Anasayfa » BASINDAN » Kültür Savaşları: Cümlenin “ODTÜ” diye bir öznesi yok-Emrah Göker

Kültür Savaşları: Cümlenin “ODTÜ” diye bir öznesi yok-Emrah Göker

"Conan: Siyah Dev" (Marmara, 2012)

Bugün, kültürel-politik mücadelenin olumsuz ve körleştirici etkilerinden ben de muzdaribim, öfkelendiğimde savaşın içine giriyorum ve sosyal medya yüzünden / sayesinde bir ironi canavarına dönüştüğüm anlar oluyor. ODTÜ tartışmasını Türkiye’de “kültür savaşları”nın aldığı hal üzerinden değerlendirip eksik de olsa bir yüzleşme denemek istedim.

Steampunk Kültür Savaşları

“Kültür savaşları” tabiri, 19. yüzyılda ülke-bazlı olmaktan çok, Avrupa çapında bir fenomen olarak tarihsel-sosyolojik bağlamlaştırması yapılabilecek Katolik-seküler çatışmalarını anlatırken kullanıldı. Bu dönemde Prusya’da Bismarck hükümeti Katolikliğin kamusal hayatı şekillendirebilecek bir siyasi güç olmaktan çıkarılması için bir dizi yasal düzenleme başlattı. İtalya’da Papalık Devleti’nin ve Roma şehrinin ilhakı ve seküler İtalya Krallığı’nın Kilise’yi Vatikan şehri sınırlarına hapsetmesi İtalyan politik kültürüne kalıcı bir gerilim ekseni yerleştirdi. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet elitleri ile dinerkçilik (clericalism) yanlıları arasında bugün yaşadıklarımıza taş çıkartıcı pislik ve pespayelikte retorik kavgaları o kadar şiddetlendi ki, gözlemciler “iki Fransa”dan bahsetmeye başladılar. Belçika’da, 1879-84 arasında liberaller ve Katolikler arasında “okul savaşları” patlak verdi; Brüksel’de iki grup arasındaki sokak çatışmalarının çok boyutlu mirasının bugün bile Belçika toplumundaki etkilerinin görüldüğü söyleniyor. Prusya’nın Kulturkampf ortamının yörüngesine giren Hollanda’da, kanunla yasaklanmış Katolik kilise ayinlerinin illegalde yayılmasının tetiklediği tartışmalar, reaksiyoner savunmaya çekilen Katolik grupların toplumun genelinden sosyo-kültürel ayrışmasını keskinleştirdi. İsviçre’de dindar ve seküler Katolik arasındaki kanton-içi çatışmalar ulusal siyaset dengelerini etkiler oldu. İspanya’da birbirlerine karşı neredeyse ırkçı bir nefret besleyen liberal-ilerici ve Katolik gruplar da, izleri Franco diktatörlüğüne dek sürülebilecek yarılmalara sebep oldular. Avusturya ve Macaristan’da 1867 Uzlaşması’nı (ikili monarşinin karşılıklı kabul edildiği, Macaristan Krallığı’nı Avusturya İmparatorluğu’na tabi olmaktan çıkaran anlaşma) takiben Katolikler ve liberaller arasında seküler evlilik törenleri, okulda dini eğitim ve Protestan cenaze törenleri gibi konularda kavgalar çetinleşti.

L’Iride, 10 Aralık 1876

[Bu Avrupaî tabloyu girişinden alıntıladığım, çok eğlenceli bir derleme: Culture Wars: Secular-Catholic Conflict in Nineteenth Century Europe, der. Christopher Clark ve Wolfram Kaiser (2009, Cambridge University Press.) Yukarıdaki karikatür, 10 Aralık 1876 tarihli dinerkçi İtalyan dergi L’Iride: Periodico Romano Umoristico-Satirico‘dan. Dönemin öne çıkan anti-Katolik politikacısı Pasquale Mancini, Bismarck’ın maymunu olarak resmedilmiş. Elinde “Kilise’nin istismarlarına karşı kanunlar” adlı belge var. Altta, “Efendi acımasız, ama maymunun da hiç şakası yok!” yazıyor.]

Bu çatışmalarda iktidar alanındaki güç dengesi her örnek ülke için, bürokrasi alanını kontrol eden milliyetçi-liberal bir klik lehine, meclisten sivil topluma uzanan bir muhalefet örgütlülüğü (yer yer kendi içinde hizipleri de) olan Katolik bir klik aleyhine kurulmuştu. İktidar alanındaki daha güçsüz konumuna rağmen, seküler hasmı kadar modernleşmenin evlâdı olan Yeni Katoliklik, 19. yüzyılda yeni örgütlenme ve sosyalleştirme biçimlerinden faydalandı ve saflarının (düzenli olarak kilise faaliyetlerine katılım anlamında) kalabalıklaştığına şahit oldu.

Türkiye’de 1923-1950 arasında devlet-dışı cemaat örgütlülüğünü tahakküm altına almış (başka deyişle, dini sermayenin politik sermayeye tahvil araçlarının tekelini elinde tutan) CHP parti-devleti döneminde dindar-seküler geriliminin ne retorik, ne sokak kavgası formlarında enerjilerini boşaltamamış olduğunu düşünebiliriz. Bu dönemde, kültür-mücadeleci gerilimler kültürel üretime, mahallî hayata ve politik ifade biçimlerine tercüme ediliyor olsa bile, “kamusal” bir hatta taşınamadığını söyleyebiliriz. AP, DP vd. partilerin burjuva siyasetinde (burada 19. yüzyılın gecikmeli etkileri karşılaştırılabilir oluyor) parlamenter rakip ve mütehakkim olabildikleri takip eden yarım asırda, alaturka kültür savaşlarının profili ortaya çıktı. Günümüzde örneğin Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi Avrupa ülkelerindeki Katolik-muhafazakâr politik hareketlerin seküler hasımlarına kıyasla güçlenmesinde görüldüğü gibi, Türk-Sünni İslamcılar da burjuva siyaseti oyununu daha iyi oynar hale geldiler ve kültür savaşlarında egemen konumlara yerleştiler.

[Burada, şimdi altından kalkamayacağım önemli bir başka tartışma var: “Atatürkçülük” etiketi altında ve CHP’nin çekim alanında seküler-popüler toplumsal hareketlerin enerjisinin soğurulması ile “İslamcılık” etiketi altında dindar-popüler toplumsal hareketler için benzer bir etki yaratılması. İkincisi ile sınıf yapısının nasıl korunduğu ile ilgili bir tartışmayı Cihan önermişti. [bir][iki]]

19. yüzyılda Bismarck’ın giriştiği anti-Katolik pasifleştirmenin dispositifini “anti-şeriatçı” formuyla 1994-2002 arasında istikrarsız TSK-merkez koalisyonlar işbirliğinin, “anti-ulusalcı” formuyla 2007-2012 arasında (Ahmet Şık’ın bize kırılganlıklarını anlattığı) Cemaat-AKP-EGM işbirliğinin harekete geçirdiğini düşünebiliriz.

Cyberpunk Kültür Savaşları

Bismarkçı Kulturkampf tertibâtının 1923 CHP’sinde, 1933 NSDAP’ında yahut 2012 AKP’sinde kullanıldığını savunmak için tüm bu rejimlerin aynı biçimde “faşist” olduğunu iddia etmemize gerek yok, zaten tarihsel-sosyolojik açıdan doğru da değil.

[Faşizmin işlemselleştirilebilir bir tarihsel-sosyolojik açıklaması için bak. Michael Mann, Fascists (Cambridge University Press, 2004). Argümanın kaba bir özeti şurada.]

Ama AKP’nin repertuvarında, 1980 öncesi erişilebilir olmayan kültür-mücadeleci araçların bulunduğunu, bunların kullanımını da, ANAP-DYP eksenindeki Türk-İslam-sentetizminden devşirdiğini eklememiz gerekiyor. Bu da bizi, kültür savaşlarının neoliberal içerimlerinin ortaya çıktığı ABD’ye getirir. ABD’de Demokratik Parti-Cumhuriyetçi Parti çekişmesinde kültür-mücadeleci siyasetin işlevlerini uzun uzadıya şurada yazmıştım. Buradaki sosyolojik ilişkisellikle ilgili birkaç not düşeyim.

Kültür savaşlarının cyberpunk versiyonu, 19. yüzyıldan farklı olarak, anaakım siyasete PR’ın, görsel-dijital propagandanın ve sıcak paranın hakim olduğu ve pasifleştirme işlevine hasım partiye üstün gelme amaçlı rekabetin eklendiği bir duruma işaret ediyor. Yurttaşların maddî çıkarlarından ve refah düzeylerinden mümkün mertebe kopartılarak kurulan siyaset, neyin meşru olarak siyasileştirilebileceği etrafında yapılan bir mücadeleye tekabül ediyor. Yurttaşlar, ABD-tipi kültür savaşında, ahlakî tercihler etrafında kutuplaşmaya zorlanıyorlar, kültürel düzenin nasıl tesis edilmesi gerektiği ile ilgili birbirleriyle uzlaşamaz hale getirilen pozisyonlar arasındaki tercihlerinin, burjuva partileri karşısında 4-5 yılda bir yapmaları istenen seçimle uyuşması amaç. Savaşın (ABD sisteminde olduğu gibi) iki kutba indirgenebilmesi ideal bir durum. Böylelikle siyaset, henüz hangi ahlakî kampa meylettiğinden emin olamayan bir kesime sürekli negatif propaganda (“liberaller bebeklerimizi öldürmek istiyor”) pompalamak üzerinden yürütülebiliyor. Seçim kampanyalarında çalışan sınıfların çıkarları yerine, bu kültürel-ahlakî “meseleler” (ABD siyasetindeki sevilen tabirle, the issues) söyleme hakim oluyor. Kanaatlerin kutuplaşması, daha doğrusu, kamuoyu inşa eden anketlerden sosyal medya kampanyalarına uzanan bir yelpazede, bu kutuplaşmanın doxic kuruluşu yeni kültür savaşlarında esas. Aile yapısı, eşcinsel evlilikler, TV dizileri, içki, millî değerler, devlet okullarında dua edilmesi, evrimle birlikte yaratılışın da öğretilmesi, çocukların dinsizleşmesi korkusu, kürtaj vb. konularda oluşan iki ana kamp, ABD’de siyaseti tekelleştirmiş durumda.[Ayrıca bak. Deborah James, Evelyn Plaice ve Christina Toren der., Culture Wars: Context, Models and Anthropologists’ Accounts (Berghahn Books, 2011); Neil Gross, Thomas Medvetz ve Rupert Russell, “The Contemporary American Conservative Movement”, Annual Review of Sociology 37: 325-54 (2011).]

"Creationism in Turkey evokes American culture wars"Bizde bu teknolojinin kullanıma sokulmasının, 1980’lerde Vehbi Dinçerler’in MEB ile Evanjelist cemaatler arasında kurduğu ilişkilerle başladığı, evrim tartışmasıyla Adnan Oktar’ın tarikatının tekniği öğrenmesiyle (ki bugün kültür-savaşçı muhafazakâr beyaz elitin en cafcaflı temsilcilerinden Mustafa Akyol’u pişiren bir tarikat) sürdüğü, ama en örgütlü ve yüksek kapasiteli ifadesini, Gülen’in ABD’ye hicretinden sonra Hizmet Şebekesinde bulduğu söylenebilir. Hizmet’in 1990’ların sonundan bugüne, Katolik ve Baptist networklerle kurduğu ilişkiler üzerinden, modern Hristiyan köktencilerin geliştirdikleri ulusal ve ulusötesi tebliğ stratejilerini taklit ettiğini biliyoruz. AKP kurmayları da, en yakın zamanda cami inşaatı, kürtaj ve Muhteşem Yüzyıl gibi tartışmalarda görüldüğü gibi ahlak tuzağı kurma, kutuplaştırma ve hasmı tuzağa çekme eksenli bu tarz-ı siyasete hakimiyetlerini mükemmelleştirmiş durumdalar. Hükümetin her ahlakî kuzeyine karşı bir ahlakî güney üreten, ulusalcılar kadar solcuları da barındıran kesimin AKP’yi kendi ürettiği yeni kutuplara pek çekebildiğini görmüyoruz. (LGBT hareketinin meydan okuması bir istisna olabilir: Kültür savaşında kurallarını kendi koymadığı, kimlikten taşarak yurttaşlık hakları dairesine giren, ama ahlakî kodları da tehdit eden talepler.)

[Şuraya tekrar vurgu yapayım, zira ODTÜ’yü ve bundan sonra bizi bekleyen kültür mücadelelerini sosyo-analiz gözüyle görmek isteyen için, bunu aramak şart: Konuyu araştıran sosyologlara göre, cyberpunk kültür savaşında ahlakî kanaatleri “kutuplaştırma” mekanizması esas. Orta nahiyede muğlak, kutupların tutarlılığını bozan, “ama…” dedirtecek konumlar bırakmadan, mutlakları çatıştırmak: “Her kürtaj bir Uludere’dir” en muhteşem örneği olarak düşünülebilir. Kutuplaştırma mekanizması üzerine özellikle bak. Charles Tilly, Kolektif Şiddet Siyaseti (Phoenix, 2010). Kutuplaştırmanın gerçek etkileri üzerine klasik bir tartışma: Paul DiMaggio, John Evans ve Bethany Bryson (1996) “Have Americans’ Social Attitudes Become More Polarized?” American Journal of Sociology 102: 690-755. Hükümet-kaynaklı kutuplaştırmanın Türkiye siyasetindeki etkileri üzerine etraflıca bir veri analizi çalışması: Ali Çarkoğlu ve Ersin Kalaycıoğlu, The Rising Tide of Conservatism in Turkey (Palgrave Macmillan, 2009).]

Enter: ODTÜ

Önce gönlümün arzu ettiği menzili yazayım: Meselenin tüm boyutları arasında bence en önemlisi, kendini solda bulanların diğer şeylerden en fazla dert edinmesi gereken, ODTÜ protestosu ve sonrasında ortaya çıkan öğrenci dayanışması ruhundan, Kürt gençliğinin uzun bir süredir örgütlediği taleplerle muhabbet kurabilecek bir hareket alanının nasıl inşa edilebileceği. Bu konuda solda da “bu çocukların hepsi ulusalcı” gibi sinik önyargılar yüzünden, meselenin diğer boyutları hakkında konuşmak isteyen, aktivizmin kenarından bile geçmeyen yorumlar da okudum. (Hareket alanı meselesiyle ilgili Foti yazmış, yol açıcı bence, gidin okuyun. [bir][iki]) Son bir yılda Avrupa’da krizin bedelini ödemeye itiraz eden pek çok öğrenci protestosu ortaya çıkmışken (İtalya, Macaristan, İspanya, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti – hızla tarayabildiklerim), Türkiye öğrenci hareketinin (özellikle Kürt hareketi dışındaki segmentinin) “Padişah Erdoğan eleştirisi”nden acilen taşması lazım.

Konuyu hareket alanı tartışmasına değil, şuraya getirmek için üstteki bütün paragrafları yazdım: ODTÜ’deki eylemler, sağda ve solda hemen her (güçlü, güçsüz) aktör tarafından kültür savaşının bir kozu haline dönüştürüldü. ODTÜ’de olanları hızla savaşın bir cephesi yapan ve hasımlarını da akademi ve medya içindeki işbirlikçilerini de bu cephede vuruşmaya çeken ise, AKP oldu. Bir-iki gün içinde, hükümete, uydu nezdinde bilim politikası-savunma sanayii entegrasyonuna ve akademi alanına yönelik meşru eleştiriler ve marjinalleştirilmiş çıkarların savunusu, laik-dindar çatışmasından özerk bir ifade alanı bulamaz hale geldi.

ODTÜ örneğinde hükümet önce, polisi kullanarak öğrencilere karşı şiddeti başlatan ve kışkırtmayı sürdüren taraf oldu ve ortaya çıkan toz-duman görüntüleri sayesinde hasımlarının “huzur ve düzen düşmanı” oldukları konusunda kamuoyunun görsel olarak iknasının zeminini kurdu. (Medya tüketicileri olarak özellikle Kürtlerin pasifleştirilmesi çalışmalarından “maskeli gösterici”, “taş atma”, “gaz bombası sisi” gibi imajların terörizmle bağdaştırılmış oluşuna “göz alışkanlığımız” var.) Sonra çok geçmeden, kanaat teknisyenlerinin ve rektörlerinin de desteğiyle, AKP yönetimi Muhteşem Yüzyıl, kürtaj, alkol vb. tartışmalarda yaptığı kültür-mücadeleci müdahaleyi tekrarladı: Burada temel olarak “vesayetçi, Ergenekon artığı, oyuna getirme, bilim düşmanlığı, Kemalist gericilik” vb. anahtar kelimelerin bir söylem analizine girişmiyorum. Akademik tarafta ibret verici bir özet için, paylaşılan şu dokümana bakabilirsiniz. ODTÜ’lü öğrencilerin temsiliyetine soyunan sol taraftaki kanaat teknisyenliği de büyük ölçüde AKP’nin açtığı mevzide savaşa icabet etti: Demokrat donuna girmiş devletlû aktörler “ODTÜ” diye bir şeyin orduculuk yaptığını ve ilerleme düşmanı olduğunu höykürdükçe, tartışmanın tahakküm altındaki tarafı olan soldan da aynı “ODTÜ” adlı şeyin “devrimci”, “gerçek bilim dostu”, “AKP’ye direnişin simgesi” olduğuna dair sesler yükseldi.

Şekil: Führerprinzip Rektörü

Kültür savaşının iki kutbundaki ideal-tipik pozisyonları özetleyici şu iki yazıya bakın (son bir haftada yüzlerce örneğini okudum), ikisi de cümlenin mitik bir “ODTÜ” öznesi olduğuna inandırmaya çalışırken kültür-mücadeleci konumlara yerleşmişler: Halime Kökçe, “Bir ODTÜ kalkışması bu ‘olacak o kadar’” (26 Aralık 2012, Star) [pdf] ve Can Dündar, “ODTÜ hep direndi” (24 Aralık 2012, Milliyet) [pdf]. Kökçe’nin söylemi 1997 döneminin her gölgede şeriatçı gören söyleminin aynısı olmuş. Dündar ODTÜ’yü özneleştirirken tarihsel taleplerin ve siyasî angajmanların bağlamından koparıp direniş mitleştirmesi yapmış.

Protestonun Türkiye politik alanını halihazırda kuşatmış olan kültür cengâverliğinin modus operandi‘si tarafından sömürgeleştirildiğini, bunu başlatanın hükümet olduğunu, ama oyunu devam ettirenin de anaakım muhalif pozisyonlar olduğunu söylemeye çalışıyorum. İktidar sahibi, içinde yöneticileri, akademisyenleri, heterojen bir öğrenci kitlesini ve bir sürü karmaşık ilişki biçimini barındıran bir alandan “huzur ve düzen bozan ODTÜ” diye bir töz icat ediyor. Hâttâ bu örnekte, önce kendisi fiziksel şiddet uygulayarak, simgesel şiddet [bir][iki] için zemini hazırlamış. Muhalefet hemen diğer kutba yerleşirken, hükümetin tepkisini tetikleyen eylemle ilişkili talepleri, sorunları, imkânları silercesine, birinci tözü değillemek için, “direnen ODTÜ” tözünü icat ediyor.

[Bugün kapitalist sınıfın hâkim parçalarının politik-ekonomik kutuplaşmayı pasifleştirmek için bir yerlerde gizli toplantılar yapıp bilinçli olarak Türkiye’ye “meşru siyaset biçimi budur” diye kültür savaşı dayattıklarını düşünmüyorum. Keşke bu kadar basit olsaydı. Ancak kültür savaşının, burjuvazinin çıkar savunusu açısından, pasifleştirmenin bir işlevi olduğu tartışılabilir. Öğrencilerin daha kaliteli iş talebi yerine Başbakan’ın muhafazakârlığını sevmedikleri için sokağa çıkmaları hükümetin her zaman işine gelir. Bu konuda kanıtlanabilir bir işlevselci açıklama mümkün olup olmayacağı tartışmasını başka bir postaya bırakmak lazım.]

Hükümet politik sermayesinin neredeyse tamamını Başbakan’ın liderliğine (tekrarlarsam, Führerprinzip burada AKP’ye “faşist” demek için değil, klasik-Kemalist dönemi de kapsayan, otoriter rejimler-arası tarihsel bir homolojiye imkân verdiği için geçerli) yatırmış olduğu için, kültürel muhafazakârlık konusunda girişilen her kutuplaştırma, Führerprinzip’e meydan okuyucu, otoritesini sarsıcı, meşruiyetini zayıflatıcı görülen fenomenler üzerinden yapılıyor. Alttaki şekille, kültür savaşlarımız hakkında kaba bir soyutlama önermiş olayım:

Alaturka Kültür Savaşları, crica 2012

Bu mekanizmanın bir benzerini, girdi olayları “Sincan’da şeriatçı tiyatro”, “üniversitede türban ayaklanması”, “Aczmendi şovu” vb. olarak seçip, 1994-2001 arasına baktığımızda da görebiliriz. O dönemde TSK’nın etkinliğine rağmen, Erdoğan gibi Führerprinzip‘i gövdesinde toplayacak bir lider olmaması en büyük farklardan olsa da, iki dönemin siyaset alanında politikleştirilebilir olan şeyler etrafında çizilen sınırlar benzeşiyor. Ayrıca, kültür siyasetinin Türkiye örneğindeki kuruluşunun, hükümetin yakından izlediği ABD siyasetinden önemli bir farkı var: Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasındaki hem seçmen sayısı, hem de federal kurumlara (başta Kongre ve Yüksek Mahkeme) ve eyalet kurumlarına hakimiyet açısından 30-40 yıldır mevcut olan sunî denge, bizde iktidarının 10. yılını dolduran AKP’nin lehine bir baskın oluş.  Toplumsal olayların kültürel-politik çerçevelemesi ve savaş döngüsüne sokulabilmesi için hükümetin daha fazla kaynağı var. Yine de bugün, yukarıdaki soyutlamada güncel bir olayın ilk çerçevelemesini muhalefetin yapması ve kutuplaşmada AKP’ye pozisyon aldırması örneklerine az da olsa rastlıyoruz. (Özellikle ilk ve ortaöğretimde dinî konuların öğretilmesiyle ilgili örnek olayların çekilip kültür savaşı konusu yapılmasında.)

Yukarıda “fiziksel şiddet”, her kültürel-politik olaya eşlik etmiyor, o yüzden etkisini daha az gösterdim. Muhalif pozisyonlar, bir olay bir kez kültür savaşı döngüsüne sokulduktan sonra “ezen” pozisyonlara yerleşmiş iktidara karşı kendi simgesel şiddetlerini uyguluyorlar – mutlaklaştırma, mübalağa vb. spinler verme – o yüzden bu daha zayıf etkiyi döngü içinde daha ince resmettim.

Bu tür mücadelelerde simgesel şiddet, diğer etkilerin yanında, koz haline getirilmiş şey (olay, tartışma konusu, yeni bir yasa, vs.) her ne ise, onun etrafında alınan “daha doğru”, “daha ahlakî”, veya “daha demokratik” pozisyonun temsiliyet iddiası ile ilgili. Örneğin geçen haftadan başlayarak, bir bütün halinde “ODTÜ”, mücadelede yeni bir koz haline getirildi (daha doğrusu, ODTÜ uzun yıllardır CHP siyasetinin egemen olduğu bir üniversite olduğu için zaten bir koz idi, eylem sonrasında çekişme yeni bir dinamizm kazandı). Güç aşığı rektörler nasıl ki bu kozu “Ergenekon, terörizm, huzur, oyuna gelme” gibi bir eksende temsil ederek simgesel şiddet uyguladılar, solun ve ulusalcıların kanaat önderleri de öğrencilerin talepleri üzerinde kendi tekellerini iddia ettiler (örn. ulusalcı söylemde daha belirgin olan “AKP faşizmine direniş”). Güç dengeleri açısından etkisi daha zayıf olsa da, bu karşı simgesel şiddetin, kültür savaşının ODTÜ mevzisinde öğrenci taleplerinin özerk ifade şekillerini temsil dışı bıraktığını düşünüyorum.

Kültür savaşı, AKP’yi politik mücadelenin hesap vermeye zorlanacak bir öznesi yapmıyor, tersine, tek bir bütüne indirgenen hükümet partisini devrilecek, yıkılacak, ezilecek bir nesne haline çeviriyor. Bu nesne, politik hedef tahayyülünün ufkuna kapkara çökmüş bir şey gibi görülürse, taleplere, sınıf çıkarlarına ve meselelere yer kalmıyor. Halbuki devrimle veya parlamenter mücadeleyle veya başka bir şekilde iktidarı değiştirmek, hasmın taleplerimizi karşılama gücü olan bir özne olduğunu tanımadıkça gerçekleşecek bir şey değil. Üstelik, eli kolu beyni olan tek bir organizma değil hükümet. (Tözlerle düşünmeyelim, ilişkilerle düşünelim diye önerirken, kastettiğimiz buydu.)

“ODTÜ” içinden “ODTÜ Senatosu”nu çıkarmak

Kültür savaşına solda katılanların bazılarında, şöyle bir özen yok: Direniş gösteren mecra olarak “ODTÜ” anlatısı içinde öğrenci gruplarıyla (ki bir kısmı ODTÜ’lü değil, daha geniş bir öğrenci kitlesinin talepleri işin içinde) üniversite yönetimini ayırmadan konuşuyorlar. Bu özensizlik, CHP siyasetini yabancılaştırmak istemeyen bazıları için, yönetimin de üniversitede ifade bulan AKP karşıtlığının aynı “devrimcilikte” bir parçası olduğu mesajı vermek için sanıyorum. Polis şiddetini eleştiren ODTÜ Rektörü de, öğrencilerle aynı politik platformun bir parçası sanki. Yahut ODTÜ yönetimi ile öğreticilerden oluşan daha kalabalık akademisyen kitlesi, aynı şey. Tartışmalardan, içine gömüldüğü bok çukuru artık daha bir pis kokan Türkiye akademi alanının eleştirisi için bir ders çıkaracaksak, üniversite yönetimleri ile öğrencileri birbirinden ayırmaya dikkat etmemiz gerekiyor.

[“ODTÜ’lü” kategorilerinin birbirine girdiği tipik bir örnek: Örsan Öymen, “ODTÜ’nün Devrimci Ruhu Ölmez!” (28 Aralık, T24) [pdf].]

Sadece birkaç tarih notuyla yetineceğim.

1969’daki Komer protestosu geçen haftaki “devrimci ODTÜ” anlatısında sık sık hatırlatıldı. Bugünkü ODTÜ yönetiminin (anlaşılabilir kurumsal nedenlerle, her kurumun sahip olduğu kurucu mitler var) kutsal bir figür olarak kabul ettiği rektör (IMF kökenli maliyeci) Kemal Kurdaş’ın pozisyonu pek konu edilmedi. Hâttâ ADD sayfasında, Kurdaş’ı “devrimci ODTÜ geleneği” ile eklemleyen bir yorum bile gördüm.

Komer protestosundan sonra Kurdaş, bugünkü devletlû akademisyenlerin ekranlarda söylediklerine benzer biçimde “ifade özgürlüğü” ile “öğrenci zorbalığı” arasında bir karşıtlık kurarak eyleme tepki vermiş ve zorbaları tepeleyeceğini söylemiş:

Milliyet, 7 Ocak 1969

9 Nisan 1969’da Kurdaş, boykot eylemine “üniversiteye gizlice girerek” müdahale ediyor:

Milliyet, 10 Nisan 1969

30 yıl zıplayıp 28 Şubat sürecine geçelim. ODTÜ Senatosu Kültür Savaşlarında, 1997:

Milliyet, 4 Şubat 19971999’da ODTÜ Senatosu:

Milliyet, 4 Mayıs 1999

18 Ekim 2006’da “devrimci ODTÜ”: “Bilimsel ve hukuki dayanağı olmayan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanan ‘soykırım’ kavramı ile de bağdaşmayan Ermeni soykırımı iddiaları, çeşitli gruplar tarafından siyasi amaçlar için kullanılabilmektedir. Nitekim kendisini bilim ve hukukun üzerinde gören Fransız Parlamentosu’nun, geçmişte aldığı Ermeni soykırımı kararı gibi, fikir özgürlüğünü yok eden 12 Ekim 2006 tarihli son kararı da tamamen siyasi amaçlıdır. Bu yasanın gündeme alınması, Fransa’nın uluslar arası saygınlık ve inandırıcılığını sarsacak, Türk-Fransız ilişkilerine zarar verecektir.” [link][pdf]

Son olarak, bildiğim kadarıyla KCK operasyonlarıyla gözaltına alınan ve tutuklanan Kürt öğrenciler ve akademisyenlerle ilgili tek bir açıklama yapmamış Senato’nun, 2009’da Ergenekon sanıklarının en sevimsizlerinden Haberal’a destek olduğunu[link1][link2]; Kürtlerin pasifleştirilme girişiminde tutuklanan medya çalışanları hakkında ses çıkarmayıp, Şık ve Şener’in mahkemeye çıkarılması sürecinde renksiz-kokusuz açıklamalar yaptığını da biliyoruz.

Bugünkü tartışmada ODTÜ yönetiminin “direniş” kampına sokulmaması, devletlû rektörlerin ODTÜ’yü kınamasıyla ortaya tekrar çıkan akademi alanı-bürokrasi alanı işbirliği ile ilgili tartışmaya ODTÜ’nün de dahil edilmesi gerekiyor. Bu üniversitenin akademi alanındaki arızaların en eski taşıyıcılarından biri olması bakımdan, soldaki bazı kanaat teknisyenleri kendi ufak (ve bence önemsiz) elitist dünyalarında nasıl abartırlarsa abartsınlar, ODTÜ’nün bir “ayrıcalığı” yok. Ama eleştirisiyle birlikte, kültür savaşlarının bir parçası olan bu “ayrıcalık” meselesi başka bir tartışma gerektiriyor, bütün karpuzları tek blog postasına doldurmayayım. (Siz de bu arada, Azad Alik’i takip edin, bu konuda önceki yazılara da bakın. Oradaki bir yazıyı ikna edici bulmayınca ben de altına yorum yazdım.)

Exit: ODTÜ

Bir daha: Bence nereden geliyorsak gelelim, ister hükümetin Führerprinzip‘ini eleştirelim, ister yeni YÖK öncesi akademi alanının durumunu tartışalım, ister soldaki seçkin kanaat teknisyenlerinin masabaşı radikalliklerine yerinelim, ister içine gömüldüğümüz kültür savaşlarından kafayı çıkarıp nefes almaya çalışalım, üniversite öğrencilerinin talepleri ve o cenahtaki (sadece AKP-sevmezlikle sınırlı olmayan) aktivizmle ilgili söyleyecek bir şeyimiz olmalı. Oturduğumuz yerden “ODTÜ tartışmaları”nı bizi illet eden başka şeylerin anlatı malzemesi yapmaktan öteye geçemiyorsak, sinik aklın sınırlarına hapsoluyoruz demektir.

Kültür savaşlarından neyin nasıl taşacağına en iyi örneği, günümüzde Kürt hareketi veriyor. Hükümetin ve akademi ve medyadaki işbirlikçilerinin yorulmak bilmez çabalarına rağmen Kürtlerin taleplerini kültürel-muhafazakâr kutuplara hapsetme çabası (“Zerdüştlük”, “din düşmanlığı”, vs.), karşılaştırmalı bakarsak, daha etkisiz kalıyor. Neden diye düşünmek, bizi sinizmden kurtaracak bir başka hat olabilir.

Çıkarken, kulak verile: “Değişkenlere yer yoksa, sabite değer veririz” diyor Rosaline. [sözleri]

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*