Anasayfa » GÜNDEM » Kobane direndi, devlet kaybetti

Kobane direndi, devlet kaybetti

Ne istediler, ne oldu? Türkiye’nin Suriye politikası son bir ayda ilmek ilmek nasıl çözüldü? Bariz gerçekleri hatırlayalım:

“Ortadoğu’da konuşmadığımız ülke yok, Filistin’in hamisi biziz” diyorlardı…
Başta Mısır olmak üzere birçoğuyla diplomatik ilişkileri kesmek zorunda kaldılar.

Ortadoğu’da S. Arabistan, Mısır, Körfez ülkeleri ile “Sünni Blok” kurmaya heveslendiler…
Şimdi neredeyse hepsiyle küs hale geldiler, bunları takan yok.

“Esed iki güne kadar gider, Şam’da namaz kılacağız” dediler…
Esad halen daha Şam’ı elinde tutuyor ve uluslararası planda öyle veya böyle meşru hükümet pozisyonunu koruyor.

Esad’ı yıkmak için yatırımlarını ÖSO’daki Sünni paralı askerlere yaptılar…
ÖSO dağıldı, bunların birçoğu IŞİD’e katıldı.

Bu kez cani IŞİD’i el altından MİT tırlarıyla desteklemeye, Türkiye sınırını kevgire çevirerek İslamcı mücahitlere açmaya kalktılar…
IŞİD bunların elçiliğini bastı, adamlarını rehin aldı.

Rehineleri bahane ederek IŞİD karşıtı emperyalist koalisyona destek vermemeyi “fakat bu derin bir sosyal sorun” falan diyerek başarırız diye ümit ettiler…
Koalisyonun onlarsız da işleyeceğini görünce IŞİD karşıtı koalisyona katılmak durumunda kaldılar, alelacele savaş tezkeresi çıkardılar.

Eskiden “Suriye bizim içişlerimizdir” diyorlardı…
Son tezkere çıkartılırken “Suriye bizim iç işimiz değil, sınır ötesine asker vermeyiz” demek zorunda kaldılar.

“ABD bizi dinler, Obama yönetimini ikna eder, onları esas hedef Esed olacak şekilde Suriye’de politika değişikliğine zorlarız” diye yüksekten uçtular…
ABD bunların Uçuşa Yasak Bölge ve Güvenli Bölge önerilerini reddetti.

kobane-direnis-AA

IŞİD Kobanê’yi kuşattı diye sevindiler, Kürtler katledilecek, Rojava çözülecek diye memnundular…
Kobanê direndi!

“Bakın Kobani bugün yarın düştü düşecek” diyerek heveslendiler…
Kobanê direndi!

“Kobanê herhangi bir kent, neden bu kadar yaygara koparılıyor” dediler…
Yanıt olarak Türkiye Kürdistanı’nda 45 kişinin öldüğü, devletin (kendi deyimleriyle kamu otoritesinin) yönetsel güç ve meşruiyete sahip olmadığını ispatlayan bir ayaklanmanın kâbusuyla karşı karşıya kaldılar.

Lideriyle durmadan görüştükleri PYD’yi, kendi topraklarını savunanları “terörist” ilan etmeye kalktılar; “IŞİD de PYD de terörist, ikisine de mesafeliyiz” dediler…
Dünyada PYD’ye terörist diyen tek ülke oldukları açığa çıktı.

Kürt sorununda Barzani-Talabani’yi kendilerine yedekleyip her zamanki gibi PYD’yi (ve PKK’yi) yalnızlaştıracaklarına güveniyorlardı…
ABD’nin patronajıyla geçtiğimiz günlerde PYD ile KDP arasında işbirliği sağlandı.

kurtlerin-iside-karsi-kobane-seferberligi

Kobanê direnişine destek için “koridor açmak hukuken ve siyaseten mümkün değildir” diyorlardı…
Irak ile Suriye Kürtleri arasında kara koridoru açmakla kalmadılar, üstüne üstlük zevahiri kurtarmak için “bunu vallahi de billahi de biz önerdik” demek zorunda kaldılar.

Kobanê’ye yardım konusunda ABD’yi, “Türkiye’ye rağmen bir terör örgütüne silah yardımı yapmakla” suçladılar…
ABD “bu rıza meselesi değil, onlardan izin almadık, yapacağımızı bildirdik; PYD bizim için terör örgütü değildir” dedi.

Son olarak geldikleri noktada içeride her seçim öncesi idare edip “başka bahara” diyerek savsakladıkları Kürt barışını sağlamak için “terör örgütü” dedikleri PKK’yle müzakereyi hızlandırmak zorundalar.

***

Geçen yazımızda işçi sınıfının bölgesel çıkarlarının Türkiye devleti ve burjuvazisinin içeride ve dışarıda Sünni İslamcı bir hat doğrultusunda atıldığı maceradan burnunun sürtülerek geriletilmesini şart koştuğunu vurgulamıştık. Geçen bir ay içerisinde yaşananlar Ankara’nın Suriye’de rejimi devirmeyi, IŞİD vaziyetini idare etmeyi ve Rojava Kürt kantonlarını ortadan kaldırmayı aynı anda becermeyi hedefleyen siyasi top çevirme denemesinde oynadığı bütün topları elinden düşürdüğünü gösterdi. Kobanê direndi! Türkiye devleti ve hükümeti kaybetti!

Süreçten kazançlı çıkan çok: Sınıf bilinçli işçilerin sınırların yeniden kanla ve savaşla çizildiği bu tarihsel kesitte demokratik Kürt ulusal hareketinin Suriye’deki var olma mücadelesini desteklemesi gerektiğini belirtmiştik. Türkiye işçi sınıfının bu kazanımının yanı sıra esasen Kürt emekçiler ve gençler 6-8 Ekim’de doruğa çıkardıkları sokak direnişleriyle hem güçlerini hem de Suriye’deki kardeşlerini yalnız bırakmadıklarını göstererek kazandılar.

Siyasi aktörler açısından baktığımızdaysa öncelikle PYD Kobanê’yi elinde tutarak Rojava kantonlarının tümünün imhasını engelledi ve üstüne üstlük uluslararası bir meşruiyet kazandı. Barzani de kaybetmedi; yalnız bıraktığı Kobanê’nin düşmediğini gördükten sonra aniden manevra yaparak PYD ve Rojava kantonlarını resmi olarak tanıdı ve silah yardımında bulundu. ABD de kazandı; derme çatma koalisyonunun emperyalist müdahalesi için meşru bir araç elde etti, PYD’yle doğrudan PKK’yle dolaylı temas kurdu, bir kez daha “Kürtlerin kurtarıcısı” olarak tarih sahnesine çıkma fırsatı elde etti. HDP de kazandı; ama en çok da PKK kazandı. Buna ayrı bir paragraf açalım.

2014-10-09-diyarbakirda-olaylar-nasil-basladi-kim-organize-etti

Bilindiği üzere PKK uzunca bir süredir “demokratik özerklik” talebinin soluk bir kopyasını zamana yayarak elde etme amacıyla Türk devletiyle müzakere masasında oyalanıyordu. Ancak Suriye’deki iç savaşın yarattığı boşluk yine bilindiği üzere PKK’ye PYD üzerinden Rojava’da demokratik özerkliği fiilen hayata geçirme fırsatı verdi. IŞİD’in Kobanê kuşatmasının başarıya ulaşması Cezîrê ve Efrîn kantonlarının ve bir bütün olarak Rojava bölgesinin düşüşünün önünü açacaktı. Türk ve Kürt liberal basınında yer yer ifade edildiği gibi bir “devrim” olmasa da, demokratik ulusal bir özgürlük penceresi açan Rojava deneyimi hem bölgedeki emekçi sınıflar hem Türkiye açısından çok büyük bir önem taşımaktadır ve kanla bastırılmasına sessiz kalınamaz. Sonuç olarak Kobanê’nin direnmesi ve düşmemesi PKK’nin kazanımı oldu. Ayrıca Kobanê’ye destek eylemlerinde göz karartılarak sadece devlet hedefleri değil Hizbullah vb hedeflere de yönelmesiyle PKK, aslında Türk devletine mesaj vermekteydi. Sınıflı toplumlarda savaşta ve savaşın çeşitli araçlarla yürütüldüğü politikada rakibini geri adım atmak zorunda bırakmanın yolu, onu geri adım atmazsa kaybedecek daha fazla şeyi olduğuna inandırmak ve bunu ona göstermektir. Demirtaş’ın %9,8’lik oy oranının batıda bir miktar düşmesi göze alındı belki ama (olayların hızı karşısında seyirci kalan sağ liberal kalemler buna üzülmeye yeterince zaman bulamadılar), esasen Kürt illerinde AKP tabanı çelişkilerin keskinleşmesiyle hem tekrar HDP’ye çekildi, daha da önemlisi devlet, sınırının ötesinde yaşanan Suriye iç savaşının kendi sınırları içerisinde de yaşanabileceği kâbusunu gördü. Müzakerelerin hızlanması bu yüzdendir. Şimdilerde Mart ayı telaffuz ediliyor. Ortada yol haritası taslağı vb. dolaşıyor. Adımlar sıklaştı. Çünkü herkes 2015 seçimlerinden sonra bir dört yıl daha sandık olmadığını biliyor.

Askeri gerilettikten sonra aslında miadını doldurmuş olan AKP’ye siyasi yönetimini teslim etme durumuna sıkışıp kalmış Türkiye burjuvazisi ve devletinin yukarıda dökümünü çıkardığımız yalpalamaları işte bu koşullarda anlam kazanıyor. Türk devleti, sınırlarının dibinde iki (biri resmi, diğeri fiili) özerk Kürt bölgesi varken ve bunları (resmen veya fiilen) tanımak zorunda kalırken, içeride Türkiye Kürtlerinin özerkliğine dair en ufka bir kırıntıyı dahi tanımamak giderek zorlaşıyor. Yeni durum ayrıca Barzani güçlerinin Türkiye’ye yedeklenmesi ve Musul-Kerkük hayallerinin hamlığını da gösterdi. Bölgesel dengelerde Barzani’ye IŞİD’le savaşında tereddütsüz yardım eden İran’ın da ağırlığını arttırarak Türkiye’yi iyice zayıflattığı görülüyor. Üstelik ABD’nin ve genel olarak Batının gözünde Türk hükümetinin o eski prestijinden eser dahi kalmaması da cabası…

04041421443618

Sonuç açık: Türk devleti ve hükümeti kaybetti. ABD baskısı önünde eğildi. Kobanê konusunda “geri bastı”. Laf ebeliği ne kadar sürdürülürse sürdürülsün, literatüre “tırsak kabadayı” sözünü kazandırdıklarıyla kaldılar.

“Şimdi sıra yol haritası üzerinde hızla yol almaya geldi” diyorlar. Bu süreç de inişli çıkışlı olacak. Ve burjuva politikası pistir. Yalanlar, ayak oyunları, pazarlıklarla birlikte artacak. Yalan söyleyen sadece devlet de olmayacak. Son günlerde Sırrı Süreyya, Demirtaş ve HDP televizyonlara çıkarak alelacele “bir darbe mekaniğinin işlediğinden” bahsederek Kobanê’ye destek eylemlerinde polisler, Hizbullahçılar vb.’nin vurulmasının arkasında yabancı istihbarat servislerinin olduğunu ilan ettiler. Öcalan yine eski alışkanlığı olan devlet içerisinde darbe isteyenler ve istemeyenler ayrımına gitmeye başladı. Bunlar tarihsel olarak haklı bir ulusal hareketin hasmıyla anlaşma uğraşında dile getirdiği burjuva politik söylemlerdir. Sonuçta “hepimiz şiddete karşıyız” ya!

***

Geçtiğimiz ayki sayımızda “sınırların savaş ve direnişle çizildiği günleri yaşıyoruz” demiştik. Orta-uzun vadede jeostratejik ve jeopolitik koşullar Kürt ulusunun birlik ve bağımsızlığını çağırıyor. Bu konuda sosyalist yaklaşım Kürt ulusunun kendi kaderini tayin ve bağımsızlık hakkının net biçimde savunulmasını gerektiriyor. PKK sanıldığının ve kamuoyuna sunulduğunun aksine aslında Kürt burjuvazisinin de çıkarlarını gözeterek ortadan giden, kendince zengin bir taktik-politik beceriye sahip olmasına karşın, stratejik olarak devrimciliğini yitirmiş reformcu bir hareket. Zaten kurulan ve Kürt emekçi sınıflarına pompalanan burjuva demokratik hayallerin çapı-boyu benzer ulusal süreçlerin sonuçlarıyla da sabit biçimde tarihsel olarak da ortada: Türk devletiyle müzakerelerin İngilizcede ulusal pazarlık sloganı olarak “too little, too late” diye ifade edilen “çok az ve çok geç” tanınan haklarla sınırlı kalacağı açık.

Türkiye ilginç günler yaşıyor. Gezi’de itfaiyecilik rolü üstlenen bireyler “Birleşik Gezi Hareketi” adıyla örgütçülüğe başlayacaklarını duyuruyorlar. HDK trenine binmiş geçmişin antifaşist-antiemperyalist örgütleri “Kobanê’ye Amerikan yardımı keşke daha erken gelseydi, keşke Türkiye yardım etseydi” diye hayıflanıyorlar. Bu karmaşanın içerisinde tutunacak bir politik hatta sahip olmayanlar, çelişkinin taraflarını doğru okuyamayanlar, kendi davası için değil, başkasının davası için dövüşenler sıkça hatalı ve konjonktürel değerlendirmeler yapıyor, kendi sınıfsal-toplumsal düşünüş kapanlarına yakalanarak tutsak oluyorlar. Onlara baksanız ülkede bir ay faşizmin olduğunu ilan eder, öbür ay demokratikleşme rüzgârı bekler, diğer ay darbe tehdidiyle AKP’yle ittifak yaparlar. Erdoğan’ı şeytanlaştırır, siyasi mücadeleyi onun gidişine endeksler, sonra “yolsuzluğu da patladı ama neden düşmüyor” diye CHP kafasıyla bunalıma girerler. Bir ay AKP’yi Kürt düşmanı ilan eder, öbür ay mecliste makama saygı gereği ayakta alkışlarlar. Burjuva siyaset sadece bu topraklarda değil, tüm dünyada kirli bir meslektir. Siyasetin karmaşasında eksenini yitirenler gerçeklerin üzerini örtmesinler de, ne yaparlarsa yapsınlar…

Gerçekler unutulmamalı. HDK ve HDP’nin hedefi Kürt ulusal sorununun özerklik yoluyla kısmen çözülerek ötelendiği demokratik liberal bir cumhuriyettir. Biz ise onlardan farklı olarak bir “demokratik cumhuriyet” istemiyoruz. Bizim programımızda ne HDK’daki gibi “demokratik cumhuriyet” ne HDP’deki gibi “radikal demokrasi” yazıyor! Biz burjuva demokrasisinin ilerletilmesi değil, yıkılması hedefini taşıyoruz. Ancak bu hedef doğrultusunda, burjuva egemenlik biçiminin yıkılması için mücadelenin yükseltildiği oranda sınıf düşmanımız burjuvazinin zapturaptının zayıflatılabileceğini, proleter savaşım ve iktidar organlarının doğarak güçlenebileceğini biliyoruz. Bizim “yeni yaşam” çağrımız ile HDP’nin Cumhurbaşkanlığı propaganda çalışmalarında sloganlaştırdığı “yeni yaşam” farklı içeriklere sahip. Biri sosyalist bir demokrasiyi, diğeri liberal bir demokrasiyi tarif ediyor. Biri sosyalist bir devrimi ve devletin yıkılmasını, diğeri mevcut devleti dönüştürmeyi hedefliyor. Bu gerçeklerin üzerinden atlayanlar, bu bakışa sahip olmayanların da önümüzdeki dönemde hızlanacak barış-müzakere sürecinde eksenlerini tamamen yitirecekleri açık.

***

Toparlayalım. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında saadeti bir ay sürdü. Daha ikinci ayına girmeden IŞİD’in Kobanê kuşatması başladı. Ve hatlar karıştı…

Aslında onun başbakanlığı da zaten Gezi’yle fiilen bitmişti. İlginçtir daha yerine (AK sarayına) yerleşemeden cumhurbaşkanlığının zevk ü sefasını bitirmek de Kobanê’ye ve 6-8 Ekim direnişine düştü.

Tekrar ediyoruz. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı fiilen bitti. Sadece o bunun farkında değil!

Ya da tersinden söyleyelim, o da bunun farkında! Bu yüzden cumhurbaşkanlığı yapmıyor, başbakanlığa soyunuyor. Tüm sürtünmesine karşın başkanlık sistemini fiilen hayata geçirmekle kalmayıp yeni anayasayla resmileştirmeyi hayal ediyor. Aksi halde, bir güç merkezileşmesine gitmeden AKP’nin geriye gidişinin durdurulamayacağını görüyor.

Bu da bir hayal olmasın sakın? Yukarıda sıraladığımız “ne dediler, ne oldu” listesine yeni bir madde mi eklenecek dersiniz:

“Yeni bir anayasa ve başkanlık sistemi istiyorlardı, Kürt sorununu çözen liderin önderliğinde bunu başaracaklardı…
Türkiye’nin toplumsal-sınıfsal dinamikleri buna izin vermedi, Dimyat’a giderken pirinçten oldular.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*