Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kolektif işçi demokrasisi: Örgütlenme özgürlüğü-1

Kolektif işçi demokrasisi: Örgütlenme özgürlüğü-1

Burjuvazinin en büyük örgütü: Devlet

Bir sınıfın egemenliği ile örgütlülüğü arasında sıkı bir bağ vardır. Burjuvazi tepeden tırnağa örgütlü sınıftır. Burjuvazinin egemen sınıf olarak örgütlenmesinin, en temel, en yüksek, en merkezi aracı devlettir.

“Modern sanayinin ilerlemesi, sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığını ne ölçüde geliştirmiş, yaygınlaştırmış ve yoğunlaştırmışsa, devlet iktidarı da, sermayenin emek üzerindeki ulusal (günümüzde giderek küresel-bn) iktidarı, toplumsal köleliği sürdürmek için örgütlenmiş bir kamu gücü ve sınıf despotizmi motoru olma özelliğini o ölçüde daha fazla kazandı.” (Marx, Fransa’da İç Savaş, abç)

Türkiye’de: 1 milyona yakın asker, 300 binin üzerinde polis, tüm temel toplumsal yaşam alanlarının üzerinde yükselen katı hiyerarşiye dayalı 500 bin kişilik asalak bürokrasi, çalıştırdığı 2 milyonun üzerinde memurlar ordusu, 150 bine yakın tutuklu ve hükümlünün bulunduğu cezaevleri, toplam 2 milyona yakın üyesi olan burjuva partileri, dev çaplı yürütme, yasama ve yargı aygıtları…. Burjuva devlet, burjuva sınıf egemenliğinin belkemiği, en muazzam sınıf diktatörlüğü örgütlenmesidir.

Burjuva devlet, salt kendi içinde bir askeri, siyasal, bürokratik örgütler örgütü olmakla kalmaz. Aynı zamanda tüm toplumu, sayısız bağlı kurum ve yasalar aracılığıyla, burjuvazinin azami çıkarları ve egemenliği doğrultusunda örgütlemenin de aracıdır. Partiler, yerel yönetimler, ulaşım, iletişim, internet, medya, eğitim, din, aile, ideoloji, kültür, spor… Yaşamın hiçbir alanı, devletin merkezi yönetim, kontrol ve organizasyonundan azade değildir. Burjuvazinin çıkarları gerektirdiğinde, devletin kendisi de dahil, yaşamın her alanı ve bütünü yine devlet tarafından yeniden örgütlenir.

Burjuva sınıf egemenliğinin tek aracı devlet değildir. Fakat sömürü ve egemenlik ilişkilerinin farklı düzey ve biçimleri (askeri, siyasal, ekonomik, toplumsal, ideolojik, kültürel, ve yerel, ulusal, bölgesel, küresel vd) arasındaki merkezi bütünlüğü kurma ve koruma yeteneğine sahip tek örgüt, devlettir. Burjuvazi kendi sınıf bütünlüğü gibi, kapitalist egemenlik sisteminin merkezi bütünlüğünü de ancak devlet aygıtıyla sağlar. Burjuva devlet, burjuvazinin kitleler üzerinde yalnız şiddet tekeli, yalnız yönetim tekeli olmakla kalmaz. Aynı zamanda burjuvazinin tüm toplum sathında iktidar gücü olarak örgütlenme ve tüm toplumu merkezi bütünsel olarak örgütleme tekelidir. Devletin bu üç işlevi birbirinden ayrılamaz. Ve küçük bir sömürücü azınlığın ezici çoğunluktaki sömürülenleri yönetme yeteneği de, hiçbir zaman şiddet ve örgütlenme/örgütleme tekelinden bağımsız varolamaz.

Nitekim, burjuva devletin (sermaye, meta, özel mülkiyet egemenliğinin ihlali dışında) en tahammülsüz olduğu 3 konu bunlardır: a- Devletin şiddet tekelinin sarsılması ve etkisizleşmesi (işçi sınıfı, kitleler ve öncülerinin militan devrimci mücadele yöntemlerine başvurması). b- Devletin siyaset ve yönetim tekelinin sarsılması ve zayıflaması (kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesi ve iktidarı ele almak için bağımsız güç ve iktidar siyaseti yapması), c- Burjuva devlet hükmü, kontrolü ve yasalarından bağımsız ve karşıt siyasal örgütler ve geniş kitlelerin mücadele örgütlenmeleri…

Burjuvazi, sıkıştığı durumda sınıf mücadelesini, ezilen ulus ve ezilen cinsin mücadelelerini, hatta siyasal mücadelelerini kabul edebilir. Fakat en ileri burjuva demokrasilerinin bile asla kabul etmeyeceği, düzenin temellerine yönelen, varlığını tehdit eden, örgütlü, yığınsal, militan siyasal hareketlerdir. Burjuvazinin şiddet tekeline, iktidar ve siyaset tekeline, toplum sathında örgütlenme ve tüm toplumu kendisi için örgütleme tekeline meydan okuyan hareketlerdir. Burjuva demokrasisinin bu sınırları içerisinde de geriye, zaten, düzen içinde erimiş ve en fazla muhalif bir parçası ve meşrulaştırıcısı olmuş, pasifist, reformist, etkisiz muhalefet kalır.

Bugün Kürt hareketinin istemleri burjuva demokratik (bağımsızlık bile değil) özerkliği aşmamasına karşın, geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasinin tahammülsüzlüğü; a- Kürt hareketinin devletin şiddet tekelini sarsan ve aciz bırakan silahlı güce, ve b- milyonları kapsayan fiili bir kitle/halk örgütlülüğüne dayanıyor olmasından, c-demokratik özerkliğin Kürt halkının ulusal bağımsızlık yönünde bilinç gelişimine yol açmasından korkması ve devlet erkinin varolan sınırlar içerisindeki hükümranlığının ortadan kalkabileceği riskinden, dolayısıyla yönetilemez olmasındandır. Dur duraksız KCK operasyon ve tutuklamaları, burjuva devletin yalnız silahlı mücadeleyi değil, fakat onunla kodlayarak, Kürt halkı sathında (ayrılıp kendi devletini kurma hakkı temelinde kendi kaderini tayin hakkı istemi bile olmayan, Öcalan’ın anarko-demokratist tezlerine dayanan) fiili-özerk inisiyatif ve güç sahibi bir yığın örgütlenmesine bile tahammül edemediğini göstermektedir.


Yeni anayasada “parti özgürlüğü”

AKP’nin yeni anayasa partiler tasarısında, 12 Eylül anayasasının tüm yasaklarını kaldırıp yerlerine “sadece” “şiddeti destekleyen odak olma” yasağını geçirme önerisi, bu çerçevededir. Burjuva devlet iktidarının her türlü burjuva demokrasisinde var olan 3 temel koşulunun yoğunlaştırılmış özeti gibidir. Burjuva demokratik parti özgürlüğü: Burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler (ve ezen ulus, ırk, cinsin ezilen ulus, ırk, cins) üzerindeki şiddet tekeline uzaktan yakından meydan okumayacak… Devlet iktidarıyla siyasal-toplumsal (ve tabii ki sınıfsal) bir güç kutuplaşması yaratmayacak… Geniş kitleler içinde örgütlü ve harekete geçirici bir öncülük yapmayacak! Bu zaten bırakalım sosyal devrim örgütünü, radikal, kitleler içinde çekim gücüne sahip bir muhalefet örgütü bile olmak yasak demektir!

Her türlü kitle muhafelefetinin arkasında, eski deyişle “yasa dışı örgüt” aramak, günümüzde her türlü burjuva demokrasisinin de yapısal bileşeni olan “Terörle Mücadele” marifetiyle tabii ki “terör örgütü” aramak, rahatsız olduğu gelişmeleri doğrudan ya da dolaylı olarak bununla ilişkilendirmek, saldırı veya sınırlama gerekçesi yapmak burjuva devletlerin geleneksel refleksidir. “Terörle mücadele” konsepti, küresel tekelci kapitalizmin keskinleşen sınıfsal-toplumsal çelişkilerini ve bu temelde kitleler üzerinde artan devlet baskı ve sınırlamalarını dışsallaştırma ve rasyonalize etme işlevini de görür. Burjuva demokrasilerinde “herkesin örgütlenme özgürlüğü” tabii ki vardır, faaliyetlerinin biçim ve içeriğinin barışçıl ve burjuva düzenle bütünleşmiş olması koşuluyla! Bu da yetmez, en barışçıl kitle örgütlenmeleri ve eylemleri, hak istemleri bile, yerine göre, “terör örgütlerine” dolaylı olarak hizmet etmekle, ya da “terör örgütleri” tarafından istismar edilebilir diye suçlanıp, yasaklanabilir ya da kısıtlanabilir. En ileri burjuva demokrasilerinde bile, örgütlenme özgürlüğü, kitlelerin militan siyasal-sendikal örgütlerden, gerçek mücadeleci örgütlenmelerden özgürlüğüdür!

Bunun yalnız AKP’nin marifeti olduğunu olduğunu sananlar, CHP’nin bunu yetersiz bulup, 12 Eylül anayasasının parti yasak ve kapatmalarının sürdürülmesini isteyen “siyasal parti özgürlüğü” tasarısına bakmalıdırlar. Bunun yalnız Türkiye’ye özgü bir “demokrasi çarpıklığı” olduğunu sananlar, pek ünlü Amerikan demokrasisinin, istemleri sosyal liberalizmi pek aşmayan ama yer yer radikal eylem ve direnişleriyle geniş kitleler içinde sempati kazanan Wall Street’i işgal hareketine uyguladığı gaz, cop, 10 bine yakın gözaltı demokrasisine bakmalıdırlar. Son birkaç yıldaki Tunus’tan Mısır’a Avrupa’dan Amerika’ya kitle isyan ve hareketlerinin hiçbirisinin ufku “düzeltilmiş kapitalizm ve demokrasi”yi aşmamakla birlikte, bunlarda pek ileri batı demokrasilerini ziyadesiyle rahatsız eden, şu veya bu düzeyde içerdikleri aşağıdan yığınsal örgütlenme ve radikal eylem dinamikleridir. Nedenleri basittir: Sınıfsal-toplumsal çelişkilerin şiddeti ve kitlelerin yoksunlukları, en basit kitle örgütlenme ve eyleminin bile bu zeminde yığınsallaşma ve militanlaşma dinamiğini oluşturur. Bu yüzden de karşısında hemen devletin baskı gücünü, neoliberal demokrasinin kitlelere baskı gücüyle de çekilen sınırlarını bulur! İkincisi, burjuva demokrasisi, yığınların kendi sınıfsal istem ve karşıtlıklarıyla örgütlenme ve siyasal güç olmasına kapalıdır. Mali oligarşi, kitleler için özgürlük değil, kitlelerin üzerinde azami egemenlik ister. Kitlelerin kendi gereksinme ve inisiyatifleri temelinde değil de, her açıdan burjuvazi tarafından (sermaye, meta, devlet egemenliği temelinde) örgütlenmeleri, ve bu burjuva örgütlenme/örgütleme tekeli dışındaki her türlü örgütlenmenin bastırılması veya sınırlandırılması, bu azami egemenliğin ayrılmaz bileşenidir.

Kitlelerin burjuva örgütlülüğü…

Bir zamanki “depolitizasyon” kavramı ne kadar yanlışsa, kitlelerin örgütsüz olduğu safdil düşüncesi de o kadar yanlıştır. Kitleler, burjuvazi ve neoliberal demokrasisi tarafından örgütlenmiş durumdadır. Toplam 2 milyon üyesi olan ve milyonları yörüngesinde tutan burjuva partiler ve meclis, yine milyonları kapsayan neoliberal din ve cemaatler, burjuva medya ve neoliberal sosyal paylaşım ağları, tekelci kapitalist futbol klupleri ve taraftar cemaatleri, burjuva eğitim sistemi, aile, askerlik, burjuvaziye doğrudan ya da dolaylı olarak bağlı sayısız muhalif kılıklı sivil toplum örgütü… Hepsi ve daha fazlası, kitlelerin burjuva örgütlenme biçimleridir. Ama bir tanesini daha, en temeldekini belirtmeden olmaz: “Emeğin örgütlenmesi! Ama ücretli emeğin, yani emeğin, varolan burjuva örgütlenmesi!” (Marx, Fransa’da 1848 burjuva demokrasisinin “emeğin örgütlenmesi” sloganını böyle alaya alır. Ücret sisteminin ta kendisi, emeğin burjuva örgütlenmesidir. Bu yüzden uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığını değil de, ücreti temel alan her türlü “emek örgütlenmesi” de emeğin burjuva örgütlenmesi olmayı aşamaz!)

Günümüzün burjuva demokrasisinin şu ünlü “örgütlü toplum” sloganı da, kitlelerin başta ücretli kölelik ve meta egemenlik ilişkileri olmak üzere, varolan burjuva örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Örgütlenme özgürlüğü açısından, burjuva demokrasisinin faşizmden farkı: faşizm bir yerde burjuvazinin kendi çıkarları doğrultusunda kitleleri örgütleme yeteneğinin olmadığının ya da çok zayıf olduğunun ifadesidir. Her türlü muhalif örgütlenme bastırılır, yasaklanır, vb. Burjuva demokratik örgütlenme özgürlüğü ise, her türlü örgütlenmeye serbestlik görünümü altında muhalefeti de içinde eriterek, kitlelerin daha geniş kapsamlı burjuva örgütlenmesini gerçekleştirir. Fakat örgütlenme alan ve biçimleri ne kadar genişlemiş ve çeşitlenmiş, her birinin kendi içinde de muhalif versiyonlarına bir esneklik tanınmış olursa olsun (örneğin muhalif taraftar grupları gibi), örgütlenme, en ileri burjuva demokrasisinde bile, burjuvazinin toplumun üstünde örgütlenme ve toplumu binbir çeşit yöntem ve araçla örgütleme tekeli olarak kalır.

Burjuvazinin egemen sınıf olarak varlığı, onun -yalnız devletle de sınırlı olmayan biçimde- 1- yaşamın her bir alanında ve bütününde yöneten sınıf olarak örgütlenme tekelinden, ve 2- yaşamın her bir alanını ve bütününü kendi çıkarları doğrultusunda örgütleme tekelinden ayrılamaz. Burjuva demokrasisi kitleleri yönetimden dışladığı gibi: Kitlelerin bağımsız örgütlenmesine ve kendi çalışma ve yaşamlarını (toplumsal yaşam ve ilişkilerini) kendilerinin örgütlemesine de kapalıdır.


Küresel tekelci kapitalizm: Dev çaplı toplumsal kölelik organizasyonu

Sorunu yalnızca hükümetlerde, ya da dar anlamda yönetim biçiminde görenler, küresel tekelci kapitalizmin dev çaplı bir toplumsal kölelik organizasyonu olduğunu anlamayanlardır.

İşçinin kaçta uyanıp işbaşında olacağı, çalışırken hangi hareketleri ne kadar ve nasıl yapacağı, işten evine nasıl gideceği, iş dışı zamanlarında ne kadar ne yapıp yapamayacağı, neleri ne kadar tüketip tüketemeyeceği, hangi konularda neler düşünüp düşünemeyeceği, nasıl eğleneceği, şehrin hangi bölgelerinde ne tür evlerde oturabileceği, çocuğunun kaç aylıkken okula başlayıp ne tür bir eğitim alması gerektiği, hatta kaç çocuk yapıp yapmayacağına kadar, çalışma ve yaşamının tamamına yakını “organize”dir.

Fakat bu organizasyon, o işçinin, dahası toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının belirlediği, istedikleri zaman değiştirebilecekleri bir organizasyon değildir. Bu dev çaplı çalışma, yaşam, yönetim organizasyonu, “halk” denilen serbest köleleri birer dişlisi kılar. Onlar tarafından bazan gönüllü kölelikle, çoğu zaman da istenmeden metazori yeniden üretilir. Fakat asla onların özgür ve bağımsız iradelerinin bir ifadesi değildir. İşçilerin kendi çalışma, yaşam ve yönetimlerini hep birlikte kendi istedikleri gibi örgütlemesi hiç değildir. Tam tersine bunun tamamen engellenmesi ve dıştalanması üzerine kurulmuştur. Ve sermaye temelindeki bu toplumsal örgütlenme biçimi, tekelci sermaye ne kadar büyür ve küresel mali oligarşik bir karakter kazanırsa, işçiler için o kadar organize bir kölelik haline gelir.

Bir fabrikayı, işyerini düşünelim. Patron üretim araçlarının ve şirketin sahibi olarak aynı zamanda mutlak yöneticisidir. Tamamen patrona bağlı, işçilerden ise tamamen ayrı tutulmuş ve tepelerinde, müdürler, amirler, şeflerden oluşan bir despotik yönetim örgütü vardır. Üretim ve çalışma organizasyonu tamamen işçilerin dışında, patronun talimatlarıyla yöneticiler tarafından yapılır. Ücret, zaten emeğin burjuva örgütlenmesidir. Toplumsal emek üzerindeki sermaye sömürüsünün örgütlenmesinin temelidir. İşçileri parçalayıp birbirinden tecrit eden, birbiriyle ölümüne rekabete süren çalışma organizasyonları uygulatılır. Patron istediği zaman üretim ve çalışma organizasyonunu sömürüyü artıracak biçimde değiştirir. İstediği kadar güvencesiz ve taşeron işçi çalıştırır… İşçilerin ise üretimin örgütlenme biçimi bir yana, kendi emek süreçlerinin yönetimi ve örgütlenmesi hakkında bile en ufak bir söz hakları yoktur. Kapitalizmde her işyeri bir sömürü organizasyonudur. Her şirket bir sömürü örgütlenmesidir. En basit kapitalist işyerinde bile sermayenin toplumsal emeğe el koyuşu ile, sermayenin mutlak yönetim otoritesi olarak örgütlenmesi ve işçilerin kölece çalışmasını örgütlemesi arasındaki ayrılmaz bağı görürüz. Bir sınıfın egemenliği, yönetici sınıf olarak örgütlenme ve tüm toplumsal-siyasal yaşamı (kendi ihtiyaçları doğrultusunda) örgütleme yeteneğinden ayrılamaz.

Neoliberal üretim ve emek örgütlenmeleri…

Emeğin burjuva örgütlenmesi ve yönetimi arasındaki sıkı bağın en dehşetli bir ifadesi, günümüzün neoliberal üretim ve emek organizasyonlarıdır. İşçiler aynı işyerinde bile çok katmanlı, çok parçalı hale getirilmektedir. Kısmi kolektif hak ve güvenceleri tümüyle ortadan kaldırılmaktadır. Kolektif sözleşme ve temsil ortadan kaldırılarak yerine bireysel iş sözleşmesi geçirilmektedir. Sosyal haklar da bireyselleştirilmekte, bireysel olarak satın alınabilecek metalaştırmaya çevrilmektedir. Bunları uzun uzun saymamız gerekmez, her işçinin yaşadığı şeylerdir. Neoliberalizm asıl işçi sınıfının kolektif sınıf aidiyetine, sınıf olarak kolektif örgütlenme ve mücadele yeteneğine karşı yıkıcı bir saldırıdır.

Sendikal işçi örgütlenmelerinin önemli bir işlevi, işçiler arasındaki rekabeti sınırlamaktır. İşçiler kendi aralarındaki dibe doğru rekabeti sınırlamadan, sermayenin sınırsız sömürü iştahına ve saldırılarına asgari bir toplu direnç bile sergileyemezler. Neoliberalizm ise, üretimin, emeğin, eğitimin, yaşamın, her şeyin azami ve yıkıcı bir rekabet temelinde örgütlenmesidir. Rekabet, sermayenin ve sermayeye dayalı tüm toplumsal ilişkilerin ta kendisidir: Sermaye yasalarının (değer, artıdeğer, azami kar) son sınırına kadar götürülmesinin ve kanla bilenmesinin mekanizmasıdır. Rekabet, işçiler açısından ise düpedüz yıkım demektir; sermaye için birbirini ezmek. İşçiler arasında rekabet ne kadar artarsa, sınıf direnci o kadar kırılır, sınıf karakteri o kadar tahrip olur, çözülür. İşçiler arasında bu rekabeti sınırlayan her şeyin ortadan kaldırılması, rekabetin azamileştirilmesi, emeğin ve yaşamın neoliberal kapitalist organizasyonun ta kendisidir. Çocuk oyunlarından tv’de her saatbaşı yarışma programlarına, çan eğrisinden performans/yeterlilik sistemlerine, bireysel rekabetçilik kitlelerin çalışma ve yaşamına öylesine hakim ve (“özgürlük” adı altında) doğal kılınmıştır ki, bugün birçok işçinin, gencin kulağına “dayanışma” kavramı bile aykırı gelmektedir! Daha korkuncu, bugün işçi sınıfının, gençlerin genişçe bir kesimi bile, işçilerin emekçilerin az buçuk örgütlü kesimlerinin örgütlerine, kendi “özgürlükleri”nin (burjuva birey özgürlüğünün temel biçimi olarak sözde “serbest” rekabet özgürlüklerinin) engellenmesi olarak görebilmekte, düşmanca yaklaşabilmektedir!

“Hayat bir yarışmalar, rekabetler silsilesidir. Kazanan her zaman çok küçük bir azınlıktır, kaybeden çoğunluk olmamak için kendinizi ve birbirinizi parçalamak özgürlüğünüz vardır!” Rekabetçi bireycilik/bireyci rekabetçilik bugün kitleleri de sarmış biçimiyle, yalnız neoliberal burjuva ideolojisinin özü olmakla kalmaz. İşçilerin kendi aralarındaki merkez kaç (dağıtıcı, atomize edici) ilişki biçimidir. Öyleki dostluk, arkadaşlık, sevgililik ilişkileri bile dayanışmadan çok faydacılık ve rekabet üzerine kuruludur. Sendikal olduğu kadar siyasal örgütleri de baskılardan çok, özerkçi-rekabetçi ilişki biçimlerinin yaygınlaşmasıyla içinden çözen budur. Bu işçiler arasındaki tüm ilişki biçimlerini dolandıran ve sermayeye bağlayan metalar egemenliği temelinde gelişmekte, ve mali oligarşi tarafından çalışma ve yaşamın her alanında son derece bilinçli ve programlı olarak da organize edilmektedir. Sonuç açıktır: Neoliberal özgürlük, işçiler arasında rekabetçi bireycilik özgürlüğüdür. Bırakalım işçi örgütlenmelerine alan açmayı, her türlü kolektif işçi örgütlenmesinin yeminli baş tasfiyecisidir. Kaldı ki, neoliberal demokrasi bir yana, en ileri burjuva demokrasisinde bile, tüm kolektif haklar gibi, işçilerin örgütlenme hakkı da, ancak bireysel rekabet hakkının (diğer ücretli emekçiler ile!) bir uzantısı olarak tanımlanır. Keza işkolu sendikacılığı, işçiler arasında rekabetin işkolu temelinde, sosyal demokrasi de işçilerin her hangi bir “çıkar grubu” olarak diğer sınıf ve kesimlerle rekabeti olarak kurumsallaşmasıdır.

Son 30 yıldır dünya çapında işçilerin sendikal örgütlülüğü büyük bir erime ve etkisizleşme içindedir. Türkiye’de işçilerin kamu dışındaki sendikal örgütlülük oranı yüzde 1′e kadar düşmüştür. İşçi memurlar dahil kamu işçilerinin sendikalarıyla birlikte ancak yüzde 6 düzeyindedir. Mevcut sendikaların tamamına yakını da gerici, sosyal liberal, bürokratik, hiçbir taban örgütlülüğü ve inisiyatifine sahip olmayan, bunun engellenmesi üzerinde yükselen düzen sendikalarıdır.

“Sendikal hak ve özgürlükler”, neoliberal esneklik ve güvencesizlik rejimi karşısında boş laftır!

Neoliberal esnek ve güvencesiz çalıştırma rejimi, 2003 tarihli kölelik yasası ve ona kat çıkmaya hazırlanan “ulusal istihdam stratejisi”… “Sendikal hak ve özgürlükler” bunlar karşısında zaten boş laftır! Burjuva partilerin yeni anayasadaki “sendikal hak ve özgürlükler” tasarılarının bir tekinde bile, neoliberal iş yasasının, en basit bir bireysel sözleşme ve taşeronluk sistemlerinin kaldırılması önerisi tabii ki yoktur. Olması da beklenemez. Patronların işçileri sınırsız işten atma, parçalama, örgütsüzleştirme, sendikal örgütlenmeleri yasak ya da fiilen olanaksızlaştırılmış olan istihdam biçimlerinde çalıştırma özgürlüğü varken, siz hangi sendikal örgütlenme özgürlüğünden bahsediyorsunuz? Emekliler, öğrenciler, ev işçileri, tarım emekçileri gibi çok geniş bir işçi emekçi kesimi sendikalaşma yasağı kapsamındadır. Mevcut sendikaların da üye sayısı itibarıyla büyük bölümü (kamu çalışanları, THY, Harb-İş, vd…) resmen ya da (sendikal yetki barajları nedeniyle) fiilen grev yasağı kapsamındadır. Yeni sendikalar tasarısı, kaldıracakmış gibi yaptığı sendikal örgütlenme baraj ve tuzaklarını farklı biçimlerde büyüterek sürdürmek istemektedir. İşçilerin hemen her sendikal örgütlenme mücadelesi, önce işten atmalara, sonra “uyarı” gözaltılarına, biraz eylemli bir hat izlediğinde gaz ve cop demokrasisine maruz kalmaktadır. Siz hangi sendikal örgütlülük özgürlüğünden bahsediyorsunuz? Yeni anayasa temel hak ve özgürlükler tasarıları içinde en liberal demokratik olanı, BDP, kamu çalışanlarına grev hakkını “unuturken”, sendikal örgütlenme özgürlüğüne de burjuva demokrasisinin alameti farikası “başkalarının (patronların) hak ve özgürlüğünü koruma” sınırını unutmamaktadır! (Aslında BDP’ye gelinceye kadar: ÖDP’nin o da sadece İstanbul 1997 İl Kongresi’nde “sendikasız sigortasız işçi çalıştırmak ve işçilerin sendikal örgütlülüğünü engellemek parti suçudur” ibaresinin tüzüğe eklenmesi önerisi, büyük tartışmalardan sonra zar zor kabul edilmiş, ve tabii uygulanmamıştır. Hiçbir küçük burjuva sol ve devrimci örgütün tüzüğünde ve programında ne bugün için ne de gelecekte kurmayı tasarladıkları toplum açısından “işçileri sömürmek suçtur/her türlü sömürü yasaktır” gibi net bir belirleme yoktur.)

Bir kutupta patron örgütleri büyürken, diğer kutupta işçilerin örgütsüzlüğü büyüyor!…

İşçi sendikalarının çok ağır bir gerileme içindeyken, patron örgütlerinin nasıl bir canlılık, büyüme, çeşitlenme, etkinleşme içinde oldukları görülmeye değerdir. TÜSİAD (600 üye), MÜSİAD (2 bin üye) , TUSKOM (25 bin üye), TOBB (1 milyon 100 bin üye), TİSK, MESS, TİM, TÜGİAD… Küresel mali sermaye patronları örgütleri, görülmemiş sayıda uluslar arası patron konseyleri, her stratejik alanda üst tekelci kurul örgütlenmeleri, her sektörde üst tekelci örgütlenmeler, her bölgede, ilde, organize sanayi bölgesinde yerel patron örgütleri.. Yalnız ekonomik ve siyasal değil, toplumsal yaşamın her alanını (kadın, Kürt, alevi, genç, çocuk, eğitim, din, şehircilik, çevre, kültür, sanat, spor, vd) patronların çıkarları doğrultusunda örgütleyen ve yönlendiren, patron örgütleri… Örneğin burjuva ve orta sınıf kadın örgütlerinin oluşturduğu Haklı Kadın Platformu’nun yüz bin üyesi vardır. Cemaat tarzı örgütlenmelerin kapsama alanı, çeşitli tahminlere göre 5 milyon kişiden az değildir.

Görülmemiş canlılık, çeşitlilikte, bazıları geniş kitleleri de kapsayan, burjuva ve üst orta sınıf vakıfları, dernekleri, sendikaları, platformları, konseyleri, birlikleri, cemaatleri… Tıpkı kamuoyu oluşturma ve yönetiminin burjuva medya tarafından gerçekleştirilmesi gibi, sivil toplum denilen şey de, bu patron örgütleri ve onlara doğrudan veya dolaylı olarak bağlı sayısız kurum tarafından (muhalif örgütleri de içinde eriterek ve onlar üzerinde de hegemonya kurarak) örgütlenir, yönetilir ve yönlendirilir. Bugün çoğu işçinin de diline pelesenk olan “sivil toplum örgütleri”nin iç yüzü bunlardır. Doğası gereği emek temelinde, işçi ve emekçi kitlelerin kendi mücadele istem ve gereksinmeleri temelinde örgütlenen kitle örgütlerinin tasfiyesi ve marjinalize edilmesidir. Sermaye ve meta egemenlik ilişkileri temelinde örgütlenen burjuva sivil toplum demokrasisidir.

Cemaat tarzı burjuva-gerici geniş kitle örgütlenmeleri, günümüzün neoliberal burjuva -sivil toplum- demokrasisinin en temel bileşenlerinden biridir. Sanıldığı gibi yalnızca Fettullah Gülen cemaatine, AKP hükümetine ya da Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi, yığınların kolektif örgüt hak ve güvencilerinin tasfiye edilmesinin doğurduğu boşluğu ve isyanlar tehlikesini, cemaatleri (“inanç temelli örgütler” denilmektedir) gayet organize biçimde teşvik edip yaygınlaştırarak kapatmaya çalışmaktadır. Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler-UNESCO, AB, Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı ve sayısız başka küresel mali oligarşik kurum, dünya çapında cemaatleri yaygınlaştırmak için özel kurumlar oluşturmuşlardır. Cemaat organizasyonları bizzat mali oligarşik yönergelerde şart koşulmakta, bunlar için büyük çaplı finans, eğitim, operasyon, organizasyon, yönetim ve teknik destek verilmektedir. Cemaatler, burjuva mali oligarşik egemenliğin toplumsal temellerini genişletme, işçi ve yoksul yığınları sisteme entegre etme, dini de büyük çaplı bir sermaye birikim aracı ve piyasası haline getirme işlevini görmektedir. Tasfiye edilen sınıf-kitle örgütlerinin yerine, yoksulluğun burjuva örgütlenmesini gerçekleştirmektedir. Cemaat tarzı kitle örgütlenmeleri, din ve mezheplerin yanısıra, milliyet, etnik, cinsiyet, cinsel yönelim, kültür, futbol ve her konuda, kitlelerin burjuva örgütlenmesinin temel bir biçimi haline gelmiştir.

Patronların, kobi patronları dahil, yüzde 90′ı en az bir patron örgütüne üyedir. Tekelci sermaye gruplarının her biri, sektörel, ulusal, bölgesel, küresel planda en az 15-20 büyük sermaye örgütüne üyedir. İşçilerin yüzde 95′i ise sendikal düzeyde bile bir işçi örgütlülüğüne sahip değildir! Fakat büyük bölümü -o sendikaların çoğu da dahil olmak üzere- burjuva parti ve kitle örgütlerinin içinde ve yörüngesindedir. Açık olmalıdır. Nasıl ki burjuvazinin sermaye birikimi, vahşice sömürdüğü işçi sınıfının sefalet birikimi temelinde gelişiyorsa…. Burjuvazinin egemen sınıf olarak örgütlenmesinin (ya da aynı anlama gelmek üzere: burjuvazinin sınıf egemenliğinin örgütlenmesinin) mali oligarşik yoğunlaşması da, ancak işçi sınıfının sınıf olarak örgütsüzleştirilmesi temelinde gelişebilir. Günümüzde de burjuvazinin sınıf olarak küresel temelden yeniden örgütlenmesi ve mali oligarşik sınıf egemenliği ve sömürüsünü küresel temelden azamileştirerek yeniden örgütlemesi, işçilerin sınıf karakterinin (sınıf olarak buna karşıt kolektif örgütlenme ve mücadele yeteneği başta olmak üzere) çözülmesinden bağımsız değildir. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığı her alanda olduğu gibi örgütlenme sorununda da uzlaşmaz bir sınıf karşıtlığı anlamına gelir: Burjuvazinin sömürücü ve yönetici sınıf olarak örgütlenmesi ve tüm toplumu azami sınıf egemenliği ve sömürüsü temelinde örgütlemesi, işçi sınıfının (bağımsız, karşıt) sınıf olarak örgütlenmesiyle bağdaşmaz. Kim ki, işçilerin sınıf olarak örgütlenme özgürlüğünü burjuvaziden, burjuva demokrasisinden ve yasalarından bekler, işçileri aldatmaktadır. Neoliberal burjuva demokrasisinde “çalışanlar”ın örgütlenme özgürlüğü, işçi sınıfının bireylere doğru çözülme özgürlüğü, ve bireyler olarak emeğinin, yaşamının, bilincinin burjuva örgütlenmesi özgürlüğüdür.

Bir dönemki Avrupa sosyal demokrasisi

Burjuva demokrasisinin, daha ziyade Avrupa’da var olan, sınıfsal güç dengelerine dayanan önceki daha ileri biçimi, sosyal demokrasi de bunun dışında değildir. Sosyal demokratik ve sosyal reformist örgütlenme de, işçilerin bağımsız sınıf olarak örgütlenmesi değil, sermaye temelinde örgütlenmesidir. İşçiler sendikal olarak sermayeye uzlaşmaz karşıt emek temelinde değil, sermayeye köleliliğin temeli olan ücret temelinde (emeğin burjuva örgütlenmesi), siyasal olarak ise burjuvazinin sınıf iktidarına uzlaşmaz karşıtlık temelinde değil ona köleliliğin temeli olan burjuva yurttaşlık ve burjuva ulus temelinde (işçilerin siyasal iradesinin burjuva örgütlenmesi) örgütlenebilirler. İşçilerin birliğinin onu önce sınıf olarak bireylere (ücretlilere ve yurttaşlara) çözüp sonra “sosyal ücret” ve “sosyal yurttaşlık” temelinde kurulması; yani en ileri burjuva demokrasisinde bile işçilerin birliğinin şartının sermaye temeli ve egemenliği olması, hem ironik hem de çelişkilidir. Ama bu kadarı bile burjuvazinin lütfu değil, 20. yüzyılın ilk yarısındaki proleter ve sosyalist hareketlerin, sosyalizmin basıncının bir sonucudur. Neoliberal demokrasinin farkı ise, hem işçilerin sendikalist birliğinin temeli olan “sosyal ücret”i mutlak bireysel-çıplak ücrete doğru çözmesi (emek-gücünün atomize edilerek değersizleştirilmesi), hem de işçilerin sosyal reformist ulusal birliğinin temeli olan ulusları (keza “sosyal yurttaşlık” haklarını) bir küresel mali oligarşik birikim ve egemenliğine ve yerel özerkliklere doğru çözmesidir.

Bugün burjuvazi, ücret sendikacılığına ve işçilerin burjuva ulusalcı birliğine bile tahammül göstermiyor. Küresel neoliberal demokratik çalışma, yaşam ve devlet organizasyonu ise, zaten bunların zemini kaydırıyor. İşçilerin birliğinin çok uzun zamandır “sosyal ücrete” ve “sosyal yurttaşlığa” (yani ulusal sermaye ve ulus devlete) dayanmış olması ise, bunlar çoktan çözülürken, işçilerin durmaksızın artık ücret sendikacılığı bile yapamaz hale gelmiş sendikalarda ve zemini kaymış ulus/ulus devlet temelinde birlik olarak örgütlenmeye çalışmasına yol açıyor. Bugün işçi mücadelelerinin daha ileri olduğu ülkelerde bile, işçi sınıfının sıyrılamadığı burjuva kapanları bunlardır. Kolektif emek “sosyal ücret”le, sınıf ulusla, işçi sınıfının birliği ulus/ulus devlet birliği ile birbirine karıştırılıyor. Oysa işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi ve mücadelesi, ancak bu ayrımlar yapılarak başlar: Ücret ve meta üretim-egemenlik ilişkileri temelinde değil, doğrudan (somut) kolektif emek temelinde; ulus temelinde değil kolektif emekçi (sınıf) temelinde, burjuva demokrasisi temelinde değil proleter demokrasi temelinde fiili örgütlenme ve mücadele!

Mevcut sendikal siyasal örgütlerin durumu

İşçilerin sınıf temelinde, sınıf olarak örgütlenme özgürlüğünün en büyük engellerinden biri de, bizzat günümüzdeki, kendilerine işçi örgütü diyen sendikal ve siyasal örgütlerin durumudur. Çoğu sendika, bırakalım işçi sınıfının geniş yeni ve güvencesiz kesimlerini, kendi daralan tabanından bile kopuk, bürokratik bir kabuk durumundadır. İşçilerin gerçek taban örgütlülükleri ve inisiyatifi, sendika yönetim ve kararlarına katılması adına hiçbir şey bırakılmamıştır. Tabandan örgütlenerek mücadele, meşru ve fiili mücadele temelinde örgütlenme yoktur. Geleneksel statik, içe kapalı, dar sendikacılığın işçi sınıfının en geniş ve atomize kesimlerini örgütlemeye, yeni bir militan ve örgütçü sendikal kadro kuşağı yetiştirmeye ne niyeti ne yeteneği vardır. Yönetim ve karar organları, tümüyle işçilerden kopuktur, aşağıdan örgütlenmeyi dıştalar. Örgütlü olan sendika bürokrasisidir, işçiler değil. İşçilerin örgütlenme ihtiyacı ne kadar yakıcıysa, her yıl kendiliğinden yüzlerce örgütlenme girişimi yaşanıyorsa, işçileri örgütlenme fikrinden o kadar soğutmaya hizmet etmektedirler. Sendika yönetimlerinin değişmesi, bu sorunu kendi başına çözmez. Yönetim ile örgütlenme/örgütleme tarzları arasındaki arasındaki ayrılmaz bağı burada da görürüz. Tabanın kendi başına dağınıklığı, işyerlerine ve bireylere çözülmüş durumu, kendi öz karar ve örgütlenme organlarının olmaması, işçilerin birliğinin de ancak bürokratik temelde, ona bağımlı olarak kurulabilmesini sağlar. İşçilerin kendi sendikalarını ve mücadelelerini bile örgütleyen olamaması, hep ve sadece örgütlenen olması da bu durumu pekiştirir. Bu durum temsili ve biçimsel demokrasi ile değil, ancak aşağıdan işçi demokrasisi, canlı öz savaşım ve karar organları, işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi temsilcileri kurulları, işçi sınıfının karar ve eylem organlarının birbirinden ayrılmayıp bütünleşmesi temelinde değişebilir. Öbür türlü bürokrasi de cisimleşen işçilerin soyut-temsili birliği, işçilerin somut, fiili, canlı savaşım birliğinin yerine geçer ve onu tasfiye eder.

Küçük burjuva siyasal örgütler ise, işçileri doğal olarak küçük burjuva halkçı-ulusalcı, ezilenci ideoloji ve siyasete örgütler. Yalnız ideoloji ve siyasetleri değil, basmakalıp örgütlenme yapıları da, günümüzde son derece dinamik ve yüksek inisiyatif sahibi olması gereken işçi sınıfının önder ve yönetici örgütü olmaya uygun değildir. Modernist üstenci basmakalıp örgütlenme biçimlerinin yetersizliğinden hareketle, postmodern özerkçi bireyci-grupçu ilişkilere uyarlanmış, disiplinsiz, laçka örgütlenme biçimleri ise daha büyük bir eriyeklişme ve etkisizlik içindedir. Her iki örgütlenme anlayışının ortak ve temel sorunu, örgütlenmeyi bilinçten, sınıf örgütlenmesini bağımsız sınıf ideolojisi ve siyasetinden koparmaları, dar bir yönetsel soruna indirgemeleridir (yönetime bağımlılık ya da her türlü yönetimden özerklik, ama asla bilinçli, sorumlu, yüksek inisiyatif sahibi organ yapılarına dayanan bir kolektif yönetim değil!)


İşçi sınıfının bağımsız, militan, sosyalist devrimci sınıf olarak örgütlenme özgürlüğü!..

Bunların hiçbiri aşılamaz sorunlar değildir. Tam tersine, muazzam genişlemiş işçi kitlelerinin, büyüyen örgütlenme açlığı ve zorunluluğu, bunları aşma enerjisini ve arayışlarını ortaya çıkarmaktadır. Başka türlü olamaz. Burjuvazinin egemen sınıf olarak sınırsız örgütlenme özgürlüğü ve işçi sınıfını bireylere çözüp burjuva temelde örgütleme özgürlüğüne karşı, işçiler sınıf olarak örgütlenmek zorundadır. İkincisi bağımsız sınıf olarak örgütlenmek zorundadır. Üçüncüsü bağımsız militan bir sınıf savaşımı hareketi olarak örgütlenmek zorundadır. Dördüncüsü sosyalist devrimci sınıf olarak örgütlenmek zorundadır. Beşincisi, işçi sınıfının en yüksek örgütü olarak sosyal devrim örgütününde merkeziyetçi, geniş kitle örgütlenmelerinde ise yataylık yanı ağır basan, kolektif proleter demokratik merkeziyetçilik biçiminde örgütlenmek zorundadır. Her biri ve bütünü, burjuva demokrasisi ile, burjuvazinin egemen sınıf olarak örgütlenme ve işçileri de burjuva temelde örgütleme özgürlüğü ile uzlaşmaz karşıtlık temelindedir. Kapitalizm ve burjuva demokrasisi koşullarında proleter demokratik örgütlenme özgürlüğü, ancak bu karşıtlık ve fiilik temelinde varolabilir.

Yoksa burjuva demokrasisi çok sıkıştığında, örneğin 1968 işçi-öğrenci isyanları sonrasında bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, işçi, öğrenci komite ve konseylerini bile tanıyabilir, hatta yasallaştırabilir. Tabii kitlelerin bağımsız fiili savaşım ve iktidar organları olarak değil. Burjuva demokrasisi ve yönetiminin uzantısı haline getirerek! Bu yüzden fiili işçi demokrasisi ile egemen burjuva demokrasisi arasında bir orta yol yoktur. Burjuva demokrasisi, kitlelerin her türlü aşağıdan, fiili demokrasi organını bastırmaya, bastıramadığı durumda da baskı-biçimsel demokrasi kıskacında, kitleleri kontrol etmenin ve düzene bağlamanın bir aracı haline getirmeye çalışır. Geniş kitle örgütlerinin -sendikalar vd- her birinin içinde de, egemen ya da egemenliğini tesis etmeye çalışan burjuva demokrasisi ile taban demokrasisi istem ve dinamikleri arasında bir savaşım süre gider. Küçük burjuva demokratizmi ise, işçi demokrasisi ile burjuva demokrasisi arasındaki uzlaşmazlığı uzlaştırmaya çalışır. Günümüzde pek revaçta olan, her türlü merkeziyetçilik, önderlik, yönetim ve hatta örgütten özgürlük veya özerklik temelindeki küçük burjuva “saf demokrasi” anlayışları da, mali oligarşik burjuva demokrasisi karşısındaki acizliği bir yana, kitlelerin aşağıdan demokrasi arayışlarını da kaçınılmaz olarak egemen burjuva demokrasisi içinde erimeye götüren, kendiliğindencilik demokrasisidir.

İşçiler için, ancak çalışmanın, yaşamın ve devletin burjuva örgütlenmesi bir bütün olarak yıkıldığında… Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı egemen sınıf olarak örgütlendiğinde… Üretim, yaşam ve yönetimi kendi gerçek gereksinimleri ve çok yönlü gelişimi doğrultusunda hep birlikte örgütleme olanağına sahip olduğunda…. Ancak o zaman, işçiler için gerçek bir örgütlenme özgürlüğünden bahsedilebilir. Kitlelerin ve bireylerin sosyalist devrimci demokratik örgütlenme özgürlüğü, tüm yaşam ve ilişkilerini yepyeni ve daha yüksek bir biçimde örgütleme özgürlük ve olanağından ayrılamaz.

Yalnız çalışmanın değil, yaşamın her alanının sermaye, metaların, işbölümünün azami mali oligarşik egemenliği temelinde örgütlenmesi, işçi sınıfını bireylere doğru çözen, işçiler arasında neoliberal bireycilik ve rekabetçi dağılganlığı yaygınlaştıran asıl şeydir. Asıl örgütsüzleşme zemininin bu olduğu yerde, buna karşı yine ücret, meta, işbölümü, neoliberal demokrasisi temelinde ve çerçevesinde örgütlenmelerin hiçbir başarı şansı yoktur. Örneğin bugün yalnız ücret sendikacılığının değil, dar işkolu sendikacılığın, kafa emeği kol emeği, kamu-özel gibi katı işbölümü ayrımlarına dayanan örgütlenmelerin de hiçbir başarı şansı yoktur. İşçiler için gerçek ve güvenceye alınmış bir örgütlenme özgürlüğü, kendi aralarındaki her türlü burjuva rekabet, metacılık, işbölümü ve bireyciliğin de tümüyle ortadan kalkacağı, meta üretim ve egemenlik ilişkilerinin, emekgücünün meta olmasının ve neoliberal burjuva demokrasisinin yıkılmasıyla açılır. Bugünün gelişkin işçi örgütlenmeleri de ancak, sermaye, meta, işbölümü, rekabet egemenliğine karşıtlık temelinde var olabilir.

Örgütlenme biçimleri sorunu hiçbir zaman önemsiz değildir. Günümüzde daha büyük bir önem de kazanmaktadır. Ancak bir örgütlenmenin karakterini ve özgürlüğünü asıl belirleyen onun sınıfsal, ideolojik, siyasal içeriği ve mücadele programlarıdır. Burjuvazi ve bugün ona çok daha fazla entegre olmuş küçük burjuva program, ideoloji ve siyasetlerinden, hegemonyasından özgürleşmeden, işçi sınıfının ileri sosyalist temsilcilerinin bağımsız örgütlenme özgürlüğünden bahsedilemez. İşçi sınıfının bağımsız fiili örgütlenme özgürlüğü, ancak kendi komünist devrimci programı, ideolojisi, siyasetleri temelinde ve önderliğinde gerçekleşebilir.

Kapitalizm koşullarında da, meşru ve fiili örgütlenme özgürlüğünün çekirdeğinde, burjuva (ve küçük burjuva) örgütlenme ve örgütleme biçimlerinden, burjuva egemenliğin tüm biçimlerinden bağımsız, karşıt, ve aslen gizli temelde örgütlenen sosyalist devrim örgütü vardır. Gizlilik yalnızca ve basitçe hukuki bir sorun değildir. Bugün işçilerin işyerlerindeki en basit sendikal örgütlenme faaliyetlerini bile patronlar ve yönetimden gizli yürütmek zorunda olmaları, ufku ve amacı bundan sonsuz derece daha geniş ve köktenci; burjuva sınıf egemenliğinin bir bütün olarak yıkılması ve komünizm olan bir savaşım ve önderlik örgütünün neden aslen gizli örgütlenmesi gerektiğini, ayrıca açıklamayı gerektirmez. Yasal alan ve burjuva demokrasisinin sunduğu sınırlı olanakları en geniş ve etkin biçimde kullanmakla birlikte, burjuva demokrasisinde de gerçek bir sosyalist devrimin örgütlenme özgürlüğü ve sürekliliği, ancak gizlilikle sağlanabilir. Burjuvazinin mali oligarşik sınıf egemenliğinin tüm biçimlerine karşı savaşımda uzmanlaşmış, işçi sınıfının tüm savaşım biçim ve alanlarının en üst biçimlerini bütünleştirmiş, işçi sınıfının en ileri sınıf bilinçli ve militan temsilcilerini bağrında toplamış ve geniş kesimlerinin örgütlenme ve mücadelesine de içerili hale gelerek önderlik edecek sosyalist devrim örgütü, işçi sınıfının meşru ve fiili örgütlenme özgürlüğünün çekirdeğidir. Bunsuz, kitleleri yönetmek, aldatmak, örgütlemek ve bastırmakta uzmanlaşmış burjuva örgütlerinin profesyonelliği ve durmaksızın yetkinleştirilmesi karşısında, dağınık, kısmi, kesimsel, ilkel, amatör, kendiliğinden kitle örgütlenmeleriyle sınırlı bir mücadele, başarısız kalmaya mahkumdur. Basmakalıpçılık ve kendiliğindencilikten ideolojik-siyasal olduğu kadar gelişkin bir kolektif merkeziyetçi örgütlenme anlayışı temelinde kesin kopuş, sosyalist devrimci sınıf önderi ve yöneticisi parti olmanın da kesin koşuludur. Çıkışını komünizm ufkundan ve işçi sınıfının bugünkü ileri kolektif işçi niteliğinden alan bir sosyalist devrimci savaşım, inisiyatif ve emeği önce kendi içinde ve sınıfa doğru geliştiremeyen hiçbir örgütün, burjuva ideolojisi, burjuva örgütlenme biçimleri içinde eriyip gitme dışında bir “örgütlenme özgürlüğü” yoktur!

İşçi sınıfının esnek, dinamik, çok biçimli ve çok çeşitli bir öz örgütlenmeler ağı olmadan da, öz savaşım yeteneği yükseltilemez ve süreklileştirilemez. İşçi komiteleri, işçi meclisleri, platformları, işçi temsilcileri kurulları gibi öz örgütlenmeler, sermaye ile bir karşıtlık içinde ortaya çıkar ve mücadele, hareket içinde varolur. Bir kitle hareketinin, gücü, etkisi, sürekliliği, aynı zamanda örgütlü iç dinamizmine, yani öz savaşım örgütlenmelerine dayanmasına bağlıdır. İşçi sınıfının meşru ve fiili (proleter demokratik) örgütlenme özgürlüğü, esnek, dinamik, çok biçimli ve çeşitli öz mücadele organları olmadan olmaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*