Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kürdistan: Yaşasın işçilerin sosyalist birliği, halkların fiili ve tam hak eşitliği!

Kürdistan: Yaşasın işçilerin sosyalist birliği, halkların fiili ve tam hak eşitliği!

1- Lice’de iki Kürt göstericinin gayet kasıtlı ve hedefli olarak öldürülmesi, Okmeydanı’nda biri Cemevinde duran Alevi taşeron işçi, diğeri sokaktan kendi halinde geçen engelli bir emekçinin polis tarafından öldürülmesi, ve burjuva devletin kitle direnişleri ve sokak hareketlerine karşı şiddet dozu giderek artan müsadere ve bastırma cevvaliyeti ile birlikte düşündüldüğünde en genel biçimiyle şunu gösterir:

Neoliberal kapitalist, fiili ve güce dayalı sermaye birikim ve rejim biçiminin kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluk ve tepki birikimi ve direniş deneyimlerinde bir dönüşüme yol açmaya başlamıştır. Direnişlerin, sokak mücadelelerinin toplumsal zemini genişlemiş, daha inatçı, daha fiili, daha inisiyatifli bir karakter kazanmaya başlamıştır. Daha keskinleşmiş çelişkiler ve daha yaygın hoşnutsuzluk birikimi zemininde ortaya çıkan bu tür her daha inatçı, fiili ve kitlesel direniş inisiyatifleri, eskisine göre daha fazla toplumsal destek ve dayanışma yaratabilmekte, ve doğrudan ya da dolaylı olarak benzer direnişleri esinlemekte, bir yol açmaktadır. Fiili kitle eylem ve direnişlerinde bir yaygınlaşma, inatçılaşma, yığınsallaşma, (devlet güçleriyle karşı karşıya gelmeyi de içeren) daha fiili ve savaşımcı bir karakter kazanma zemin ve eğilimi kendini göstermektedir. Burjuva mali oligarşik rejimi en çok endişenlendiren konulardan biri, tam da bu zeminde, temel dayanaklarından olan baskı aygıtı ve yasaklama güç ve otoritesinin, artma eğilimi gösteren bu tür kitle direnişleriyle çiğnenmesi, çizilmesi ve yıpranması; kitlelerin en azından belli kesimlerinde bu tür fiili eylem ve direniş biçimlerinin meşrulaşmaya başlamasıdır. Tepeden inme gasp, dayatma ve yasakları tanımamanın, bunlara karşı meşru ve fiili mücadele anlayışının, sokakların, işgallerin, barikatların, devlet güçlerine karşı kitlesel savaşım iradesi ve inisiyatifinin yaygınlaşma eğilimi göstermesidir.

Burjuva mali oligarşik devletin bir bütün olarak kitlelerin ve sokakların vidalarını olabildiğince yeniden sıkıştırma cevvaliyetinin en genel plandaki nedeni budur. Birkaç yüz kişilik barışçıl sokak toplanma ve yürüyüş istemlerinin bile karşısına TOMA’lar ve gaz bombalarıyla dikilmekte, daha savaşkan ve direşken eylem ve direniş biçimlerine karşı ise şiddet dozunu daha da artıran, öldürmeyi de içerebilen yöntemlere başvurmaktadır. Bu politikanın amacı yalnız tekil eylem ve direnişleri etkisizleştirmek veya tecrit ve lokalize etmek değil, aynı zamanda daha geniş bir zemine sahip kitlelerin fiili direniş ve sokak inisiyatifini olabildiğince geriletip daraltmak ve daha sıkı düzen kontrolü altına almak, baskı ve yasaklara dayalı “yasa-düzen” otoritesini yeniden tesis edebilmektir. Ancak daha kararlı ve fiili kitle direnişlerinin, neoliberal azami sermaye birikim ve egemenlik biçimlerinin en çok ihtiyaç duyduğu ve en dayatmacı noktalarında yer yer duraksatması veya daha yaygın tepki ve direnç zeminini ortaya çıkarması, burjuvazi ve mali oligarşisinin tekil direnişlere karşı müsamahasızlığını da artırır. Devletin her zamanki politikası, baskıları genel olarak artırırken öncü kesim ve daha ileri mücadele biçimleri üzerinde sertleştirmesi, böylelikle bu kesim ve eylem biçimlerini geniş kitlelerden tecrit etmeye çalışmaktır.

Dünyada ve Türkiye’de tarihsel değişimin doğrultusu, küresel neoliberal kapitalizm ve rejim biçimleri koşullarında uzun süredir devam eden “maçın tek kale olmaktan” çıkmaya; kitlelerin direnç katsayısının ve neoliberal çalışma, yaşam, yönetilme koşullarını eylem ve direnişlerle eleştirmeye başlamasının artmasıdır. Tahammülsüzlük, asıl bu tarihsel dönüşüm eğiliminin belirginleşmeye ve en geriye sıkıştırılmış sınırlarını zorlamaya başlamasınadır. Kitle hareketlerinin biraz güç toplayıp farklılaşmaya başladığı, bir yükseliş ve yaygınlaşma eğiliminin de işaretlerini verdiği süreçte, burjuva mali oligarşik baskı aygıtlarının daha fazla öne çıkması ve şiddet dozunu artırmaya başlaması, sınıfsal-toplumsal mücadelelerin tarihsel yasasıdır. Neoliberal kapitalizm ve rejim biçiminin esneme katsayı zaten daha düşüktür. Süregiden küresel kriz ve durgunluk, kızışan rekabet ve hız, sürtünme katsayısı artan “sürdürülebilirlik” koşullarında; keza.

Burjuva devlet baskılarının sistematik olarak artması, toplumsal gericilik birikimini de devreye sokması gibi yöntemler, kitle hareketlerini de yeni bir eşikle karşı karşıya bırakır. Bir yandan kitle hareketlerinin içindeki geri sınıf ve kesimler ile siyasal temsilcilerinden devletin müsamaha gösterme ihtimali olan sınırlar içine “düzenli ricat” söylemleri ortaya çıkar. Diğer yandan belli bir yaygınlaşma, direşkenleşme, yığınsallaşma dinamiği ve itilimi, bu mücadeleler içinde yetişen, mücadele bilinç ve yeteneği artan yeni mücadele damarları ortaya çıkar. Kendiliğinden kitle direniş ve hareketleri dinamikleri ve zemini kadar, ve bunların da korunup geliştirilebilmesi, mücadele direşkenlik ve yeteneğinin artması için, örgütlülük, bilinç, donanım düzeyinin de bu mücadeleler içinden yükseltilebilmesi gerekir.

download2-

Neoliberal muhafazakar devlet baskıları ve saldırganlığında, AKP Hükümeti kuşkusuz rolünü oynamaktadır. Ancak solda yaygın dar anti-AKP’ciliğin ve parlamentarist hayallerin halen anlamamak becerisini gösterdiği, neoliberal muhafazakar rejimin burjuva mali oligarşik, küresel-sınıfsal temeli ve dayanaklarıdır.

Kapitalist gelişme düzeyi ve “bölge merkezleri” olarak Türkiye’nin bulunduğu kategoride, hatta sınıfsal-toplumsal güç dengeleri itibarıyla neoliberal burjuva demokrasisinin bir gömlek daha ileri olduğu söylenebilecek ülkelere bakılabilir. Güney Afrika’da TİS satışını tanımayan ve grev komiteleriyle fiili kitle grevi yapan 40 maden işçisi, dünyanın gözleri önünde taranarak katledilmiştir. Brezilya’da geçen Haziran ayındaki isyan ve direniş dalgasından sonra ilk yapılan şeylerden biri yeni bir “anti-terör” yasası çıkarmak ve özel harekat polis ve donanımını tahkim etmek olmuştur. Dünya Kupası’na artan sınıfsal-toplumsal tepki ve direnişlere karşı Brezilya devletinin estirdiği terörü, işçi grevlerine, evsiz işçiler hareketine, occupy dünya kupası hareketine, yerlilere, kent yoksulları, sokak çocuklarına karşı saldırganlık ve bastırma cevvaliyetini her gün sosyal medyadan izlemek mümkündür…

AKP Hükümetini bir dönem boyunca sert biçimde eleştirir ve sıkıştırır görünen burjuva mali oligarşik kesimlerin büyük bölümü bir dizi kirli pazarlık sonucu uzlaşmıştır. ABD mali oligarşisi, Koç ve Tüsiad’ın belli kesimleri, CHP, AKP ile anlaşmalı olarak tahliye edilen Ergonekoncuların bazı kesimleri, İP çetesi, AKP muhalifi görünen burjuva medya bunlar arasındadır. Bu kirli pazarlık ve uzlaşma, 30 Mart seçimlerinden ziyade, Ukrayna krizinin ABD ve AB’nin Türkiye’ye ihtiyacını artırması, Suriye, Irak, İran, Kıbrıs ve Kürdistan gibi kritik konularda yeni durum ve dengelere geçiş çerçevesindedir. ABD ve Türk burjuva devletinin İstanbul’da Suriye için ortak operasyon merkezi kurduğu, Koç-Erdoğan uzlaşmasının Güney Kürdistan enerji kaynaklarından payı içerdiği, gibi enformasyonlar medyanın satır aralarına bile yansımıştır. Tüsiad başkanının istifası da, Sütaş direnişi kadar değişen iç denge ve pazarlıkların bir sonucu olsa gerektir.

Burjuva mali oligarşik güç odakları arasında kirli pazarlık ve uzlaşmaların iç yüzünün ayrıntıları önümüzdeki süreçte aydınlanacaktır. Ancak bugün için açık olan bu güçlerin AKP’den istedikleri bir dizi şeyi aldıkları ve Türkiye’nin bölgesel yatırım, koordinasyon ve “stabilizasyon” merkezi olması doğrultusunda en azından bir süre daha AKP ile birlikte yürümeye ve desteklemeye devam edecekleridir. Bir dönem AKP’ye karşı sert eleştiri bombardımanı yapan “bir kısım medya”nın bu eleştirilerini iyice yumaşatıp geri çekmesinden de bunu görmek mümkündür.

Sözkonusu kapitalist güçler, Kürt halkına karşı açılan ırkçı-şovenist-linçci kampanyayı desteklemek için acele etmekle kalmamaktadır. Bir dönem anti-AKPci, barışçıl ve parlamentarist sınırlar içinde AKP’yi terbiye etmek amacıyla hayırhah bir destek verir göründükleri Gezi’ye, sokak eylemleri ve hareketine karşı da giderek tavır almakta, geleneksel “terör örgütleri, marjinal gruplar, yakıp yıkanlar” tarzı devlet ağzına geri dönmektedir.

AKP’nin Kürt halkına karşı yine bir bayrak meselesi üzerinden açtığı ırkçı-şovenist linç kampanyasının, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP’nin, CHP’nin ulusalcı kesimlerinin, ulusalcı-faşistlerin desteğini alma çabasıyla açıklamaya çalışanlar vardır. AKP’nin attığı her adımda kendi pozisyonunu koruma ve güçlendirmeyi gözettiği doğrudur. Ancak burjuva mali oligarşik iktidar blok veya dengelerini, salt seçimlerle açıklamak ve seçimlere bağlamak, iflah olmaz bir parlamentarist budalalığın ifadesidir. Soma katliamından, işçi cinayetlerinden, taşeronluk sisteminden, neoliberal despotik çalışma rejiminden olduğu gibi, Kürt halkına karşı saldırganlık ve şovenizmden tüm kapitalist güçler aynı ölçüde sorumludur. Aralarında bir dizi konuda çekişme ve güç mücadeleleri olan kapitalist mali oligarşik güç odaklarının iş bir işçi sınıfı, iki kürt sorununa gelince farklarının incelip iç içe geçmesi, oldukça karakteristiktir.

Bugün de sınıf bilinçli işçilerin, Gezicilerin, Kürt emekçi halkının öncelikle görmesi gereken bu sınıf durumudur. Karşıdaki gücün, AKP ile sınırlı olmadığı gibi onun da dayanmaya devam ettiği burjuva mali oligarşik sınıf gücü olduğudur. Ancak bu görüldüğünde, Gezici olduğu iddiasındaki ulusalcı ve liberal reformistlerin anti-AKPcilik adına ABD, AB, Koç, Aziz Yıldırım, CHP’ye varana kadar AKP dışındaki herkesten medet uman ve sokağı seçimlere endeksleyenlere karşı net tutum almak ve ileriye doğru ayrışmak mümkün olur.

Ulusal sorun, hele ki Türkiye siyasetinde ağır çeken biçimiyle, sınıfsal ayrım ve çelişkilerin turnusol kağıtlarından biridir. İşçi sınıfının burjuva, küçük burjuva her türlü ezen ulusçu hakimiyet ve ayrıcalık politika ve akımlarından, yanısıra neoliberal reformist “çözüm” beklentilerinden ayrıştığı, her türlü açık ya da inceltilmiş şovenizm ve saldırganlığa karşı net bir tutum almak ve savaşmakla kalmayıp işçilerin birliği, halkların fiili hak eşitliği mücadelesini sosyalist devrimci demokrasi ekseninden yürüttüğü bir duruş yönü ilkeseldir.

hpgden-lice-aciklamasif3183a4c22575a3f0b313

Kürt sorununda neoliberal reformist müzakare süreci, Kürt halkını eskisi gibi yönetemez hale gelmiş küresel mali oligarşinin ve Türkiye tekelci burjuvazisinin ağırlıklı kesiminin politikasıdır. Kürdistan’a AB mali oligarşisinin “yerel özerklik şartı”nı da içeren, Kürdistan’da kapitalizmin gelişiminin hızlandırılması, emek yoğun yatırımların bölgeye kaydırılması ve “Türkiye’nin Çin’i” olması, neoliberal kapitalist bölgesel entegrasyon ve yüksek karlı yatırım ve ticaretin geliştirilmesi, uluslar arası enerji ve nakil jeo-stratejisinin geliştirilmesi, Türkiye’nin küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin bölgesel yatırım ve organizasyon merkezi olması, tekelci kapitalist bölge gücü ve hegemonyası, ve kuşkusuz Kürdistan’daki silahlı güç ve direnişin, Kürt halkının serhıldan ve direniş geleneğinin tasfiye edilerek neoliberal kapitalist rejime soğurulmasını öngören bu politika, neoliberal “project of democracy”nin karakteristiğidir ve öncelikle küresel mali oligarşi ve Türkiye tekelci burjuvazisinin çıkarınadır. Bir dizi farka ve Kürt hareketi içindeki bazı iç eğilim farklılıklarına karşın Kürt burjuvazisinin çıkarı da bu politikadadır.

“Sermayenin günümüzdeki birikimi, üst düzeyde yoğunlaşması ve merkezileşmeyi sağlayacak biçimde merkezi çekirdeği güçlendirirken, sermayenin daha geniş temellerde ve birçok yön ve kanaldan birikimine uygun bir ekonomik, siyasal, idari yapı örgütlenmesine gitmektedir. Bazı mega kentlerin, bazı ülkelerin küresel ve bölgesel merkezler olarak ortaya çıkması da bunun bir parçasıdır, bölgesel ve yerel ekonomik, siyasal ve idari yapıların oluşturulması, belediyelerin yeniden konumlandırılması da. Yerel yönetimler yasasının değişimi de. PKK’nn -bazan federatif yönde genişleterek- istediği özerkliği sadece Kuzey Kürdistan değil genel bir idari yapı değişikliği olarak formüle etmesinin dayanağı da budur.” (KDÖ Mücadele Platformu’ndan)

Türkiye burjuvazisi ve devletinin, kimi adımlarını atmakla birlikte, bir dizi nedenle (küresel-bölgesel kriz, iç ve dış durum ve dengelerde değişim, isyan ve direniş dalgaları vd) bu geçişi yapamaması, zaten, Kürt sorununu birinci dereceden içeren ancak onunla da sınırlı olmayan, rejim ve devlet krizinin bir yönüdür.

İkincisi rejimin değişen biçim ve yapısına karşın, burjuvazinin önceki rejim biçim ve yapısını tam olarak atmaması, bir dizi yönünü koruması veya başka biçimlerde pekiştirmeye çalışması da burjuvazinin çıkarınadır.

Üçüncüsü, günümüz neoliberal kapitalizm ve rejim koşullarında, neoliberal burjuva demokrasisi doğrultusunda en zorunlu görünen en geri ve güdük değişimlerin bile, çok daha yavaş, olabildiğince sündürerek ve uzun sürelere yayarak, çok daha tedrici, çok daha az kararlı ve korkak, rejimin ve devletin temel kurumlarını ve baskı aygıtlarını olabildiğince kayırıp tahkim ederek yürütülmesi de burjuvazinin daha çok işine gelir. Çünkü bu değişimlerin, kitlelerin ve ezilen kesimlerin enerjisini, inisiyatifini ve gücünü artırmasından çekinir. Ve bu değişimleri kitlelerin ve Kürt halkının enerjisini, inisiyatifini, gücünü ve istemlerini olabildiğince kırıp tasfiye ederek, masederek, teslim alarak yapmak ister. (Önceki dönemde, bir grup gerillanın temsili olarak silah bırakarak sınırdan geçip teslim olmasına karşın, Kürt halkının kilometrelerce uzunlukta konvoylar, coşkulu kitle gösterileriyle karşılaması, devleti panikletip müzakereyi kesme gerekçesi olmuştu!!) Ne demokratik özerklik ne Öcalan’ın anarko-liberal reformist teorileri ne BDP’nin yerel seçim sürecinde daha sık dile getirdiği öz yönetim söylemleri bunun karşılığı olmasa da Kürt halkının kendini yönetebilme özlemi ortadan kalkmış değildir. Fiili Rojova modelinin basınç ve esiniyle birlikte Türk burjuva devletini korkutan asıl budur. Neoliberal burjuvazi Kürt sorununda neoliberal demokratik reformlar aslen kendi çıkarına da olsa, Kürt halkının enerjisini ve demokratik özlemlerini artırma riski taşıyan en geri ve güdük reform düzenlemeleri konusunda bile aşırı temkinli ve tereddütlü, ittire kaktıra atmak zorunda kaldığı her adımda da yüzü geriye dönüktür.

Dördüncüsü, neoliberal reformlar, tanımı gereği, önceki dönemlerin sosyal ve demokratik reformlarından farklıdır. Olabildiğince; net tanımlı kolektif hak ve özgürlükleri tanımamaya, kısmi, bireysel, uygulamada büsbütün kuşa çevrilecek veya fiilen kullanılması olanaksızlaştırılacak ya da yalnız burjuva ve orta sınıfların, parası olanın yararlanabileceği, veya yararlanabilmek için çok büyük tavizlerin şart koşulduğu, dahası asıl burjuvazinin çıkarları ve devletin bekası ile koşullu ve her hak kırıntısının sermaye için daha büyük hak ve devlet egemenliğini büyütecek düzenlemelerin içine gömüldüğü reformlardır! “İş sağlığı ve güvenliği” düzenlemesine veya -hem de Soma’dan sonra!- madenlerin ve taşeronluğun iyileştirilmesi adı altında yapılmak istenen düzenlemelere, ya da istihdamı kolaylaştırmak adı altındaki “ulusal istihdam” paketlerine bakılabilir. Bu yüzden bir yandan Öcalan ve PKK ile barış müzakeresini neredeyse 1.5 yıldır sıfır noktasında tutarken diğer yandan Kürdistan’ı baştan aşağıya kalekollar, askeri duvarlar, hendekler, askeri harekat ve sevkiyatı kolaylaştıracak askeri yollar ile adeta Filistin benzeri bir yarı açık askeri hapishaneye çevirmesi şaşırtıcı değildir.

500-3244

PKK’nin neoliberal reformist müzakere sürecine tek taraflı olarak bağımlı hale gelmesi, dayatılan en geri adımları alel acele ve tek taraflı olarak atması (Öcalan’ın geçen Newroz’da “isyan çağı bitti, müzakere politikası” vb açıklamaları, gerillanın geri çekilme sürecinin başlatılması, Gezi, 1 Mayıs gibi sıcak mücadele mahfillerinden olabildiğince -müzakere süreci halel gelmesin söylemiyle- mesafeli durması, devletin en pervasız saldırı ve tacizlerine – Roboski katliamının üstüne yatılması, Paris katliamı, KCK operasyonları, Rojova operasyon ve katliamları, Kalekollar, seçim sürecinde BDP- HDP’ye karşı saldırı ve linç histerileri, Medeni’nin öldürülmesi, …- ya geri ve sınırlı protestolarla yetinmesi ya da büsbütün sessiz kalması, 17 Aralık krizinde AKP’ye hayırhah destek içinde yaklaşımı, etkisiz ve cılız “adım at” kampanyaları, seçimlere endeksli politika, fiili demokratik özerklik hareketinin başlatılacağı, AKP’nin muhatap olmaktan çıktığı gibi söylemlerin bile havada kalması ve inandırıcı olmaktan çıkması, BDP içinden MİT’e güzellemeler düzen veya AKP’nin Cumhurbaşkanının destekleneceğini söyleyen seslerin artması, …) ve en geri bekleyiş hali, AKP Hükümeti ve devletin de elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan çok rahatlatmakla kalmamış, büsbütün pervasızlaştırmıştır.

BDP, Paris katliamına, Medeni’nin kalekol protestosunda öldürülmesine, sınırda Kürt sivillerin ve çocukların vurulmasına, Rojova’da Türk devletinin parmağının ve desteğinin olduğu Kürt katliamlarına, binlerce KCK davası tutsağı varken Veli Küçük gibi Kürt halkının azılı faşist kontracı katillerinin serbest bırakılmasına, ve sayısız başka pervasızlığa karşın yerel seçim sürecinde “müzakere ve barış süreci sayesinde artık cenaze gelmiyor, operasyon olmuyor” tarzı propaganda yapma cüreti gösterebilmiştir!

Komünistler olarak neoliberal reformist müzakere sürecini savunmayız, ama hadi diyelim ki yapıyorsunuz, neoliberal reformun zaten en geri ve güdük düzeyde olabilecek kısmi demokratik haklar için bile, aktif kitlesel ve savaşımsal yaptırım gücünün olması gerektiğini her Kürt bilir, bilmeyenler de kimbilir bu devletle kaçıncı müzakere deneyimden öğrenmiş olmalıdır. Bu tür müzakere süreçleri savaşımla iç içe, kesinti ve sıçramalarla, diyalektik tarzda yürütülür. Ya da en geri düzeyden vaadedilen veya istenenin asgarisi bile hayal olur. Kürt siyasal hareketinin son dönemde izlediği tamamen müzakeresiz müzakereye ve seçimlere endeksli politika ise, ne yazık ki, olabileceklerin içinde en gerisi, en edilgeni, en politikasız olanıdır.

PKK; Lice katliamından sonra, ‘Öcalan ne açıklama yaparsa yapsın topyekun direniş’ tarzı bir çağrı ve değerlendirme yaptı. PKK, 30 Mart seçimleri öncesinde de ‘müzakere diye bir şey zaten yok, çözümsüzlük dayatılıyor, AKP muhatap olmaktan çıkmıştır’ tarzı açıklamalar yapmış, ancak seçim sonuçları ve Öcalan’ın ‘müzakerenin yasal çerçevesi üzerine çalışıyoruz, önemli gelişmeler olabilir” açıklamaları üzerine pek bir değişim olmamıştı. Bununla birlikte, Roboski ve gerillanın elinde tuttuğu stratejik Gire Rej tepesine doğru mütecaviz askeri yol yapımı nedeniyle Kürt köylülerin kitlesel inatçı direnişi ve HPG gerillalarının da bir askerin öldüğü 2 askerin yaralandığı bir askeri aracın tahrip edildiği savunma savaşımından itibaren, PKK kendini biraz daha fazla hissettirmeye başlayan bir direnç hattına geçişin de işaretlerini vermişti.

Lice ise Roboski gibi kalekol ve askeri harekat yollarına karşı bir dizi direnişle birlikte, neoliberal müzakere sürecinden bu yana, 1 yıldan fazla süredir, Kürt halkının en önemli direnişlerinden oldu. Yaklaşık 15 gün boyunca Licelilerin genci yaşlısı, kadını erkeği ile arazi ve yol nöbeti tuttuğu, her gün arazi ve yol eylemleri ve çatışmalarının yaşandığı, iş makinalarına el konularak yolun kazılıp bir süre kullanılmaz hale getirildiği, HPG gerillalarının da yer yer askeri taciz ateşi altına alarak 2 askeri yaraladığı, giderek de Meskan, Cizre, Varto, Hakkari gibi diğer kalekol ve askeri yol yapım alanlarına yayılma eğilimi gösteren direniş, yalnızca Kürt halkının çetin direngenliği ve fiili mücadele inisiyatifini değil devletin eskisi gibi yönetemeyeceğini hatırlattı, devletin otoritesine bir çizik daha attı.

Lice direnişi, Türkiye’de kısmen Soma’nın kısmen Gezi yıldönümünün, ama daha çok solda da yaygın olan sosyal şovenizmin gölgesinde kaldı. (Şırnak’ta bir işçinin öldüğü, 7 işçinin yaralı kurtulduğu -Soma’yı mumla aratacak- madendeki göçük de dahil). Sosyal medyada Lice direnişi ve Şırnak işçi cinayeti paylaşımları, Kürt halkının acıları ve direnişine duyarsızlığa tepkiler, eylem çağrıları ve kararları artmaya başlamıştı ki, Lice’den katliam haberi geldi.Türkiye’de birbirini izleyen siyasal-toplumsal sarsıntılar dönemi, bir süredir geri plana düşmüş ve soğutulmuş görünen Kürt sorunun rejim krizinin de temel dinamiklerinden biri olarak yeniden gündemleşmesi ve güncellenmesi ile boyutlandı ve siyaseti hem burjuvazi hem sokak cephesinden yeniden saflaştırmaya başladı.

Öcalan’dan bekleneceği gibi, Lice’de öldürülenler için üzüntülerini bildiren, ama barış sürecine tavizsiz bir kararlılıkla sürdürülmesini isteyen bir mesaj geldi. PKK, Öcalan’ın malum çizgisinden kopmayacak, ancak muhtemelen gerillayı ve kitlesel sokak direnişi inisiyatifini en azından bir süreliğine kontrollü biçimde de olsa etkinleştiren bir direniş noktasında duracaktır. (Savaş halen daha düşük bir olasılık gibi görünse de, bu durumda bile yeniden neoliberal reformist müzakere sürecine dönmenin bir halkası olacaktır.)

PKK ve Kürt siyasal hareketi içinde farklı eğilimlerle birlikte, PKK’yi daha etkin ve dirençli duruşa zorlayan, Kürt emekçi sınıflarında neoliberal müzakere sürecine, hatta Öcalan ve BDP’ye artan güvensizlik ve tepkiler, güç ve inisiyatif gösterme istek ve istencidir. (Kürt halkının 30 yıldır ödediği çok ağır bedeller ve savaşım gücüyle karşılaştırması yanlış olacaktır ama, 1 yıldır süreklilik kazanmış fiili bir sokak hareketi olarak Gezi’nin de belli bir basıncı vardır. Ve kuşkusuz asıl olarak da Rojava’nın.) Ramazan’ın 15 bin kişilik cenazesinde ve Kürdistan’daki bir dizi sert sokak çatışmasında, “savaş, savaş, savaş; barışa hayır!” sloganları atılmıştır. Savaşım isteği ve istenci, Kürt siyasal hareketinde henüz ayrışma ve kopuş biçimlerinden uzak olsa da, sınıf farklılaşmasının, farklı ve çelişkin sınıfsal eğilimlerden birinin, Kürt işçi ve emekçilerin, yarı proleterlerin, kent ve kır yoksullarının ulusal demokratik bilinç içinde de kendini hissettiren bir ifadesidir.

Kürt burjuvazisinin çizgisi bellidir: “Neoliberal barış sürecinde olan olması gerekendir, olması gereken de zaten olandır”. 2015 genel seçimlerine kadar, hiç bir kazanım olmadan önceki biçimde “kazasız belasız” götürülmesini bile “en büyük kazanım” saymaktadır, buna dünden razıdır. Lice katliamı öncesinde de Roboski, Lice gibi çetin kitlesel sokak/arazi direnişlerinde de kendini gösteren, sürecin derinleştirdiği sefalet ve eziyet yükünü omuzlayan, Lice katliamından sonra savaşım inisiyatif ve isteğini daha açık ortaya koymaya başlayan ise, Kürt siyasal hareketinin ve gerillanın geniş tabanını oluşturan Kürt işçi ve emekçileri, kent ve kır yoksullarıdır.

Neoliberal reformist müzakere süreci, PKK’nin demokratik özerklik istemi, Öcalan’ın “sınıflar üstü” anarko-liberal reformist teorileri de dahil olmak üzere, Kürt işçilere, tarım proleterlerine, yarı proleterlere, kent ve kır yoksullarına hiçbir sınıfsal-toplumsal “çözüm” sunmamakta, bundan bilinçli olarak uzak durmaktadır. Kürdistan işçi sınıfının, geniş kent ve kır yoksulları tabakalarının sınıfsal bilinci ulusal bilincin çok gerisindedir ve perdelenmiştir. Bununla birlikte sınıfsal özlemler, ezilen ulusun demokratik istem ve özlemleri içinden ifade edilirken de, Kürt burjuvazisi ve üst orta sınıflardan farkını hissettirmektedir. Kürt burjuvazisi ve orta sınıflarının ağırlıklı kesimleri PKK ve silahların tasfiyesini dört gözle beklerken, gerillaya Kürt alt sınıf ve kesimlerinden katılımın azalmayıp artması bunun başka bir ifadesidir.

Kürt işçilerin ve kent ve kır yoksullarının “kendi” burjuvazisi dahil burjuvaziye karşı sınıf savaşımı bilinci halen zayıf da olsa, genişçe bir kesimi halen liberal reformist müzakere sürecini kazanım olarak görse ve birkaç adım atılması koşuluyla sıcak baksa da, Lice, ruh halinde bir değişim ve savaşım itkisinin artma eğiliminin açık bir göstergesidir. Lice katliam ve eylemleri sürecinde, bunu daha önce pek dışa yansıtmayan Kürtlerin sosyal medya da BDP ve Öcalan’a da örtük tepkileri, “bağımsız özgür vatan” özlemleri oldukça yaygın paylaşımlarla da görülmektedir. Bu durum ve çelişkiler PKK ve Kürt siyasal hareketinin de içine kırınıma uğramış biçimleriyle de olsa yansımaktadır. Seçim öncesi “adım at”ılmazsa fiili demokratik özerklik sürecini başlatma söylemlerinin unutuluverdiği yerde, şimdi Kürt halkının öfkesini kontrol altında tutabilmek için kendileri adım atmak durumunda kalmaktadır. Bugün için en ilerisi demokratik özerklik gibi görünen, yer yer onun da gerisine razı olunabileceği bir koz olarak kullanıldığı izlenimi veren ideolojik-siyasal-sınıfsal sınırları bellidir. Fakat Lice sarsıntılarının sonucu ne olursa olsun, mevcut durumun sürdürülemezliği ve kırılganlaşması da açıktır.

download5

Erdoğan-AKP, CHP, MHP’nin Kürt halkına karşı aynı ağızdan uluması, bayrak indiren çocuğun öldürülmesi gerektiğini buyurması, Kürdistan’da kalekol ve askeri harekat yollarının yapılması ve katliamın TC’nin egemenlik hakkı olduğunu iddia etmesi, ırkçı-şoven, faşist linç güruhlarının tasmalarının gevşetilip sokaklarda ulumaya çağırması tipiktir.

Burjuva mali oligarşik devletin “egemenlik hakkı”nın bu mezalime direnen -çocuklar dahil- herkesi öldürme, linç etme hakkını da içeren mali oligarşik burjuva sınıf diktatörlüğünün ta kendisi olduğu, bundan iyi anlatılamazdı. Gezi sürecinde, dünya çapında isyan ve direniş dalgalarının, neoliberal burjuva demokrasisinin burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğü karakterini daha fazla açığa çıkardığını belirtmiştik. Bu da üstüne tüy dikti!

“Türk devletinin egemenlik hakkı” öyle mi baylar, bayanlar? Soma’da 300′den fazla maden işçisinin katledilmesi, buna rağmen özelleştirme, taşeronluk sisteminin pervasızca genişletilip derinleştirilerek dayatılmaya devam etmesi, yılda en az 1500 işçinin katledilmesi, binlerce kadının öldürülmesi ve tecavüze uğraması, Taksim’in Türkiye’nin en büyük polis karakolu ve açık hava hapishanesi haline getirilmesi de şu “egemenlik hakkı”nızın, yani burjuva neoliberal muhafazakar sınıf diktatörlüğünün ta kendisi değil mi?

Burjuva Devlet, bunun provalarını Kürt halkının ırkçı-faşist katillerini kirli uzlaşmayla tahliye ederek, 30 Mart seçimleri sürecinde 25 ilde BDP-HDP’nin seçim büro ve faaliyetlerine ırkçı-faşist saldırıları organize ederek, ve AKP’nin Mersin’deki bayrak provokasyonunu çağrıştıran reklam filmiyle yapmıştı. Bu yalnızca AKP’nin MHP ve ulusalcı-faşistleri kendi tarafına çekmekten mütekaip bayağı bir seçim taktiği değildir. Kürt halkının her ciddi direnişinde, her hak talebinde karşısına devletle birlikte yine devletin organize ettiği ırkçı-faşist linç guruhlarını kartının joker niyetine masaya sürülmesidir. Aynı zamanda devletin Türkiye ve kentlerde 1 yıldır ne yapsa engelleyemediği kitlesel sokak eylemleri ve inisiyatifinin zeminini daraltmayı hedefleyen bir hamledir. Irkçı-faşist linç guruhları yalnızca Kürt halkına ve hareketine değil, devrimci, sol, direnişçi olan herkese saldırmaktadır.

Bu durum salt Erdoğan’ın hezeyanlarının bir ürünü değildir. Türkiye ve bölgedeki iktisadi ve siyasal gelişmenin, dahası siyasal-toplumsal krizin yeni bir evresine girilmekte olduğunun ifadesidir. Hükümetin her türlü direniş ve sokak inisiyatifini bastırma cevvaliyetinin dozu giderek artıyor. Ekonomik kölelik, sömürü, gasp eskisinden daha pervasız, daha tahammül edilmez. Ancak hükümet salt eski yöntemlerle ayakta kalmayı umamaz. Bu yüzden durmaksızın yeni girişimlere zorlanıyor. Bu girişimler, hem küresel mali oligarşi, Koç, Tüsiad’la kirli pazarlık, uzlaşma ve ittifaka girişmek, hem de MHP, Ergenekon, ulusalcı-faşistler ve CHP’nin ulusalcı kesimiyle ittifak kurma çabasıdır. Bu da hem siyasal-toplumsal rejim kriz ve sarsıntılarının yeni bir ifadesi, hem de daha çetin bir mücadele sürecine girilmekte olduğunun ifadesidir. Bir takım liberal reformist çevrelerin “düzenli ricat” borazanları çalması ve itfaiyecilerin sayısının artmasından görüleceği gibi, hayırhah ve hayırsever, kırılgan, iyi niyetli muhalefet biçimleri geride kalmaya başlıyor. Ancak bir yandan da daha örgütlü, daha bilinçli, daha direngen, daha etkin mücadele ve örgütlenme biçimlerine olan ihtiyaç artıyor. Dinamik mücadele süreçlerinde olduğu gibi her yeni etken ve sarsıntıyla birlikte saflar yeniden karılıyor. Sınıf ayrım ve çelişkilerinin, halen sınırlı da olsa hem Kürt hareketi içinde, hem de Gezi içinde kendini daha fazla hissettirmeye başlayacağı, en azından bunun zeminin oluşmaya başladığı bir sürece giriliyor. Hem Türk hem Kürt burjuvazileri tarafından bu kriz de olabildiğince soğutulmaya çalışılacaktır, fakat tıpkı Gezi, tıpkı Soma, tıpkı Roboski gibi bırakacağı iz de derin ve süreçteki kırılganlığı artırıcı olacaktır.

Komünistler ve sınıf bilinçli işçiler, işçilerin birliği, halkların kardeşliği mücadelesinde ödünsüz bir inisiyatif sahibi olmalıdır. Soma-Gezi bağı gibi Lice-Şırnak bağı da unutulmamalı ve güçlendirilmelidir. Kürt halkı ve ezilen ulus üzerinde her türlü ezen ulus egemenliği, ayrıcalığı, mezalimine karşı olduğu gibi kimden ve nereden gelirse gelsin ırkçı-şovenizme karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği temelinde ödünsüz bir duruş sergilenmeli ve savaşım verilmeli, devletin burjuva mali oligarşik sınıf karakteri unutulmamalı, yakıcılaşan demokratik sorunların sınıfsal-sosyalist devrimci demokratik içerim ve ekseninde ısrar artırılmalıdır. En kritik sorun, işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme arayış ve dinamikleri gelişen öncü kesimlerinin işçilerin birliği halkların kardeşliği savaşımının anlam ve yapısını açıkça kavraması ve bu savaşımda tarihsel rolünü oynamasını sağlamaktır.

Kürdistan’da karakol, kalekol, askeri katliam yollarının yapımına derhal son verilmelidir. Yaşasın işçilerin sosyalist birliği, halkların fiili hak eşitliği! Yaşasın sosyalist devrimci demokrasi!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*