Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » ‘Kurtuluş’ yolunda bir tutam kır çiçeği…

‘Kurtuluş’ yolunda bir tutam kır çiçeği…

Herkese merhaba.

Kuşkusuz konumlanma noktası, değerlendirmenin doğruluğu için vazgeçilmez bir işleve sahip. Görme biçimlerimiz, bir ölçüde irademizin ötesinde olan sınıfsal konumlarımızın bir belirleneni. Bu nesnel güç çoğu zaman öznel, iradi çabamızla geriletebilir olsa da sonuna gidilmediğinde başladığımız yere dönme olasılığı ne yazık ki çok fazla. İzninizle küçük burjuva İnan’ın görmesiyle, kısa bir 1 Mayıs Kurtuluş-Kızılay yolculuğuna çıkalım…

Öğrenci arkadaşlarımızın ana gövdeyi oluşturduğu grup, öğle öncesi, hazırlıklarını tamamlayıp biraz ürkek, huzursuz ve heyecanlı ama hepsini kapsayan ve aşan saf bir cesaretle Siyasal’ın kapısından yola koyuldular… Adımlar, adımlar… Kurtuluş Parkı’na yaklaşmak üzereler. Parkın başlangıcında bir grup emekçi onları beklemekte. Pek tabii karşıda, Kolej Kavşağı‘nda; polis, daha genel, devlet ve daha öz Türkiye tekelci burjuvazisi onları karşılamaya hazır… Soluklar tutuldu, kaşlar çatıldı ve kısa süreli ama görece yoğun bir çatışma ile geri çekilme. Ama bir pusuyla karşı karşıyalar. Geride, Hacettepe Hastanesi taraflarına öbeklenmiş polis grubu geri çekilenlere hücum ediyor. Bu durumda adımlar hızlanıyor ve kitle, daha uzun soluklu olacağını umduğu ilk hamlesini sonlandırıyor.

Ve tanık olabiliğim kadarıyla Ziya Gökalp Caddesi… Caddede ilginç bir şekilde karşılıklı TOMAların ve akreplerin konumlandığını gördük (kuşkusuz Kurtuluş ekibi iş dönüşü Kızılay ekibine katılmakta). Bu zor aygıtlarının arasında bir grup, Kızılay yönüne doğru polisle tartışma, itişme halinde. Polisler sanki ‘arkadaşlar bizi fazla yormayın, aslında başkalarını bekliyoruz’ der gibiler. Bu arada doğru anlayabildiysem ‘izin verin de karşı karşıya olan TOMAları tek bir noktada toplayalım’ dercesine tüm aygıtlar sırtlarını Kızılay’a yasladı. Ara ara atışmalar, bir ara Sıhhiye’den gelen Ankaragücü ekibinin tepkisi, kısmi gaz ve su kullanımı, bekleme hali… Ve başrol oyuncuları sahnede yavaş yavaş yerlerini almakta… Sonrasında ne olduğunu çıkarsamak güç olmasa gerek: ileri geri mevzilenmeler, zorunuza zorun dile/ele/vücuda gelişi. Hey; bugün bizim, sınırınız sınırımız değil, dünya bizim, yapay sınırlar sizin… Sokaklara geri çekilme, ter, içten gülümsemeyle taçlanan yorgunluk…

Küçük burjuva İnan;Kurtuluş’ta biraz heyecanlı, Sakarya Caddesi’nde ‘dizlerde titreme yok’ şarkı sözlerine ters düşen dizlerde hafif bir titreme ve kaygı halinde sinik (bir süredir biriken duygusal yıpranma da etkili olmuş olabilir) ama sonradan Ziya Gökalp Caddesi’nde gönlü daha ferah…

Asıl temayı sona sakladım… “Gaz-halay” ikiliğini kendi adıma karşı karşıya koymuyorum. Belirli bir teorik birikim ve pratik algısı, ilke düzeyinde bir yönelime işaret ediyorsa ve bu ilke gönüllü biçimde kişide içselleşmişse o kişi yoluna devam eder. Sağına, soluna, gerisine bakmaz, bakmamalı bence… Neden Kızılay sorusunun, hiç ama hiç dolandırmadan kısa ve öz bir yanıtı olduğu düşüncesindeyim: Bir sene içerisinde, doğrudan sınıf perspektifi ile çözümlendiğinde doğru bir bütüne işaret edecek olan onca gelişmenin nihai değil ama bu zaman kesitinde düğüm anı 1 Mayıs’tı, Kızılay’dı. Toplumsal hareketin ivmelendiği ve yapay sınırları zorladığı bu bir senenin mekansal ifadesi Taksim gibi Kızılay’dı bana kalırsa. Sınıfın asli öğlerini, Kızılay doğrultusunda harekete geçirememeye dönük örgütlenme eksikliklerini fazlasıyla önemsiyorum. Bu eksikleri görme konusunda pek haklı ama buradan hareketle varılan sonuçları ve teorik önermeleri kendi adıma şaşkınlıkla değerlendiriyorum. Neden Kızılay ve Kızılay’da olsa ne olurdu sorularının yanıtı konumlanma noktamıza göre, neden Sıhhiye ve Sıhhiye’de oldu da ne oldu sorularının yanıtından çok ama çok daha kolay ve yalın. Gerçekten, bu bir senelik hızlı dönem ekseninde neden Sıhhiye? Toplumsal ilişkiler kümesinin tarafı olan ve toplumsal hareketler alanında doğasından kaynaklı deneyim ve birikime sahip devletin, 1 Mayıs için aldığı önlemlerin niteliği dahi kendimize güven üzerine düşünmeye küçük de olsa bir çağrı olarak değerlendirilemez mi? Sıhhiye’deki metal duvar , koca bir tren uzunluğunda TOMA ve akrep silsilesi, sürekli pusu… Sahi kim kimi hafife alıyor ya da abartıyor? Tüm bu önlemlere tek başına/mutlak bir anlam atfedecek değilim ama görmezden de gelinmemeli bence.

Bağışlayın ama asılın asılı başka bir tema daha var… Örgütlenme sorunu ve ‘kendine devrimci’ belirlemesinin ilişkilendirilmesi. Ana tema, devrimci siyasetlerin iş görme biçiminin sınıfı şu ya da bu şekilde dışladığı, bu dışlamanın sonucunda da sınıfın gününün ‘kendine devrimcilerin’ iradi bir gösterisine dönüştüğü yönünde… Hepimizin iyi bildiği teorik serin sulara yol alalım: kişi kendine devrimciyse çok basit bir şekilde devrimci değildir. Örgütlenme sorununun kendisi devrimici iradeyi sınırlar ama dışlamaz. Sağlam bir teorik eksen, pratikte aksıyor olsa da parti/sınıf ilişkisini sandığımızdan daha geçişli/ilişkili örer, işletir. Sınıf devrimcilerinin sınıfa tepeden bakması ne demek? Böyleyse, bu iki öğe ilişkili ve sınıfın kendisi daha açık bir gerçeklik olduğundan sınıf devrimcisi mi yok yoksa? Beğenmesek, kaba bulsak, kibirli görsek de üzgünüm ama varlar… Varlar ama toplumsal hareket dinamizm kazandığında herkesi silip süpürür mü diyorsunuz? Doğru, süpürülecek çok şey var… Başka bir dünyanın mimarı sınıf kuşkusuz ama yine üzgünüm, bu başka dünyanın harcı beğenelim beğenmeyelim sınıf devrimcileri… Teorinin yalancısıyım, bağışlayın lütfen.

Bitirirken; bir tutam kır çiçeğini koklamayı öneriyorum, düşüncelerimiz ile çiğnemeyi değil.

İŞÇİLER ÖLÜYOR SERMAYE YAŞIYOR!!!

Ankara’dan Bir Akademisyen

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*