Anasayfa » DÜNYA » Küresel isyan dalgası: Bir giriş

Küresel isyan dalgası: Bir giriş

“Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasi, dini, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çelişkilerin bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri birbirinden ayırtetmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözününde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.” (Marx, Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz)

Bu sarsıntıların arkasında, “eskimiş kurumların engelledikleri toplumsal ihtiyaçların bulunduğunu şimdi herkes biliyor. Bu ihtiyaçlar, belli bir anda, hemen bir başarı sağlayacak kadar güçlü ve yaygın olarak hissedilmemiş olabilir, ama bu ihtiyaçları her zorbaca bastırma girişimi, onları daha da şiddetlendirip yaygınlaştırmaktan başka bir sonuç vermez, ta ki zincirlerini parçalayıncaya dek.” (Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı-devrim)

“Üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve giderek zayıflamaktadır. Birbirinden çok farklı sınıf ve grupların temsilcileri aracılığıyla halk, kendi çabasıyla yeni bir üstyapı kurmak zorundadır. Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik bir hale gelir; devrim herkesçe benimsenir. Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir.” (Lenin)

Giriş

2019, şimdiden bir küresel isyan ve direniş dalgası yılı olarak anılmayı hak etti. İniş çıkışlarla da olsa, Fransa ve Haiti’de 11 aydır, Hong Kong’ta 9 aydır, Cezayir’de 5 aydır süren (Sudan’da da yeniden canlanma belirtileri var) isyan ve direniş hareketlerini, Eylül ayında Endonezya, Papua, Mısır, Ekim ayında ise hızlanan bir yayılma ile Irak, Lübnan, Fas, Azarbeycan, Gine, Katalonya, Ekvator, Honduras, Şili isyanları izledi. Henüz daha alt düzeyde barışçıl gösterilerin sürdüğü Uruguay ve Arjantin’de de, bu ülkelerdeki ay sonundaki seçimlerin sonucuna göre sıçramalı gelişmeler olabilir. Irak’ta 1 Ekim’de başlayıp 2. haftasında durulmuş görünen isyan, 24 Ekim’de yeniden canlandı. Fransa’da ise Aralık ayına konulan genel grevlerle, direniş yeni bir sıçrama yapabilir.

Kapitalizmin yeni küresel resesyonunun son iki ayda iyice belirginleşmesi (kapitalist ekonominin lokomotifleri olarak kabul edilen ABD, Batı Avrupa, Çin ve Doğu Asya’da eş zamanlı üretim daralmaları başlamış, küresel ekonomik büyüme hızı daha da düşmüş durumda) ve önümüzdeki yıl daha sert bir küresel krize girilecek olmasıyla, kitle kabarışlarının daha çok sayıda ülkeye yayılması beklenebilir.

Bu hareketlerinin bir dizisinde yeni ekonomik-siyasi saldırı paketlerinin geri püskürtülmesiyle sağlanan kazanımların (Endonezya, Ekvator, Hong Kong), Şili ve Lübnan’da ise kendilerini susturmak için önlerine konan kırıntı “reform” paketlerine tenezzül etmeyip neoliberal-despotik rejimlerin tümden devrilmesi için büsbütün büyüyen eylemlerin dünya çapındaki çekim gücü artıyor. Özellikle Şili’nin, Latin Amerika’nın “üç büyükler”inden biri olarak (Brezilya, Arjantin, Şili), en korkunç faşist diktatörlüklerden biri olan Pinochet döneminin kapanmamış yarasının üstüne kurulan neoliberal kapitalizmin ilk vahşi laboratuvarı ve son birkaç haftaya kadar “örnek ve model istikrar ve demokrasi abidesi pozları”nın dipten gelen dalgayla tepeden tırnağa çatırdaması, Allande, Victor Jara, İnti-İllimani, Neruda’nın kolektif bellekteki yerleri, maden ve liman işçilerinin, öğretmen ve öğrencilerinin (2011’deki büyük öğrenci ve işçi hareketinde yeniden kurduğu) birleşik ve militan mücadele geleneği, ve Ekim 2019’da yine Latin Amerika’nın “büyülü gerçekçiliği” ve sanat ve ateşle kaynaştırdığı “şiir gibi isyanı”, şimdi dünyaya çok daha farklı bir “model” ve esin sunuyor!

1-

Kimileri, halen, “birbirinden bu kadar farklı özelliklere sahip ülkelerde, birbirinden bu kadar farklı taleplerle nasıl olur da adeta senkronize isyanlar yaygınlaşabilir” diye soruyor. Sonra da buna, liberal sosyolojiden ve İMF, DB, OECD, BM-UNCTAD, DEF vb’nin “küresel risk” raporlarından devşirme “sosyal eşitsizlik artışı” kavramıyla yanıt verdiklerini sanıyor. Oysa sözkonusu olan “eşitsizlik” değil “aşırı eşitsizlik”tir: Dünya çapında ve hemen her ülkede yüzde 1-5’lik bir kesimin görülmemiş mali servetleri, geriye kalan tüm toplumun giderek daraltılan yaşam kaynaklarının toplamından fazladır. Kitleler eşitsizlik artışına bir noktaya kadar, özellikle, en azından belli kesimleri için, zaman içinde “yükselme”, ücret ve yaşam koşullarını iyileştirme olanak veya şansları varsa tahammül edebilirler. Bugün ise gıdım gıdım da olsa durumunu iyileştirme olanağı sunan düzenli iş olanağı ne özel sektörde ne de “kamu” sektöründe artık yok, bırakalım mavi yakalıları, beyaz yakalılar için bile ücret ve statü artışı olmadan, eski durumunu koruyabilmek için bile durmaksızın eskisinden fazla çalışma zorunluluğu var. Ama bu, basitçe bir “bölüşüm eşitsizliği” sorunu değil, kapitalist üretim ilişkilerinin (özellikle kriz koşullarında) işleyiş biçiminin bir sonucudur. Öyleyse, bilimsel bir yanıta doğru bir ilk adım olarak, “eşitsizlik”den ziyade, sınıf kutuplaşmasından ve uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığından bahsetmemiz gerekir:

“Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, kendi emeklerini başkalarını sermaye olarak üretenlerin tarafında, sefalet birikimi.” (Marx, Kapital Cilt 1)

Marx, bunu, “kapitalist birikimin mutlak genel yasası” ve “kapitalist birikimin uzlaşmaz karşıt niteliği” olaran tanımlar:

“Sefalet, nispi artı-nüfusla (işsizlikle-bn) birlikte ürer ve biri diğerinin zorunlu koşuludur; artı-nüfusun yanısıra yoksulluk, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur. Bunlar, kapitalist üretimin faux frais’si (zorunlu maliyetleri-bn) arasında yer alırsa da, sermaye, bunun büyük kısmını, kendi omuzlarından kaldırıp, işçi sınıfı ile alt orta-sınıfın omuzlarına yüklemenin yolunu çok iyi bilir.” (Marx, age)

Anlatılan senin hikayendir. Sermaye birikimin gelişimi, dünya çapında ve her ülkede (emek üretkenliğinde artış, sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, vb ile), işsizlik, yoksulluk ve muhtaçlar tabakasını genişletmekle kalmaz. Kapitalizm bu genişleyen işsizler, yoksullar ve muhtaçlar tabakasının bakım maliyetini de sermaye ve sermaye devletinin omuzundan alıp, işçi sınıfının ve alt orta-sınıfın üstüne yıkar. Ücretler ve diğer geçimlik gelirler, emekgücü değerinin altına düşmekle kalmaz, bunlar daha fazla kişi tarafından (büyüyen işsizler, düzensiz ve geçici çalışabilenler, yaşlılar, hastalar, sakatlar, dullar, yetimler, yoksullar, muhtaçlar, vd) paylaşılmak zorunda kalınır.

Günümüzde bunun en tipik biçimlerinden biri, sosyal güvenlik, sağlık, işsizlik, emeklilik sistem ve fonları tasfiye edilirken (özelleştirilmesi ve sermaye tarafından yağmalanması), çalışamaz duruma gelmiş büyüyen işsizler, yaşlılar, sakatlar, hastalar ordusunun bakımının da işçi ve alt-orta sınıf ailelerin, yani kadınların sırtına yıkılmasıdır. Kadınların daha ucuz emekgücü olarak daha yığınsal olarak emekgücü piyasasına çekilmesi, diğer yandan emekgücünün yeniden üretimiyle birlikte büyüyen yaşlı, sakat, hasta, işsiz bakımının da kadınların sırtına yıkılması, toplumsal cinsiyet işbölümüne dayalı aile kurumun paslı vidalarla sürdürülmesi, kadın haklarının tasfiyesi ve kadınlara dönük ataerkil baskı, saldırı ve şiddetin artması, önemli bir yönü de budur.

Günümüzün “neoliberal” denilen kapitalizminde, işçi sınıfının bir dönemki tarihsel mücadele kazanımları olan; işsizlik ve yoksulluğu bir nebze tamponlayan “kamu” politikaları, kısmi sosyal güvenlik, emeklilik, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri, iş güvencesi, işçi sağlığı ve güvenliği düzenlemeleri, konut, ulaşım, enerji, temel gıdaya dönük sübvansiyonlar vbnin büyük ölçüde kaldırılması: İşsizlik ve yoksulluk artışıyla birlikte sefalet birikimini de büsbütün yıkıcılaştıran bir etkendir. Her türlü yaşam dayanağı ve olanağının özelleştirilmesi ve metalaştırılmasının ötesinde, mali oligarşik sermaye kıskacına alınması sözkonusudur. Devlet iktidarı ve bağlantılı “kamu” kurumları, çok daha dolaysız ve safkan biçimde sermayeleşmiş/şirketleşmiş, mali oligarşik burjuvazinin elinde daha fazla yoğunlaşmış ve merkezileşmiş, kitlelerin en temel ve asgari ihtiyaçlarını bile bastırarak, çok daha dolaysız ve hızlandırılmış bir azami kar ve yağma aracına dönüşmüştür. Kapitalizmin tanımı olan canlı emek üzerindeki artı-değer sömürüsü, kar oranlarının düşme eğiliminin şiddetlendiği koşullarda, despotik ve yıkıcı biçimler aldığı gibi, bu temelden, bir bütün olarak emek, insan ve doğa yağmasıyla ayrılmaz biçimde bütünleşmiştir. Aşırı sermaye birikimi krizi ve bunun doğurduğu aşırı üretim, aşırı ticaret, aşırı finans krizleri (üstyapı, rejim, devlet, hegemonya krizlerine ayrıca geleceğiz), emekgücünün aşırı sömürülmesini, değersizleştirilmesini ve yeniden üretim olanaklarının da (sağlık, eğitim, emeklilik, tarım-gıda, su, enerji, konut, işsizlik vd kamu fonları) sermayeye çevrilerek yağmalanmasını hızlandırmaktadır.

2-

Bu noktada, kapitalist birikimin mutlak genel yasasını (uzlaşmaz emek-sermaye kutuplaşması ve karşıtlığı), yine Marx’ın “tarihsel perspektiften en önemli yasa” olarak tanımladığı, kar oranlarının düşme eğilimi yasası ile bütünleştirebiliriz. Kar oranlarının düşme eğilimi, toplumsal üretici güçlerin gelişimi ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki bağdaşmazlığın (bkz. Yazının başına koyduğumuz, tarihsel materyalizmin ünlü formülasyonu) ekonomi-politik eleştirisindeki ifadesidir. Kar oranlarının düşme eğilimi, mutlak artı-değer kitlesi artsa bile, karlılığın, yatırılmış bulunan toplam sermayeye oranla düşme eğiliminden kaynaklanır. Başka deyişle, üretilebilen artı-değere oranla aşırı sermaye birikiminden, ya da aynı anlama gelmek üzere, mevcut sermaye yığınağına oranla üretilebilen artı-değerin yetersiz kalmasından kaynaklanır. Sermayenin genişleyen yeniden üretimi, kar oranlarına bağlı olduğundan, kar oranlarının düşme eğilimi, sermaye birikiminin iç engeli haline gelir.

“Kar oranı, emek daha az üretken hale geldiği için değil, daha çok üretken hale geldiği için düşer. Artı-değer oranındaki yükselme de, kar oranındaki düşme de, emeğin büyüyen üretkenliğinin kapitalizm altında ifadesini bulan özgül biçimlerden başka bir şey değildir.” (Marx, Kapital Cilt 3)

Üretimdeki karlılık düşük olduğundan, üretimdeki canlı emek sömürüsünden gelen karlar yeniden üretken yatırımlara dönüşmez, aşırı birikmiş para-sermaye fonları olarak kalır. Bir kutupta aşırı sermaye birikimi (giderek azalan sayıda elde toplanan dev çaplı para-sermaye fonları, menkul kıymetler vb biçiminde), diğer kutupta büyüyen işsizlik ve kronik işsizlik artışına yol açar. Kar oranları ile birlikte faiz oranları da düştüğünden, bu dev çaplı para-sermaye fonlarının yeni değerlenme alanları bulması da giderek zorlaşır, hayali sermaye, spekülatif sermaye, türev piyasa vb balonlarının çöküntü riski giderek artar. Aynı zamanda, karlılık düşüşü nedeniyle, aynı kar düzeyi için bile daha çok meta kitlesi üretmek zorunlu hale geldiğinden, üretilmiş olan artı-değeri bile gerçekleştirmek giderek zorlaşır.

Ancak kar oranlarının düşme eğilimi, tek yanlı ve düz çizgisel bir hareket değildir. Kar oranlarının düşmesini tersine çeviren, frenleyen ve yavaşlatan karşıt etkenlerle birlikte diyalektik bir süreçtir. Kar oranlarının düşmesini frenleyen başlıca karşıt etkenler şunlardır: 1- Sömürü yoğunluğunu artırma. 2- Ücretleri emek-gücü değerinin altına düşürme. 3- Değişmeyen sermaye öğelerinin ucuzlatılması (günümüzde sermaye “maliyetlerin minimize edilmesi” olarak bilinir). 4- İşsizliğin körüklenmesi. 5- Dış ticaretin artırılması ve sermayenin emek-gücü ve doğal kaynakların daha ucuz olduğu bölge ve ülkelere kaydırılması. 6- Hisse senetli sermayenin artışı. (Marx, Kapital Cilt 3)

Günümüzde, işçilerin çalışma temposu ve sürelerinin durmaksızın artırılması, daha az sayıda işçiye daha çok iş yaptırılması, ücretlerin ve sosyal hakların budanması, kadın, çocuk, ezilen ulus ve ırklardan ve göçmen işçilerin çalışmasının yaygınlaşması, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme, esneklik, işsizlik ve gizli işsizlik patlaması, işçi ve tüketici sağlığı ve güvenliği önlemlerinin ortadan kaldırılması, hileli üretim/planlı eskitme, üretim ve istihdamın azami kar getirecek alanlara göre parçalanması, sermayenin daha ucuz emek gücü, doğal kaynak alan ve ülkelerine kaydırılması, ihracat ve ithalata dayalı üretim, sermaye devresine girmeyen üretken olmayan alanlara (konut, altyapı, vd) yapılan büyük yatırımlar, sermaye karlarından yapılan vergi, sigorta primi gibi kesintilerin azaltılması, sermayenin devir, dolaşım ve realizasyon hızının artırılması (iletişim, ulaşım ve ticaret alanına yapılan yatırımlar, bürokrasinin tümüyle sermayeleştirilmesi), her şeyin menkul kıymetleştirilmesi, sermaye zararlarının ve maliyetlerinin bir kısmını devletin üstlenmesi ve yatırımlara kar garantisi vermesi, sermayenin tekelci oligarşik yoğunlaşması ve merkezileşmesi, … Hepsi, kar oranlarının düşmesine karşı harekete geçirilen sermaye/devlet uygulamaları arasındadır.

Burada, kar oranlarının düşme eğilimini geçici olarak frenleyen ya da yavaşlatan tüm etkenlerin doğrudan ve/veya dolaylı olarak, sermayenin toplumsal emeğe ve emeğin toplumsal yeniden üretimine karşı yıkıcı saldırıları kapsamında olduğunu görüyoruz. Hepsi gelip, kar oranlarındaki düşmeyi, mutlak ve göreli artı-değer sömürüsünü son sınırına kadar şiddetlendirmeyle dengeleme çabasına dayanır. Bu yüzden;

“Kar oranında düşme eğilimi, artı-değer oranında bir yükselme eğilimi ve dolasıyla emeğin sömürü oranında bir büyüme eğilimi ile iç içedir.” (Marx, Kapital Cilt 3)

Böylece kar oranlarının düşme eğilimi yasasının, emek üretkenliği ve sermaye birikimi ne kadar gelişmişse, kapitalist birikimin sınıf kutuplaşması ve karşıtlığını o kadar derinleştirdiğini, kapitalist birikimin mutlak genel yasasının arkasındaki onu genel bir eğilim olarak keskinleştiren ve uzlaşmaz hale getiren tarihsel etken olduğunu görmüş bulunuyoruz.

Diğer taraftan aşırı sermaye birikiminin doğurduğu, yeniden üretken yatırımlara dönmeyen devasa para-sermaye fonlarının durmaksızın yeni ve en hızlı değerlenme alanları arayışı da bu süreci keskinleştirir. Örneğin kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kamusal emek fonlarının yağmalanması, doğa yağması, toprağa dayalı gıda, su, enerji gibi üretim alanlarında yoğun spekülatif fiyat artışları, bu çerçevededir. Aşırı sermaye birikimi krizi çerçevesinde, sermayenin toplam bileşimi içinde faiz getirisi arayışı içerisindeki para-sermayenin kar arayışı içindeki sanayi-sermayesine oranla ağırlığının artması, hayali sermaye ve spekülatif sermaye gibi biçimlerde, bir yanda görülmemiş mülksüzleştirme diğer yanda olağanüstü sermaye merkezileşmesini hızlandırır. Her şeyin menkul kıymetleştirilmesi (kamu fonları, kamusal emek fonları -sağlık, eğitim, emeklilik, işsizlik, kıdem, vd- köprüler, otoyollar, madenler, doğa, vd) mülkiyet burada menkul kıymet biçiminde bulunduğu için, eldeğiştirmesi de, her türlü kamusal servet ve toplumsal yeniden üretim olanağının da büyük para sermaye fonları tarafından ele geçirilmesi biçimini alır. Dünyada ve her bir ülkede, sanayi, teknoloji, tarım, hizmet, ticaret, banka, borsa, para-fonlarının en kilit ve tekelci halkalarını bünyelerinde toplayan azalan sayıda büyük mali sermaye grubu, devlet iktidarlarının da tepesine çöreklenir ve kontrol eder; mali oligarşik kapitalist kar ve iktidar merkezileşmesi görülmemiş biçimler kazanır. Neoliberal kapitalizmin eski biçimsel kamusal/parlamenter denetim mekanizmalarını da tamamen ortadan kaldırmasıyla, mali oligarşik kar ve iktidar kaynaşması ve merkezileşmesi, dev mali sermaye gruplarının devlet bütçesini ve hazinesini, Merkez Bankalarını, kamusal emek fonlarını kendi özel banka ve kasaları gibi kullanması noktasına kadar varmıştır.

3-

Son dönemki küresel isyan dalgasının öne çıkan tepki gündemlerinden olan yolsuzluk patlaması, bu yüzden, bildiğimiz anlamda yolsuzluktan farklıdır. Kitleler sefalet içindeyken hükümet ve bürokratların yüksek maaşlarını ve yaptıkları yolsuzlukların ötesinde bir anlama sahiptir. Aslen devletin, az sayıda mali sermaye grubunun dolaysız kontrolünde, mali oligarşik kapitalist bir şirkete dönüşmesi, kamu fonları ve rezervlerinin (sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, emeklilik, yoksulluk, işsizlik, memur maaşları, ulaşım, enerji, su, gıda vd fonları dahil) para-sermayeye çevrilerek, yağmalanması, ve/veya büyük mali sermaye gruplarının kendi özel sermayeleri gibi kullanılması söz konusudur. Burada çember kapanmakta, günümüz devletinin iç yüzü, mali oligarşik kapitalist devlet-şirketi ve diktatörlüğü olarak açığa çıkmaktadır. Şu eski parlamento, genel oy, muhalefet, kamuoyu, medya, vb gibi biçimsel, dolaylı, temsili katılım ve denetim mekanizmalarının da büyük ölçüde etkisizleştirildiği veya kolayca manipule edilebilir hale geldiği, tüm güç ve iktidarın en tepede, doğrudan büyük sermaye ile kaynaşmış devlet başkanlığı veya başbakanlık aygıtında toplandığı, kapitalist mali oligarşik diktatörlük biçimleri de aynı paraleldedir.

Aşırı birikim ve aşırı üretim krizleri, bunun etkilerini hafifletilebilmek için, her düzeyde borçlanmayı (devlet, şirketler, küçük üretici, hanehalkı) görülmemiş düzeylere yükseltir, bu borçlar da hem aşırı sömürüyü keskinleştirir hem de, küçük üretici ve küçük mülkiyetin hızlanan ve genişleyen mülksüzleştirilme süreçleri, vergi ve zamlar, kamu istihdam ve hizmetlerinde kesintiler, özelleştirmeler vb; yani açık veya örtük “kemer sıkma” programları ile yine işçilerin üzerine yıkılır.

“Birbirinden bu kadar farklı ülke ve bölgeleri”, her birinin tarihsel özgüllükleri ne olursa olsun, aynı demir kalıp içinde şekillendiren, aynı uluslar arası mali oligarşik kapitalist birikim sistemidir. Tüm ülkelerde yıllara ve hatta onyıllara yayılmış açık veya örtük kemer sıkma programları, artan işsizlik, güvencesizlik, aşırı yoğunlaştırılmış ve despotik çalıştırma biçimleri, bir yandan düşen ücretler ve hak gaspları, diğer yandan başta temel gıda, enerji, ulaşım, konut olmak üzere fahiş hayat pahalılığı, eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerinde özelleştirme, çürüme ve çöküntü, görülmemiş “yolsuzlukların” ötesinde her türlü toplumsal/kamusal mülkiyet, servet ve fonların pervasızca yağmalanması, tüm temel ekonomik, toplumsal, siyasal, enformatik egemenlik alanlarını tutmuş ve kapitalist devlet iktidarıyla dolaysızca kaynaşmış mali sermaye gruplarının, ve iktidar çevresinde adeta cemaatlaşmış sermaye kesimlerinin görülmemiş asalaklık ve entrikaları, işçi sınıfına, kent ve kır yoksullarına, toplumsal muhalafet ve hareketlere, ekolojik mücadelelere, ezilen cins, ırk, ulus, yerli toplulukları ve göçmenlere dönük artan baskı ve saldırılar, iletişim, ifade, toplanma, örgütlenme ve gösteri haklarına karşı artan yasak ve kısıtlamalar, her türlü biçimsel denetim ve muhalefetten de sıyrılmış keyfi ve oligarşik iktidarlar, sermayenin hemen hiç bir kural, ilke, hukuk, kural tanımazlaşmış fiili ve güce dayalı mali oligarşik birikim ve diktatörlük biçimi…

Günümüz isyan dalgasını, mekanik biçimde, bu yılın ikinci yarısında başlamış görünen küresel resesyon ile açıklamaya çalışanlar da, öncesini görmüyor. Neoliberal kapitalizmin onyıllardır süregiden sosyal yıkım birikimi bir yana, 2008/9 krizinden sonra ancak 2010 yılından itibaren bir nebze toparlanır görünen ortalama gerçek ücretler, dünya çapında 2015 yılından itibaren yeniden düşmeye, esnek, güvencesiz, kısa süreli geçici çalıştırmayı yaygınlaşmaya, başta gıda olmak üzere temel geçim mal ve hizmetlerinde fiyat artışları ise yeniden yükselmeye başladı. Bunun açıklaması şudur: Kriz arifesinde (ekonomik durgunluk ya da daralma başlamadan 3-4 yıl önce) kar oranları yeniden düşüşe geçer; ancak sistem faizleri düşürerek, hayali ve spekülatif sermayeyi şişirerek, sermaye vergi ve maliyetlerini azaltıp teşvikleri artırarak, işçi ücret ve haklarını budayarak, işsizliği büyüterek, güvencesizliği ve esnekliği yaygınlaştıran uygulamalarla, kitlelerin geçim mal ve hizmetlerine dönük vergi ve zamlarla, krizi bir süre öteleyebilir. Gerçekte kriz ve saldırılar, işçi sınıfı ve kitleler için, ekonomik durgunluk ve daralmadan epey önce başlamıştır. Çoğu ülkede krizden önceki birkaç yıl önce, işçi eylemlerinde belirgin bir yükseliş yaşanmasının ve krize doğru bu sınıfsal ön hat mücadelelerinin, sonraki daha geniş çaplı isyan dalgasının habercisi ve öncü-hazırlayıcısı olmasının nedeni budur. Örneğin Şili’de, bu yılki isyandan 2 yıl önce bakır madeni işçilerinin grev ve direniş dalgası, geçen yıl sonunda liman işçilerinin militan ve çatışmalı mücadeleleri, bu yılın yaz aylarında ise 100 bin öğretmenin 1.5 aya yakın süren grevi yaşanmıştı. Endonezya’da önceki yıllarda yeni iş yasasına karşı parlamento önünde büyük işçi eylemleri, Irak’ta ise geçen yaz elektrik ve su kesintilerine karşı büyük bir eylem dalgası yaşanmıştı.

Şili’de metro ulaşımına yüzde 3 zammın bir isyanı tetiklemesi, pek çoklarını şaşırttı, ama kapitalist birikimin uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığına Şili örneği üzerinden daha yakından bakalım: Şili’de şehir içi ulaşım sistemi tarifeleri dünyanın en pahalılarından biri, bir bilet yaklaşık 8 tl’ye karşılık geliyor ve ulaşım ortalama ücretin yaklaşık yüzde 21’i civarında! Şili’de kişi başına ortalama gelir 16 bin peso, asgari ücret 400 bin peso, ortalama ücret 550 peso civarında, bir ailenin ortalama asgari gıda harcaması ayda 500 peso ve nüfusun yarısı ayda kişi başına 200 pesodan azıyla geçinmeye çalışıyor. Ortalama emekli aylığı 300 peso civarında ve emeklilerin çoğunluğu 75 yaşına kadar, ya da sağlıkları ne kadar elverirse, asgari ücretin altında işlerde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Geçtiğimiz yıl, yani 2018’de, Şili’de tam 27 bin hasta işçi veya yoksul emekçi, kamu hastanelerinde aylar ve bazan yıllar süren ameliyat veya tedavi sırası beklerken öldü, çok daha fazla işçi ve emekçi ise tekelleşmiş eczane zincirlerinde fahiş fiyata satılan ilaçlarını alamadıkları için ölüyor ya da kötürüm bir yaşam sürdürmek zorunda kalıyor. Şimdi ki Şili isyanında, çoğu Wall Mart’a bağlı 200 hipermarketin, 70 benzin istasyonunun ve bir dizi lüks lokanta ve eğlence merkezinin yanısıra, tam 120 büyük eczane mağazasının da yakılıp yıkılması raslantı olmasa gerek. Bir emekli işçi eylemci, meseleyi açıkça koyuyor: “Bu pezevenkleri s.. mezsek, bizi yok saymaya devam edecekler.”

“Taleplerdeki farklılık” görünümüne gelince… İsyanları tetikleyen olguların ötesine, arka planındaki sosyo-ekonomik ve siyasal birikime ve isyanların gelişim seyrine bakılınca, aşağı yukarı tümünde ortak olan yörüngeleri saptamak zor değil. İsyanlar ister ekonomik, toplumsal veya siyasal bir saldırıya karşı tetiklenmiş olsun, hızla ekonomik-toplumsal-siyasal istemler arasında bağ kuruyor, sözkonusu saldırının geri çekilmesinin ötesinde mevcut iktidar ve rejimin indirilmesini, kitlelerin aşağıdan inisiyatif ve temcilcilerinin muhatap alınmasını ve katılımını, bir dizi genişletilmiş sosyal ve ekonomik reform istemini ileri sürüyor. Örneğin Eylül-Ekim aylarının en büyük isyanının sürdüğü Endonezya, Batı medyası ve Türkiye’de sol medyaya, evlilik dışı ilişkiyi, eşcinsel ilişkiyi, kürtajı ve devlet başkanına hakereti yasaklayan ve ağır cezalar getiren yeni ceza kanununa karşı isyan diye yansıdı. Ancak isyanın başını çeken işçi ve öğrenci sendikalarının talepler listesinde, sosyal güvenlik ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi, güvencesiz çalıştırmanın yasaklanması ve tarımda büyük kapitalist çiftlikler ve emperyalist kapitalist tarım-gıda tekelleri lehine yapılan düzenlemelerin kaldırılması da vardı. Katalonya, Hong Kong ve Papua’da ulusal bağımsızlık çerçevesindeki isyanlarda bile, kemer sıkma paketleri, işsizlik, güvencesizlik, sağlık, konut gibi sorunlar isyancılar tarafından sık sık gündemleştiriliyor, banka ve lüks mağazalar öfkeden payını alıyordu. Şili’de ise ulaşım zamları ile başlayan isyan, Pinera iktidarının indirilmesi ve Pinochet döneminden kalma neoliberal ve bastırmacı anayasanın kaldırılması, bakır madenlerinin kamulaştırılması ve banka ve zenginlerden artan oranlı vergiler alınarak eğitim ve sağlık sisteminin iyileştirilmesi gibi istemlerle genişliyor.

İşsizlik, ücret artışı, çalışma koşulları, eğitim, sağlık, elektrik, su, gıda, ulaşım, konut koşullarının geniş çaplı iyileştirilmesi gibi istemler, kronik yolsuzluğun (ki kitleler bundan apaçık biçimde banka ve tekellerle kaynaşmış ve çürümüş devlet iktidarının işçileri ve yoksulları organize soyma ve ezme aracı olmasını anlıyor) kaldırılması, mali oligarşik neoliberal despotik iktidar ve rejimlerin indirilmesi istemleriyle bütünleşiyor.

4-

Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinden itibaren bu yılki isyan dalgalarında, emek-sermaye uzlaşmaz karşıtlığı ve savaşımı kendisini daha fazla hissettirmeye başlıyor. Sarı Yelekliler Paris’in ünlü lüks Chanzelize caddesi ve meydanını işgal ederek, lüks markalı mağazaları tahrip ederek, önü açmıştı Irak’ta işsiz ve yoksul emekçi kitleler, yüksek bürokrat, petrol ve tüccar burjuvazininin oturduğu yüksek güvenlikli yeşil bölgelere girip işgal etmeye çalıştı. Lübnan’da bir kadın gösterici, banka ve şirketlerin diktatörlüğü son bulmalı diye haykırıyordu. Haiti’de on binler zengin semtlerine polisle çatışarak girerek buradaki lüks mağaza ve otomobilleri tahrip etti. Hong Kong’ta bankalar, Şili’de büyük market ve mağazalar, bazı uluslar arası tekelci şirketler yakıldı ve yağmalandı. Şili’de bir gencin “yurttaş değil proleteriz” duvar yazısı, günümüz isyan defterine düşülmüş en önemli notlardan biriydi.

Kapitalist birikimin uzlaşmaz karşıt niteliğini, önce teorik olarak, sonra da günümüzdeki isyan dalgalarından belli çizgilerle göstermeye çalıştık. Günümüz isyan dalgasının en önemli karakteristiği, emek-sermaye, proletarya-burjuvazi uzlaşmaz karşıtlık ve çatışmasını, ve henüz çok belirgin olmasa da bir dizi anti-kapitalist dinamiği, önceki dalgalara göre daha fazla hissettirmesidir. Önceki dönemlerin, “yurttaş hareketi”, “sivil toplum hareketi”, “yeni toplumsal hareketler”, “radikal demokrasi” hareketleri, anarko-liberal halkçı vd tarz hareketler halen bir dizi isyan ve harekette varlığını ve etkisini korusa da, geleneksel ve modern kent küçük burjuvazisinden işçi sınıfına çözülenlerin de sınıf oluşumunun bu mücadeleler içinde gelişim gösterdiği, tabanını ve ağırlığını geleneksel sanayi işçileriyle birlikte, güvencesiz, düzensiz, işsiz, öğrenci, emekli vd işçi ve yarı-işçilerin oluşturduğu hareketlerle, emek-sermaye ve sınıf kutuplaşması ve karşıtlaşmasının daha belirginleşen bir eğilim olarak kendini gösterdiği bir geçiş süreci yaşanmaktadır.

Ancak dar anlamda ve servet/sefalet kutuplaşması ve karşıtlaşması bağlamında emek-sermaye kutuplaşması ve karşıtlaşmasından bahsetmek yetmez. Bu karşıtlık ancak, toplumsal üretici güç ve ihtiyaçların gelişimi ile mali oligarşik kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlığı ile birlikte ele alındığında, tarih-bilimsel gelecek perspektifini kazanır.

Üstyapı sarsıntı ve altüst oluşlarından, büyüyen değişim isteğinden bahsettik. Ama bu sarsıntılar ve değişim istek ve eğilimi, bunların üretici güçler/üretim ilişkileri bağdaşmazlığındaki kökü kavranmadan, tarihsel ve gerçek sınıfsal mahiyeti de kavranamaz. Bu yüzden, yalnızca eskimiş üstyapının engelleyiciliğinden değil, onun daha ziyade bir ifadesi olduğu eskimiş üretim ilişkilerinin engelleyiciliğinden bahsetmemiz gerekir. “İşe yaramaz” olan, yani her türlü gelişim ihtiyacının karşılanmasında işlevsiz ve engel haline gelen, aynı zamanda ve asıl olarak, kapitalist üretim ilişkileridir.

Elbette her devrimin en kritik sorunu, iktidar sorunudur. Fakat bu eskimiş iktidarın üzerinde yükseldiği eskimiş üretim ilişkilerini sorun etmeyen bir “kamusal demokratik değişim veya reform” anlayışının, varıp varabileceği nokta, burjuvazinin oyuncağı olmaktır. Toplumun çoğunluğunun ücretli köle olarak kaldığı yerde, her türlü burjuva ve küçük burjuva liberal halkçı demokrasi/reform söylemi koca bir yalan veya hayalperestlikten ibarettir. Günde 10-12 saat sömürülerek posası çıkan ya da bunun bile “lüks” sayıldığı işsiz işçiler, kendi yaşamlarını etkileyecek kararlara nasıl katılabilir ve etkide bulunabilirler ki? Evet eyleme geçip eskimiş üstyapıyı sarsabilirler, altüst edebilirler, ama sermaye/ücretli köleliği de onunla birlikte altüst etmedikçe, kendi karar ve iktidar organlarını oluşturmadıkça; yine geçim derdine talim edip, değişimin ne, ne kadar ve nasıl olacağı karar ve uygulamalarını şu veya bu burjuva gücün eline bırakmak zorunda kalırlar.

Oysa, toplumsal üretken güçlerin ve bunların doğurduğu yeni ihtiyaçların geldiği gelişme düzeyinde, eskimiş üstyapısıyla birlikte eskimiş üretim ilişkilerinin “işe yaramaz” (gereksiz ve engel olduğunu) görürsek; yalnızca burjuvazinin şu veya bu çetesinin değil, bir bütün olarak, burjuvazinin, sermaye egemenliğinin ve ücretli köleliğin de “işe yaramaz” (gereksiz ve engel olduğunu) görmüş oluruz. Çünkü kapitalist ilişkiler sisteminin artan ölçüde engeli olduğu üretken güçler ve bunların doğurduğu yeni ihtiyaç ve yetiler ancak toplumsallaşarak gelişebilir ve en büyük ihtiyaç haline getirdiği yeni ve daha yüksek bir toplumsal ilişki doğrultusunda ancak toplumsallaştırılarak gerçekleştirilebilir. Bu yüzden üretici güçlerin kapitalist ilişkiler altında toplumsallaşması çelişkisi yok sayıldığında, proletaryanın toplumsallaşarak büyüyen yıkıcı ve kurucu yetileri, toplumsallaşarak özneleşme ve özgürleşme ihtiyacı, ve bir bütün olarak bilimsel komünizm ufku da perdelenmiş olur.

Çünkü, tam da bu siyasal-toplumsal sarsıntı çağıdır ki, üretici güçlerin ve özel mülk edinme biçiminin, bunlarla birlikte siyasal iktidarın, kültür tekelinin ve zihinsel önderliğin, artık burjuvazinin elinde bulunması ve sermaye birikimi yoluyla gerçekleştirilmesinin; artık yalnız gereksiz değil, ekonomik, siyasal, toplumsal, zihinsel her açıdan sınıfsal-toplumsal gelişmenin engeli haline geldiği bir bağdaşmazlığın ifadesidir.

Sistem basitçe “düzeltilemez” ve eskisi gibi sürdürülemez durumdadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*