Anasayfa » GÜNDEM » Küresel isyanlar: Sıra ABD ve Çin’e gelecek mi?

Küresel isyanlar: Sıra ABD ve Çin’e gelecek mi?

Kapitalizmin küresel krizin yeni bir evreye girmesi, emperyalist kapitalist güçler arasında artan jeo-politik gerilimler ve kitlesel grev, isyan ve direniş dalgalarıyla, dünya kazanı fokurduyor. İsyan ve direniş dalgasına en son Panama da katıldı; anayasa krizi ve lgbtilere yasak koyma girişimleri üzerinden patlayan kitle eylemleri, inşaat işçileri ve emeklilerin parlamento önündeki gösterilerinden, öğrenci ve lgbti eylemlerinden başlayıp ülke çapında yayıldı, bir haftadır sürüyor. Meksika’da ise 40 öğrencinin polis ve uyuşturucu çeteleri işbirliğiyle katledilmesinin 5. yıldönümünde, başkentte 500 bin kişinin katıldığı bir yürüyüş ve gösteri yapıldı. Eylem sonrasında çıkan çatışmalarda Merkez Bankası binası, bazı eylemci gruplar tarafından kısmen tahrip edildi.

Şimdiki sorumuz şu: ABD ve Çin’de de önümüzdeki birkaç yıl içinde benzer isyan ve direniş hareketleri yaşanabilir mi?

Batı Avrupa’yı saymıyoruz, o zaten kaynama potasının içindedir. Portekiz ve İspanya’da işçi/kitle mücadeleleri üzerinden “sol” kılıflı hükümetlerin gelmesi Katalonya’daki ulusal-sosyal isyanı engellemedi. Fransa’da neredeyse 1 yıldır süren Sarı Yelekliler hareketi bir dönem için zayıflamış görünse de, yeni kemer sıkma saldırıları, özelleştirme ve emeklilik düzenlemelerine karşı işçilerin fiili uyarı grevleri ve bazı cadde/meydanlardaki çadır eylemleriyle yeniden canlanıyor. Tüm sendika ve kitle örgütlerin 5 Aralık’ta Macron’un istifası istemiyle gerçekleştireceği ortak genel greve, 5 milyon kişiden fazla katılım ve Paris’te en az yarım milyon kişilik bir gösteri hedefleniyor. Fransa’da da sınıf mücadelesi yeni bir evreye girecek gibi görünüyor. Benelüks ülkelerinde ise on binlerce çiftçinin traktörleriyle ana artelleri kesme eylemleri sürüyor. Almanya’daki konut ve kira fiyatlarına karşı eylemler bir diğer gösterge.

Krizdeki Almanya ve Batı Avrupa ülkelerinde, Greta’nın başlattığı ve BM’nin düzenlediği “küresel iklim grevi” üzerinden Yeşilleri yeniden şişirip çöken “siyasal merkezi” takviye edererek sınıfsal, toplumsal, siyasal kutuplaşma ve iktidar krizlerini tamponlama girişimleri var. Ancak ne “sosyal” neoliberalizm, ne yeşiller, bir kutupta neoliberal kapitalist despotizm ve ırkçı-faşist hareketler kıskacının yükselmesi diğer kutupta işçi sınıfı, kitle hareketlerin yükselmesi ve daha radikal sol arayışlarla, çelişki ve kutuplaşmanın keskinleşmesini yamamaya yetecek gibi görünmüyor.

ABD ve Çin’de önümüzdeki ağırlaşan kriz sürecinde, büyük çaplı isyan ve direniş dalgarının yaşanması ise, tekleyen ve her tarafı dökülen emperyalist kapitalist sistemi, artık tümden “eskisi gibi sürdülemez” bir noktaya sıkıştırabilir.

Emperyalist kapitalizm merkez ülkelerinde iç çelişkileri ancak geçici bir süre tamponlayabilir

Emperyalist kapitalist güçler, kendi derinleşen kriz ve iç çelişkilerini çeşitli ekonomik-siyasi (ve askeri) mekanizmalarla bağımlı dünyaya ihraç ederek, bir dönem için hafifletip iç dengelerini korumaya çalışabilirler. Bu yüzden kapitalizmin uzun küresel kriz dönemlerinde, büyüyen toplumsal-siyasal çatışma ve altüst oluşlar dalgası, genellikle bu tür ekonomik-siyasal-toplumsal-ideolojik tampon mekanizmalarının daha zayıf, çelişkilerin daha sert ve uzlaşmaz olduğu bağımlı “çevre” ülkelerinden başlayıp yayılır. Emperyalist kapitalist güçler ve mali oligarşi ise krizi aşağı doğru yıkan ve yayan mekanizmalarla, bir noktaya kadar, krize karşı daha dirençli olabilirler.

Marx, bu olguyu, kapitalizmin ilk “dünya pazarı krizi” olarak bilinen 1857 krizinde farketmişti. Kriz arifesinde, o dönemin dünya hegemonları İngiltere ve Fransa’da başlayıp yayılacak bir “tufan” beklerken, kriz sırasında bu iki ülkenin toplumsal-siyasal istikrarlarını görece koruduklarını, çeperlerine doğru ise (Hindistan, Çin, Rusya, Polonya, İtalya, Almanya, ABD dahil) şiddetli bir toplumsal-siyasal sarsıntılar, ayaklanmalar, savaşlar, iç savaşlar dalgası yaşandığını görmüştü. Lenin de, Emperyalizm kitabında, emperyalist kapitalist güçlerin aşırı birikim krizlerini ve sınıf çelişkilerini, sermaye ihracı, borçlandırma, doğal kaynaklarına el koyma/ele geçirme gibi yöntemlerle, bağımlı ülkelere yıktığına işaret etmişti.

Bununla birlikte bu sürgit bir durum değildir. Özellikle kapitalizmin uzun erimli resesyon/depresyon dönemlerinde, emperyalist kapitalist güçlerin bağımlı kapitalist ülkelerden sınai, ticari, finansal kar transferi mekanizmaları da bir noktadan sonra aşınmaya ve tıkanmaya başlar. Bağımlı kapitalist üretim alanlarındaki karlılık da düşer, emperyalist kapitalist güçlerin denetimindeki devasa para-sermaye fonlarının faizleri de kar oranlarına bağlı olarak düşer, yeniden değerlenme/yağmalama alanı bulmaları giderek zorlaşır. Bu güçlerin nüfuzu altındaki bağımlı ülkelerdeki isyan ve direniş hareketlerinde de, bu güçlere karşı tepki ve mücadeleler artar. Üstelik kriz koşullarında emperyalist kapitalist güçler arasında keskinleşen hegemonya ve yeniden paylaşım mücadelelerinde, birbirlerinin ekonomilerini ve nüfuz alanlarını bloke etmeleri de artar. Ve böylelikle bu güçlerin dünyaya ihraç ettiği kriz ve çelişkiler, bu ülkelere çok geçmeden büyüyerek geri döner. Bugün yine böyle bir noktadayız.

ABD ve Batı Avrupa merkezli emperyalist kapitalist güçlerin tüm dünyayı azami kar ekseninde yeniden şekillendiren düzenekler, giderek tıkanıyor ve zayıflıyor. Aşırı birikim krizini bir dönem için (diğer kutupta hızlanan bir sefalet ve köleleşme birikimi üzerinden) hafifleten ve öteleyen aşırı ticaret ve aşırı finans mekanizmaları da, kar oranlarının 2015’ten itibaren yeniden düşmesi, buna bağlı olarak faizlerin de düşmesi, (ücret düşürme ve güvencesizleştirmenin yanısıra) özelleştirme ve doğa yağmasının da bir sınıra dayanmaya başlamasıyla, aşındığı gibi, bu kez o devasa mali şişmenin de çökmesi riskini artırıyor.

Emperyalist kapitalizmin merkez ülkelerindeki bir dönemki sosyal ve siyasal çelişki tampon mekanizmaları da, bizzat mali oligarşik sermaye saldırganlığıyla, çoktan eriyip gitmiş durumda. Batı’nın pek şanlı sözde “sosyal refah devletleri ve demokrasileri”nin yerinde yeller esiyor. Üstelik bu ülkelerde uygulanan borçlanma, “kemer sıkma” ve güvencesizleştirme uygulamaları, bir dizi bağımlı kapitalist ülkedekine göre bile daha hızlı ve daha ağır. Kuzey Amerika, Güney Avrupa ülkeleri ve Britanya-İrlanda’da, 2006’dan bu yana, sınıfsal-toplumsal mücadelelerde belirgin bir yükseliş eğilimi var. Nitekim grev ve direniş dalgaları, bağımlı kapitalist ülkelerle Batı Avrupa, ABD ve Kanada’da eş zamanlı yükseldi.

Yani grev, isyan, direniş dinamikleri Akdeniz kuşağı ile sınırlı değil. Japonya, ABD, Kanada, Britanya ve İsviçre’de de çok sayıda işçi, öğrenci, kadın, ezilen ırk, göçmen hareketleri yaşandı. Hatta ABD’de en az üç bölgesel siyah/varoş isyanı, Londra’da ise bir varoş isyanı yaşandı. ABD’de Trump’a karşı 1 milyon kişilik kadın eylemleri gerçekleşti, işçi grevleri ise son iki yıldır 1980’lerin ilk yarısından sonraki en yüksek katılım düzeyine ulaştı. Britanya’da ise oldukça güçlenen sosyal ekoloji hareketi, Londra’da bir dizi alanda kitlesel işgal eylemlerini sürdürüyor.

ABD’de genç kuşakların yüzde 70’i, Britanya’da ise yaklaşık yüzde 30’u “sosyalizmi kapitalizme tercih edeceklerini” söylüyor. Sosyalizmden anladıkları Sanders, Corbyn tarzı bir sosyal liberalizm ya da sosyal demokrasiden şimdilik fazlası değilse de, Marksizme ve anti-kapitalizme olan ilgi, bir bütün olarak toplumsal-siyasal değişim arayışı artıyor.

Üstelik ABD ve Britanya’nın her ikisinde de, artık çok barizleşmiş siyasal iktidar krizleri var. Britanya burjuvazisinin iki kesimi arasındaki Brexit debelenmesine, Kuzey İrlanda ve İskoçya krizleri ekleniyor. ABD’de ise Trump’ın azli girişimi bir yana, dış politikalarında birkaç gün hatta saatte değişiklere neden olan gelgitler, mali oligarşik güç mücadelelerinin, resesyonla birlikte kızıştığını gösteriyor.

Bu sırada Çin’de…

Çin’e gelince. 2008/9 krizinde çok belirginleşen muazzam aşırı sermaye birikimi krizini, dışta muazzam bir sermaye ihracı atağı, içte ise muazzam bir altyapı/konut balonu yaratarak ve borçlanmayla iç piyasayı/tüketimi canlandırarak hafifletmeye çalıştı. 2006-2013 döneminde büyük bir yükseliş gösteren, bazıları toplu intiharlara veya fabrikaları yıkıp yakmaya varan fiili işçi eylemleri dalgasını ise, yine bu “iç pazarı canlandırma ve tüketim çekişli büyüme” politikası çerçevesinde, ücret artışları, iş yasaları ve sosyal güvenlik sisteminde kısmi iyileştirmeler ile durdurmaya çalıştı.

2013-15 döneminde ise Çin yolsuzluk soruşturma ve operasyonları ile çalkalandı. 3 yıl içinde 750 bin devlet yetkilisine yolsuzluk soruşturması açıldı, 100 binden fazlası görevden alınırken 35 bini yargıya sevkedildi. Bunlar içinde 150 kadar en üst düzey “politbüro” üyesi, generaller, bakanlar, eyalet valileri ve parti yöneticileri, büyük devlet işletmesi yöneticisi de vardı. Gerçi bu yolsuzluk operasyonları da fare doğurdu, tutuklanan üst düzey yetkilerin sayısı sınırlıydı, özel mali sermaye grupları, şirketler ve yabancı yatırımcılara zaten hiç dokunulmamıştı. Ama iki hedef güdüyordu: Kitlelerin devlet ve rejime büyüyen tepkisini soğutmak; ve kriz koşullarında mali oligarşik devlet içinde büyüyen güç ve paylaşım mücadelelerini bastırmak, devlet bürokrasisini de sindirerek, tüm güç ve iktidarı (2017 sonundaki göstermelik kongrede kendini “ömür boyu başkan” ilan eden) Xu Jimping’in elinde merkezleştirmek. Ne de olsa Çin mali oligarşik kapitalist devleti, yıllık ortalama yüzde 12’leri bulan olağanüstü birikim/büyüme temposunun yavaşlamaya ve tıkanmaya başlamasıyla, hem içte büyüyecek çelişkilere hem de ABD ile dünya çapında tırmanmaya başlayan nüfuz/paylaşım çelişkilerine hazırlanıyordu; bunun için güç ve iktidar merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına gidiyordu.

Bütün bunlar elbette “çare” olmadı. Çin’in büyüme hızı (Çin için resesyon anlamına gelebilecek) son yıllarda yüzde 4-5’e kadar düştü, bu yıl üretim ve ihracatta daralma başladı. Borçlar göğe çıktı, gölge bankacılık yeniden patladı. Çin’in borçlarının GSMH’sine oranı, 2008-2018 yılları arasında yüzde 141’den yüzde 256’ya çıktı. Gölge bankacılık (yani hesabı tutulmayan borçlar) dahil edildiğinde, bu oranın yüzde 304 civarında olduğu tahmin ediliyor.

2011-15 döneminde işçi sınıfının mücadeleleri, emekgücü arzının (iç göçmen işçiler) azalması ve devletin kısmi bir esneklik gözetmesiyle, büyük sanayide yıllık ortalama yüzde 10 civarında artan reel ücretler, 2016’dan itibaren yine tersine döndü ve erimeye başladı.

Çin emperyalist/mali oligarşik burjuvazisinin içteki başlıca sınıfsal-toplumsal dizayn politikaları şunlardı: Kısmi ücret artışları ve iç tüketimin (borçla) artırılmasıyla, işçi eylemlerini durdurmak ve “Çin’in yükselişi”nden başı dönmüş rejime bağlı bir küçük burjuvazi ve işçi aristokrasisi yaratmak; ama bir yandan aşırı kapasite fazlası olan bir dizi (ağırlıklı olarak demir-çelik ve inşaat) işletmeyi kapatarak, bir dizi üretim birim ve aşamasını daha ucuz emekgücü ülkelerine kaydırarak ve diğer yandan orta-ileri teknolojik üretim/ürünlere (göreli artı-değer sömürüsüne) geçiş yaparak, yani işsizliği büyüterek işçi sınıfının direncini kırmak. Artan baskılarla ve milliyetçiliği körüklemekle birleşik olarak bu politikalar, 2014-16 döneminde tutmuş ve işçi ve kitle eylemlerinde ciddi bir gerilemeye yol açmış görünse de, son yıllarda reel ücretlerin yeniden gerilemeye başlaması, Yen’in değer kaybı, enflasyon artışı ve (devlet ve şirket borçlarıyla birlikte) hanehalkı borçlarının da göğe çıkması ile birlikte bir sınıra dayanmış durumda. Baskılardaki artış da aynı şekilde (Çin rejiminin “iç güvenlik” harcamaları 2007-18 arasında tam 3 kat arttı, ve yine hızla yükselen askeri harcamalarını bile aştı!) Çin’de toplumsal hoşnutsuzluğun ve eylemlerin 2017’den ibaren geri dönmesi ve yeniden yükselişe geçmesi, bunların en açık göstergesi.

Bu yıl Nisan ayında, inşaat/şantiyelerde çalışan vinç operatörü işçiler, ücret artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi istemiyle greve gittiler ve grev Çin’in 13 ayrı bölgesine yayıldı. 1 Mayıs’ta ise ülke çapında genel greve gittiler. Bu tür eylemler, ağır sansür ve takip altındaki sosyal medyadan, daha ziyade de devlet takibatının daha zor olduğu anlık ve izini kaybettiren haberleşme uygulamaları üzerinden örgütleniyor. Vinç ve inşaat işçilerinin ülke çapında genelleşen eylemler, Çin’deki işçi hareketinde bir sıçramanın işareti aynı zamanda. Çünkü bu yıla kadarki hemen hemen tüm işçi eylemleri bir fabrika ya da en fazla bir bölgeyle yerel düzeyde kalıyordu. Çin mali oligarşik kapitalist devletinin, bir dönemki iç pazarı canlandırma ve ileri teknoloji eğitim ve hevesini teşvik etme politikaları, çoğu işçinin de son teknoloji cep telefonları edinmesi ve kendi mücadeleleri için de kullanmayı öğrenmesiyle, rejimin elinde patlamış görünüyor.

Haziran ayında bu kez vinç operatörlerinden esinlenen kamyon/tır sürücüleri, benzin fiyatlarındaki artışı, fahiş yol geçiş paralarını, polis taciz ve haraçlarını, ve Uber-benzeri kiralama/kontrol uygulamaları ile artan emek-sömürüsünü protesto ederek, 12 bölgede birden greve gittiler.

Bir diğer mücadele kadın ve lgbti hareketleri bağlamında yaşandı. Kadınların okul, üniversite ve devlet kurumlarında artan cinsel tacizlere karşı sosyal-medyadan başlattıkları bir kampanya, milyonlarca destekçi bulunca, sokak eylemlerine dönüşmesinden korkan devlet, en yaygın takip edilen en büyük kadın bloglarını kapattı. Devletin baskıyla Çin’deki en büyük blog platformu olan Weibo ise, “eşcinsel” mesajları kaldırdığını ve sansürleyeceğini açıkladı. Fakat öyle bir tepkiyle karşılaştı ki, 500 milyonun üzerinde protesto mesajıyla (herhalde dünyada şimdiye kadar ki en büyük on-line hareketi!) ve boykotla karşıkarşıya kalınca, Weibo ve devlet lgbti içerikli mesajlara yasak ve sansürü kaldırmak zorunda kaldı.

Çin’de bu yılın önemli gelişmelerinden biri de asker emeklililerin ülke çapında yayılan, emekli maaşlarına ve sosyal güvenlik kesintilerine karşı protesto eylemleriydi. Bu kesim çok önemli görülmeyebilir-di, fakat Çin’de 57 milyon asker emeklisi olduğu ve bunların tepkisinin, “Yükselen Çin”, devletin dayandığı milletçilik/devletçilik ideolojisinde nasıl bir gedik açtığı, hem ordunun alt katmanlarındaki hem de diğer emekli kesimlerindeki hoşnutsuzluğu nasıl tetikleyebileceği düşünülünce işler değişir. Nitekim devlet önce bastırmaya çalıştı, bu tepkileri daha da büyütünce, bir Asker Emeklileri Bakanlığı kurduğunu ve sorunlarını çözeceğini açıklamak zorunda kaldı. Ancak Çin’de artan sayıda eyalet idaresi ve belediyesinin, kamu hizmet işçileri ve emeklilerin maaşlarını, ancak bankalardan ve hatta gölge bankalardan borçlanarak ödeyebildiği biliniyor. Bu yıl Mayıs ayından itibaren bazı bölge idareleri ücretleri taksitlendirerek veya gecikerek ödeyebildi. Bu – kamu işçileri ve emeklilerin ücretlerin geciktirilmesi- Çin tarihinde bir ilk ve sosyal krizin nasıl derinleşebileceğine dair bir diğer gösterge.

Burada sayısız başka eylemi sıralamamız mümkün değil, ancak genel olarak, Çin’deki kitle mücadelelerinin önceki döneme göre, daha fazla genelleşme, koordineli ve organize hareket etme ve radikelleşme eğilimi taşıdığı söylenebilir. Artan baskı, yasak ve sansür (Çin’de sosyal medyada ezop diliyle ve yaygın olarak kullanılan bir yöntem olarak çizgi film karakterleri üzerinden Xi Jimping, rejim ve sisteme karşı yapılan hicivler bile çok geçmeden yasaklanıyor. “Hong Kong”, “Kuzey Kore”, “iki dönem sınırı”, “anayasa değişikliği” gibi kelimeler bile yasak.), diğer yandan geniş bir kesiminin “Çin’in yükselişi” ve ÇKP’den beklentilerinin tümüyle ortadan kalkmamış olması (rejim özellikle sanayi işçileri ve asker emeklileri için kendisi için kritik kesimlerin eylemleri karşısında, tepkileri büyütmemek için baskı ile kısmi tavizi birleştiren bir politika izlemeye çalışıyor), şimdilik eylemlerin büyük bir dalgaya dönüşmesini engelliyor. Ama önceki “köylü-işçi” (iç göçmen kırdan gelme geçici işçiler) kuşağının, intihar veya fabrikaları tahrip eden tepki eylemleri de, yerini, artık daha fazla kentlileşmiş ve proleterleşmiş, öz güven ve deneyimi, örgütlenme ve dayanışma çabası ve hak alma bilinci artmış bir işçi sınıfına bırakmış görünüyor. Bu bir yanıyla önemli bir tarihsel ilerleme; Çinli işçi sınıfının “köylü-işçiler”den modern bir proletaryaya, dar ve yerel tepki eylemlerinden genel özsavunma ve hak bilinç ve mücadelelerine dönüşümünü gösteriyor. Diğer yanda ise, mali oligarşik kapitalist devletin, işçi sınıfını baskılar, siyasetten sıkı sıkıya uzak tutma, yeniden işsizlik, milliyetçilik, mekansal olanın ötesinde katmansal parçalama, teknolojik gelişme ile “ucuz işçiliğin son bulacağı” beklentilerini yayma ve devletten beklentiler ve “liraya kuruş” mücadelesine hapsederek, evcilleştirme politika ve çabaları var. Bu politikaların etkisiz olduğu söylenemese de, Çin’de de krizin seyri ve eylemlerin ülke çapında yaygınlaşma zeminine bağlı olarak, “beklenmedik” gelişmeler yaşanabilir.

ABD ve Çin’in her ikisi de isyan dalgalarının ateş çemberinde

ABD ve Çin’in her ikisi de, bölgelerindeki ve çevrelerindeki ülkelerin daralan bir sarsıntılar/ateş çemberi içinde kalmış durumdalar.

ABD’nin sömürgesi/uzantısı konumundaki küçük ülkelerden Haiti ve Porto Riko’da (aynı zamanda ABD valileri konumunda olan yöneticilere ve ABD’ye) isyanlar aylardır sürüyor. Bunlara benzer bir konumdaki Panama da eklendi. ABD emperyalizminin “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika kaynıyor ve ABD, Brezilya dışında bu bölgede neomuhafazakar/faşist yönetimlerle egemenliğini yeniden tesis etmeyi başaramadı. (Ortadoğu’da da egemenliği, önceki “Arap Baharı” ile zayıflamaya başlamıştı; burada da egemenliğini yeniden tesis edemediği gibi inisiyatifi giderek Rusya’ya kaptırmaya başladı.) Bu gelişmeler ABD’yi ekonomik olarak etkilemekle kalmayacak, asıl Amerikan kitlelerini de esinleyecektir. ABD’de kendisini halen ve yine eskisi gibi ayrıcalıklı gören ve himaye edilmek isteyen beyaz, erkek işçi ve işsizlerin önemli bir bölümü Trump’ı desteklemiş görünse de, Trump’tan (bir yandan ekonominin ve yaşam/çalışma/yönetilme koşullarının daha kötüye gitmesi, diğer taraftan da ırkçı-ataerkil-muhafazakarlar-himayeciler tarafından bekledikleri gücü gösterememiş olması, güçsüzlük ve iktidarsızlığının belirginleşmesi itibarıyla) hayal kırıklığı ve tepkiler giderek artıyor. En son erkeklik-şiddet şovu olarak gittiği bir “kafes dövüşü”nün seyircileri tarafından bile protesto edilmesi bir gösterge.

Çin emperyalizminin de, aynı şekilde, çeperindeki ve “arka bahçesi” olarak gördüğü ülkelerle başı dertte. Hong Kong’ta Çin karşıtı isyan ve direniş 9 aydır devam ediyor. (Hong Kong isyanının ağırlıklı bileşimini bilişim-iletişim-finans işçileri, öğrenciler ve küçük burjuvazi oluşturuyor. Hareketin ağırlıklı olarak başını çeken kesim, Batı yanlısı liberal orta ve küçük burjuvazi gibi görünse de, anti-kapitalist eğilimler gösteren, ABD-İngiliz banka ve şirketlerini de tahrip eden bir kesim de var.) Tayvan’da ise ABD yanlısı neomuhazakar-milliyetçi bir partinin “Çin’den bağımsızlık” kampanyasıyla 2016’da hükümete gelmesi, Tayvan’daki ağır kriz koşullarında uyguladığı sert kemer sıkma paketine tepkileri Çin’e karşı yönlendirmesi, Çin-Tayvan ilişkilerini de gerdi. Tayvan orta-yüksek teknolojik imalat sanayi ürünleri açısından hem Çin ekonomisinde, hem de dünya çapında kritik bir ülke (Çin açısından en az Hong Kong kadar kritik olduğu söylenebilir). Ancak Hong Kong’ta olduğu gibi Çin-ABD arasında egemenlik mücadelesinde, bu ülkeleri ele geçirmek/elinde tutmak dışında, şiddetli ekonomik-siyasi krizlere işçileri daha fazla sömürmek/ezmek dışında bir çözümleri yok. Yakında Tayvan da patlarsa şaşırmamak lazım!

Vietnam ve hatta Endonezya’da da kitlelerin Çin’e karşı gösteri ve protestoları artıyor. Mesele sadece toprak/deniz sahası anlaşmazlığı sorunları değil. Bu ülkelerdeki Çinli diasporanın bir kısmının bu ülkelerin ayrıcalıklı zenginleri, en büyük burjuvaları arasında olması. Çünkü Çin, bu ülkelere büyüyen yatırımlar yaparken, üretiminin bir kısmını daha düşük ücretli olan bu ülkelere kaydırırken ve borç verirken, tabii ki “karşılığında” büyük ekonomik imtiyazlar da istiyor ve alıyor. Bunlar arasında, bu ülkelerdeki Çinli burjuvaların ve üst orta sınıfların ekonomi-ticaret ve bir dizi devlet işinde ayrıcalıklı konumu, arkalarına Çin’in büyüyen güç ve baskısını alarak, sömürüde ve soygunda (gölge bankacılık dahil) pervasızlaşması var. Sonuçta Latin Amerika’da kitleler ABD emperyalizminden nefret ederken Güneydoğu Asya’da da kitleler (sadece Hong Kong ve Tayvan ile sınırlı kalmadan) Çin emperyalizminden, devleşen Çin’in üzerlerine düşen gölgesinden ve haracından nefret ediyorlar. (Ne yazık ki bu, Vietnam, Endonezya ve Malezya’da Çinli işçilere ve esnafa dönük ırkçı-milliyetçi saldırılara da dönüşebiliyor. Ancak, Vietnam, Malezya, Filipinler, Endonezya gibi ülkelerdeki kitle eylemleri dalgalarında, yalnız Çin şirketlerine değil, tüm yabancı şirketlere ve imtiyazlara karşı tepkinin de olduğunu belirtelim. Bununla birlikte, bu ülkelerde son dönemde Çin yatırım ve kredileri çok hızlı büyüdüğü, Çin’in “99 yıllığına” arazi imtiyazları da arttığı için, Çin’e tepki öne çıkıyor.)

ABD ve Çin emperyalist kapitalist güçleri arasında küresel rekabet sertleşiyor

En sonu, ABD ve Çin emperyalist kapitalist güçleri arasındaki rekabet, nüfuz ve yeniden paylaşım mücadelelerinin artık dünya çapında genelleşmiş olduğunu vurgulamak gerekir.

Çin, Latin Amerika’ya kadar sarkmış ve Latin Amerika’nın en büyük (ABD’yi geçen) “ticaret ortağı” haline gelmiş durumda. Şili’den Brezilya’ya kadar bu ülkeler artık en büyük ihracat ve ithalatlarını (ABD’yle değil) Çin ile yapıyorlar. Çin’in bu ülkelerdeki yatırımları da, başta madencilik, enerji, teknoloji, platform şirketleri, finans olmak üzere hızla artıyor ve belli bir vadede ABD’ninkini geçecek gibi görünüyor. Çin şirketleri en son Brezilya’da bir petrol şirketini ve ülkenin en büyük internet platform şirketini satın aldı ve Çin’den Şili’ye okyonus altından fiber optik kablo döşemeye başladı. (Çin örneğin büyük çaplı yatırım ve borç anlaşmalarıyla Güney Denizi’ndeki sınır anlaşmazlıkları konusunda Filipin ve Malezya gibi devletleri susturdu. Aynı şekilde çeşitli yatırım ve ticaret anlaşmalarıyla, ağır baskı ve eziyet altında tuttuğu Uygurlar konusunda bir dizi müslüman devletin -Türkiye dahil- Uygur bölgesindeki islamcı örgütlere destek vermekten vazgeçmesini sağladı, Uygurlar konusunda seslerini tamamen kesmelerini sağladı.)

ABD ise, Çin’in ekonomik etki ve nüfuzunun arttığı ve bunu yer yer (Filipinler, Malezya, Pakistan’da olduğu gibi) siyasal nüfuza çevirmeye başladığı Güney ve Doğu Asya ülkelerindeki hegemonik ağırlığını korumaya ve tabii Güney Denizi ve toprak anlaşmazlıklarını kullanarak bu ülkeleri Çin’e karşı kışkırtıyor; Çin’i çevreleme stratejisini uygulamaya çabalıyor. Malezya’da Çin’e karşı tepkileri de körükleyerek Mayıs ayında başa geçen yeni hükümet, ilk iş olarak Çin tarafından yapılan ve kredilendirilen Kuala Lumpur-Singapur hızlı tren hattı projesini (Çin’in 70 ülkeyi kapsayan “Kuşak ve Yol Projesi” kapsamındaydı) iptal etti.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji savaşları da, tüm dünya ekonomisini olduğu gibi bu iki ülke ekonomisini de etkiliyor. ABD’nin Çin’in en büyük teknoloji tekellerinden Huwai’nin yönetim kurulu başkan yardımcısını Kanada’da tutuklatması, dünyanın en büyük üçüncü telekomünikasyon altyapısı tekellerinden ZTE’ye ABD şirketlerinin tedarik yapmasını yasaklaması, bu iki dev şirketi sarstı. Yarı-iletken tedariğinin yüzde 90’ını ABD şirketlerinden alan ZTE, 3 ay boyunca faaliyetini durdurmak zorunda kaldı. ABD ardından ZTE’nin tüm Çinli yönetim kurulunun kovulması, 2 yıllık karına eşit bir ceza ödemesi, ve yönetimine Amerikalıların gelmesi gibi şartlarla, ambargoyu kaldırdı!

ABD, dünya çapında artan sayıdaki bağımlı kapitalist ülkedeki ekonomik, siyasi ve askeri nüfuzunu Çin’e (ve Ortadoğu’da Rusya’ya) karşı korumakta zorlanmaya başlarken, Çin’in 2013’te geliştirdiği “alternatif emperyalist”, küresel “Kuşak ve Yol Projesi”nde büyüyen sorunlar yaşıyor. Bu devasa proje, Çin’in muazzam aşırı sermaye birikimini emmenin yanısıra, Çin’e yeni pazarlar açmayı, ve büyüyen ticaret savaşları ve korumacılık eğilimlerine karşı Çin tarzı bir emperyalist küreselleşmeyi hedefliyor. Çin’in 70’ten fazla ülkeyle yaptığı yatırım-kredi anlaşmaları çerçevesinde, petrol-doğal gaz nakil hatları, otoyollar, limanlar, hızlı demiryolları, enerji-elektrik hatları, fiber optik kablolar, bilişim-telekomünikasyon altyapıları ile birlikte, Çin yönetim ve denetiminde bir ekonomik küreselleşme yaratmayı hedefliyor. Latin Amerika’dan Doğu ve Güney Avrupa’ya, Ortadoğu, Afrika, Asya’ya kadar çok sayıda kriz, borç, kredi-sermaye yetersizliği içindeki bağımlı kapitalist ülke de, ABD ve AB’nin ölü soyuculuğundan kaçmak veya onu dengelemek, yeni yatırım ve kredi çekmek için bu projeye balıklama dalıyorlar. Çin bu bağımlı ülkelerdeki büyük altyapı yatırımlar için büyük çaplı kredi açıyor ve bu ülkelerin stratejik/kilit tesislerinde inisiyatif sahibi oluyor, ya da borçlar geri ödenemez hale gelince yaptığı liman, demiryolu, enerji, bilişim-iletişim altyapılarına doğrudan el koyuyor (ki bu tesis ve hatların açık ya da örtük olarak askeri amaçla da kullanılabileceği biliniyor.)

Bununla birlikte, Çin ve dünya kapitalizminin yeni kriz evresi, Çin’in bu yıl bu devasa küresel projeye yaptığı yatırımları ve akıttığı kredileri yavaşlatmaya başlattı. ABD, Almanya, Fransa ve Britanya’nın bu projeye katılan ülkeleri geri çekilmeye zorlamak için yaptığı baskılar da, bir dizi ülkedeki projelerin iptal edilmesine, aksamasına ve gecikmesine yol açıyor. Diğer taraftan zaten aşırı borç yükü altındaki Çin devleti ve şirketlerinin, bu projeler için açtığı kredilerin geri ödenemez hale gelmesi de, Çin’i sıkıştırıyor. Bu yüzden Çin emperyalist kapitalizminin, aşırı birikimi emmek ve borçlanmayı kolaylaştırmak için uyguladığı bu devasa küresel projenin, giderek hem kendisi bir sorun haline geliyor, hem de emperyalist kapitalist güçler arasındaki çelişkileri tırmandırıyor.

Emperyalist kapitalist güçler arası yeniden paylaşım ve hegemonya mücadeleleri, birbirinin hamlelelerini bloke/sabote etme, birbirinin nüfuz alanına girme, jeo-stratejik hat ve kaynakları, enformasyon/bilgi olanaklarını, pazarları ele geçirme ve birbirine kapatma gibi klasik ve yeni yöntemlerle giderek kızışıyor. Emperyalist kapitalizmin küresel kriz ve tıkanması ağırlaştıkça, bir dizi bölgede savaş ve karşılıklı darbelere kadar da gidebilir. Ancak emperyalist kapitalist güçler arasındaki ticaret, teknoloji, yeniden paylaşım ve hegemonya savaşlarının da büyüyen faturası, yine ABD, Çin, Batı Avrupa işçi sınıfları dahil, dünya çapında işçi sınıfına ve kitlelere çıkıyor. Örneğin birbiriyle rekabet için her birinin yaptığı muazzam ekonomik-askeri harcamalar, rekabetçi develuasyon uygulamaları, çeşitli ülke yönetimlerini kendi yanına çekmek için görülmemiş rüşvet ve yolsuzluklar, içte sosyal kriz büyürken görülmemiş dış yatırım ve askeri operasyon harcamaları, ve elbette birbirine karşı ırkçı-şovenist-gerici tepkileri körükleme ve bunları içte artan baskıların vesilesi yapma, hepsi yine bu ülkelerdeki ve dünya çapındaki işçilerin burnundan sefalet, köleleşme ve kan birikimi olarak fışkırıyor. Kuşkusuz Çin ve Rusya’da “yükselen ve Batıya kafa tutan” güçler olma sarhoşluğu, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde ise kendini halen ayrıcalıklı, üstün dünya egemeni olarak görme veya bunu geri getirme reaksiyonu, kitlelerin geniş kesimlerinde zemin bulabiliyor, ırkçı-faşist, emperyalist düşkünleşme ve saldırganlığa sürükleyebiliyor. Ancak bu ülkelerde, yine kendilerine artan baskı, gericilik ve sefalet olarak dönecek emperyalist yayılmacılığa ve projelere de karşı mücadele eden kesimler de var. Örneğin ABD ve Britanya’da askeri harcamaların ve finansal asaklığın kaldırılarak, neoliberalizme son verilerek, Çin’de ise dış yatırım ve kredilerin kısılarak, hepsinde korkunç yolsuzluk/asalaklık, emek ve doğa yağması engellenerek, kamu-emek fonlarının sermayeleştirilmesi/yağmalanması engellenerek, istihdam, çalışma ve yaşam koşullarında kapsamlı reformlar yapılması, siyasal iktidar ve rejim biçimlerin köklü biçimde değiştirilmesini isteyen akım ve hareketler de, giderek güç topluyor.

Sonuç itibarıyla, önümüzdeki kriz sürecinde, ABD ve Çin’de de isyan ve direniş dalgaları yaşanır mı? Sorusu, basit bir dilek ya da fantezi değildir. Belli bir analizle belirginleştirmeye çalıştığımız tarihsel bir eğilimin ifadesidir. Uluslar arası sermaye birikimi ve buna dayalı rejim biçimleri tıkandığında ve sistem kendini yeniden üretemez hale geldiğinde, hiç bir ülke büyüyen sarsıntı, çatışma ve altüst oluş eğiliminin dışında kalamaz. Hele ki bu birikim ve egemenlik tarzının başlıca dayanağı, kontrol edicisi ve hegemonu olan güçler, hiç kalamaz. ABD’de 1 milyon kişilik göçmen grevini, 1 milyon kişilik kadın eylemlerini, en az 1 milyon kişilik “iklim grevi”ni, Ferguson ve sayısız siyah isyanını, eyalet meclisinin işgali dahil eyalet genel grevlerini, Occupy Wall Street’i, yerli koruma alanlarındaki büyük direnişleri, artan ve inatçılaşan işçi grevlerini, ve çok daha fazlasını gördük. Çin’de 2006-2013 fiili grevler ve kitle mücadeleleri yükselişinin, son yıllarda ülke çapında genelleşme eğilimi göstererek geri dönüşünü gördük. Daha fazlasını da göreceğiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*