Kurban

Hepimiz kurbanız. Kaderin ve kederin, ölümün ve umutsuzluğun, yalan ve dolanın, ihanet ve nefretin, hırs ve intikamın, kıskançlık ve çıkarcılığın, kavga ve dövüşün kurbanlarıyız. Kendimizin kurbanıyız, başkalarının kurbanlarıyız, ipi elinde tutanların kurbanlarıyız.

Kaderimizi kendimiz çizmeyi aklımızdan geçirmeyiz bile, kaderimiz çizilmiştir çoktan. Sabah akşam durmaksızın küfredip tükürüp ortasına “kaderimiz”in, yaşar gideriz nasıl yaşadığımızı bilmeden. Onu değiştirebileceğimiz ihtimalini bile düşünmeden yaşarız “payımıza düşen”i. Ne eksik, ne fazla. Ama yine de kaderin kurbanlarıyızdır işte.

Kederimize sürme çekip dolaşırız sokakların ortasında. Köprülerden geçip köprüler kurmayıp geçmişimizden geleceğe, öylece dururuz şimdide. Bir akıl tutulması mıdır yaşadığımız, ne zaman biteceği bilinmeyen bir kaçış mıdır bilinmez ama yine de kederin kurbanıyızdır işte.

Ölüm ince bir iptir boynumuzda asılı ve biz her nedense çıkarıp atmayız onu. O ip bizi boğsa da umursamayız sallantılı yaşamlarımızda, uçurumun dibine her an biraz daha yaklaşan. Ölüm ile yaşamın arasında çok da fark yoktur ne de olsa. Nefes aldığımız, yaşadığımız ne kadar belirsizse öleceğimiz, bir sonumuzun olduğu o kadar bellidir ve bir zafer gibi canlanır “nihai kurtuluşumuz” gözümüzün önünde. Ölmek için ne çok, yaşamak için ne kadar az sebebimiz vardır ama yine de ölümün kurbanlarıyızdır işte.

Gözlerimizin içinde umutsuzluğun her tonu, duvarlarla çevrili “koskoca” yaşamlarımız, gidemeyiz çok öteye. Gittiğimiz yer olsa olsa renksiz, ruhsuz, ölüme çok benzeyen bir başka yer olur. Umutsuzluk çöllerinde başıboş dolanır dururuz, bir yudum suya/umuda hasret. Sonbaharda yaprakları kuruyup dökülen ağaçlarımız baharda da yeşermez, en deli yağmurlar bile can vermez topraklarımıza. Korkunç bir yalnızlık, terk edilmişlik duygusu sarar bizi boydan boya. Üşür, titrer, yine de söylemeyiz kimselere. Susar ve sonsuza kadar öylece bekleriz. Duvarların ötesi buram buram umut koksa da hepimiz umutsuzluğun kurbanlarıyızdır işte.

Ama bir dakika, ey insan! Soylusun ve soysuz. Türünün ilk ve son örneğisin. Ne ezeli, ne de ebedi ama sonsuzca suçlusun. Boyun ne kadar kısaysa bunca yalan dolanın ortasında burnun o kadar, hatta Pinokyo’dan bile, uzun. “Yalansız bir dünya mümkün müdür?” sorusuna bile yanıt veremez olmuşsun. İhanet ve nefret tohumlarının ekili olduğu topraklarda sevdiğine ihanet eder; gıptayla baktığından gerçekte nefret edersin. En yakının, anan baban kardeşin katilin olur, bıçaklar seni sırtından. Hırs ve intikam ateşi kaplar her yanı. Kan yerde kalmaz; töre gelenek namus, bir dizi “değer” ama gerçekte başka şeyler adına düşerler peşine ya da sen onların. Cinnet geçirir, geçirtir, hiçbir şey olmamış gibi davranırsın. Elini kana bular, kandan çıkarmaz, kan görünce bayılmış gibi yaparsın. Birisini öldüresiye kıskanır söylemezsin, onu kendi ellerinle boğmak için en uygun anı beklersin. Güç, para, şan şöhret, zevk hepsi senin olsun istersin; çıkarın uğruna babanı bile satarsın. Sudan sebeplerle kavga eder dövüşür ama asıl dövüşmen gereken tarihi anlarda kaçarsın. Sen busun, insan yaratıkların arasında dolaşır ve kendin gibi yaratık olan hemcinslerine başka bir dünyadan gelmişler gibi bakarsın. Sen kimsin, kendini her şey sanır ama ne olduğunu bile tarif edemezsin. Sen nesin, büyük bir hiçliğin içinde kaybolur gidersin. Sen, sen, sen?… Ve biz…

Bedenimiz yaralarla dolu, yaşamın acımasız yaralarıyla. Yaralar canımızı acıttıkça biz de başkalarına kıyıyor, onların canını acıtıyoruz. Kendimiz acı çekmemek için tüm acıları seçtiğimiz kobay bedenlere hediye ediyoruz. Acılarımızı kendimizden uzaklaştırıp başkalarına akıtıyor ve onları izliyoruz. Yaralarımızı sarmak aklımızdan bile geçmiyor, kendimizden yepyeni Hannibal’lar yaratıyoruz. Yaratık halimize bakıp övünüyor, kendi sonumuzu getirdiğimizin farkına varmıyoruz.

Üç maymunu oynuyoruz. Görmüyor, duymuyor, bilmiyoruz. Gözümüzün önünde birileri öldürülüyor, çığlık atıp yardım istiyor, bizse insan(sız)lığımızdan utanmadan öylece geçip gidiyoruz. Varlığımız yokluğumuzla eşdeğer, her şeyden bihaber yaşıyoruz. Sorumluluktan kaçıp sorumsuz olup sonra da birilerini sorumsuzlukla suçluyoruz. İnsana yaraşır davrandığımızda ne olduğunu anlamadan birden birilerinin kahramanı oluyor, “Yerimde kim olsa aynısını yapardı” dönemlerinden ucuz kahramanlıklar dönemine varıyoruz.

Bir yanılsamalar diyarından ötekine doğru koşuyoruz. Kendimizi esir sandığımız halde başkalarını esir alıyor, kendimizin yaşayamadığı özgürlüğü başkalarının da yaşamasına izin vermiyoruz. Tutsak olduğumuz hücrelere yeni tutsaklar buluyoruz. Duvarlarla çevrili yaşamlarımıza yeni duvarlar örüyoruz ve üstelik bunların aynı zamanda başkalarının duvarları olduğunu da unutuyoruz. Sınırlar çiziyor, ötesine geçilmesine izin vermiyoruz, bırakalım diğerlerini kendimizin bile. Hücrelerde yaşıyor, her şeyi kendimize zehir ediyoruz. Zehiri içirip kurban ediyor, zehirden içip kurban oluyoruz.

Ruhumuzu şeytana satıyor, sonra da şeytana tapınıyoruz. Gölgemizden bile korkuyoruz oysa… Korku tapınaklarında yaşıyor, korkunun krallığını alkışlamayı da ihmal etmiyoruz. Bu krallık bizi kendimizden geçirmiş durumda ve onun büyümesi için elimizden geleni yapıyoruz. Birilerinin kanına girmeye bunca can attığımız halde asıl dövüşmek zamanı geldiğinde korkuyor, kaderimize boyun eğiyoruz. Güçlü olana itaat ediyor, gönüllü köleler oluyor, başkalarının da itaat etmesini sağlayarak kölelik zincirini sağlamlaştırıyoruz. Aynaya bakacak yüzümüz yok, olmayan ruhumuzu kirlerinden arındıracak suyumuz da; biz de çareyi dinsel ayinlerde arıyoruz. Kendi tanrılarımıza kurbanlar sunuyor, asıl kurbanın biz olduğunu da unutmaya çalışıyoruz.

Ama en çok güce tapınıyoruz. Elimizde güç varsa sınırsızca kullanıyor, her şeye sahip olmaya çalışıyoruz. Bizde olmayanı delicesine kıskanıyor, bir başkasının ölümü pahasına da olsa onu elde etmeye uğraşıyoruz. Daha fazlasını kazanmak uğruna insanlığımızdan kaybediyor, kendimizi zengin sandıkça aslında yoksullaşıyoruz. Birilerine varoluşlarının bedelini ödetiyor, belki de kendi varoluşumuzun hıncını alıyoruz.

Farklı olana tahammülümüz yok, birilerini “öteki”leştirerek tek tip insanlar yaratıyoruz, makineler gibi her şeyi standartlaştırıyoruz. Farklılık kimseyi tehdit etmesin diye birbirinin aynı görünüşler, düşünceler, duygular, imgeler yaratıyoruz. Dışa baktığımızda içi de görmek, emin olmak istiyoruz, her şeyi şeffaflaştırmaya çalışıyoruz. Ama böylesi de işimize gelmediği için dokunulmaz alanlar yaratıyoruz, kimsenin ulaşamayacağı küçük mahrem odacıklar… Orada dilediğimizce cinnet geçirmekte, birbirimizi katledip gömmekte ve suçu başkasına atmakta özgürüz. Masum bir kurban nasılsa her zaman her yerde bulunur ve biz de kendi kurban oluşumuzun yükünden kurtulabiliriz, öyle değil mi?… 

Devrimci Proletarya okuru

Bir yorum

  1. tüm yazılarınızı bu puntoyla girseniz ne güzel olurdu. yayımlanan yazıların puntosu çok küçük.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*