Anasayfa » GÜNDEM » Kürt Sorunu, Seçimler ve Parlamentonun Solu

Kürt Sorunu, Seçimler ve Parlamentonun Solu

Hatırlayalım:

Türk devleti Oslo’da PKK ile doğrudan görüşmelere başladı. Öngörüşmelerle birlikte yaklaşık 4 yıl süren bu süreç devletin Öcalan’ın hazırladığı yol haritasını reddederek müzakere protokollerini imzalamayacağını bildirmesiyle 2010 Mayıs’ında tamamen sona erdi. Bunun ardından devlet KCK operasyonlarıyla Kürt ulusal hareketini zayıflatmaya ve güçten düşürmeye yoğunlaştı.

2012’nin sonbaharında Türkiye’nin Kürt sorunu Suriye’de Kürt kantonlarının kurulmasıyla bölgeselleşirken hükümet bu yükselişin önünü kesmek için bu kez merkezine Öcalan’ı alan bir “süreç” kurguladı. Amaç “Kürt sorunu” olarak tabir edilen genel anlamıyla ulusal eşitsizlik sorununun çözümü, daha doğrusu kısmi çözümü bile değil, bir çatışmasızlık durumunun tesisi ve Öcalan’ın tutsaklık koşullarının yumuşatılması karşılığında PKK’nin silah bırakmasıydı.

Öcalan’ın bir patronaj ilişkisiyle PKK’yi çözmek için bir “alet” olarak kullanılması amacının sonuç vermeyecek, hayalperest bir girişim olduğu zamanla açığa çıktı. Yine de devlet ve AKP, Öcalan ile PKK ve HDP arasında çatlak yaratma, ayrım bulma ve oradan ilerleme politikasında ısrarcı oldu. Oysa siyasi çatlaklar, toplumsal-sınıfsal çıkar farklılıkları ve kriz durumlarında ortaya çıkarlar. Kürt ulusal hareketi bu dönemde krize girmek bir kenarda dursun, tam aksine uluslaşma yürüyüşünde yeni bir fırsat penceresinin açılmasıyla birlikte önemli bir atılım yaşadı. IŞİD’in Irak ve Suriye Kürtlerine saldırısına karşı örülen direnişte Kürtler arasındaki rekabet ve ihtilaflar zayıflayarak Kürt kimliğinin inşası hızlandı. Aynı anda devlet kanadındaysa özellikle AKP’nin 3. döneminde iç ve dış politikada hareket esnekliği kabiliyeti daralıyor, biriken toplumsal-sınıfsal çelişkilerin fonunda içeride Gezi Direnişinin kitlesel sokak militanlığıyla ve Gülencilerle kurulan koalisyonun dağılmasıyla, dışarıda AB’den uzaklaşma ve Ortadoğu’da Sünni İslam adına yürütülen vekâlet savaşlarında alınan yenilgilerle krizler ardı ardına patlak vermeye başlıyordu.

Ekim ayında Türkiye Kürdistan’ındaki Kobanê eylemlerinin ardından “Kobanê direndi, devlet kaybetti” başlıklı değerlendirmemizde Türk devletinin, sınırlarının dibinde (biri resmi, diğeri fiili) iki özerk Kürt bölgesi varken ve bunları (resmen veya fiilen) tanımak zorunda kalırken, içeride Türkiye Kürtlerinin özerkliğine dair en ufka bir kırıntıyı dahi tanımamasının giderek zorlaştığı tespitini yapmış, PKK’yle müzakereyi hızlandırmak zorunda kaldığını vurgulamıştık.

İşte geçtiğimiz ay Newroz öncesi ve sonrası yaşanan gelişmeleri bu arka plan içerisinden okumak gerekir. Başbakan yardımcısı, İçişleri Bakanı ve AKP grup başkanvekilinin Dolmabahçe’de HDP heyetiyle birlikte verdiği ortak fotoğraf, birikerek önlerine fatura edilmiş bir zorunluluğun sonucudur. Ancak o resmin öncesinde ve sonrasında atılan karşılıklı adımların da bir matematiği vardır:

Kobanê eylemlerinden ürken devlet, sonrasında PKK’ye eğer müzakere istiyorsa “kamu düzeninin tesisi” koşulunu koymak istedi. “Kamu düzeni”, kentlerdeki Kürt milislerin dağıtılması anlamına geliyor. Devletin “kamu düzeni” talebini içeriklendirmesi, PKK’nin (silahları çekmesi yanında) tüm alan kontrolü çabalarını durdurması, Türkiye Kürdistan’ındaki fiili özerklik oluşumu yapılanmasını dağıtması demekti. Bunun PKK tarafından ağırdan alınarak reddedilmesine karşılık devletin adımı ise iç güvenlik yasasının geçirilmesi oldu. Meclis’te geçtiğimiz günlerde kabul edilen iç güvenlik yasası resmen içerdiği sıkıyönetim maddeleriyle devletin ve AKP’nin (yaklaşan 1 Mayıs’la birlikte Kürdistan’la da sınırlı olmayan) sokak hâkimiyeti amacıyla faşist uygulamalarına kılıf hazırlayan yasalar niteliği taşıyor.

Öte yandan Kürt ulusal hareketinin kamu düzeni tanımıysa, “siyasal alanın yeniden yapılandırılması ve egemenliğin paylaşılması anlayışı” üzerine kurulu. Çözüm süreciyle hedeflenen de mevcuttaki yarı fiili paylaşımın yasallaşması, yapılanması, tanımlanması. Bunun devlet tarafından reddine yönelik olarak ortaya koyulan PKK tehdidi ise sokağın direnmesi, yani çatışma tehdidi…

İki güç ve politika odağı arasındaki çatışmada Newroz öncesi ve sonrası hızla atılan bir adım ileri, iki adım geri karşılıklı adımların arkasında işte bu iki yaklaşım ve beklenti arasındaki çelişki ve gerilim yatıyor. HDP’nin seçime parti olarak girme kararı, Demirtaş’ın barajı aşmaya yönelik “seni başkan yaptırmayacağız” demeçleri, Öcalan’ın kongre tarihi vermeyişi, Erdoğan’ın “Kürt sorunu yok, verilen fotoğrafı doğru bulmuyorum, izleme heyeti gereksiz” açıklamaları, iç güvenlik yasasının meclisten zorla geçirilmesi, Genelkurmay’ın PKK’ye yönelik, PKK’nin askeri hedeflere yönelik kontrollü tacizleri, hükümetin Arınç’ın bir-iki mızmızının ardından seçime kadar izleme heyetlerini ertelemesi vb. Görüşmeler sona ermedi, Kürt sorununa burjuva çözüm yönünde adımlar olanağı tümden tükenmedi; ancak durdu ve ertelendi. Mevcut durumda Rojava ve Kobanê’yle patlayan tıkanıklığın onu üreten nedenle birlikte hala orta yerde durduğu, kartların seçimler sonrası yeniden dağıtılacağı görülmektedir.

Seçimler

1) Devletin MGK düzeyinde, kırmızı kitabında Kürt sorununa yaklaşım parametrelerinde kökten ve esaslı bir değişiklik henüz yapılmamıştır. PKK’nin önerdiği silah bırakma karşılığında burjuva demokratik çözüm perspektifi (bulanık 10 madde esasen bunu önermektedir) AKP ve Genelkurmay tarafından, bir bütün olarak devlet tarafından kabul görmüş olmadığı gibi, meseleyi zamana yayma politikası devam ettirilmektedir.

2)AKP sınıra dayanmıştır ve bundan sonrasını eskiden olduğu gibi sürdüremeyecek durumdadır. Ekonomi, dış ilişkiler, siyasal ve toplumsal çelişkiler, toplam tablo AKP’nin geriye doğru çözülüş sürecine girdiğini göstermektedir. Bu çözülmenin hızı ve temposunu belirleyecek olan önemli bir etmen, önümüzdeki genel seçimlerde alınacak sonuçlardır. Erdoğan’ın gücü ve iktidarı (ve parayı) kendisinde merkezileştirme çabaları, salt bir “kişisel diktatörlük arzusu” vb. ile açıklanamaz; esasen çözülme geciktirilmek istenmektedir, ancak bu yönde atılmak istenen her yeni adım (filli başkanlık uygulamaları, hükümete verilen ayarlar, tek başına anayasayı değiştirerek başkanlık getirme hayali, Erdoğan’ı eleştirenlerin tutuklama, soruşturma, basın davaları, gözdağıyla sindirilmek istenmesi, fitne hikâyeleri, Erdoğan’a örtülü ödenek yetkisi, başkanlığın AKP’nin seçim programına girmesi) ne kadar büyük olursa olsun, geçici etki yaratmaya mahkûmdur ve ayrıca yepyeni kriz öğelerini biriktirmektedir.

3) CHP ve MHP’nin etkin birer siyasal aktör olmaları, ancak zayıf bir ihtimal olan seçimlerden sonra AKP’nin tek başına hükümet kuramaması durumunda gündeme gelir. Bu olmadığı koşullarda Türkiye siyasetinde belirleyici mücadele ve hamleler AKP ile HDP arasında cereyan etmektedir.

4) Seçimlerde HDP barajı aşarsa ne olur? AKP hükümeti kurulduğu müddetçe Kürt sorununda “idarecilik”, “çok az ve çok geç” atılan adımlar, bir süre sonra bu adımlardan da çark politikası sürgit sürdürülmeye çalışılır. Ancak orta vadede tıkanır ve başarılı olamaz. Ak Saray merkezli politika darbe alır, AKP’de yeni arayışlar gündeme gelir, parti içi kriz büyür. Çelişkili, çalkantılı, politik türbülanslara açık bir dönem daha yaşanır.

5) Seçimlerde HDP barajı aşamazsa ne olur? Mevcut İmralı masası dağılır, Türkiye’deki burjuva demokratik siyasal güçler HDP merkezli olarak büyük bir iç ve dış kampanya yürüterek seçimlerin yenilenmesini gündemleştirir, muhtemelen KCK tutuklamalarına benzer bir dönem daha yaşanır, bir süre sonra da mecburen Oslo görüşmelerine benzer yeni bir süreç başlar. Kısacası yine çelişkili, çalkantılı, politik türbülanslara açık bir dönem daha yaşanır.

Parlamentonun Solu

Bu tabloda seçimler öncesinde burjuva siyasetin “solunda” çözülüş ve HDP’de eriyerek toplaşma artmaktadır. HDP’yi parlamentoya taşımak ve onu parlamentonun soluna daimi bir üye olarak yerleştirmek gereği, daha önce bu görüşte olmayan birçok örgüt ve hareketin üzerinde dayanamadıkları bir basınç yaratmakta, HDP’ye “bu seçimler için” destek kararları açıklanmaktadır.

AKP’nin tek yanlı bir çubuk bükmeyle ağırlaştırdığı burjuva siyaset zeminindeki zorlanma başta olmak üzere çeşitli güncel nedenlerin yanı sıra, bunun bir dizi köklü ve tarihsel nedeni var. Temelde yatan unsurlara değinmekle yetinelim:

1) Öncelikle ve esas olarak Türkiye’de geniş anlamıyla “solculuk” bir işçi sınıfı karakteri taşımamakta, esasen küçük burjuva bir sınıfsal karakterdedir. Kendisinin geniş bir şal olan “sol” yelpaze içerisinde olduğunu iddia eden, dolayısıyla burjuva meclisin solunda yer almayı hedefleyen parti ve örgütlerin tabanı da esasen kıyılardaki kent merkezlerine, orta sınıf semtlerine, sınıf kimliğinin önüne Alevi kimliğin geçtiği mahallelere, sınıf (işçi sınıfı ve kent yoksulu) kimliğinin önüne Kürt kimliğinin geçtiği kent ve mahallelere dayanmaktadır. Orta sınıf semtleri dışında, yukarıda sayılanların hepsinde aslında işçi kaynamaktadır, ama bu parti ve örgütlerin bu kesimler içerisinde yürüttüğü bir sınıf çalışması, bu yönde ürettiği talep ve formülasyonlar yoktur! Dolayısıyla sınıfsal olarak küçük burjuva bir “sol”la karşı karşıyayız.

2) Bu küçük burjuva sınıfsal taban, sınıfsal yapısına uygun bir toplumsal-siyasal-ruhsal davranış durumu sergiliyor. İdeolojik bulanıklığı, yaşam tarzı, konformizmi, dağınıklığı, oradan oraya savrulması ve rüzgâr nereden eserse kapağı oraya atması, hemen hiçbir zaman bağımsız ve iç tutarlılığa sahip bir duruşunun olmaması, her zaman daha büyük güçlerin gölgesine girmeyi gözetmesi, kötünün iyisi göreciliği, en radikal olduğu dönemlerde bile düzenden/sistemden kopamayışı ve en ufak şeyde beklentiye girmesi vd. bunun en tipik göstergelerinden birkaçıdır. Dolayısıyla büyük beklentilerden büyük hayal kırıklıklarına geçiş yapmak, Gezi’den sonra kolay sonuç alamama sonucu yorgunluk, hayal kırıklığı ve güçsüzlük duygusuna savrulmak, siyasette de güçlü olanın yanına kaymak bu kesimlerin yaşam alışkanlığıdır; kimseyi şaşırtmamalıdır.

3) Küçük burjuva siyasetin yaşadığı güncel dönüşümün arka planında kapitalizmin içsel neoliberal dönüşüm süreci yatar. Bu dönüşümün fonunda bu hareketler, sadece sistemin hâkim kıldığı (başta silahlı mücadele olmak üzere) kırmızı çizgiler sonucu sadece dışarıdan gelen baskı sonucuyla değil, bununla birleşik olarak içeriden de kapsadıkları küçük ve orta burjuva kesimlerin liberal yaşam tarzı ve ideolojisinin baskın etkisi karşısında çözülmektedirler.

4)’80 sonrasında Türk ve Kürt solunun evrimi benzerdir, hatta genel planda dünya çerçevesinde de aynı evrim yaşanmıştır; sadece aralarında var olan 5-10 yıllık bir geriden gelmeden söz edilebilir. Komünist bir devrim programına sahip olmayan “sol”, antifaşist- antiemperyalist nitelikteki halkçı-ulusalcı bir hattan, kısaca devrimci demokrasiden önce liberal halkçılığa çözülmektedir. Bu parlamentonun soluna yerleşme hedefiyle de örtüşür. Bunun bir adım sonrası sosyal-neoliberal demokratlıktır. Sınıf mücadelesinin doğrudan değil dolaylı ve çarpık bir alanı olan “kültür savaşları” alanında mücadele etme önceliğine sahip yapı ve hareketler, bu çözülüşü daha hızlı yaşamaktadırlar. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Pademos, Türkiye’de HDP de takipçilerine kendilerinden önceki örnekler olan Brezilya, Güney Afrika, Latin Amerika’da izlenen yolun tekrarını yaşatmaya adaydırlar.

Sonuç

Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve kent yoksulları geri düzeyde bir burjuva demokrasisi kapanında sömürülüyorlar. AKP’nin tarihsel rolü, burjuva demokrasisinin en geri muhafazakâr düzeyde tutulmasına hükümet etmek oldu. Ancak bu süreçte, özellikle de 3. döneminde, dış ve iç politikada yaptığı gerici ayarlarla karşısında kendisine karşı ciddi bir muhalefet potansiyeli de oluşturdu. Son döneminde önemli bir güç ve iktidar merkezileşmesi de yarattı. Bu karşısındaki bloğu da netleştirdi. Bugün Türkiye’nin en kitlesel, en büyük partisi “Erdoğan’ı istemeyenler partisi”dir. Dünya ekonomisine entegre olmuş, yönü Batı’ya doğru olan tekelci burjuvazi de bunun farkında. Burjuvazinin kolektif çıkarı gereği atılması gereken kimi adımlar da (Kürt sorununun stabilizasyonu, yeni anayasa vd.) sürüncemede kalıyor. Burjuva siyasette yeni arayışlar hızlandı. CHP bu seçimlerde Kemal Derviş’e ekonominin sorumluluğunu şimdiden verme sözü vermiş bir parti olarak, aynı anda emek vurgusunu arttırma ve bunu kitlelere yutturma gibi zor bir işe girişti. O zaten hiçbir zaman parlamentonun solu bile olmadı, onu bir kenara bırakalım.

Ama HDP şimdiden barajı aşma iddiasına uygun bir kampanya yürütmeye başladı. Geçiş döneminin alternatifsizliği ile parti programının bohça misali eklektik yapısı onu çekim merkezi haline getiriyor. Halkevlerinden EHP-ÖDP türü reformcu partilere, bir dönemin Maocu örgütlerinden bugün liberalizme çiğdem-çekirdek olmuş küçük grupçuklara, gazetecilerden liberal aydınlara dek çeşitli gruplardan HDP’ye destek açıklamaları başladı, ilerliyor. “Erdoğan diktatör olacak” korkusu duyanlardan bu yaz faşizmin gelmesini “sandıkta(!)” engellememiz gerektiğini savunanlara, HDP’ye oy vermemenin Rojava’ya destek vermemek, hatta şovenizm olduğunu propaganda edenlerden, Alevilerin kurtuluşu için HDP’ye oy vermek gerektiğini söyleyenlere dek türlü çeşitli gerekçelendirmeler yapılıyor.

Oysa asıl gerçek şu, 1 Mayıs yaklaşıyor, bunu neden kimse söylemiyor: Kimse işçi sınıfı çalışması yapmıyor! Kimse işçi sınıfına güvenmiyor, orada bir güç, bir umut görmüyor! Kimse bir devrimi, hele hele bir işçi sınıfı devrimini, bir komünist devrimi hayal dahi etmiyor! Kimsenin programında işçi sınıfı yazmıyor! Hiçbirinin demokrasi mücadelesinde işçi sınıfının adı geçmiyor, hiçbiri bayrağına sosyalist demokrasiyi yazmıyor, hepsi demokrasiyi “sınıfsızlaştırıyor”!

Sizi gidi küçük burjuvalar, sizi!

Bu kafayla kim bilir daha kaç seçim öncesinde, seçimlerden sonra “Öcalan özgür olacak” dersiniz: Cezaevlerindeki tutsaklar özgür olsun istiyorsanız, bir işçi deryası olan bu ülkenin işçilerini kazanmalıydınız! Kim bilir daha kaç seçim öncesinde, seçimlerden sonra “AKP gidecek, barış, özgürlük, demokrasi gelecek” dersiniz: “AKP’ye bu kadar oy kimin yüzünden gidiyor, kim çalışmıyor, kim hangi sınıf içerisinde, hangi sınıfın çıkarları için çalışıyor?” soruları sorulmadan sizin seçim sonuçlarını anlamanız, ders çıkarmanız, başarılı olmanız mümkün mü?

Seçimlerden geçerek burjuva parlamentonun soluna yerleşmeyi ve Kürt sorununu çözmeyi hedefleyen arkadaşlara sesleniyoruz. Buyurun siz meclise gidiniz, size engel olacak değiliz.

Ama biz de İşçi Meclisi’yiz. Bizim yolumuz sizden ayrıdır, bunu da biliniz.

İşçi Meclisi 56.Sayıda yayınlanmıştır

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*