bekası”nı, AKP’nin elinden kurtarmak! Kitlelerin büyüyen tepkisine karşı o pek sevgili çürümüş devletinin bekasını savunmak. BDP de Kürt halkını Cemaat, CHP ve Ulusalcılar-faşistler (“çözüm” sürecinin bitirilmesi), AKP’yi de yeniden savaş ve isyan ile korkutarak süreci idare etmeye çalışıyor. AKP de zaten düşman kardeşine yıkmaya çalıştığı dev tele kulak skandalını patlatarak, korku senaryolarını körüklüyor. Hepsi korku politikası yapıyorlar ve hepsinin korkusu: Rejim ve sistemin artan kırılganlığına seçim çıpası ve bandajının işe yaramaz hale gelmesi ve kitlelerin tepkisinin seçim meçim dinlemeyecek hale gelmesi!

koc-gibi-cark-etti-21550Küresel mali oligarşi ve TÜSİAD ise, bir yandan AKP’yi silkelemenin dozunu artırırken, halen yumurtaları kırmadan kontrollü geçiş derdinde görünüyor. Ekonomik ve siyasi krizin –Türkiye’yi bir dizi küresel, bölgesel stratejik konuda devre dışı bırakacak ve etkileri Türkiye ile de sınırlı kalmayacak- bir çöküntüye dönüşmesi, ve tabii asıl daha şiddetli kitle hareketlerinin yükselmesi, onların korkusunu oluşturuyor. AKP’ye alternatif çıkarma sorunları ile birlikte, siyasal krizi; AB, Gül, CHP, seçimler gibi bir dizi kontrol mekanizmaları oluşturarak yönetebilir hale gelme, AKP’yi de dengeleyip evcilleştirme girişimleri, AKP’ye oyalama taktikleriyle birlikte karşı ataklar için zaman ve fırsat kazandırmaktan başka bir sonuç vermemiş görünüyor. Yolsuzluk ve HSYK meselelerinin devleti altüst etmesine karşın kitlelerin oy durumunda çok büyük değişime yol açmayabileceğinin görülmesiyle, Gezi’yi de daha fazla istismar etmeye başladılar. Aziz Yıldırım tarafından Gezi sloganlarının önceden önünün açıldığı, Ali İsmail Korkmaz ile Aziz Yıldırım ve Ali Koç’un, Gezi ile Silivri’nin birlikte paketlendiği Fenerbahçe taraftarlarının 300 bin kişilik yürüyüşü… Kabataş provokasyonunun deşifre edilmesi… Tartışma gündeminin medya-internet baskı, yasak, sansürüne doğru kayması… Bunun bazı göstergeleri. Gerçekten de, yolsuzluk ve HSYK gibi konulara kitleler tepki duysa da, doğrudan gündelik yaşamlarını etkilemeyen, tepedeki, bürokratik meseleler olarak hayırhah bakabiliyorlar. Gezi, futbol, medya, internet, baskı, yasak, sansür, dizayncılık ise çok daha damardan toplumsal ve gündelik yaşam üzerinden siyaset konuları! (Devrimci hareket halen bunu pek kavramamış görünse de, burjuvazi ve liberal reformistler bu alanı daha etkin değerlendiriyorlar.) Seçimlere doğru ekonominin de yeniden gündemleşmesini bekleyebiliriz. 8 Mart ve Newroz vesilesiyle, kimlik siyaseti de liberal reformist bir çerçeveden neoliberal seçim platformuna bağlanmak istenecektir. Bir taşta iki kuş politikasıdır; hem AKP’yi kitlelerin tepkileri üzerinden daha fazla sıkıştırma, hem de “ara rejim” ile korkutulan kitlelerin Gezi dinamiklerini neoliberal demokratizme soğurma! Yerel seçimler, yalnız burjuva güçlerin iktidarı yeniden paylaşma ve dizayn mücadelesinde bir uğrak değil, neoliberal burjuvazinin (çatışan güç ve eğilimlerinin) yönetme ve meşruluk zafiyetini giderme çabasıyla dört elle sarıldığı bir araçtır.

taksim1(2)Bunlara karşı da #direnGezi…

AKP ne kadar Gezi ile tüm muarızlarını birlikte paketlemeye çalışıyorsa, TÜSİAD’ın belli kesimlerinden, CHP ve BDP’ye ve bunların çevresinde öbeklenmiş ulusalcı ve liberal reformistlere –hatta Cemaate kadar- tüm bir AKP muhalefeti de Gezi üzerinden politika yapmaya çalışıyor. Gezi’de farklı ve çelişkin sınıf ve katmanlar, çok çeşitli eğilimler yer aldığından, hepsi Gezi’de kendi dilek ve gereksinimlerinden bir şey bulabildiğinden, ve tabii her sınıf ve kesimin Gezi tahayyülü farklı olduğundan, bunu “doğal” görenler olabilir. Fakat “doğal” olmayan, tıpkı genel, soyut, sınıflar üstü bir demokrasi anlatısıyla yapılmakta olduğu gibi, genel, soyut, sınıflar üstü bir Gezi anlatısıyla; ve Gezi’yi de en zayıf ve geri yanlarına indirgeyerek bu sınıfsal, siyasal ayrımların üstünün örtülmesi, ve Gezi’nin en geri, hatta gerici politikaların ve liberal oportünist ittifak ilişkilerinin kılıfı olarak kullanılmasıdır. TKP’nin Türk devletine ve bayrağına olan sevdasını Gezi üzerinden aklamaya kalkışması, veya “Adalete Fener Yak” eyleminde el çabukluğuyla Aziz Yıldırım ve Ali Koç’un Ali İsmail Korkmaz ile, Gezi’nin Silivri ile birlikte paketlenmesini bile sevinçle karşılaması gibi… Veya HDP’nin yerel seçim programında, neoliberal yönetişim doktrinlerini bir tutam Gezi sosuyla süsleyerek meşrulaştırmaya çalışması gibi…

Net bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ayrım Ali İsmail Korkmazlarla Ali Koçlar arasındaki ayrımdır. Ayrım, direnişteki Greif işçileriyle bürokratik sendika-parti-seçim platformu arasındadır. Ayrım Gezi’yle neoliberalizm arasında ve bizzat Gezi içinde, onun en zayıf karnından içini boşaltmaya çalışan liberal reformizm arasındadır. Ayrım neoliberalizm ile kitlelerin özgürlük ve demokrasi istemi arasındadır, ve bu ayrım ancak toplumsallaşmış sınıf karşıtlığı ve sosyalist demokrasi ekseninden konulabilir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*