Anasayfa » GÜNDEM » Kriz: Aşırılık kapitalizmin doğasındadır!…

Kriz: Aşırılık kapitalizmin doğasındadır!…

Not: Kasım 2011’de yayınlaşmış yazımızı, Türkiye kapitalizminin krizinin güncelliği nedeniyle yeniden yayınlıyoruz.

 

Dev çaplı döviz rezervleri kimin için?

Başbakan seçim döneminde ve hemen her “ulusa sesleniş” konuşmasında Merkez Bankası’nın tuttuğu döviz rezervlerindeki büyümeyi bir ekonomik güç ve istikrar göstergesi olarak sunar. Resmi döviz rezervleri son 10 yılda 3 katlık bir artışla net 55 milyar dolara, borçla yapılan ek döviz rezervi fonlarıyla birlikte brüt 90 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştı.

Resmi döviz rezervi, Gayrı Safi Yurt İçi Hasılanın yüzde 20’sine (bu oran 20 yıl önce yüzde 1 bile değildi!), devlet bütçesinin 3’te birine yakın bir hacimdedir! Peki niçin?

Döviz rezervlerindeki artış, aşırı kredi genişlemesine bağlı bir aşırı sermaye birikim teşviki ve güvencesidir. Sermaye birikim ve yükseltiminin artan ölçüde küresel kredi genişlemesinden alınacak paya bağlı hale gelmesiyle, hem kredi sisteminin azami büyütülmesi hem de istikrarı (geri dönüşü) üzerindeki devlet güvencesidir.

Küresel tekelci kapitalizme ve mali sermayeye entegrasyon ölçüsünde büyüyen cari açık, ülkenin “risk primini”, yani uluslar arası kredi faizlerini yükseltir. Resmi döviz rezervleri ise büyüklüğü oranında, uluslar arası sermaye girişlerinin ve kredilerin geri dönüşünü garanti ederek azami genişletilmesini sağlar. Uluslar arası kredi faizlerini düşürerek, özel şirket ve bankaların daha düşük maliyetle uluslar arası kredi almasını sağlar. Nitekim, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki hızlı genişleme ile, Türkiye’deki özel banka ve tekellerin daha düşük faizle aldıkları uluslar arası borçlardaki hızlı genişleme aynı paraleldedir. Aşırı birikim krizinin bir göstergesi olarak kredi sisteminin ekonomide tuttuğu yer büyüdükçe, en başta artıdeğer sömürüsü ve realizasyonu olmak üzere her türlü ekonomik ilişki daha büyük oranda krediye dayalı ve daha çok borçla sürdürülebilir hale geldikçe, resmi döviz rezervlerinin büyüklüğü de daha kritik bir önem kazanır. Resmi döviz rezervlerindeki büyüme, borçlardaki büyümenin ifadesi ve güvencesidir.

Büyük çaplı resmi döviz rezervleri, küresel tekelci kapitalizmin (karlılığa ve artıdeğer sömürüsüne) göre aşırı sermaye üretim/birikim krizinin bir ifadesi olan ve yatırıma dönüşmekte zorlandığı için değersizleşme riski altında bulunan aşırı para sermaye birikiminin girdiği ülkelerdeki küreselleşmiş banka-borsa sistemi üzerinden ya da doğrudan yatırımlarla mali sermayeye dönüşmesini kolaylaştırır. Aşırı para sermaye birikiminin kobi kredileri ve tüketici kredileri gibi daha “riskli” değerlenme alanlarına doğru genişlemesini de kolaylaştırır. Aynı şekilde daha yüksek karlı yatırım alanları arayışı içindeki aşırı para sermaye birikimine, eğitimden sağlığa, sudan ormanlara kadar yeni değerlenme alanlarının açılmasını hızlandırır. Yüksek döviz rezervleri, özünde, küresel aşırı birikim krizi koşullarında, artıdeğer sömürünün derinleştirilmesi ve genişletilmesi için bir tür devlet güvencesi olarak, yatırıma dönüşmekte zorlanan ve daha yüksek karlı yatırım arayışı içinde olan aşırı para sermaye birikiminin değerlenmesini, yani mali sermayeye dönüşmesini kolaylaştırma mekanizması ve güvencesidir.

Rezervler, mali sermaye ve işçi sınıfı

Kar oranlarındaki düşüşün kar kitlesinde (artıdeğer sömüründe) hızlı büyüme ile telafi edilebildiği ekonomik canlılık dönemlerinde ülkeye para sermaye girişleri artar. Döviz rezervleri, devlet güvencesiyle, hem daha fazla para sermaye çekerek hem de bunların mali sermayeye dönüşmesini kolaylaştırıp hızlandırarak sermaye birikim hız ve düzeyinin yükseltilmesinin bir aracıdır. Böylelikle kredi sistemi azamileştirilerek, sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşması, yatırımlar, ithalatın ucuzlatılması, metalaşma ve tüketimin genişletilmesi, sermayenin dolaşım hızı ve çevrimi de azami hız kazanır. Döviz rezervleri teminatıyla azami kredi genişlemesinin ekonomik canlılık dönemlerinde bile işçiler üzerindeki dolaysız sonucu, çalışma temposunun artması, çalışma saatlerinin uzatılması ve büyüyen tüketici kredisi borçlarıdır.

Yüksek döviz rezervleri devletin sosyal ödeneklerindeki büyük çaplı kesintilerin bir diğer nedenidir. 1987-2009 yılları arasında resmi döviz rezervlerindeki artışın yol açtığı “sosyal kesintilerin” 60 kat arttığı hesaplanmaktadır. Döviz rezervlerinin “sosyal maliyet”inin GSYİH’nın yüzde 1.5inden başlayıp rezervler büyüdükçe geometrik olarak arttığı hesaplanmıştır. Kaldı ki cari açığın dayattığı yüksek faiz ile döviz rezervleri ile düşürülen faiz arasındaki farkı da, dolaylı vergilerle kitleler ödemektedir. Ancak sorun yalnız dolaylı vergilerde de değildir. Döviz rezervleriyle kat kat genişletilen kredi hacmi, metaların daha yüksek fiyatlarla satılmasını mümkün kılar. Böylelikle döviz rezervleriyle de körüklenen biçimde, aşırı üretim krizi koşullarında bile metalar daha yüksek fiyatlarla satılarak sermaye birikimi sürdürülmesi sağlanır. Başka deyişle, devlet, özel şirket ve üst orta sınıfların (döviz cinsinden lüks tüketim) borçları da, döviz rezervi politikasıyla aslında kitleler üzerinden yapılmakta ve sürdürülmekte, ve sonra kriz koşullarında yine kitlelere ödetilmektedir!

Büyük çaplı resmi döviz rezervleri, aynı zamanda, kendini ilk elde cari açık, finans ve döviz krizleri biçiminde gösteren aşırı kredi şişmesi ile üretimdeki artıdeğer sömürüsünün derinleştirilmesi arasındaki bağlantıyı koruyup mali sermaye birikimini sürdürülebilir kılmak için bir kriz kontrol mekanizmasıdır. Artıdeğer sömürüsündeki büyüme ne kadar yavaşlarsa (kar oranlarındaki düşüşün kar kitlesindeki artış ile telafi edilmesinin giderek zorlaşması) kapitalistlerin sermaye birikimini sürdürmek için krediye ihtiyacı o kadar artar. Nitekim TC Merkez Bankası döviz rezervlerindeki en büyük artışlar son 5 yılda gerçekleşmiştir. Döviz rezervleri 53 milyar dolardan artan oranda devlet borçlanmasıyla Temmuz 2011’de 93 milyar dolara kadar çıkmıştır. Böylelikle devlet kredi sistemini son sınırına kadar genişleterek, sermayenin aşırı üretim ve birikim krizinin (ve bunun göstergelerinden başka bir şey olmayan cari açık ve kur farkının) aşırı kredi genişlemesiyle finanse edilerek sürdürülmesini sağlamıştır. Aşırı kredi genişlemesi, üretimdeki artıdeğer sömürüsündeki büyümenin yavaşlamasının ve realize edilmesinin zorlaşmasının (üretilen meta kitlesinin satılıp artıparaya çevrilerek geri dönüşünün zorlaşmasının) geçici olarak aşılmasını sağlar. Sanayi sermayesi zorlaşan kar realizasyonunu beklemeden, gelecekte dönecek karları ve sömürü kapasitesini yükseltmeyi teminat göstererek daha fazla krediye yüklenerek kar düşüşlerini kapatır. Başka deyişle gelecekte varsayımsal kar dönüş ve artışlarının büyüyen bir bölümünü bankalardan -kitlelere ödetilecek- kredi olarak çeker, bugünün karı gibi kullanır. Döviz rezervlerinin genişletilmesiyle, döviz fiyatlarındaki artış basıncı da hafifletilir ve cari açıktaki büyümeye karşın ucuz ara malı ithalatı ile sermaye karlılığının korunması sağlanır. Üretilen meta kitlesi -içerdiği artıdeğer oranına ve kitlelerin alım gücüne oranla- aşırı genişler. Tüketici kredileriyle de kitleler düşen ücretlerine ve güvencisizleştirilen çalışma koşullarına oranla aşırı borçlandırılarak aşırı üretim krizi hafifletilir. Sonuç, devletin, özel banka ve tekellerin, kobilerin, kitlelerin borçlarında görülmemiş artıştır. Tüm ekonomik-toplumsal ilişkiler artan ölçüde krediye bağlı hale gelmiştir. Kimileri buna yüzeysel bir görüş açısından “borç ekonomisi”, “sıcak para ekonomisi” vb derler. Sorunu sadece “finans sisteminin aşırılıkları”nda görürler. Oysa bu küresel tekelci kapitalizm ve mali sermaye ekonomisidir. Daha çoğalmış ve genişlemiş çoklu birikim alanlarından azami mali sermaye birikimi ekonomisidir. Mali sermayenin nüfuz etmediği, girip kontrol altına almadığı hiçbir ekonomik faaliyetin, hiçbir üretim ve yaşam alanının, hiçbir hak ve özgürlük kırıntısının kalmadığı azami kar ve egemenliğinin ekonomisidir.

Aşırı para sermaye birikimi/banka sermayesi genişlemesi, toplumsal emeğin yalnız bugünü değil geleceği üzerinde genişleyen mülkiyet hakkı olarak toplumsal emeğe daha sıkı ve despotik biçimde komuta eder ve ancak böylelikle kendini genişletecek emek-değerleri temsil edebilir. Başka deyişle banka sermayesi, kredi ve borsa vb sistemi üzerinden kaynaştığı üretim sürecindeki sermayenin de polisi olarak, toplumsal emek üretkenliğin (artıdeğer sömürüsünün) durmaksızın artırılmasını, emeğin daha sıkı boyunduruk altına alınmasını koşullar. İşte bu yüzden küresel banka-borsa sermayesinde görülmemiş genişleme, yalnız emekçi kitleleri mülksüzleştirmekle, yoksullaştırmakla kalmaz; kapitalist üretim sürecindeki sömürünün de azamileştirilmesini koşullar, artıdeğer sömürüsünü dayanılmaz hale getirir, asıl üretim sürecindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlığını had safhada yoğunlaştırır.

İşte bu yüzden durumu sarsılan küçük burjuvazi ve ara sınıf kesimleri, sorunu üretim sürecine dışsalmış gibi görünen banka-finans sisteminin “aşırılıkları”nda, çözümü de finansal sistemin vergilendirilmesinde ve devlet denetimi altına alınmasını isteyen sosyal reformizmde görürken, proletarya ücretli kölelik ve artıdeğer sömürüsü üzerinde kat kat yükselen, köleliğini ve sömürülmesini görülmemiş ölçüde yoğunlaştıran tekelci kapitalizm ve mali oligarşisine kökten ve uzlaşmaz karşıt tek sınıftır. Tüm ekonomik-toplumsal ilişkilerin artan ölçüde mali sermaye komutasına bağlı hale gelmesi, emeğin toplumsal üretken güçlerindeki gelişmenin kapitalist üretim ilişkileri tarafından engellenmesinin, emek-sermaye çelişkisinin hem bir sonucu hem bu çelişkinin yoğunlaşmasının nedenidir.

Kriz kriz üstüne…

Üretimdeki artıdeğer sömürüsü artık daha fazla büyütülemez hale gelince, toplumsal emek üzerinde kat kat göğe yükselen tüm o aşırı kan sarhoşu plazalar titremeye başlar. Artıdeğer sömürüsü kapasitesine göre aşırı sermaye birikimi (aşırı birikim krizi), karlı yatırım olanaklarına göre aşırı para sermaye birikimi (değerlenme krizi), geri ödenebilirliğe göre aşırı kredi birikimi (finans ve döviz krizleri), kitlelerin düşen alım gücüne göre aşırı meta üretimi (aşırı üretim ve realizasyon krizleri) sarsıntıları giderek şiddetlenir. Kapitalist ekonomi giderek kırılganlaşır. Ve üretimdeki canlı emek sömürüsüne dayanan sermaye değeri ile finansal sermaye varlıklarının (kredi, borsa, ulusal para vd) aşırı şişmiş değişim değeri arasındaki büyüyen dengesizleşme üzerinden, zincirleme çöküntüleri tetikleyebilecek spekülatif para sermaye saldırılarına daha açık hale gelir. Gelecekteki kar dönüşleri ve büyüyüşü varsayımı üzerinden işleyen tüm kredi sisteminin, bankalar ve borsanın çökme riski ortaya çıkar.

Bunun da temelinde, artıdeğer sömürüsünü daha fazla büyütümeyen sermayelerin zincirleme çökme riski vardır. İşte bu koşullarda sürdürülebilen sermaye birikiminin sınırı, kredi sistemini, banka-borsa sistemini ve ulusal paranın uluslar arası değişim değerini artan çöküş eğilimine karşı bir süre daha ayakta tutabilecek resmi döviz rezervlerinin sınırlarına bağlı hale gelir.

Cari açık ve uluslar arası kur orantısızlığı, döviz fiyatları ve faizlerin şok yükseliş – ve dolayısıyla geri ödenemez hale gelebilecek borç yüküyle bir hızlı sermaye değersizleşmesi ve hatta çöküntüsü- basıncını artırır. Devlet, ulusal paranın hızlı devalüasyonunu döviz rezervlerindeki erimeyle frenlemeye çalışır. Devletin ulusal paranın dövize çevrilebilme ve dolayısıyla uluslar arası borç senetlerini ödeme aracına çevrilebilme, uluslar arası ticaret ve birikimi sürdürme yeteneğinin korunması döviz rezervlerine ve rezervlerdeki büyüyen erimeyi yerine koyabilmesine bağlı hale gelir.

Başka deyişle, Merkez Bankası ulusal paranın hızlı değer kayıplarını bankalara ucuz döviz satarak frenlemeye, ve döviz rezervlerindeki erimeyi de yine bankalardan pahalı döviz satın alarak yerine koymaya çalışır! Devletin ulusal paranın borç ödeme aracı olarak dövize çevrilebilirliğini koruması döviz rezervlerine bağlıdır. Kriz derinleştikçe borç senetleri ve ulusal para dolaşımı giderek çöker, muazzam bir döviz açlığı ortaya çıkar. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri ise yalnızca büyük mali sermaye gruplarının emrindedir.

Böylelikle onlar borçlarını çevirmekte pek zorlanmadıkları gibi, döviz rezervleri kriz koşullarında tekelci sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesini de kolaylaştırır. Mali sermayenin iştahla silip süpürdüğü döviz rezervlerindeki azalmanın yerine konulması ise, devletin vergi gelirlerine bağlıdır.

Borçları kim öder?

İşçi sınıfı ve emekçilere salınan fahiş dolaylı vergi zamları, sosyal harcamalarda yeni kısıntılar, maaşlarda “mali disiplin”! Yani dev çaplı resmi döviz “tasarrufu” kitlelerin yaşam koşullarından yapıldığı gibi, döviz rezervlerinin erimesi de kitlelere ödetiliyor, giderek pahalılaşan ve zorlaşan döviz rezervini artırma da yine kitlelere ödetiliyor. Döviz rezervleriyle azami genişletilen kredi, ister devlet borçları, ister özel banka-tekel borçları, ister tüketici borçları biçiminde olsun, toplumsal emek ve geleceği üzerinde ezicileşen bir mülkiyet, artıdeğer sömürüsünü büyütme ve daha sıkı boyunduruk birikiminden başka bir şey değildir.

Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi, 2001 krizinin ardından tüm devletleri, “mali istikrar” adı altında, artan ölçüde ve olabilecek en geniş döviz rezervlerini tutmayı zorunlu kıldı. Bunun için her biri diğerinden daha büyük çıpalar ortaya kondu. İlk çıpa ülkelerin cari/dış ticaret açığı ve bundaki ani bozulmalara karşı tedbir olarak döviz rezervi tutulmasıydı. Bu gösterge için önce 3 aylık ithalat tutarı kadar döviz rezervi kuralı konuldu: Bugün Türkiye için 65.5 milyar dolar. Sonra bu da 4-6 aya çıkarıldı. Bu yetmedi. İkinci çıpa, devletlerin kısa vadeli dış borçları büyüklüğünde, bunların geri ödenmesini güvenceye alacak döviz rezervi tutması kuralı getirildi. Bugün Türkiye için 80 milyar dolar. Bu da yetmedi. Ülkeden ani sermaye kaçışlarına karşı tedbir için, ülkeye giren “sıcak para” stoğu kadar döviz rezervi tutulması istendi. Türkiye için son verilere göre 106 milyar dolar! Mali sermaye bugün bunu da yeterli görmüyor. Küresel mali oligarşik kredilibite organları (Fitch, Moody’s, vd) “Türkiye’de büyüyen cari açık riskine karşı” döviz rezervlerini genişletmesini istiyor. Tüsiad ise 200 milyar dolara yaklaşan özel banka ve tekellerin borçlarının da doğrudan devlet güvencesine alınacağı bir “mikro reform” için bastırıyor. Bu, resmi döviz rezervlerinin özel şirket borçlarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi, ya da aynı işlevi görecek -AB’deki benzeri- bir “mali istikrar fonu” oluşturulması demek. Bu gerçekleşse, bu kez sırada üst orta sınıfların döviz cinsinden lüks tüketim borçları var…

Merkez Bankası’nın döviz rezervleri ise artık genişletilemiyor, yeniden kriz sürecine girilmesiyle eriyor. Son 4 aydaki finansal sarsıntılarla dolar 1.40’tan 1.90’ları gördü, Merkez Bankası’nın bankalara toplam milyarlarca dolarlık rezerv plasesiyle ancak 1.85 civarına çekilebildi.

Kapitalist ekonominin kırılganlığının artması (cari açığın büyümesi, ülkeye giren “sıcak para”nın azalması, hatta ülke burjuvazisinin para sermayesinin bir bölümünü yurtdışına transfer etmeye başlaması vd) bir şok devalüasyonu zorunlu kılarken, döviz fiyatının her artışı özel banka ve tekellerin borç yükünü artırıp zincirleme iflas riskini taşıdığı için, döviz kurunu rezervlerdeki erimeyle belli bir sınırda tutmaya çalışıyor. Tüsiad’ı ve burjuva iktisatçıları panikleten de son 4 ayda döviz fiyatının yüzde 20 civarında artması ve resmi döviz rezervlerindeki erime. Burjuva iktisatçılar koro halinde döviz rezervlerinin kritik sınırda olduğunu, bu hızda erimeye devam ederse daha büyük şoklar karşısında bir güvencemiz kalmayacak diye alarm çanlarını çalıp duruyorlar.

Burjuvazi için resmi kriz fonlarının oluşturulması, korunması ve büyütülmesi o kadar hayati ki, örneğin AB ve G-20 zirvelerinde tüm kriz tartışmaları “Avrupa mali istikrar fonu”nun (yani krizdeki banka ve tekelleri kurtarma fonu!) büyütülmesi üzerine dönüyor. Çünkü mali sermayenin son 10 yılda tüm kapitalist devletleri/Merkez Bankalarını oluşturmaya ve büyütmeye zorladığı uluslar arası rezervler (toplamı 10 trilyon doların üzerinde), küresel tekelci kapitalizmin aşırı birikim krizini ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşırı kredi genişlemesini finanse etmede, (dünya çapında zincirleme banka-tekel iflaslarıyla) artan çöküntü riskine karşı yetersiz kalıyor! Kitlelerin yaşam koşullarından “tasarruf edilen” Türkiye’de 90 milyar dolarlık, dünyada 10 trilyon dolarlık Merkez Bankası döviz rezervleri, aşırı birikim krizinin doğurduğu ve aynı nedenle yatırıma dönüşemeyen dev çaplı para sermaye kitlelerinin değersizleşmesini engelleyemiyor! Burjuvaları, banka ve tekelleri, mali sermayeyi derinleşen krizden kurtarmaya yetmiyor! Yalnızca, -kar oranlarındaki düşüşe karşın- sermaye değersizleşmesini yavaşlatarak krizi sürece yayıyor, adeta kronikleştiriyor.

Banka ve tekelleri kurtarmaya kriz fonları dayanmıyor!

Tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin krize çare diye geliştirdiği her mekanizma, çok geçmeden başlıbaşına kriz dinamiği haline geliyor. Cari açık, finans ve döviz krizlerine çare diye getirilen dev çaplı resmi döviz rezervleri de, cari açığı, geri ödenebilirliğin üzerinde borçlanmayı ve -bugün Türkiye’de mali sistemin yarısı döviz cinsinden işlediği ve 90 milyar dolarlık döviz rezervine karşın – döviz yetersizliğini azdırıyor. Mali istikrar adı altında sermaye varlıklarının ve kurun değişim değerlerini gerçek değerinden kopartarak daha fazla şişiriyor ve geleceğe ötelenmiş daha şiddetli ekonomik çöküntüleri hazırlıyor. Aşırı sermaye, aşırı birikim, aşırı kredi krizlerini kontrol etme adı altında son sınırına kadar götürüyor…

Burjuvazinin borç ve açıklarını finanse etmek -ve batanları kurtarmak- için kullanılan kriz fonlarının görülmemiş hacmi, ve bunun da krizden çıkışa yetmemesi, kapitalizmin nasıl kriz müptalası ve geleceksiz bir sistem olduğunun başka bir ifadesidir. Yalnızca bu kriz rezervlerinin bile kitlelerin en temel ihtiyaçlarından “tasarruf edilmesi”nin tam tersine, toplumsal ihtiyaçlar için kullanılabileceği farklı bir toplumsal sistem olsaydı, açlık ve işsizlik diye bir şey kalmaz, sağlıktan eğitime konuttan ulaşıma kitlelerin yaşam standartları bir kalemde 2 kat yükselebilirdi!

Bu küresel tekelci-mali oligarşik kapitalist sistemde ise asla mümkün değildir. Çünkü kitlelerin yaşamından kesilen dev çaplı döviz rezervleri ve kurtarma fonları, yalnızca ve yalnızca mali sermaye birikiminin işleyişi ve istikrarı için vardır. Birincisi yatırıma dönüşmekte zorlanan dev çaplı para sermaye kitlelerinin mali sermayeye dönüşmesini kolaylaştırmak ve güvence altına almak; ikincisi, küresel banka kredilerin geri ödenebilirliğinin güvencesi olarak; üçüncüsü, mali sermayenin toplumsal emeğin yalnızca bugünü değil geleceği üzerindeki mülkiyet ve egemenliğini genişletmek; dördüncüsü, mali sermaye birikimi için “yetersiz kalan” artıdeğer sömürüsünü zorla sıçratmak ve genişletmek (azamileştirmek) için vardır.

Bugünkü durum

Merkez Bankası, son 6 ayda bankalar arası döviz piyasasına 10 milyar dolardan fazla döviz akıtmasına karşın, dövizdeki yükselişi aşağıya çekemedi. Bu, ucuz kredi genişlemesinin sürdürülemez hale geldiğinin ve ekonominin durgunlaşma sürecine girmiş olduğunun en açık göstergelerinden biri. Bundan sonra dövizdeki her yükseliş atağını durdurmak, MB’nin döviz rezervlerinde daha büyük erimeye yol açacak. MB’nin yapacağı şey de, spekülatif ataklarla her an tetiklenebilecek bir “TL’de çöküş ve dövize hücum” olasılığını geciktirmek için faizi yükseltmek olacak.

Faizlerin yükselmesi en ağır sonucunu ev, araba ve diğer tüketici kredilerinde gösterecek. Kitlelerin bankalara borçları durduğu yerde artacak. TL cinsinden borçlanan kapitalistlerin de borç yükünü artırarak çalıştırdıkları işçilere saldırganlığını (ücret düşürme, çalışma saatlerini uzatma, işten çıkarma) artıracak. Mevcut kredilerin geri ödenmesini ve yeni kredi almayı zorlaştırarak ve paranın üretimden kaçıp spekülasyon ve asalaklığı teşvik ederek, tekelci sermaye merkezileşmesini hızlandıracak. Kuşkusuz bunlar faiz artışının bir sonucu olmaktan çok, kredi pahalılaşması, döviz, faiz, fiyat artışları, üretimde artık kar kitlesinde büyümeyle telafi edilemeyen karlılık düşüşünün, artıdeğer sömürüsünün artık daha fazla krediyle de artılamaz hale gelmesinin, üretimdeki sermaye birikiminin tıkanmasının bir sonucudur. Türkiye kapitalizminde de önümüzdeki aylar, ekonomik durgunlaşma ile birlikte, faiz ve fiyatlarda artış ve bir bütün olarak spekulasyon anaforlarına tanık olacağız. Bunların her biri (enflasyon, fiyatlar ve faizlerde artış, spekulasyona kaçış) tekelci kapitalist ekonomilerin kriz çöküntüsü öncesi durgunlaşma döneminin tipik göstergeleridir.

Fiyat artışları sermaye birikiminin yavaşlaması nedeniyle kapitalistlerin karlarını koruma cevvaliyetinin sonucudur. Faizlerde artış kredi sistemindeki riskin büyümesinin sonucudur. Spekulasyondaki artış kapitalistlerin üretimdeki kar oranlarını korumada ve kar realizasyonunda büyüyen zorluğun bir sonucudur. Spekülasyon, mali köpekbalıkları bir yana, burjuvazinin tüm kesimleri için kar düşüşleri, ulusal paranın uluslar arası döviz fiyatları karşısında değer kaybı, girdi maliyetlerinde artışlar vb karşısında kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Para ve sermaye piyasalarının yanısıra, sanat eserlerinden spora temel gıdadan eğitim ve sağlığa kadar tüm ekonomiyi mali asalaklığın başına oturduğu bir kumar masasına çevirir. Spekülasyon yeni değer yaratmaz. Tam tersine üretimde yeni değer yaratma zorluğu sonucu ortaya çıkan, üretilmiş artıdeğerin kapitalistler arasında sermaye büyüklüğü ve devlet forsuna dayalı olarak yeniden paylaşılması mekanizması olarak işler. Üretilmiş olan tüm artıdeğerin en büyük mali sermaye grupları elinde toplanması ve merkezileşmesidir. (Örneğin temel bir gıda ürününde fiyat artışı olacağını öngören bir mali kapitalist büyük çaplı spekülasyonla birkaç saat içinde milyon dolarları cebe indirebilir. Bu, üretilmiş artıdeğerin bir bölümüne el konulmasından ibarettir. Sonucuda o alandaki orta ve küçük kapitalistlerin yıkıma uğraması, işçilerin işinden olması, o ürünün normalde olacağından daha pahalıya satın alınabilmesidir.) Büyük çaplı spekulatif para hareketlerinin her birinin sonucu ister büyük vurgular, ister batakçılık olsun, tekelci sermaye merkezileşmesi, küçük mülk sahipleri ve diğer kapitalistlerin mülksüzleştirilmesidir. Faizlerde, fiyatlarda, spekülasyonda yükseliş, hükümetin de keyfi tercihi ve “kötü yönetimi”nden çok, kapitalizmin yasaların durgunluk koşullarındaki işleyişinin bir ifadesidir. Devletin tüm yaptığı bunu kolaylaştırmak ve en büyük sermaye gruplarının kriz koşullarında sermaye birikimini, kitlelerin büyüyen sefalet birikimi temelinde sürdürmesini güvenceye almaktır. Örneğin dolaylı vergilerdeki artışlar, kapitalistlerin maliyet artışlarını kitlelere bindirecek fiyat artışlarını yapmasını kolaylaştırır. Fakat girdi, döviz, kredi fiyatlarındaki artışlar spekülasyon ve asalaklığı da körükler. Devletin döviz rezervlerine dayanarak dövizdeki yükselişi -geçici olarak- frenlemesinin kaçınılmaz sonucu da yine enflasyon artışıyla işgücü değersizleştirmesidir. Sonuç, yeni bir mülksüzleştirme, işsizlik, ücretlerde erime ve sefalet birikimi dalgasıdır.

Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin Türkiye kapitalizmine “mali istikrar” öğüdü de budur (Moody’s, Fitch, vd) : “Döviz rezervlerini artırın, faiz dışı fazlayı artırın, tüketimi kısın, cari açık ve borçları azaltın!” Yani, tekelci sermayenin tüm açık ve borçlarını (cari açık, bütçe açığı, devlet borçları, özel banka ve tekel borçları vd) kitlelere ödetin. Bunun yalnızca ilk aşaması olduğu, yüksek resmi uluslar arası rezerv politikası gibi bir dizi yeni mekanizmanın olduğu bugünün “sürece yayılmış kriz” politikaları, bir 15-20 yıl öncesinin “şok terapi” programınlarından oldukça farklıdır. Daha önce yarısömürge ülke ekonomilerinde kriz yine borç, finans, döviz krizinden tetiklenmekle birlikte “monetarist” sıkı para politikasıyla (önce kredi muslukları kapatılarak) ekonomi şok biçimde daraltılır, yani açıkça çökertilir ve İMF’nin şok programları dayatılırdı. Bugünkü küresel tekelci ve mali kapitalist entegrasyon düzeyinde, “sıkı para” ve “şok programlar”ın uygulanması, bir ülkedeki çöküntünün zincirleme küresel banka-şirket iflaslarını tetikleme riski yükseldiği için terk edilmiştir. (Yunanistan’daki çöküntünün ve borçları geri ödeyemez hale gelmesinin Fransa, Almanya merkezli küresel bankanları nasıl salladığı vb bilinmektedir. Bu Türkiye çapında bir ekonomi açısından misliyle doğrudur.) Bunun yerine bugün yüksek döviz rezervleri gibi “kriz kontrol” mekanizmalarıyla, krizi kademeli olarak sürece yayma programları uygulanmaktadır. Ekonomik daralma yine kaçınılmazdır, ancak burjuvazi krize hazırlıksız yakalanma yerine, döviz rezervi gibi mekanizmalarla, tehlike arz eden borçlarını vb tasfiye etmekte (kitlelere ödettirmekte), kontrollü ekonomik yavaşlama süreciyle asıl iç içe geçecek depresyon (ve yeni bir işsizlik ve mülksüzleştirme dalgası) ve sermaye birikimini yeni bir düzeye çıkarma programını uygulayacaktır. Dolaylı vergiler, zamlar, sosyal kesintiler, ücret ve maaş dondurmadan oluşan “mali istikrar” programı yalnızca ısınma turudur!

Burjuvazinin stratejik kriz programı: Artıdeğer sömüsünü genişletmek ve derinleştirmek

Burjuvazinin asıl kriz ve yeniden yapılandırma programı, artıdeğer sömürüsü kapasitesinde (tedrici değil) sıçramalı bir büyüme, yeni bir birikim düzeyine geçiş; aşırı para sermaye birikimininin yatırıma ve mali sermayeye dönüştürülmesinin hızlandırılması ve bunun için yeni değerlenme alanlarının açılması. Bu program kabaca şöyle özetlenebilir:

1- Kölece çalıştırma stratejisi. a- Krizin ortaya çıkaracağı yeni işsizlik patlaması ve mülksüzleştirme/proleterleşme dalgası temelinde ücretlerin düşürülmesi, b- İşgünün azami uzatılmasıyla mutlak artıdeğer sömürüsünün artırılması, c- En dip koşullarda çalışacak dev çaplı bir toplumsal nufusun daha işçileştirilmesiyle mutlak artıdeğer sömürüsünün tabanının azami genişletilmesi. (Bunun banka-kredi sistemi ile bir ilgisi ise şudur: Aşırı para sermaye birikiminin değerlenebileceği mutlak artıdeğer sömürüsü alanını -kobiler- genişletmek.)

2- Toplumsal emek üretkenliğinin, yani göreli artıdeğer sömürüsünün yükseltilmesi. Bu devletin giderek artırdığı arge, inovasyon, teknoloji, uluslar arası markalaşma teşvikleri bir yana, dev çaplı altyapı enerji, ulaşım, iletişim yatırımlarını, devlet tekelci konsorsiyumları ve süper teşvikli teknolojik yatırımların çekilmesini, bir bütün olarak üst tekelci sermaye yoğunlaşmasını, orta-ileri teknoloji yoğun üretime geçişi kapsıyor. Süper teşviklerle ithal edilen ara malları üretiminin Türkiye’de yapılmasını öngören GİTES, Silikon Vadisi, kümelendirme stratejisi gibi projeler bu kapsamdadır. Üretimde toplumsal olarak gerekli emek-zamanın azaltılarak göreli artıdeğer üretiminin artırılması, tekelci sermayenin değersizleşme krizine karşı asıl stratejik yeniden yapılanma eksenidir.

3- Vites büyüyeten dev çaplı altyapı ve üretim projeleriyle (İstanbul’a iki, Ankara’ya bir yeni kent, yüksek hızlı tren, Fatih projesi, “Türkiye’nin kendi otomobilini ve uçağını yapması”, HES’ler, nükleer santrallar, vd) küresel ve Türkiye’deki yatırıma dönmeyen aşırı sermaye birikimine yeni yüksek karlı değerlenme (canlı emek sömürüsü) alanları aşılması. Keza sağlıktan eğitime, sudan ormanlara, her şeyin mali sermayenin birikim alanı haline getirilmesi.

4- Neoliberal kapitalizm dedikleri, burjuva mali oligarşik egemenlik kadar sömürünün küresel temelden yeniden örgütlenmesidir. Küresel tekelci kapitalizm ve mali sermayesinin toplumsal emek üzerindeki görülmemiş tahakkümüdür.

Mekanizma tipiktir:

Küresel tekelci kapitalizmin aşırı birikim krizinin bir sonucu olarak (emperyalist kapitalist ülkelerde karlı yatırımlara dönüşemeyen, değersizleşme riski altındaki) aşırı sermaye birikiminin artan bölümü, doğrudan yatırımlar ve para-sermaye/kredi genişlemesi biçiminde orta gelişmiş kapitalist ülkelere akmaktadır. Dünya çapındaki para-sermaye şişmesi, sanıldığı gibi yalnızca para oyunları ile sınırlı kalmaz. Girdiği ülkede banka, borsa sistemi üzerinden mali sermayeye dönüşür, sermaye birikimini, merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını hızlandırır, yüksek karlı yatırımlara dönüşme arayışına girer. Banka-kredi sisteminin küresel ortaklarla küreselleşmesi, küresel bir borsa sisteminin örgütlenmesi, özelleştirmeler ve sağlıktan eğitime sudan ormanlara her şeyin metalaştırılması, kobilerin kayıt altına alınarak kredi sistemine bağlanması, mikro girişim ve proje kredileri sistemi, tüketici kredileri sistemi, hepsi aynı zamanda, bu dev çaplı aşırı sermaye birikimine, yeni mali değerlenme alanlarının açılmasıdır. Orta gelişmiş kapitalist ülkeler, küresel tekelci sermaye genişlemesinden daha fazla pay almak, yatırım ve kredi akışını çekmek için onlara daha karlı yatırım ve mali değerlenme olanakları sunmak için rekabet ederler. Çünkü bu bir bütün olarak ülke tekelci burjuvazisinin sermaye birikim hızını ve düzeyini de yükseltir. Son 30 yılda çok sayıda geri kapitalist ülkenin orta gelişmiş kapitalist ülkelere, onlar içerisinden de bir dizisinin de daha hızlı biçimde orta-ileri gelişmiş kapitalist ülke olmaya geçiş yapmasının küresel bir dinamiği, emperyalist kapitalist ülkelerde derinleşen aşırı birikim kriziyle birlikte, bu bağımlı kapitalist ülkelere sınai, ticari, para sermaye ihracındaki büyük çaplı artışlardır.

Türkiye kapitalizmi de, özellikle 1999-2001 kriz ve çöküntülerinin ardından, iktisadi ve siyasi neoliberalizasyon programlarındaki hızlanma, emekgücünün ucuzlatılması ve esnekleştirilmesiyle artıdeğer sömürüsü kapasitesinin genişletilmesi ve derinleştirilmesi, (neoliberal demokrasiye geçiş süreciyle) birlikte, küresel sermaye ihracı ve kredi genişlemesinden aldığı payı artırarak, orta-ileri tekelci sermaye birikim düzeyine doğru hızlı geçiş yapan ülkelerden biri oldu. Temel bir sonuç, küresel planda olduğu gibi Türkiye’de de kapitalizm ne kadar gelişirse kar oranlarının düşme eğiliminin o kadar şiddetlenmesi, bunu kar kitlesindeki büyüme ile telafi edilmesinin o kadar zorlaşmasıdır. Her ciddi kriz devresi, sermaye birikiminin tıkanması olduğu kadar birikimin temelinde yer alan canlı emek sömürüsünün bir üst düzeyde yeniden örgütlenmesidir. Artıdeğer sömürüsünü azami genişletmek ve derinleştirmek ile mali sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi (azami kredi, tüm sermaye birikim alanlarının bir üst düzeyde kaynaşması) biri ötekinin koşuludur. Bu, bugünkü küreselleşen muhalefet hareketlerinin gözden kaçırdıkları şeydir, azami artıdeğer sömürüsü ile aşırı para sermaye birikimi sistemi arasındaki bağdır; mali sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesidir! Banka, borsa, fon vb sermayesi ile üretimdeki canlı emek sömürüsü arasındaki bu bağ -bunların birbirine dönüşümü ve kaynaşması olarak mali sermaye- tekelci kapitalizmin can damarlarından biridir.

Döviz rezervleri, mali istikrar fonları, mali istikrar programları, bu azami kar bağını kolaylaştırmak ve bu bağ koptuğu an çökme noktasına gelen “finansal sistem”i desteklemek, kurtarmak için vardır! Tekelci kapitalizmin krizi gibi, onunla iç içe artıdeğer sömürüsünün bir üst düzeyde yeniden örgütlenişi, bu bağ görülmeden kavranamaz. Kapitalist üretim ilişkilerine, yani ücretli köleliğe ve artıdeğer sömürüsüne uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olunmadan asgari düzeyde tutarlı bir antikapitalizm bile ortaya konulamaz.

Aşırılık kapitalizmin doğasındadır!

Bugün Wall Street işgalcileri dahil, yeni toplumsal hareketler, kapitalizmin “aşırılıkları”nı ve “finansal sistemi” sorguluyan bir tür ahlaki antikapitalizmin ötesine geçebilmiş değiller. Oysa kapitalist üretim tarzının çelişki niteliğinden, hele ki küresel tekelci kapitalist birikimin bir üst düzeye çıkardığı iç çelişkilerinden kaynaklanan aşırı birikim, aşırı üretim, aşırı kredi, aşırı spekülasyon, aşırı sömürü, aşırı işsizlik, aşırı yoksulluk, aşırı insan ve doğa yıkımı, sermayenin kendi imgesinden yarattığı dünya ve yaşam tarzının ifadesidir!

“Finans sistemi”ne gelince: Kapitalistler, mali sermaye birikiminin yoğunlaştığı ve yükseldiği dönemde tapındıkları “finans sistemi”ni, artıdeğer sömürüsünün sınırlarına dayandıklarında krizin biricik nedeni ilan ediverirler; “üretimsiz para bitti, ne varsa üretimde var” gibi vecizelerle dile getirdikleri, artıdeğer sömürünü genişletme ve derinleştirme zorunluluğudur. AKP Hükümeti bakanlarının son dönemlerde ülke ülke dolaşıp olağanüstü teşviklerle doğrudan teknolojik yatırımlar çekme çabası, GİTES, “yerli otomobil, uçak, savunma sanayi, silikon vadisi” gibi hani neredeyse “ithal ikameciliği” çağrıştıran büyük yatırım projeleri, bunun ifadesidir. Küresel banka-finans sisteminin çökme noktasına gelmesiyle burjuvazinin aklı başına mı gelmiştir?

Hayır, burjuvazi “üretimsiz para” olmayacağı gibi “parasız üretim”in de olmayacağını bilecek kadar akıllıdır. Yani “finans sistemi”ni kurtarmanın da ancak üretimdeki artıdeğer sömürüsünü sıçratmakla olacağını, fakat bunun için de daha fazla finansa ihtiyacı olduğunu pek güzel bilmektedir. Kendisinin fazlacana başını ağrıtmaya başlayan şu “finans sisteminin aşırılıkları”nı ucundan eleştirmesi ve barışçıl eleştirisine göz yumması ise, üretimdeki artıdeğer sömürüsünü azami genişletme ve derinleştirme programlarının perdesidir. Tüm şu kölece çalıştırma programlarının, “üretim üzerindeki yüklerin (sosyal hakların) kaldırılması”nın sloganının “üretim ve istihdam” olması gibi!

İşçi sınıfının banka-finans sistemini eleştirmesi ise, burjuvazinin sinsiliğinden, küçük burjuvazinin ütopik-reformizminden ayrışır ve tam karşıtıdır. İşçi sınıfı, görülmemiş bir büyüklüğe ulaşmış banka-finans sistemini, olağanüstü ağırlaştırdığı ücretli kölelik boyunduruğuna ve olağanüstü şiddetlendirdiği artıdeğer sömürüsünün uzlaşmaz karşıtlık ve bunların kaldırılması temelinde eleştirir.
Banka-finans sermayesi, belli bir toplumsal emek üretkenliği düzeyinde sınırlarına dayanan artıdeğer sömürünün bu sınırlarını yıkar ve artıdeğer sömürüsünün daha yüksek bir toplumsal emek üretkenliği düzeyinde yeniden örgütlenmesini sağlar.

Fakat böylelikle sermayenin giderek daha az bir artıdeğer oranı artışı için daha büyük ölçeklerde yoğunlaşmasına yol açarak, giderek daha geniş kitleleri mülksüzleştirip işçileştirerek, giderek daha şiddetli bir artıdeğer sömürüsünü koşullayarak, emek-sermaye çelişkisini giderek daha fazla yoğunlaştırarak giderek daha şiddetli krizlere yol açar. Banka-finans sermayesi bir yandan toplumsal emeğin sömürülmesini ve ezilmesini, ve tabii asalaklığı son sınırına kadar genişletip derinleştirir, her türlü sermaye, servet, mülkiyet ve geliri giderek daha az sayıdaki bir mali oligarşinin elinde merkezileştirip kumandası altına alır; diğer yandan mali sermaye yoğunlaşmasıyla, üretimin, emeğin, bilginin, yönetimin, kültürün, proletaryanın toplumsallaşmasını ve evrenselleşmesini bir üst düzeye çıkartarak, çok daha gelişkin bir sosyalizmin toplumsal-maddi koşul ve dinamiklerini geliştirir. Bu yüzden bizim banka-finans sistemine karşıtlığımız, emeğin sermayeye, proletaryanın burjuvaziye, komünizmin kapitalizme uzlaşmaz karşıtlığıdır.

Bir yorum

  1. merhabalr,
    yazı hoşuma gitti. bu tip yazılara bu saflardan çok çok ihityaç. maalesef sosyalist akademist olarak yazanların içerisinden pek çoğu bu tarz yazı yazma kabiliyetine vakıf. diğerleri ise yazdıkalrı burjuva ekonomist dil ve algılayışta yazıyor. sanrım yazarken, “bilimin tarafszılığı” ilkesini içselleştirmenin bir ürünü olsa gerek.
    ben bir kaç şeyi sormak isitiyorum.
    bugün krizin sürdürebilriliğini hangi yöntemlere dayandırılyorlar? ( öreneğin , bedelli askerliğin bununla bağalantısı var mıdır?) bu yöntemler günlük hayatta nasıl hayat bulacak?
    toplam döviz rezervinin, toplam dış borçlara oranı nedir? günümde ülkeler ekonomisi küreselleşirken, diğer tarftan böyle bir kriz koşullarında ise herkes kendi evinin derdine düşüyor. örneğin almanya ve fransa yunanistan’a yardım etmekten imtina ediyorlar. yardıme etseler de çok da istekli değiller. hatta yapılan açıklamalarda euro bölgesinden çıkartmak gibi düşüncelerini de ifade ediyorlar.
    diğer tarftan ekonomik olarak sıkışan her iktidar, refleksif olarak saldırganlaşma eğilimi gösteriyor. bugün türkiye’de yaşananların bunula ilişkisi nedir? önümdeki sitemin tıkanmasına paralel ne gibi saldırlar ve baskılarla karşılaşabilriz.
    en iyi savunma saldırı ise , işçi sınıfı mücadelesini hangi karşı noktaya odaklamalı? neyi öne çıkartmalı.( bugün hem siyasal hem de çalışma yaşamı ile ilgili bir çok saldırı ile karşı karşıya kalıyoruz. örneğin halk bankası olayı, anakara edliyesi sendika temsilcilerinin işten atlmak istenmesi, devrimci kişiliklerin sahiplenilmesi dayanak yapılarak siyasal yapılara baskınlar , gözlat ve tutuklamalar, yurtseverlere dönük tutuklama furyası vb. gibi olaylar kendi içinde ayrı ayrı değerlendirilmeye tabi tutuluyor. ya da tam tersi aynı yerden bakılarak hepsinin nedeni ortaklaştırılıyor. bu durumlar ayrı ayrı ve hepsi için ekonomi politiği nedir?)
    şimdilik bu kadar . dağınık oldu kusura bakmayın.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*