Anasayfa » BASINDAN » Lübnan’da mezhepçiliğin sonbaharı

Lübnan’da mezhepçiliğin sonbaharı

18 Ekim Cuma sabahı derse gitmek üzere uyandığımda çalıştığım üniversitenin tatil edildiğini haber veren e-posta ve mesajlarla karşılaştım. Bir süredir Lübnan’ın çeşitli kentlerinde küçük gruplar gittikçe ağırlaşan ekonomik kriz sebebiyle protestolar düzenlemekteydi. Bu protestolar perşembe akşamı itibariyle kitleselleşmiş, gece yarısından sonra ise güvenlik güçleri ile çatışma boyutuna varmıştı. Protestocular kimdi? Hangi ekonomik sınıftan, meslek grubundan veya mezheptendiler? Mezhepçiliği ve siyasi kutuplaşmaları aşan bir toplu eylemlilik ülke tarihinde görülmüş değildi. Pek çokları gibi ben de bunun pek uzun ömürlü olmayacak bir isyan olduğunu düşünüyordum. Ta ki, öğlene doğru, üniversitenin önünden geçen Bliss Caddesinde, kentin çeperlerinden geldikleri anlaşılan yirmi civarında motosikletli genci görene kadar…

Motosikletli gençler caddeyi ağır ağır kat ederken sloganlar atıyor, kaldırımlardan ve pencerelerden kendilerini seyredenleri şehir merkezindeki protestolara katılmaya çağırıyorlardı. Üniversitenin, çoğunluğu orta ve üst sınıflardan gelen ve apolitik olarak bilinen öğrencileri ise onları coşkulu bir şekilde alkışlıyor, sloganlarına eşlik ediyorlardı. Kampüse girdiğimde, ellerinde ve yüzlerinde Lübnan bayraklarıyla, muhtemelen protestolara gitmekte olan öğrenciler gördüm. 2013 yazını İstanbul’da geçirmiş birisi için bu manzaraların neleri çağrıştıracağını BirGün okurları tahmin edecektir.

Lübnan’daki halk ayaklanması yarın iki haftayı geride bırakmış olacak. Güneydeki Sur kentinden kuzeydeki Trablus’a, Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek’ten Beyrut’a pek çok noktada protestolar devam ediyor. Protestocular bir taraftan kent meydanlarını doldururken diğer taraftan ülkenin belli başlı otoyollarını trafiğe kapatarak ülkeyi bir anlamda kilitliyorlar. Hükümetin daha ilk günden bankaları kapattığını ve okulları tatil ettiğini açıklaması protestolara katılımı önemli ölçüde artırdı (bu gibi durumları yönetmede hayli tecrübeli olan Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin asla yapmayacağı bir “hata”!).

1975’ten 1990’a dek süren iç savaşın başından beri bir anlamda taşıma suyla dönen Lübnan ekonomisi, Yunanistan’ın 2010’ların ilk yarısında yaşadığına benzer büyük bir krizle karşı karşıya. Bir taraftan ülkenin kentlerini ve doğasını katleden inşaat sektörü çıkmaza girip emlak fiyatları sert bir şekilde düşerken, kendi iç ve bölgesel krizleriyle boğuşan körfez sermayesi de ülkeden elini eteğini çekmeye başladı. Yüzde yüz elliyi aşan kamu borcu-gayrı safi yurtiçi hasıla oranıyla Lübnan, dünyanın en borçlu dördüncü ülkesi durumunda.

Geçen eylül ayında başlayıp etkisi nispeten azalmakla birlikte hala devam eden döviz yokluğu, hükümetin krizi palyatif tedbirlerle öteleme taktiğinin sonu oldu. Yaklaşık bir milyon Suriyeli sığınmacının bulunduğu altı milyon nüfuslu ülkede, Çalışma Bakanlığı verilerine göre yüzde 25’i bulan işsizlik ile beraber düşünüldüğünde bu ölçekte bir halk isyanı şaşırtıcı gelmeyebilir. Gel gelelim, Lübnan’ın karmaşık siyasi ve sosyal yapısını az çok bilen hiç kimse, bu isyanın istisnasız tüm siyasi parti ve liderleri hedef alacak şekilde ülkenin dört bir tarafına yayılmasını beklemiyordu.

Lübnan’ın mezhepçi (sekteryen) siyasi yapısı uzun bir yazı dizisini hak edecek denli çetrefilli. Temelde, 128 milletvekilinin yarısı Hıristiyan yarısı Müslüman olmak zorunda, ki bunlar da kendi içlerinde mezhepsel alt-kotalara sahip. En tepede ise, cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyan, başbakanın Sünni Müslüman ve Meclis Başkanının Şii Müslüman olmasını öngören bir anayasal çerçeve var. Bu anayasa, mezhepler üstü, laik bir örgütlenmenin siyasi ağırlığa sahip olmasını neredeyse imkansız kılıyor.

Belli başlı siyasi partilerin hemen hepsi, Lübnan İç Savaşı sırasında silahlı örgütlerin liderliğini yapmış savaş baronlarınca yönetiliyor. Lübnan’da iktidar ortağı olmak (tek parti iktidarı mezhepçi anayasa sebebiyle mümkün değil), rant ve yolsuzluk pastasından pay almaktan öte pek bir şey ifade etmiyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayınladığı Yolsuzluk Algısı Endeksi’ne göre 180 ülke arasında 138. sırada yer alan Lübnan, dünyada yolsuzluğun en yaygın ve neredeyse kurumsal olduğu ülkelerden bir tanesi.

1990 sonrasında eskinin savaş baronları dolar milyarderi siyasetçilere dönüşürken, Lübnan hala temel altyapı sorunlarıyla boğuşuyor. Beyrut’ta günde yaklaşık üç saat boyunca elektrik kesiliyor. Bunun yanında ülkede internet altyapısı çok zayıf. Oldukça yavaş ve sık sık kesintilere uğrayan internet bağlantıları için ödenen faturalar epey kabarık. En büyük sorunlardan bir tanesi ise çöp toplanması ve yönetimi. 2015 yazında haftalarca çöp toplanamaması Lübnan’ın o zamana dek gördüğü en büyük kitle protestolarını tetiklemişti. Eğitimli orta sınıfların önderliğinde gerçekleşen ve “Kokuyorsunuz!” sloganıyla siyasetçileri hedef alan protestolar Beyrut kent merkezinde haftalarca devam etmişti.

Halen devam etmekte olan protestolar ise kitleselliği, sınıfsal çeşitliliği ve ülkenin dört bir tarafına yayılmasıyla 2015’ten farklı olsa da hedefte yine siyasetçiler var. Esasen en dikkate değer gelişme, Beyrut’ta aralıksız devam eden gösterilerden ziyade, belli siyasi partilerin hakimiyetindeki kentlerde, bu siyasi partilere ve liderlerine karşı derin bir öfkenin dışa vuruluyor olması. Hizbullah ile beraber iki büyük Şii partisinden biri olan Emel ve lideri Nebih Berri’ye güney Lübnan’daki Sur ve Nebatiye gibi kentlerde gösterilen tepki bunun bir örneği. 27 yıldır aralıksız meclis başkanlığı yapmakta olan Berri, en güçlü olduğu bu kentlerde bile protestocuların “hırsız Berri” sloganlarına muhatap oluyor. Cumhurbaşkanı Mişel Avn’un damadı, eskinin enerji, şimdinin dışişleri bakanı ve Özgür Yurtsever Hareketi adlı en güçlü Hıristiyan partinin lideri Cibran Basil’e karşı partisinin Batroun gibi kalelerinde atılan sloganlar ise Berri’yi hedef alanları aratacak denli sert.

Sünni Başbakan Saad Hariri’yi de 2005’te öldürülen babası Refik Hariri’nin doğum yeri Sayda ile ülkenin ikinci büyük kenti olan Sünni yoğunluklu Trablus’ta binlerce insan protesto ediyor. Protestoların başlamasından bir süre önce, Hariri’nin Güney Afrikalı bir modelin hesabına 16 milyon dolar yatırdığı ortaya çıkmış, başbakan sosyal medyada ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Söz konusu paranın, Hariri ailesinin hortumladığı Türk Telekom’dan mı yoksa Lübnan’daki “yatırımlarından” mı geldiğini kestirmek zor…

Tepkiler bu üç lider ve parti ile sınırlı değil. Lübnanlılar, istisnasız tüm siyasi parti ve liderlere karşı öfke dolular. Buna, doğrudan bir yolsuzluk suçlamasına muhatap olmamakla beraber mevcut hükümetteki başat konumu nedeniyle Hizbullah ve lideri Hasan Nasrallah da dahil. “Hepsi, hepsi demektir; Nasrallah onlardan biridir” sloganı bunun bir ifadesi.

Protestocuların talepleri hükümetin istifa etmesinden çok daha öte: meclisin ve tüm partilerin feshedilmesi, geçici bir teknokratlar hükümeti eliyle mezhepçi olmayan, laik bir anayasa hazırlanarak seçimlere gidilmesi ve halktan çalınan milyarlarca doların geri alınması. Meydanlarda açık ara en fazla duyulan “Thawra” (Devrim) sloganının somut içeriği üç aşağı beş yukarı bu.

Her ne kadar Lübnan tarihinde eşi benzeri olmayan mezhepler ve sınıflar ötesi muazzam bir kitlesellikte olsa da karşı karşıya olduğumuz ayaklanmaya devrim demek için henüz çok erken. 2015 protestolarından sonra kurulan Sivil Toplum Koalisyonu ile 2016 Beyrut Yerel Seçimleri’nde ciddi bir başarı kazanan Beirut Medinati (Kentim Beyrut) kampanyası çerçevesindeki oluşum başta olmak üzere ülkedeki seküler örgütlenmeler mevcut ayaklanmaya hazırlıksız yakalandı. Ayaklanmanın on günü geride kalmışken henüz ortada ne temsil kabiliyetine sahip bir oluşum ne de devrimden sonra kurulacak yeni Lübnan’a dair, seküler bir anayasa dışında, müşterek ilkeler var.

Hem Cumhurbaşkanı Avn hem de Nasrallah yaptıkları açıklamalarda protestoculara temsilcilerini belirleyerek hükümetle müzakere etme çağrısında bulundu. İki deneyimli siyasetçi de herhangi bir temsil iddiasının protestocular arasında bölünmelere yol açacağının farkında. Protestocular, bu manevrayı “devirmek istediğimiz insanlarla konuşacak şeyimiz yok” argümanıyla şimdilik boşa çıkarmış görünüyor. Gelgelelim, geçtiğimiz on yılda dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan pek çok halk ayaklanmasında olduğu gibi Lübnan’da da örgütsüzlük, öndersizlik ve kendiliğindenlik protestocuların hem en büyük gücü hem de en büyük zaafı.

En az bunun kadar önemli olan, Lübnan siyasetini yönlendiren parti ve liderlerin hayatta kalma kabiliyeti. Halkın ezici çoğunluğunun gözünde itibarları sıfır da olsa, hemen her birinin, İç Savaş militarizmi ve savaş sonrası klientalizminin ürünü sadık birer tabanı ve irili ufaklı, gizli ya da açık silahlı güçleri var. Bu partilerin barışçı halk ayaklanmasına boyun eğip siyaset sahnesinden çekilmesini beklemek pek gerçekçi değil. Siyasi partilerin başka önemli bir avantajı da uluslararası bağlantıları. Suriye, İran ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkeleri belli partilere hamilik ederek Lübnan’da nüfuz sahibi olmaya çalışıyor. On yıllardır kendi aralarındaki hesapları gördükleri Lübnan’ı bir vekalet savaşı sahası olarak kullanmaya alışıklar. Seküler, bağımsız ve güçlü bir Lübnan ne küresel ne de en başta İsrail olmak üzere bölgesel güçlerin kolay kabul edeceği bir senaryo.

Tunus, Mısır veya Suriye gibi ülkelere kıyasla son derece karmaşık bir siyasi ve sosyal yapıya sahip Lübnan’da ne tüm halk tepkisinin üzerinde yoğunlaşacağı tek bir siyasi lider veya parti ne de bu tepkiyi somut bir siyasi gündeme kanalize edebilecek bir örgütlülük var. Bankalar ve üniversitelerin on gündür kapalı olduğu, otobanların protestocularca ulaşıma kapatıldığı ülkede günlük hayatın normale dönmesi talebi önümüzdeki günlerde kendine epey taraftar bulacak gibi görünüyor. Rejim yıkıldıktan sonraki sürece dair müşterek ilkelere henüz sahip olmayan, örgütsüz protestocular bu baskıya direnebilecek mi? İçlerinde yarılmalar ve/veya kopmalar olacak mı? Bunları zaman gösterecek.

Lübnanlılar şimdilik pasif direnişte olan son derece kuvvetli, karmaşık, uluslararası himayeye sahip bir siyasi nizama karşı mücadele ediyorlar. Evet, bu ayaklanmaya henüz devrim diyemeyiz. Ancak, şüphe yok ki bu ayaklanma, muazzam kitleselliği, on yıllardır bölünmüş (aslında hiçbir zaman ulus olamamış) Lübnan halkını birleştirmesi ve yıkılmak bir tarafa yakın gelecekte sarsılması bile beklenmeyen mezhepçi siyasi düzeni hedef almasıyla “devrimsel” bir nitelik taşıyor. Mezhepçi siyasi yapı ve temsilcisi partiler bu krizden sağ çıksalar bile bundan sonra Lübnan’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ve bir gün Lübnanlılar hayallerindeki, mezhebe değil liyakate, yolsuzluğa değil hesap verilebilirliğe, dini inanca değil sekülerizme dayanan yeni bir rejim kurduklarında 17 Ekim 2019 bir milat olarak hatırlanacak.

Başka bir deyişle, mezhepçi siyasetin henüz belki sonunun değil ama sonbaharının geldiğini söylemek yerinde olur. Lübnan’ın mezhepçi siyasi rejimi bir ağaçsa, bu ağacın yaprakları bir gecede gür, koyu bir yeşilden yine gür bir turuncuya döndü.

30 ekim itibariyle hala yapamamış olduğum dersimde bahsedeceğim Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında Beyrut’ta inşa edilmiş bir meydan (Şehitler Meydanı) ile bir bina (Büyük Saray) vardı. Sabah uyandığımda pek çok öğrencimin de aralarında olduğu Lübnanlılar, Şehitler Meydanı’nı doldurmuş, meydanın yakınlarındaki, bugün başbakanlık binası olan Büyük Saray’ın önündeki polis barikatını zorluyorlardı. Hala da oradalar. Bazı tarihsel süreçlerde sokaklar, sınıflardan daha fazla şey öğretir. Lübnan, böyle bir süreçten geçiyor.

Ümit Fırat Açıkgöz/birgun.net

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*