Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Küresel kriz, Dünya-Bölge-Türkiye’ye bakış ve taktik sorunu

Küresel kriz, Dünya-Bölge-Türkiye’ye bakış ve taktik sorunu

Elimize mail yolu ile ulaşan Komünist Devrim Örgütü imzalı “KÜRESEL KRİZ, DÜNYA-BÖLGE-TÜRKİYE’YE BAKIŞ VE TAKTİK SORUNU” başlıklı yazıyı haber değeri taşıdığı için bölümler halinde okurlarımız ile paylaşıyoruz.

Yazının tamamına proletaryasosyalizmi.org sitesinden ulaşılabilinir.

I

“KÜRESEL KRİZ, DÜNYA-BÖLGE-TÜRKİYE’YE BAKIŞ VE TAKTİK SORUNU”

En gelişmiş kapitalist ülkelerden, ABD ve AB’den patlayıp, küresel planda tüm sınıfsal-toplumsal ilişkileri sarsıcılığı ile bugün yaşanan küresel kapitalizmin küresel krizidir. Sermaye birikiminin ulaştığı küresel tekelci düzeye göre mevcut artıdeğer üretim kapasitesinin yetersiz kalmasında kendisini gösteren, üretimin toplumsal güçlerinin üst gelişimi ile kapitalist üretim ilişkilerinin bağdaşmazlığıdır. Kapitalizmde yapısal olan ve bugün bir üst düzeyden kendini göstermeye başlayan aşırı birikim krizidir. Üretilmiş artıdeğeri gerçekleştirme (aşırı üretim) krizleri, ve bugün Yunanistan gibi bir dizi devleti, bir dizi en büyük banka ve tekeli bile ödenemez borç batağına sürükleyen finans (aşırı kredi) krizi, bu temelde ortaya çıkmıştır. Sermaye birikim sürecinin iç çelişki ve dengesizliklerinin arttığı, küresel tekelci birikim koşullarında aşırı birikmiş sermayenin değerlenme-değersizleşme sorunlarının büyüdüğü ve yeniden yapılanma sürecinde küresel tekel grupları ve emperyalist kapitalist güçler arasındaki rekabet ve hegemonya mücadelelerinin arttığı koşullarda gerçekleşen aşırı birikim, aşırı üretim, aşırı kredi şişmesi krizleri kapitalizmin tüm iç çelişkilerini derinleştirmekte, yeni bir düzeye taşımaktadır. Bu koşullarda uygulanan ve aslında krizin yıkım etkisini yaymayı amaçlayan kriz politikaları da krize farklı unsurlar eklemekte, yeni krizlere yol açmakta ve uzun süreli durgunluğu yapısallaştırmaktadır.

Burjuvazi üretici güçlerin küresel temelden dev çaplı gelişimini yönetemez hale geliyor! Son 5 yıldır içinde yaşadığımız küresel kriz sürecinde bu yüzden, küresel-bölgesel tekelci sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi de bir üst düzeye çıkıyor. Bir küresel devlet oluşumu ve bunun alt biçimleri olan bölgesel devlet oluşumu sarsıntıları daha şiddetli biçimde yaşanıyor.

Kapitalizmin krizi, işte asıl kapitalist üretim tarzının en temel çelişkisini daha belirgin hale getiriyor ve tarihsel gelişim yönüne açıklık kazandırıyor: 1- Üretimin toplumsal güçlerinin küresel temelden üst gelişimi ile kapitalist üretim ilişkilerinin artan bağdaşmazlığı; 2- Proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı. Krize öncelikli ve temel bakış eksenimiz de bunlar olmalıdır.

Küresel aşırı sermaye birikimi ya da aynı anlama gelen aşırı artıdeğer açlığı krizi: Sistemin en temel sorununun küresel artıdeğer sömürüsünü köktenci biçimde büyütmek, bir üst düzeyden azamileştirmek olduğunu ortaya koyar. Daha ilk elde, işçi sınıfına amansız, merkezi-küresel bir saldırı anlamına gelir. Küresel işsizlik patlaması, işgücü değersizleştirilmesi, çalışma tempo ve sürelerinin son sınırına kadar artırılması, güvencesiz, esnek, kölece çalıştırma programları, sosyal haklardan geriye kalanların da tasfiyesi, temel geçim araç ve hizmetlerini metalaştırma, kemer sıkma paketleri, işçi katliam, sakatlama ve intiharlarında görülmemiş artışlar, küçük mülk ve küçük statü sahiplerini yıkıcı proleterleşme süreçleri … Bugün krizde olan, olmayan tüm ülkelerde -elbette Türkiye’de de- bir üst kapsamda, küresel mali oligarşik eşgüdümle uygulamadadır.

Aşırı birikmiş ve karlı yatırımlara dönüşemediği için değersizleşme riski altındaki trilyonlarca dolarlık para sermayeye, yeni yüksek karlı değerlenme alanları açmak için; emek-gücünün can alıcı toplumsal yeniden üretim alanlarında da küresel tekelci azami kar/azami metalaştırma programları da olağanüstü bir hız kazanmıştır.

Toplumsal emek üretkenliğinin (sömürüsünün) her türlü sınırın ötesinde artırılması saldırganlığı, ekonomik toplumsal olduğu kadar siyasaldır. İşçilerin, yıkıcı işçileşme süreçleri içindeki geniş ara tabakaların, kent ve kır yoksullarının artan direncini kırmak hasletiyle iç içe yürütülmektedir. Durmaksızın sıkılaştırılan neoliberal üretim, emek ve yönetim organizasyonları, esnek, güvencesiz kölecilik, performans ve yeterlilik sistemleri, aynı zamanda işçi sınıfı üzerinde azami boyunduruk araçlarıdır. Dünya çapında gelişen işçi direniş ve başkaldırılarına karşı burjuva demokrasisinin işçi düşmanlığı vidaları da, sistematik biçimde sıkılanmaktadır.

Emeğin toplumsal üretkenliğinde bir sıçrama yaratacak yeni üretim teknolojilerinin devreye girmesinin uzun bir zamana yayılması, kapitalist üretim ilişkilerinin artan engelleyiciliğini açıkça göstermektedir. Yalnız dar anlamda emek sömürüsü artırılmamakta, eğitimden sağlığa, aileden dine, devletten anayasaya kadar her şey, tüm yaşam, toplumsal emek üretkenliğini bir üst düzeye çıkaracak, buna odaklayacak, buna güdümleyecek tarzda yeniden düzenlemektedir. Üretimin toplumsal güçleri ile kapitalist üretim ilişkilerinin artık küresel temelden çelişkin sarmal gelişimi, hem kriz sarsıntılarının arttığı, hem de her türlü üretkenlik artırıcı yeniden yapılandırmanın daha oturmadan yetersiz kaldığı, emeğin tüm toplumsal ilişkileriyle birlikte ölümüne daha fazla üretkenliğe zorlandığı bir süreçtir. Yaşadığımız küresel kriz, toplumsal emek üretkenliğindeki artışın tıkanması, belli bir üretkenlik düzeyinde kurumsallaşmış olan ve üretkenlik artışının engeli haline gelen tüm toplumsal ilişkilerinin sarsıntılarla çözülmesi süreci olduğu gibi tüm bunların sınıfsal-toplumsal güç çatışmalarıyla adım adım bir üst üretkenlik düzeyine doğru yeniden düzenlendiği tarihsel bir süreçtir.

Çözülen aile, din, milliyetçilik, ağırlaşan ücretli kölelik ilişkisi içinden, onu örtecek, sağlamlaştıracak ve derinleştirecek biçimde restore edilmekte ve böylece, küresel tekelci kapitalizmin azami sömürü, azami egemenlik ve yaşamın her alanında gericilik üçlemesi çok daha güçlenmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıkılaştırılan neoliberal demokrasi ile birlikte, ırkçılık, milliyetçilik, dincilik-cemaatçilik, erkek egemenliği ve ailenin neoliberal yeniden düzenlenmesi, muazzam genişleyen ve direnci artan işçi sınıfını sömürü şiddetini artıracak ve mücadelesini etkisizleştirecek biçimde daha ağır bir kapitalist disiplin altına alma politikalarıdır. İşçi sınıfı içinde sayısı ve oranı durmaksızın yükselen iki kat sömürülenlerin de (ezilen cins, ırk, din, mezhep ve uluslardan işçiler, göçmen işçiler, çocuk ve öğrenci işçiler vd) iki kat boyunduruk altında tutulmasının paslı prangalarıdır.

Krizin ikinci dinamiği ise, üretkenliği düşük işçi kesimlerinin, sektörlerin, hatta ülkelerin yıkımı temelinde küresel üst tekelci sermaye yoğunlaşlaşması, bütünleşmesi ve merkezileşmesidir. Türkiye’de de günümüzde üretkenliği en düşük geleneksel küçük üretim tasfiye olmakla kalmıyor. Artıdeğer üretkenliği daha düşük tekstil, inşaat, tarım-gıda gibi emek yoğun dallar tekelci sermaye yoğunlaşması temelinde yeniden yapılandırılıyor. Üretkenliği daha yüksek otomotiv, elektronik, makine, enerji, iletişim, ulaşım gibi sermaye yoğun sektörler öne geçiyor. Sağlık, eğitim, spor, kültür-sanat (tiyatro, vb) da üretkenliği ve karlılığı düşük emek yoğun sektörler olmaları nedeniyle hedefe çakılıyor. Bu alanlar da teknolojinin yoğun olarak girmesiyle, performans/yeterlilik sistemleriyle emek üretkenliğini azamileştirmeye zorlanıyor. Yıkıcı işçileşme süreçlerini en çarpıcı biçimlerde mühendislik, ulaşım, eğitim, sağlık, spor, sanat gibi alanlarda muazzam bir hız kazanan azami emek üretkenliği ve kontrolü programlarında, hastane, okul, ulaşım, büro, sanat, sporun fabrikalaşmasında, “beyaz yakalılar”ın fabrika işçilerine yakınlaşmasında görüyoruz. Baştan aşağıya her şey azami emek üretkenliği temelinde yeniden organize ediliyor.

Küresel tekelci kapitalizmin kaçınılmaz bir kriz itkisi de, bir üst düzeyden yıkıcı mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Burjuva demokrasisinin mali oligarşik karakteri krizle daha bir açığa çıkmakta ve yoğunlaşmaktadır. Avrupa’da da tepeden atanan kriz hükümetleri, iletişim, grev, gösteri haklarına getirilen ya da getirilmek istenen kısıtlamalar, birbirini izlemektedir. Avrupa Birliği’nde ve Türkiye’nin merkezinde olduğu bölgede, tekelci kapitalist gelişme, küresel entegrasyon ve üretkenlik düzeyi daha geri ülkelerin bile nasıl yıkıma uğratıldığını görüyoruz. Savaş, askeri-siyasi müdahale, ambargo, yıkma, her türden güç kullanımının da olduğu yıkıcı bölgesel-küresel güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci: Birikmiş artıdeğere, stratejik doğal kaynaklara el konulması, aşırı birikim krizi içindeki mali sermayeye yeni ucuz işgücü ordularının, yüksek karlı yatırım ve değerlenme alanlarının açılmasıdır. Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisine azami entegrasyon, azami egemenlik politikalarının bir ifadesidir.

Kriz, emperyalist kapitalizmin eşitsiz, düzensiz, kesintili gelişme yasasının küresel entegrasyonla yeni bir hız ve şiddet kazandığını da göstermektedir. Kriz, sermayenin küresel tekelci temellerde biriktiği üst tekelci birikim evresinde, tüm kapitalist ekonomilerin içiçe geçtiği bir evrede gerçekleşmektedir. En ileri emperyalist kapitalist güçler, ABD, AB, Japonya, kriz ve durgunlaşmadan en ağır etkilenenlerdir. Kriz, ABD, AB, Japonya’nın çürüme ve gerileme eğilimini bir dönem için hızlandırırken, Çin ve Rusya’nın yeni küresel güçler olarak ortaya çıkışlarını da belirginleştirmiştir. Diğer BRİC ülkeleri Brezilya ve Hindistan’ın yanısıra, Endonezya, Güney Kore, Meksika, Türkiye, Güney Afrika gibi orta-ileri gelişmiş kapitalist güçler, ABD ve AB’nin kendilerine daha fazla yaslanma ihtiyacıyla krizinden rol çalarak, oradaki aşırı birikmiş sermayenin ihracından daha fazla pay alarak, mali oligarşinin küresel temelini genişleten ve onun içinde yeni bir bölgesel tekelci kapitalist güçler kademesi olarak, en saldırgan biçimde pay ve güçlerini artırma hasleti içindedirler. Emperyalist kapitalist güç odaklarının çoklulaşması, yeni bir orta-ileri gelişmiş, bölgesel tekelci kapitalist güçler kademesinin ortaya çıkması, bölgesel ve küresel denge bozulumunu artırmaktadır. Eşitsiz gelişen burjuva güçler arasında, paylaşım, rekabet, güç, hegemonya mücadeleleri, işçi sınıfı ve emekçi halklar açısından ekonomik çöküş, savaş gibi daha yıkıcı biçimler kazanmaktadır.

Krizin bugünkü düzeyi ve seyri, kronikleşmiş bir durgunluk içerisinde gelgitler, nisbi canlılık ve daralmalar, bir dizi ülkede çöküntülerdir. Küresel tekelci kapitalist yeniden yapılanma sürecinin tekel grupları, emperyalist kapitalist ülkeler arasında yol açtığı derinleşen hegemonya krizi, uluslar arası ve sektörel gelişim eşitsizlikleri ve dengesizliklerle birlikte kapitalizm açısından içinden çıkılması zor bir tablo ortaya çıkartmıştır. Bu açıdan önceki kriz reçeteleri kolayca uygulanamamakta, “kemer sıkma” paketleri, “mali disiplin” programları, yarı sömürge ve bağımlı kapitalist ülkelere yıkma yöntemleri etkisiz kalmaktadır. Trilyon dolarlık banka-tekel kurtarma, teşvik paketleri, kredi pompalama yöntemleri ise, daha büyük sermaye değersizleşmesini ve çöküntülerini engellese de, aynı nedenle krizi daha uzun vadeye yayıp kronikleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Krizle birlikte tekel grupları arasındaki güç, ele geçirme, teknoloji, pazar savaşımları ve el değiştirmeler artmaktadır. Emperyalist-kapitalist ve tekelci kapitalist devletler arasındaki bölgesel ve küresel üstünlük kurma, güç ve hegemonya mücadeleleri de yoğunlaşıyor. Krizin tedrici yollardan çözüm koşulları azaldıkça paylaşılmış alanların yeniden paylaşılması için güç ve hegemonya mücadeleleri daha açık hale geliyor. Yerel ve bölgesel savaşlar, hükümet darbeleri ve kitle ayaklanmalarının manipüle edilmesiyle sürüyor.

Bugünkü kriz, emperyalist-kapitalizmin küresel tekelci birikim evresinde, küresel devlet eğiliminin gelişimi içerisinde gerçekleşmektedir. Ulus devlet temelli emperyalist-kapitalist çözüm arayışları, üstünlük kurma mücadeleleri olmakla -ekonomik daralmanın sonucu olarak kısmi himayecilik, kendi tekellerine öncelik verme, kendi pazarına ve nüfuz alanlarına hakim olma, siyasal düzeyde ırkçılık ve faşist hareketlerin yedekten yükseltilmesi, ulusal düşmanlığı körükleme vb. gibi politikalar geliştirilmekle- birlikte kriz strateji ve politikaları, emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşümü ve yeniden yapılanma strateji ve politikaları doğrultusunda Davos, Bilderberg, DB, IMF, DTÖ, Merkez Bankaları Birliği, G-8, G-20, B-20, AB, NATO gibi dünya devletinin temel organları tarafından belirlenmektedir. Ulus devlet temelinden meta ve sermaye ihracıyla gelişen tekelci kapitalist gelişimle -emperyalist kapitalist gelişimin önceki evresi- bölgesel kapitalist birlik oluşumlarının, küresel devlet eğiliminin ve organlarının ortaya çıktığı, ekonominin tüm dalları arasındaki içiçe geçişlerin had düzeyde arttığı küresel tekelci birikim evresi arasında gerilimli, sürtünmeli bir süreç yaşanmaktadır. Bugün ikincisinin baskın olduğu içiçe geçişli bir durum vardır.

Kriz döneminde içe kapanma ve himayecilik eğilimleri, ulusalcı politika ve ittifaklar, faşist politika ve yöntemlere başvurmalar, geri kırılmalar ortaya çıkabilirse de sermayenin küresel tekelci birikim evresinin ulus devletleri çözerek küresel temellerde birikim strateji ve politikaları, bölgesel-küresel güç ve hegemonya mücadelelerinin içerisinden geçerek ve hızlanarak devam edecektir. İzleyecek olan dönem, savaşsız veya savaşlarla ulus devletler temelinde dar bir emperyalist dünya hegemonyasının kurulacağı bir dönem olmayacaktır. Küresel mali oligarşik tekelci hakimiyet ve tekel grupları arasındaki güç mücadelelerinin biçimlendireceği daha üst kapitalist birlik ve birleşmeler, ulus kabuğundan da sıyrılmış olarak daha fazla ortaya çıkacaklardır. Sermayenin bölgesel ve küresel tekelci birikimi, rastlantısal bir durum ya da bir politika tercihi değil, sermayenin tekelci birikim sürecine içkin bir gelişimdir.

Kriz, her düzeyde çatışmalı ilişki biçimlerin artışına tekabül etmektedir. Sermayenin küresel-bölgesel birikim ve güç yükseltimi ile her şeyin, her türlü ilişkinin bu yeni temelden zorla yeniden düzenlenmesi: Bu geçişi yapamayan ya da engel olan her şey, önceki üretim ve egemenlik ilişkileri, rejim biçimleri, üstyapılar, güç çatışmalarıyla çözülüyor, dağılıyor ya da zorla yıkılıp bu yeni temelden düzenlenme sürecine sokuluyor. Emperyalist kapitalist güç odaklarının çoklulaşmasının, bölgesel tekelci kapitalist güçlerin ortaya çıkmasının yarattığı dengesizlik, pay, güç, konum mücadeleleri, bir dünya devleti oluşumunun içinden yürümekte ve bunu hızlandırmaktadır. ABD/emperyalizm, dünyayı eskisi gibi yönetemez hale geldiği halde, dar antiemperyalist ulusalcı-halkçıların sandığı gibi ABD-emperyalizm patronajı basitçe onarılıp farklı biçimde sürdürülmemekte, küresel tekelci kapitalizm ve küresel mali oligarşisi, bu krizde G-20 vb gibi yeni organlarının muazzam etkinleşmesinden görüldüğü gibi, bir üst düzey ve biçimde, adım adım yeniden örgütlenmektedir.

Emperyalizm, çürüyen kapitalizmdir. Tekellerin, mali oligarşinin asalaklaşması ve çürüme eğilimi kapitalizmin tarihsel sınırlarına işaret eder. “Ancak bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini dışladığını sanmak yanlış olur; durum kesinlikle böyle değildir. Emperyalist dönemde bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı kesimleri, bazı ülkeler, bu eğilimlerden kah birini kah ötekini, küçük ya da büyük ölçüde gösterirler. Genel olarak kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir, ne var ki bu gelişme sadece genelde gittikçe daha eşitsiz hale gelmekle kalmıyor, eşitsiz gelişme kendini, sermaye bakımından en zengin güçlerin (İngiltere) çürümesinde de özellikle gösteriyor.” (Emperyalizm, Lenin) Bugün ise, durgunluk ve çürüme eğilimi artan ABD, AB, Japonya gibi güçlerin yerini basitçe Çin, Rusya gibi yeni emperyalist güçler almıyor, “gerileyen”, “yükselen” küresel güç odakları, sonradan görme saldırgan bölgesel güç odakları, yeni bir küresel mali oligarşik hiyerarşi, egemenlik ve hegemonya oluşumuyla iç içe geçiyor. Her şeyin küresel-azami üretkenlik artışı ve küresel mali oligarşik devlet oluşumu içinden zorla yeniden düzenlenmesi, ironik biçimde kapitalizmi tarihsel sınırlarına daha bir koşar adım yaklaştırıyor.

Burada iki tipik tasfiyeci yaklaşımla sınırlarımızı net çekelim: Sistemin krizle kendiliğinden (kendiliğinden ayaklanmayla vb) çökeceği ya da krizi kendiliğinden (ne kadar mücadele edilirse edilsin engellenemez, tek yanlı mali oligarşik toplum ve siyaset mühendisliğiyle fazla zorlanmadan) aşacağı teorileri! Birinciler işçi sınıfı ve kitlelerin bilinç, örgütlülük, komünist ideolojiyle kaynaşma düzeyini umursamadan, her krizi devrimci kriz sanan ve kendiliğindenci aşırı beklentiler ve kaçınılmaz hayal kırıklığını yayan sol tasfiyeci yaklaşımlardır. Krizin yalnız sistemin tıkanması ve fırsat yönünü görür ve tek yanlı mutlaklaştırırlar. İkinciler ise, krizin kitleleri yeniden tarih sahnesine çıkarmasını, işçi sınıfı ve kitle hareketlerinin sıçramalı gelişme olanaklarını yok sayan, uzunca bir dönemdir sınıf savaşımında etkisizleşmenin doğurduğu umutsuzluk ve yenilgi psikolojisini yayan sağ tasfiyeci yaklaşımlardır. Krizin yalnız sistemin yeniden yapılanması ve tehlike yönünü görür ve tek yanlı mutlaklaştırırlar. Her ikisi de devrimci taktik, siyaset, pratik sınıf çalışması yoksunu, tasfiyeci akımlardır. Kriz sistemin tıkanması ile yeniden yapılanmasının birliğidir. Kriz, devrim açısından da yeni tehlikeler ile yeni gelişme olanaklarının birliğidir. Burjuvazinin, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin her düzeyde saldırganlığının arttığı, çatışmalı ilişkileri bir üst üretkenlik ve egemenlik düzeyinden yeniden düzenlemeye çalıştığı, diğer taraftan kitlelerin öz savunma hareket ve farklı olanak arayışlarının arttığı, sınıf hareketinin sıçramalı gelişme potansiyelinin ortaya çıktığı, süreçlerdir. Kriz, bu yüzden sınıfsal-toplumsal-cinsel-uluslar arası çatışmalı ilişkilerin arttığı, hem karşıdevrim hem devrim cephesinden “dış” müdahalelere, farklı gelişme olanaklarına da en açık hale geldiği süreçtir. Kriz sürecinde, burjuvazinin her düzeyde artan saldırganlığını durdurmanın, kitlelerin geri kesimlerinde demoralizasyon, dağınıklık, şovenizme dinciliğe sarılma eğilimi ile mücadele etmenin, sınıf savaşımında ortaya çıkan yeni dinamik ve sıçramalı gelişme olanaklarını değerlendirmenin, burjuvazinin dayattıklarına karşıt ve yepyeni seçenekleri gündemleştirmenin tek yolu, stratejik bir iç örgüye sahip kitle çalışması temelinde, ortaya çıkan yeni tehlike ve fırsatlara hızlı taktik yönelimi birleştirebilmektir. “Sakin dönemlerin” rutin alışkanlıklarıyla değil, çok daha dinamik, esnek, geçişli bir konumlanış içinde olmak, ortaya çıkan yeni sorun, tehlike, fırsat ve dinamiklere, stratejik bir hattan hızlı biçimde refleks verebilmeyi gerektirir.

Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin içsel gelişimi, bir üst düzeyden azami küresel üretkenlik (sömürü) ve azami küresel egemenliğin tesisi, yaşamın her alanında gericiliği körükleme doğrultusundadır. Fakat kaçınılmaz değildir. Küreselleşen işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının, emekçi halkların, ezilen cins, ulus ve ırkların, eze eze yeni bir azami üretkenlik (artıdeğer sömürüsü) ve egemenlik disiplini altında tutulup tutulamayacakları konusu, tek başına küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin küresel mühendislik programı ve hükmüyle değil, sınıfsal-toplumsal güçler mücadelesiyle tayin edilir. Sınıf güçleri çatışması, sınıf programları, taktikleri çatışması ile tayin edilir. Kriz, burjuvazinin her düzeyde sıkışması ve sömürü-güç yükseltimi yönelimi, sınıfsal-toplumsal güç çatışmalarınının şiddetlendirmesiyle, siyaseti ve siyasal sorunları ön plana çıkarmaktadır. Birikimli ekonomik-toplumsal sorunları da yoğunlaştırıp siyasal bir düzeye taşımakta, siyaseti en yoğunlaşmış biçimiyle daha belirleyici hale getirmektedir. Bu, “sakin dönemler”de ekonominin ağırlığına karşılık, kriz süreçlerinde, içinden geçtiğimiz “sarsıntılar çağı”nda bugün, siyaset, güç siyaseti yapmayan hiçbir sınıf, kesim, devlet ve akımın ayakta kalamayacağını, ya da varlık hakkını kazanamayacağına işaret eder.

KRİZ SÜRECİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ VE KARŞITLIK EKSENİ

1- “Sermaye ne kadar büyür, yoğunlaşır ve merkezileşirse, o kadar kendi kendinin engeli ve sınırlayıcısı haline geliyor. Sermayenin küresel ölçekteki yoğunlaşması ve merkezileşmesi, sermayenin içkin çelişkilerinin daha da büyümesiyle, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını daha açık hale getirmesi ve keskinleştirmesiyle, genel krizindeki derinleşmeyi ve tarihsel sonuna gidişini de göstermekte, açığa çıkarmaktadır. Bu, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin artan ölçüde engeli haline gelmesinde, kapitalist gelişimle birlikte büyüyen ve derinleşen çürümede ifadesini bulmaktadır.” (Komünist Devrim Örgütü Mücadele Platformu)

Küresel kriz, kapitalizmin içindeki sınıfsal-toplumsal çelişkilerini açığa çıkartıp şiddetlendirmekte ve tarihsel sınırlarına doğru gidişini göstermektedir. Bu her şeyden önce, hem en sivri sonuçları (işsizlik, güvencesizlik, aşırı çalışma, iş cinayetleri, işçi-işsiz intiharları, yıkıcı proleterleşme süreçleri, eğitim sağlığın tekelci kapitalizasyonu, baskılar, katliamlar, “doğal afet” görünümündeki felaketler, doğa yıkımı, demokrasinin sınırlarının daralması, gericilik, savaşlar, müdahaleler, çürüme eğilimi vd) üzerinden, hem de toplumsal-sınıfsal kökünden, kapitalizmin, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin yıkıcı eleştirisini yoğunlaştırmayı ve sivriltmeyi gerektirir. Herhangi bir dar muhalefet, protesto, vicdani eleştiri değil! Yıkıcı eleştiri demek, sınıf kinini bilemek demektir. Sınıf sezgilerini bunları en ağır biçimde yaşayarak, özdeneyimlerinden edinen, bunlara açık ya da örtük tepki duyan işçi kitlelerinde, “biz böyle çalışmak, böyle yaşamak, böyle yönetilmek istemiyoruz!”, iç itilimi yaratmaktır. Yıkıcı eleştiri demek, pratik eleştiri demektir. Kapitalizmin sistematikleşen bu sonuçlarından her biri, kendi sınıfsal-toplumsal mücadele dinamiklerini de kaçınılmaz olarak ortaya çıkartıyor. Güvencesizliğe ve taşeronluğa karşı mücadele hareket ve örgütlenmeleri, iş cinayetlerine karşı mücadele dinamik ve kurumsallaşması, sağlık ve eğitim alanında belirginleşen ve süreklilik kazanmaya başlayan sınıfsal-toplumsal hareketler, büyük “doğal afetler” karşısında toplumsal seferberlik hareketleri, Kürt halkına dönük Roboski, Pozantı gibi saldırıların, kürtaj yasağı tartışmalarının, kadınlara dönük şiddet, tecavüz, cinayetlerin, hak gasplarının yarattığı toplumsal-siyasal infaaller, belli bir tepki birikimi üzerine bardağı taşıran olaylar çevresinde ortaya çıkan yeni hareketler (internet sansürü, tiyatro vd) gibi… Bu olayların her biri üzerinden kapitalizmi, burjuva demokrasisini, burjuvazinin sınıf egemenliğini zıpkın gibi hedefe çakan somut teşhir yazıları, propaganda derinliğinde ajitasyon temel önemdedir. Ancak teşhir, ajitasyon kendi başına yetersizdir. Bu olayların ortaya çıkardığı ya da derinleştirdiği sınıfsal-toplumsal mücadele dinamikleri içinden örgütlenmek, asıl bu sorunları en yakıcı biçimde yaşayanları sabırla örgütlemek, kendi sınıfsal-toplumsal sorunlarının muhatabı ve değiştirici öznesi haline getirmek. Yıkıcı eleştiri demek, kapitalizmin bu sonuçları ortaya çıkartan sınıfsal-toplumsal çelişkilerinin sarsıcı tarihsel gelişimi yönünden komünist eleştirisi demektir. Her düzeyde ve öne çıkan her sorun temelinde gelişkin proletarya sosyalizmi ve komünizm yaşamsal seçeneğini, kapitalizmin içinde gelişen ön koşullarını dinamize etmeyi, bugünün sorunu ve yakıcı ihtiyacı kılmayı gerektirir. Kapitalist mali oligarşik egemenliğin karşısına, burjuvazinin eskisi gibi yönetemez hale geldiği üretimin dev çaplı toplumsallaşmış güçlerini, toplumsal emeğin görülmemiş üretkenliğini, toplumsallaşmış proletaryanın üretimi ve yaşamı kendisi için örgütleme ve yönetme yeteneğini koymak demektir…

2- Burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere karşı kriz politikaları:

a- Yapısal yeniden düzenleme programları. Bunlar, kimileri yıllardır, on yıllardır süregiden yeniden yapılandırma programlarının kriz sürecinde alabildiğine hızlandırılmasını ve bir dizi yeni alanda da küresel temelden yeniden yapılandırmanın başlatılmasını kapsamaktadır. Temeli, toplumsal emeğin artıdeğer sömürüsünün yalnızca artırılması değil, her alanda ve bir bütün olarak yeni bir düzeyden azamileştirilmesi, ve artan sınıfsal-toplumsal-cinsel-uluslar arası çatışmalı ilişkilerin, işçi sınıfını, emekçileri, kadınları, emekçi ve ezilen halkları bir üst düzeyden egemenlik altına alacak biçimde, sermaye birikiminin yeni temelinden yeniden düzenlenmesidir. “Ulusal istihdam stratejisi” denilen kölece esnek ve güvencesiz çalıştırma programları, azami rekabetçi bireysel performans sistemlerinin yaygınlaştırılması, çalışma ve yaşamın her alanını kaplayan ve işe girdikten sonra devam eden “yeterlilik ölçme/karşılaştırma” sınavları mekanizması bunlar arasındadır. Eğitim, sağlık, kent, tarım, doğa dahil yaşamın her alanındaki emek ve insan için yıkıcı yeniden düzenlemelerin olağanüstü bir hız ve şiddet kazanması bu kapsamdadır. İşçi ve emekçiler üzerindeki, hem çalışırken hem yaşamlarındaki azami zaman, mekan, düşünce ve davranış kontrolü, teknolojik denetim, her şeyin ölçme/karşılaştırma (kontrol-güdümleme) sistemlerine bağlanması bu kapsamdadır. Şovenizm, ırkçılık, dincilik, ailecilik neoliberal restorasyonu bu kapsamdadır. Eskisi gibi yönetilemez hale gelen ezilen cins ve ezilen ulus sorunlarının, bölgesel rejim krizinin, yine zora dayalı olarak, yeniden düzenlenmeye çalışılması bu kapsamdadır. Hepsi gelip, burjuvazinin küresel-bölgesel tekelci azami üretkenlik, yaşamın her alanına yayılan azami mali oligarşik egemenlik ve gericilik programlarına bağlanır.

b- Açık ya da örtük (sürece yayılmış) “kemer sıkma” paketleri. Başlıca bileşenleri, petrol, doğal gaz, elektrik, su, gıda, iletişim, ulaşım, eğitim, sağlık, konut gibi en temel geçim mal ve hizmeti fiyatlarına yüksek zamlar, vergiler, “katkı payları”, ücretleri dondurma ve düşürme, özelleştirme, kamu ve özel sektörde istihdam indirimi ve işten çıkarmalardır. Son 4-5 yıldır, artık eğitimli gençleri de kapsayan işsizlik, işten atmalar, yüksek zamlar ve fahişleşen geçim faturaları, artan sayıda ülkede ve dünya çapında, daha sıklaşan militan özellikler, kitle isyanı biçimleri de alan, işçi, işsiz, öğrenci, kent yoksulları ağırlıklı genişleyen kitle mücadelelerinin başlıca dinamiklerinden biridir.

c- Sermayeyi kurtarma ve teşvik paketleri, aşırı birikmiş sermayeye yeni yüksek karlı saldırgan değerlenme alanlarının açılması. Küresel kriz sürecinde bugüne kadar devletlerin işçi ve emekçilerin gırtlağına basarak, sermaye kurtarma ve teşvik paketlerinin toplamı 5 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır. Sermaye borçları kitlelere yıkılmakla kalmamakta, sermayeye vergi indirimleri ve sermaye karlılığını artırmak için maliyetlerin bir bölümünü devletin üstlenmesinin doğurduğu dev bütçe açıkları, kitlelere “kemer sıkma” paketlerini de yapısallaştırmaktadır. Sermayeye yüksek karlı yeni azami birikim alanlarının açılması ise, eğitim, sağlık, su, doğa, gecekondu ve küçük üretim alanları, kültür, tarih, spor, sanat dahil her türlü çalışma ve yaşam alanına yayılmakta, derinleşmekte, krizle görülmemiş bir hız ve şiddet kazanmaktadır. İstanbul’a 3. köprü, yeni kanal, iki kent, deprem yasası adı altında yüzbinlerce konutun yıkılması, Ankara’ya yeni bir kent, “yerli” otomobil vb gibi, aşırı birikmiş sermayeye yüz milyarlarca dolarlık, yıkıcı yeni azami kar alanları açılmasıdır. En sonu, Libya ve Suriye’ye emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist savaş ve müdahalede olduğu gibi, yeni el koyma ve azami birikim alanlarının açılmasıdır. Sermayeye yeni azami değerlenme alanlarının açılmasının tüm biçimleri (özelleştirmeler, küresel-bölgesel tekeller-devlet konsorsiyumu projeleri, savaş ve müdahaleler…) bu alanlarda da bir yanda mali sermaye birikiminin diğer yanda yıkıcı proleterleşme ve sefalet süreçlerinin hızlandırılmasıdır.

3- Burjuvazinin saldırgan kriz politikalarına karşı mücadele, öncelikle etkisiz, kendiliğindenci-protest tarzdan çıkmayı gerektirir. Kapsamlı kriz paket ve programlarının bir çoğu aylar, yıllar önceden bilinen, en azından öngörülebilir politikalardır. Yumurta kapıya gelince, tepki göstermek, dışardan ajitasyon ve çağrılarla, bir iki hamleyle sonuç alınacağını sanmak genellikle etkisiz kalmaya mahkumdur. Stratejik kapsamlı saldırılara karşı ancak yine stratejik bir iç örgüye sahip sınıf politikaları ile mücadele edilebilir. Gelişen ya da gelişme potansiyeli olan belli sınıf dinamiklerini saptamak ve odaklanmak, çalışmayı bu kitlesel mücadele dinamikleri içinden süreklileştirmek ve kurumlaştırmak, iç-dış ilişkiler ağını, çeşitli olanak ve dayanakları genişletmek, alanın/kesimin tüm bilgisi ve mücadele birikimini özümseyip vakıf olmak, gelen saldırıya ve buna karşı nasıl mücadele edileceğine dair süreklileşmiş bir ajitasyon propagandayla iç-dış sınıfsal-toplumsal bir ilgi ve etki zemini oluşturmak, içerden (kapitalizmi hedefe koyan ve sınırlarını aşan stratejik bir ufukla birleştirilen) somut sınıf politikası ve taktikleri, esnek-dinamik örgütlenme biçimleri üretebilir hale gelmek, bizzat bu sorunun asli muhatabı olan işçileri bu sürecin etkin özneleri ve örgütleyicileri haline getirmek… Bu dinamiği tetikleyecek gelişmeler karşısında da, genişleyecek tepki zeminini harekete geçirebilecek, ortaya çıkan hareketlenmeler içinde de ideolojik, siyasal, örgütsel bir etkide bulanabilecek ve yaygınlaştırabilecek, inisiyatif sahibi bir durumda olmak. Merkezden başlayarak tüm kadro ve örgütlülüğün bunları yapabilir hale gelmesi, daha doğrusu bu odaktan baştan aşağıya yeniden kadrolaştırılması ve örgütlenmesi zorunludur.

4- Küresel krizle birlikte dünyada ve Türkiye’de tüm önceki neoliberalizmin birikimi ile birlikte, bir dizi temel önemdeki konuda, ortaya çıkan sınırlı da olsa mücadele izlekleri ve süreklilikleri ile birlikte, bir özdeneyimsel bilinç birikimi ya da farkındalık, mücadele isteği ve arayışı, daha geniş kesimler açısından da ilgi ve duyarlılık yaratmaktadır. Örneğin güvencesizlik, işçi sağlığı ve güvenliği, yıkıcı proleterleşme süreçleri, eğitim ve sağlık, işçilere, kadınlara, kürtlere karşı işlenen cinayetler, baskılar, tacizler, saldırılar, aşağılamalar bunlar arasındadır. Bu alanlarda halen çok sınırlı ancak süreklileşmesiyle önemli mücadele dinamik ve organlarıyla birlikte, dev çaplı birer mücadele potansiyeli ve ondan da geniş bir sınıfsal-toplumsal meşruluk zemini vardır. Bu orantısızlık, tersinden bir avantaja çevrilebilir. Yine bir hamlede sonuç alma beklentisi biçiminde değil, ancak bu alanlardaki, iyi saptanmış somut bir durum veya vaka örneğine odaklanmış, onun üzerinden alandaki daha geniş mücadele potansiyeline ve daha geniş toplumsal meşruluk ve destek halkalarına hitap eden, (hedefli, organize, hareket planları olan) birkaç aylık dinamik seri yaratıcı çalışmalar, kendi mikro gücünün çok ötesinde yayılabilecek bir etki ve destek halkaları da yaratabilir. Bu, başlangıçta çok küçük ancak organize bir güçle, tanımlı kitle mücadelesi dinamikleri temelinde ve onun da içinde iyi hesaplanmış bir alt hedef ya da vaka örneği üzerinden, öncesi ve sonrası da olan yaratıcı bir iç örgüye sahip ve bu dinamik içinden kendi öz faaliyet ve destek güçlerini de oluşturan ve genişleten, daha geniş de bir tanınmışlık ve çekim oluşturan bir çalışmayla, kriz zemininde, sınıfsal-toplumsal hareketin gelişme yönünden değerlendirilmesi ve esinleyici somut örnekler üzerinden bir mücadele izleği, kanalı yaratarak ilerletilmesidir.

5- Burjuvazinin kriz politikalarında temel olan, kemer sıkma paketleri değil, bunların da bir bileşeni olduğu yapısal yeniden düzenleme programlarıdır. Sermaye birikiminin geçiş yaptığı bölgesel-küresel temelden, azami üretkenlik, azami metalaştırma, azami işbölümü, azami kurumlaştırma, azami mali oligarşik egemenlik programlarıdır. Yapısal dönüşüm programları, sömürüyü ve egemenliği eski durum içinde kalarak artıran değil, (ki zaten eskisi gibi artırılamaz hale geldiği için) baştan aşağıya yeni ve daha üst bir durumdan örgütleyen programlardır. Bu yüzden yapısal dönüşüm programlarıyla, zaten çoktan zeminini kaydırmış oldukları önceki durum içinden, önceki durumunu korumaya ya da geri getirmeye çalışarak, yani salt dar muhalefet ve hayırcılıkla, mücadele edilemez. Burjuvazinin her türlü kriz saldırganlığı politikasına en büyük kesinlikle karşı duracağız, fakat yapısal dönüşüm programlarına karşı önceki ya da mevcut durumu savunarak değil. Bizzat yapısal dönüşüm sürecinin ve ortaya çıkardığı yeni durum içindeki sınıfsal-toplumsal çelişki ve çatışmaların tarihsel gelişme yönünden.

6- Daralan cendere (ve artan mücadele dinamikleri)

Kriz, küresel temelden kapitalist üretim, işbölümü ve meta egemenlik ilişkilerinin (ve yine bu temelden mülkiyet ilişkilerinin), mali oligarşik burjuva demokrasisinin, devletinin, yanısıra birey, cinsiyet, ulus (ve ezilen ulus), doğa ilişkilerinin tümünün ve her birinin birikimli iç çelişkilerini ve göreli iç sınırlarını, artan ölçüde engelleyiciliğini de daha fazla açığa çıkarıyor, altını çiziyor. Kitleler tarafından tüm kapitalist ilişki biçimlerinin birer cendereye dönüşmesine ve bu cenderenin daha fazla hissedilmeye başlanmasına da neden oluyor. Emeği her türlü fizik ve toplumsal sınırının ötesinde çalışmaya zorlayan azami üretkenlik cenderesi… En temel-yaşamsal gereksinmeleri bile baskılayan azami metalaştırma cenderesi… Tüm toplumsal ilişkilerde, azami üretkenlik, azami metalaştırma, azami işbölümü, azami -yeniden- kurumlaştırma (ailenin, dinin, okulun, medyanın, milliyetçiliğin, devletin vd neoliberal burjuva demokratik restorasyonu, internetin bilimum sansür, takip, kontrol yasa ve düzenlemelerine bağlanması vb vb) cenderesi…

– Azami üretkenlik…

Her şeyin artık küresel temelden azami üretkenlik artışına bağlanması; azami üretkenlik artışının yalnız imalat sanayinin değil, (enerji, ulaşım, iletişim, tarım, büro, eğitim, sağlık, turizm, hizmet, kültür, sanat, spor, oyun, eğlence dahil) tüm çalışma ve yaşamın, tüm üretim ve egemenlik ilişkilerinin temeline yerleşmesi; sistem üretkenliği ne kadar artırmışsa daha fazla artırmakta o kadar zorlanması ve dev çaplı toplumsallaşmış emeği o kadar eze eze, binbir türlü ezici üretkenlik organizasyonu ile, her türlü fizik ve toplumsal sınırının ötesinde üretkenliğini durduraksız artırmaya zorlaması… Tüm bunlar zaten her şeyin, sınıfa karşı sınıf, krize karşı sosyalist devrim, kapitalizme karşı komünizm eksenine oturmakta olduğu, her şeyin bu eksenden yeniden şekillenmekte olduğunu gösterir. Öyleyse her türlü mücadele de, bu tarihsel gelişim yönünden, (uzlaşmaz sınıf çatışmalarının ve kapitalizm-komünizm karşıtlığının gelişimi yönünden), bunu içerimine alarak ve işçi sınıfının bilinç, örgütlülük ve eylemini bu doğrultuda ilerletecek tarzda yürütülmelidir. Tarihsel-diyalektik materyalist taktik, sınıfsal-toplumsal çelişkilerinin gelişim yönünden incelenmesini, “tüm dışsal ve görünürdeki momentlerin, temel, harekete geçirici güçlere, üretim güçlerinin ve sınıf mücadelesinin gelişimine indirgenmesini gerektirir.” (Lenin) Evet, yüzeysel bir bakışla dışsal gibi görünen, eğitim sorununun, sağlık sorununun, kadın sorununun, Kürt sorununun, Suriye ile savaş sorunun da öncelikle kapitalizmin üst gelişimi içindeki temel çelişkilerin tarihsel gelişim yönünden, toplumsal emek üretkenliğinin (kapitalist üretim ilişkileri ile) çelişkin gelişimi ve sınıf savaşımı ekseninden ele almayı gerektirir. Ancak böylelikle kapitalizm-komünizm karşıtlığını, güncel sınıf mücadelesinin içine taşımak mümkün hale gelir. Ancak böylelikle işçi mücadelelerinin yüzünü kapitalizmin bugün geldiği gelişme düzeyinden geriye dönük olmaktan çıkarıp ileri çevirmek mümkün hale gelir. Emeğin bugünkü toplumsal üretkenliğinin küresel gelişim düzeyi, giderek kapitalist üretim ilişkilerinin ezicileşen kabuğuna sığmaz, onun tarafından yönetilemez hale gelmektedir. Küresel tekelci kapitalizm, toplumsal emek üretkenliğini ne kadar üst bir düzeye çıkarmışsa ve ne kadar hızlı artırıyorsa, üretkenlik artışının da o kadar engeli, sınırlayıcısı, zorlaştırıcısı, ancak emeği eze eze gerçekleştirebilicisi haline gelmektedir. İşte bu yüzden, tarihsel gelişme, işçi sınıfının tahammül edilmez hale gelen azami üretkenlik baskısı, eziyeti, kıyımı ve tükenişine karşı çok daha büyük sınıf savaşımlarının gelişimine ve üretkenliğin çok daha az bir çalışma süresi ve çabayla, geliştirilebileceği yeni ve daha yüksek bir topluma doğrudur. Emeğin küreselleşen üretkenliğinin bugün geldiği düzeyde, işçi sınıfı yalnız durduraksız üretkenlik artışı (ve bunun için sayısız yeniden düzenleme) baskısı, gerilimi, tükenişi ve araçlaşmasından kurtulmak için değil, çok daha az bir emek ve çabayla, çok daha üretken ve yaratıcı bir toplumsal gelişmenin önünü açmak için, kapitalist üretim ilişkilerini, sermaye egemenliğini ve dolayısıyla, dev çaplı bilimsel-teknolojik-organizasyonal üretkenlik artışına karşın üretimin halen zorunlu emeğe dayanıyor oluşunu, yıkmak zorundadırlar. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öne çıkan, işsizlik ve aşırı çalışmaya karşı çalışma saatlerinin kısaltılması, esnek ve güvencesiz çalıştırılmaya karşı iş güvencesi, parasız sosyal güvenlik, iş cinayet, sakatlanma, hastalıklarına karşı işçi sağlığı ve güvenliği, emeğin her türden değersizleştirilmesine (eğitim, sağlık, sanat işçilerini, ezilen ulus, cins, mezhep, ırktan, göçmen işçilerin hedef gösterilmesi, siyasal-toplumsal baskı, aşağılama ve saldırılar, performans ve yeterlilik sistemleri, sınav cenderesi, vd) karşı mücadeleler, işçi sınıfının bağımsız söz, istem, iletişim, örgütlenme, gösteri özgürlüğü mücadelelerine de bu eksenden odaklanıyoruz. Azami üretkenlik saldırganlığı, işçilerin yalnızca vahşice sömürülmesini değil, fizyolojik, psikolojik-moral olarak ezilmeleri, çalışma ve yaşamlarında azami zaman, mekan, düşünce, davranış güdümünü, siyasal baskıyı, ideolojik-kültürel gericiliği de doğrudan içerir. Bu yüzden kapitalizmin azami emek üretkenliği saldırganlığına karşı mücadele, ücretli köleliği yıkma, neoliberal demokrasi ve gericiliğe karşı sosyalist proleter demokrasi mücadelesinden ayrılamaz.

– Azami metalaştırma…

Azami metalaştırmanın içindeki değişim değeri/kullanım değeri çelişkisi giderek derinleşmektedir. Yaşamın hiçbir alanını boş bırakmadan kuşatan azami meta egemenliği, her türlü toplumsal ilişki ve ihtiyacı da dolayımlayıp azami şeyleştirmektedir. İhtiyaçların karşılanmasını amaç değil araç ve giderek bastırılan bir kenar süsü haline getirerek, korkunç bir tahribata yol açmaktadır. “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülmektedir.” Hızlı üretkenlik yükselişi temelinde meta-yaşam alanı bir noktaya kadar genişlese ve işçileri cezbetse de, üretkenlikteki yavaşlama ve tıkanmalarla meta-yaşam cenderesini de hızla daraltmaya başlar. Tüm yaşamı hükmü altına almış tekeller krizi fiyatlarına bindiriverirler. “Artık soba zahmetiyle, kömür pisliğiyle uğraşmadan ayda 50 liraya kombiyle ısınıyoruz” konforundan, doğal gaz faturası ayda 150-200 liraya çıkınca eser kalmaz. “Artık çocuklarımızı lisede üniversitede okutabiliyoruz” sevinci, milyar liraları bulan eğitim faturaları ve üstüne diplomalı işsizlik belası ile sönüp gider. “20 lira vermişiz çok mu, özel hastanelerde tedavi olabiliyoruz” gönenci, aylık kişisel sigorta primi üstüne tedavi “katkı payları” yüzlerce lirayı bulunca, artan sayıda ilaç ve tedavi sigorta tarafından ödenmez hale gelince darmadağın olur. “Gecekondudan TOKİ sitelerine geçtik” gururlanması, büyük şehirlerde en kötü daire fiyat ve kiraları göğe vurunca tuzla buz olur vb. vb… En temel gıda ürünleri bugün kural olarak en büyük fiyat artışları olanlar… Ve yine kural olarak en yaşamsal ve vazgeçilemez olan ürün ve hizmetler, en pahalı olanlar ve en hızlı fiyat katlayanlardır. Bilgi, kültür, sanat, doğa, oyun, eğlence de baştan aşağıya metalaştırılmış durumda. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sınıfsal-toplumsal mücadelenin bu büyüyen potansiyel gelişme yönünden, başta eğitim, sağlık, enerji, ulaşım, iletişim, kültür, sanat, spor, doğa olmak üzere temel yaşamsal ihtiyaçların işçi, kent ve kır yoksulları, öğrenciler için parasız olmasını fiili mücadele ajitasyonu olarak yaygınlaştırmalı ve her kitle çalışması alanında, öne çıkan belli kitlesel ihtiyaç noktalarına odaklayarak süreklileştirmeliyiz. Bu aynı zamanda işçi sınıfının kent ve kır yoksullarını da antikapitalizm ekseninden ileriye çekeceği mücadele ittifakının temel bir alanıdır. Emekgücünün görülmemiş bir yığınsallık ve yıkıcılıkta, bugünkü azami metalaştırılması (“güvencesizlik ve esneklik rejimi”) hasebiyle işçi sınıfı, yalnızca temel geçim ürün ve hizmetlerinin meta olmasına karşı değil, meta egemenlik ilişkilerine, kapitalist üretim tarzındaki kökünden, emekgücünün meta olması temelinden uzlaşmaz karşıt olan tek sınıftır. Kar için değil ihtiyaçlar için üretim. Kapitalizme karşı metasız yaşam ihtiyacı (mücadelesi). Satılık: Kapitalizm, İhtiyaç ve yararlılık: Sosyalizm.

– Azami işbölümü…

Üretimin bugün geldiği dev çaplı küresel toplumsallaşma düzeyi, kapitalist işbölümünün sönümlendirilmesinin gelişen koşullarını oluşturuyor ve zorunlu hale getiriyor. Kadını eve, köylüyü toprağa, kafa emeğini özel bir mesleğe, öğrenciyi okula, işçiyi ömür boyu tek bir parça işe bağlayan işbölümünü kaldırmayı “toplum için bir ölüm kalım sorunu” haline getiriyor. (Marx) Dahası toplumu belli bir ulusa, ulus devlete, belli bir dine, bağlayan diğer tekçi egemenlik bağlarını da çözüyor. Aile, ulus, din, toprak, işkolu, meslek, okul, kamu, ömür boyu tek bir parça iş bağlarının küresel tekelci kapitalizm altında uğradığı çözülme, ne kadar yıkıcı ve korkunç görünürse görünsün, o, kadınlara, gençlere, çocuklara, eğitimlilere, kamu çalışanlarına, işçilere…, bu dar bağlarının dışında rol vermekle: a- İşbölümünün olmadığı yepyeni toplumsal ilişki biçimlerinin koşullarını oluşturur. b- Kapitalizm koşullarında ise en temel ve belirleyici bağlarının evrenselleşmiş emek (sınıf) bağı olacağı, yeni ve daha üst bir temelden dev çaplı toplumsallaşmış proletaryanın ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığının oluşumunu hızlandırır. Ne var ki bu da düz bir süreç değildir. Krizle önceki toplumsal-mesleki-teknik ve uluslar arası işbölümünün yıkılması, kafa-kol, kent-kır, kadın-erkek, ve uluslar, meslekler, işkolları vb arasında iç içe geçmelerle birlikte eşitsiz gelişim, işbölümünü yıkıcı bir rekabete, güç ve hegemonya mücadeleleriyle (“yükselen” ve “gerileyen” uluslar, cinsler, meslekler vb) yıkıcı bir toplumsal anarşi ve felaketlere dönüştürür. Küresel tekelci kapitalizm, yıkımlarla çözdüğü bu aynı işbölümünü, bu kez çok daha büyük boyutlarda, çok daha ayrıntılandırarak, sınıfı alabildiğine parçalayıp katmanlaştırarak, tahammül edilmez biçimde yeniden üretiyor. Çünkü “toplumsal işbölümü, meta ekonomisinin ve kapitalist ekonominin tüm gelişme sürecinin temelidir.” (Lenin) Köylünün geri kalanını toprağa bağlı tutarak işçileştiriyor (tarım-gıda tekellerine fason çiftçilik). Kadını eve, aileye, erkeğe bağlı tutarak işçileştiriyor. Öğrenciyi okula bağlı tutarak işçileştiriyor. Kafa emeğini halen bir mesleğe bağlı tutarak işçileştiriyor. (Öğretmenlerin, sağlıkçıların, mühendislerin, sanatçıların vb işsiz kaldıklarında başka bir iş de yapamaz durumda olmalarından kaynaklanan mesleki bağımlılık.) Bu bağımlılık ilişkilerini de “denetimli özerklik” biçiminde emekgücünü değersizleştirmekte, iş yükünü artırmakta, iki kat bağımlılaştırmada kullanıyor. Neoliberal muhafazakar demokrasi, post modern çoğulcu demokrasi, küresel ücretli kölelik ilişkisi temelinden, ırk, ulus, din, mezhep, cinsiyet, aile, meslek, toprak, mekan, yaş vd bağımlılık ilişkilerini, katmanlı, parçalayıcı, “denetimli özerk” bağımlılık ilişkileri örgüsü olarak yeniden üretmekte, küresel tekelci sermaye birikim ve egemenliği azamileştirmenin içsel bileşenlerine çevirmektedir. Küresel tekelci kapitalizmin gelişiminin bir yandan çözdüğü, bu geleneksel bağımlılık ilişkilerine daha fazla yaslanmak zorunda kalması, sermayenin kendi kendisinin engeli haline gelişinin, çürüme eğiliminin de en çarpıcı göstergelerinden biridir. Her türlü işbölümünün tarihsel sönümlenme olanağı ve zorunluluğuna karşın azamileştirilmesi, kapitalizmin küresel tekelci düzleminde had safhaya çıkan, en keskin çelişkilerinden biridir. Eskisi gibi yönetilemez hale gelen ezilen cins, ezilen ulus sorunları zaten bu merkezdedir. Yine son 5 yıllık kriz döneminde, Türkiye’de olduğu gibi dünya çapında, başta eğitim ve sağlık olmak üzere yıkıma uğratılan mesleklerin, eğitimli işçi ve işsizlerin, üniversite öğrencilerinin eylem, hareket ve isyanlarının belirgin biçimde öne çıkması bu yönde bir gelişimdir. Bunların tamamı aynı zamanda kapitalist işbölümü sorunlarıdır. Emeğin ulus, ırk, din, mezhep, aile, meslek, ömür boyu parça iş, (kamu, mekan, zaman vd) bağlarına/bağımlılıklarına geriye doğru sarılması, bunları korumaya ve geri getirmeye çalışması, neoliberal muhafazakar demokrasinin de bunları ücretli kölelik temelinden yeniden kurumlaştırması, bugün işçi sınıfı hareketinin yeni durum içinden çelişkin gelişiminin en ciddi sorunlarından biridir. Bugün çoğu işçinin de neoliberal yıkıma karşı bir sığınma, savunma aracı olarak, ya da kendilerinden bir nebze daha iyi veya kötü durumda olanların ezilmesinden ve yıkımından kendilerinin de nemalanacaklarını ya da kendi durumlarını böyle koruyacaklarını sanarak sarıldıkları (din, mezhep, ezen ulusçuluk, ezen cinsiyetçilik, aile, kamuculuk, meslekçilik, vd dahil) kapitalist işbölümüne karşı nasıl mücadele etmeliyiz? Aynı zamanda egemenlik/bağımlılık ilişkisi olarak işbölümünün çoğu işçi emekçide köklü önyargılar biçiminde varolan hassas konular olduğunu, burjuvazinin bu hassasiyeti nasıl istirmar ettiğini ve manipülasyon aracı haline getirdiğini biliyoruz. Bu hassasiyet, kapitalist işbölümüyle sol keskin görünen ama gerçekte soyut ve boş bir devrimcilikle de (bir kamu işçisine, öğretmene, sağlıkçıya “kamunun, mesleklerin çözülmesi iyi bir şey, proletarya toplumsallaşıyor” demekle yetinmek gibi) , bunlarla uzlaşan ve kimseyi incitmeyen, kimseyi ürkütmeyen küçük ve yavan endişelerle “yaşa ve bırak yaşasınlar” diyen liberal oportünizmle de, mücadele edilemeyeceğini gösterir. Yoksa en kararlı mücadeleyi vermeyeceğimizi asla değil. İşbölümü kapitalizmin en bunaltıcı, daraltıcı, engelleyici, alt üst edici bir cenderesi olarak, aynı zamanda muazzam bir sınıfsal-toplumsal mücadele dinamiğidir. Kapitalist işbölümüyle, dinle, milliyetçilikle, cinsiyetçilikle, aileyle, vb “işçi sınıfını her şeyden daha çok ve daha iyi eğitebilen sınıf savaşımı temelinde” mücadele edilebilir. Ayrımlar; uluslar, dinler, mezhepler, meslekler, sektörler, kafa-kol, kent-kır, kadın-erkek, kamu-özel, eğitim-çalışma arasında değil, burjuvazi ile proletarya arasındadır! Ve ancak sosyalist sınıf savaşımı temelinde, işçiler din, ulus, devlet, cinsiyet bağlarını, tahammül edilmez hale gelen kapitalist işbölümü cenderesini parçalayabilirler.

BURJUVA DEMOKRASİSİNİN KRİZİ VE GELİŞEN DEMOKRASİ DİNAMİĞİ

Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi, işçi sınıfı ve emekçiler için özgürlük değil, üzerlerinde azami egemenlik ister. Bu, emperyalist kapitalizm ve proleter devrimler çağının yeni durumu içinden, yeni biçimlerle güncellenen, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını her düzeyde olduğu gibi siyasal planda da şiddetlendiren yasasıdır. Azami egemenliği, ABD’ye, emperyalist işgallere, banka, finans, borç sistemine, sömürgesel ve yarı-sömürgesel ulusal bağımlılık ve faşizme indirgeyen geleneksel küçük burjuva antiemperyalist ulusalcı-halkçı, antifaşist halkçı-ulasalcı yaklaşımların görmediği, kapitalizmin küresel üst gelişim temelinden mali oligarşik egemenliğinin çok katmanlı yeni biçimidir. Küresel mali oligarşik devlet oluşumu içinden çoklu emperyalist kapitalist güçler, Türkiye’nin de içinde olduğu orta-ileri gelişmiş bölgesel tekelci kapitalist güçler, neoliberal “denetimli özerklik” çerçevesinde yerel burjuva güçler biçiminde, küresel, bölgesel, ulusal, yerel iç içe ve çok katmanlı bir mali oligarşik egemenlik sistemi ortaya çıkmaktadır. Esneklik ve güvencesizlikle alabildiğine genişletilen ve derinleştirilen küreselleşmiş ücretli kölelikten, küresel-bölgesel banka tekeller ve medyadan, azami metalaştırmadan, azami parçalayıcı ve katmanlaştırıcı işbölümünden, düzen kurumlarından ve yüksek devlet bürokrasisinden, hükümetlerden, yasalarından, teknolojik denetim ve e-devletten, neoliberal burjuva sivil toplum ve demokrasiden, bunların içinden yeniden üretilen neoliberal ulus, ırk, din, mezhep, aile, cemaat bağlarından geçmeyen, bunların toplamdaki azami kontrol, güdüm ve egemenliğine tabi olmayan hiçbir toplumsal ilişki, iletişim, düşünce, faaliyetin bırakılmaması… En temelinde ağırlaştırılmış bir ücretli köleliğin olduğu, diğerlerinin ücretli kölelik ilişkisinin içinden onu da güçlendirecek biçimde, çoklu, katmanlı, esnek, dinamik, iç içe ve birleşik olarak örgütlendiği burjuvazinin, mali oligarşik azami sınıf egemenliğinin yeni tablosu kabaca budur. Fakat bu aynı tablo, işçi sınıfı ve emekçilerin (üzerinde ve içindeki burjuva sınıf egemenliği) boyunduruğunu, her alan ve düzeyde -ücretli kölelik, meta egemenliği, işbölümü, burjuva devlet ve demokrasisi- daraltarak, ağırlaştırarak, özgürlük özlemlerini ve mücadele dinamiklerini de yaygınlaştırmakta, büyütmektedir. Özgürlük (ve demokrasi) istem ve mücadeleleri, tekçi egemenlik rejimlerinin olduğu ülkelerdeki emekçi sınıflardan, ezilen ulus, ezilen ırk, ezilen cinsten, şu veya bu düzeyde bir burjuva demokrasisinin olduğu gelişmiş kapitalist ülkerde (burjuva demokrasisini sorgulamaya başlayan) gençlere, kent yoksullarına, işçilere kadar dünya çapında yayılma eğilimi göstermektedir. Bugün küçük burjuva ve ara sınıf muhalefet siyasetleri gibi kitlelerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi ufku, burjuva demokrasisinin, sınırları daralan gerçek burjuva demokrasisine karşılık “ideal/düzeltilmiş” bir burjuva demokrasisi hayalinden ötesine geçmiyor olsa da (bu temel bir mücadele konumuzdur), asıl ileri sınıf ve konseyler demokrasisi ekseninde toplanma ve ilerleme zemini de ortaya çıkmaktadır.

Küresel tekelci kapitalizmin krizi, burjuva demokrasisinin krizini ve azami mali oligarşik egemenlik karakterini de açığa çıkarmış ve yoğunlaştırmıştır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istemeyiş ve demokrasi istemli isyanlarına karşı bir arpa boyu bile zor giden neoliberal demokratik değişimin, Türkiye’de Tüsiad ve AKP’den “ileri demokrasi” bekleyen hayalperestleri hüsrana uğratan en geri ve güdük neoliberal muhafazakar demokrasinin, dahası Amerika ve Avrupa’da ileri denilen burjuva demokrasilerinin sınırlarının (kitleler açısından) belirginleşen daralma ve gerileme eğiliminin, gösterdiği budur. ABD ve AB’nin, Rusya, Çin, Türkiye ve bölge ülkelerine (küresel birikim serbestisini ve egemenliğin siyasal-toplumsal temellerini genişletmek için) neoliberal demokratik dönüşüm “projesi” ihraç ve baskısının iç sınırları daralıp açığa çıktığı gibi, bizzat ABD ve AB’de burjuva demokrasisinde daralma ve gerileme eğilimi belirginleşmiştir.

Burjuva demokrasisinin kriz ve daralma eğiliminin başlıca nedenleri: a- Uzun süreli ve geleceği de belirsiz küresel kriz. b- Eşitsiz, düzensiz, kesintili gelişimin de bir dinamiği olduğu içte ve dışta, emperyalist, bölgesel tekelci kapitalist güç yükseltimi (mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi) politikaları. c- Burjuva demokrasisinin başlıca toplumsal tabanını oluşturan geleneksel ve modern orta sınıfların çözülmesi ve daralması, sınıf kutuplaşmasının hızlanması. d- Avrupa’da, bölgede, dünya çapında işçi ve kitle hareketlerinin, direnişlerinin, isyanlarının gelişme süreci… (“Halkın demokratik değişim iradesi”, “kendi kaderini tayin hakkı”, “eğitimli işsizler, kadınlar, internet demokrasinin geleceği” denilen bölgedeki kitle isyan ve hareketlerine karşı ilk yapılan, emekçi sınıfların iradesine askeri rejimler, emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist müdahaleler, burjuva mali oligarşik anlaşmalı seçimlerle el konulması, yeni kurulan eğitimli işçi-işsiz sendikalarına saldırılar, internet ve merkezi meydanlarda gösteri yasak ve sınırlamalarıdır!) Sınıfsal-toplumsal mücadelelerin gelişmesi, burjuvazinin sınıf egemenliğini yeniden tahkim etme çabalarını, baskıları, yasakları, ırkçı şovenist dinci-gerici hareket ve saldırganlığı doğurarak ilerler; fakat kitleler için gerçek ve fiili (sosyalist) demokrasi bir yana, görece ileri bir burjuva demokrasisi bile, sınıfsal-toplumsal güç mücadeleleri ve dengelerinin durum ve ilerlemesine bağlıdır. Tarihsel-diyalektik materyalizmin, tarihsel değişimleri, yalnız fikirlerle ve/veya sermaye birikiminin gerekleriyle açıklayan idealist ve mekanik yaklaşımlardan farkı, asıl kitlelerin çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarındaki değişimlerin incelenmesine özel bir önem vermesi ve sınıf savaşımı ve kitle eylemlerinin tarihsel değişimlerdeki rolünü kucaklayarak ele almasıdır. Bunlar, burjuva demokrasinin olmadığını veya ortadan kalkmakta olduğunu değil, iç sınırlarının ve asıl içindeki sınıfsal-toplumsal çelişkilerinin açığa çıkışını, dünya çapında yaygınlaşmaya başlayan bir mücadele konusu haline gelmekte olduğunu, onun ileriliği ve geriliğini, içsel dönüşümünü, ve yıkılması dahil akibetinin sınıfsal-toplumsal güçler mücadelesiyle tayin edileceğini gösterir. Küresel kriz sürecindeki mücadeleler, işçi sınıfının ve emekçilerin, yalnız çalışma ve yaşam koşullarındaki değil, yönetilme koşullarındaki değişimin yönünü de etkileyecek, eskisi kadar yenisi gibi de yönetilmek istememe arayış ve mücadele dinamiklerinin geliştiği kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden, neoliberal demokrasinin muhalif bileşeni olan ve içinde eriyen, ya da AKP’nin engellediği ve bozduğunu düşünüp “ideal demokrasi”yi fuzuli biçimde kendilerinin realize edeceğini sanan tüm küçük burjuva bulanık akımlarla sınırlarımızı net çizmek ve siyasal-ideolojik mücadeleyi yükseltmek kadar, kitlelerin demokrasi özlem ve istemlerini kesinlikle küçümsememek, burjuvazinin istismarına, küçük burjuvazinin sistem içileşen demokratlığına terketmemek, sosyalist demokrasi mücadelesi doğrultusunda ilerletmek ve sosyalist sınıf mücadelesinin dev çaplı bir dinamiği olmaya yükseltmek, stratejik olduğu kadar kriz taktiğinin kritik bir konusudur. Türkiye’de burjuva demokrasisinin olmadığını, ya da idealize ettikleri burjuva demokrasinin AKP tarafından bozulup yozlaştırıldığını ileri sürenlerin, ya da “ileri demokrasi” beklentisiyle hüsrana uğrayanların, tümünün görmediği ve anlamadığı, asıl gerçek burjuva demokrasisinin içindeki “bozukluğun ve yozluğun”, yani çelişkilerin açığa çıkışıdır: Burjuva demokrasinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde mali oligarşik diktatörlük, özgürlüğün işçi sınıfı ve emekçiler için büyüyen mali oligarşik güdüm ve kölelik, barışın işçi sınıfı ve emekçilere, kadınlara, Kürtlere, emekçi halklara karşı savaş, kardeşliğin kardeş kanı, ileriliğin yaşamın her alanında neoliberal muhafazakarlık ve gericilik, eşitliğin görülmemiş eşitsizlik ve sınıfsal-toplumsal çelişki olarak açığa çıkması ve yoğunlaşmasıdır. Bir kutupta özgürlük birikimi, diğer kutupta, kendi iradelerini burjuva demokrasisi mekanizmaları içinde burjuva mali oligarşik diktatörlük olarak üretenlerin safında, özgürlüksüzlük birikimi! Burjuva demokrasisinin içinde yatan uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin açığa çıkmakta olduğu ve giderek de şiddetleneceği tarihsel gelişim yönü temelinden mücadele, burjuva demokrasinin yıkılmasını ve yerine yeni ve çok daha yüksek bir demokrasinin, sosyalist işçi konseyleri demokrasinin kurulmasını sağlayacak tek yoldur. Kuşkusuz bugün, en geri bir neoliberal demokrasiye geçiş geçemeyiş krizlerinin sürdüğü bölge ülkelerinde olsun, geri ve güdük bir neoliberal demokrasiyle bölge gücü rolü çalan Türkiye’de olsun, burjuva demokrasisinin belli bir gerileme eğiliminde olduğu ABD ve AB’de olsun, burjuva demokrasisinin varolan biçimleriyle de, ideal/düzeltilmiş demokrasi hayal ve beklentileriyle de, geniş kitleler açısından çekim gücü – daha fazla sorgulanmaya ve kırılganlaşmaya başlamakla birlikte- ortadan kalkmış değildir. Avrupa ve ABD’de (yanısıra Çin ve Rusya’da) işçi sınıfının ve muhafeletin ileri kesimleri de halen ağırlıklı olarak (belli antikapitalist eğilimler de görünmekle birlikte) burjuva demokrasisi (sosyal demokrasi, sosyal liberal demokrasi, anarko demokrasi vb) çerçevesinde hareket etmekte, burjuva demokrasisinin gerilime eğilimi, kriz yıkımları ve ırkçılığın, şovenizmin, gericiliğin yükselişine karşı da burjuva demokrasisine savunma aracı olarak sarılmakta, ondan köklü bir kopuş yapamamaktadır. Türkiye’de neoliberal muhafazakar demokrasinin, yükselen güç hipnozuyla birlikte işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının geniş geri kesimlerinde büyük bir etkisi vardır. Bölge ülkelerinde de neoliberal islamcı hükümetlere yüz vermeyen kitlelerin ufku sosyal reformist burjuva demokratizmini aşmış değildir. Ancak bugün için sosyal liberalizm, anarko demokratizmle iç içe geçmiş biçimlerde de olsa, kitle direniş, hareket ve isyanlarında aşağıdan demokrasi (arayış, deneyim) mücadelelerinde de belirgin bir artış vardır. Geleneksel siyasal ve sendikal örgütlerin dar, dışsal ve bürokratik merkeziyetçilikle; sivil toplumculuk ve anarko-demokratizmin merkeziyetsiz, programsız, politikasızlıkla zayıf düşürdüğü ve engeli olduğu bu eğilim, gelişen ifadesini ve önderliğini sosyalist işçi demokrasisi bilinç ve mücadelesinde, işçi sınıfının bağımsız öz savaşım organları demokrasisinde, işçi demokrasisi için savaşımda bulacaktır. Bunun bulutların üstünde değil, fakat yığınsal sınıf mücadelesi hareketleri ve dinamikleri içinden, yılmak bilmez bir çalışmayla, ön açıcı örneklerinin yaratılması, asıl “eskisi ve yenisi gibi yönetilmek istememe” eğilimi içinden ilerletici olacak, sınıf mücadelesi ile demokrasi mücadelesini iç içe yeni ve daha yüksek bir düzeye yükseltiminde rol oynayacaktır. İşçi sınıfı; a- Burjuva demokrasisine ağırlaştırılmış ücretli kölelik temelinden uzlaşmaz karşıt tek sınıftır. b- Üretimin, emeğin, bilginin, kültürün, yönetimin üst toplumsallaşma niteliği ve eğilimine karşılık, kapitalist üretim ilişkileri ve mali oligarşik demokrasi bağdaşmazlığı ekseninden, ufku burjuva demokrasisinin çok ötesine geçen sınıftır. c- Ezilen cins, ezilen ulus, ezilen ırk, beyaz yakalılar (örneğin internete sansür ve tiyatro hareketleri!), gençler ve öğrenciler, göçmenler vd artan bileşenleriyle de siyasal demokrasi ve özgürlük mücadelesine toplumsal sınıf temeli, toplumsal sınıf mücadelesine siyasal bir derinlik kazandıracak sınıftır. Ve sınıf mücadelesi, burjuva demokrasisinin gerçek işçi düşmanı yüzünü açığa çıkartarak ve karşıtlaşarak ilerleyecektir. (Bugün Avrupa’da bile grev, genel grev, kitle gösterisi, internetten eylem organizasyonu vd hakları kısıtlamayı öngören tasarı ve uygulamalar gündemdedir. Şu veya bu düzeyde bir burjuva demokrasisinin olduğu ülkelerde de, militan işçi önderleri, işçiler tutuklanmakta, işçi grev ve direnişleri baskı ve saldırılara uğramaktadır. Neoliberal muhafazakar demokrasi de, işçi düşmanlığı demokrasisidir. Bugün Erdoğan’ın Tekel işçilerine, tersane işçilerine, taşeron işçilere, eğitim ve sağlık işçilerine, sanat işçilerine, neredeyse öne çıkan her işçi hareketine bizzat saldırıp hedef göstermesi, Özal’ın saldırgan ve provokatif, açık işçi düşmanlığını bile sollamaktadır. Neoliberal demokrasi, burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaş demokrasisidir. Son 5 yılda iş cinayetleri ve meslek hastalıklarında öldürülen işçilerin sayısı, 10 bin kişinin üzerindedir.

Burjuvazinin sınıf egemenliğini salt devlete, devleti de salt baskı aygıtlarına indirgemek ne kadar yanlışsa, burjuva diktatörlüğünün merkezinde devletin durduğunu, neoliberal demokrasinin de baskıdan azade olduğunu sanmak o kadar yanlıştır.
Kapitalizmin “sakin ve barışçıl” geliştiği dönemler, işçi sınıfı ve kitlelerin kapitalist üretim, meta, sivil toplum egemenlik ilişkileri ağı içinde tutulabildikleri, zorun geri plana çekildiği dönemlerdir. Ancak tekelci kapitalizmin içte ve dışta, eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme yasası bu “sıfır sorun” dönemlerinin sürgit olmayacağını söyler ve zor aygıtları, eski tekçi, kaba ve düz biçimiyle olmasa da, devrededir. Bunu unutmak, Marksizmi unutmak olur. İkincisi, neoliberal demokrasi, bugün kolektif kimlik ve haklarını inkar etmeye çalışsa da, sıkıştığı noktada, işçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, sivil toplumcu ve parlamenter demokrasi çerçevesinde barışçıl reformist siyasal mücadelelerini de kabul edebilir, ancak (özel mülkiyet, sermaye ve meta egemenlik ilişkileri gibi) devletin de temeline dokunmamaları, devletin kitlelerin militan eylem hedefi ve alanı haline gelmemesi koşuluyla. (Her hangi bir mali oligarşik etiketli karar ve politikasına kitlesel eylemli direnişlere karşı Türkiye’deki hükümetin nasıl saldırganlaştırdığını görüyoruz. Keza Wall Street… Avrupa’da bile burjuva demokrasisi, kitlelerin “iki de bir” devlet kurumlarına kapısına dayanması veya yakın alanlarda gösteri yapmasından artan bir rahatsızlık içindedir!) Burjuva egemenliği devletten ibaret değildir, fakat burjuva sınıf diktatörlüğünün merkezinde duran devlet yıkılmadan, burjuva sınıf egemenliği de ortadan kaldırılamaz. Üçüncüsü, neoliberal demokrasinin burjuvazi ve mali oligarşisi için temel konularda gerektiğinde zora ve bastırmaya da dayalı bir müsamahasızlık ile önemsiz konularda müsamahakarlık, neoliberal dolaylı katılımcılık, neoliberal sosyal içerme, diyalog vb ile toplumsal temellerini genişletme parantezini de unutmamalıyız. Mücadeleyi baskı ve saldırı politikalarına dar karşıtlıkla sınırlamak, bu baskıların ve saldırı politikalarının da nasıl daha geniş bir neoliberal demokratik toplumsal-siyasal temelden, geniş kitleleri de yedekleyerek örüldüğünü görülmez hale getirir, mücadeleyi daha baştan sınırlı bir kesime daraltır. Keza devletin, üretim ilişkileri kadar, belediye, din, aile, eğitim, sağlık, vb gibi çok geniş bir toplumsal ilişkiler alanına içerili olması, kapitalist üretim ilişkilerini bunların da içinden neoliberal muhafazakar demokrasiyle (kitlelerin de çıkarınaymış vb gibi görünen hegemonya da üreten düzenlemelerle) yeniden üretmesi…

Ezilen ulus, ezilen cins, ezilen mezhep sorunu, dinci-gericilik ve AKP’nin son dönemde artan neoliberal muhafazakar uygulama ve saldırıları, baskı-tutuklama-kontrol-gözetim mekanizmaları vb. vb. gibi demokrasi sorun ve dinamikleri, saldırgan dış politika ve savaş tehlikesi gibi siyasal gündemler öne çıkmaktadır. Bunların her birini sosyalist sınıf siyasetini somutlayarak işçi sınıfının mücadele gündemleri haline getirmeliyiz. İşçi sınıfı aynı zamanda bu mücadeleler içerisinden geçerek sınıflaşacak, sosyalist devrim mücadelesini yükseltecektir. Bizim sosyalist politika geliştirme konusundaki zayıflığımız, tutukluğumuz, ataletimiz üstü örtülemez bir gerçektir. Bu sorun ve dinamiklerin bazılarıyla genel ve soyut bir kapitalizm-komünizm karşıtlığı temelinde, güncel mücadeleden alabildiğine uzak ve kopuk bir tarzda ilişkilendik. Bazıları ise gündemimiz bile olmadı. Bu tablonun, niyetimiz ne olursa olsun, nesnel bir karşılığı var: o da siyasal kayıtsızlık! Bu durumu kesinlikle değiştireceğiz! Öne çıkan demokrasi sorunlarına platform temelinde, yeni cümleler kurarak karşılık oluşturmalı, her bir sorun ve dinamiği içinde barındırdığı sınıfsal temeli ve karşıtlığı açığa çıkarıp toplumsallaşan sınıf mücadelelerinin birer gündemi haline getirmeliyiz. Bu, siyasal kayıtsızlıkla sınır çekmenin yanısıra, işçi sınıfını ve politikasını özgürlük ve demokrasi mücadelelerinden ayıran, işçi sınıfının mücadelesini ağır çalışma ve yaşam koşullarına indirgeyen halkçı demokratizmin “yüksek devrimci siyaset”iyle ayrışma sorunudur. Aynı zamanda, bu kendimizle de bir savaşım sorunudur. Çünkü, sosyalist politika geliştirmede yaşadığımız zorlanmayı, gündemlerin yakıcılığının basıncını tersten duyup, eski düzlemin dar, pozitivist çelişki kavrayışı ve aşamacılığına savrularak aşma kolaycılığı ve konformizmi (örtük halkçı demokratizm) de hala bütünüyle kırılabilmiş değildir. Sosyalist politika yapmayı öğrenecek, tüm sorun ve çelişkileri,işçi sınıfının sosyalist devrimci demokrasi mücadelesinin bir parçası haline getireceğiz.

KOMÜNİST DEVRİM ÖRGÜTÜ

Temmuz 2012

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*