Anasayfa » GÜNDEM » Kiralık İşçilik, Taşeronluk ve Kıdem Tazminatı Paneli Yapıldı

Kiralık İşçilik, Taşeronluk ve Kıdem Tazminatı Paneli Yapıldı

Ankara Elektrik Mühendisleri Odasında (8 Nisan ) saat 19:00 da başlayan panel 10 Nisan 2007 de hayatın kaybeden Halil Eker’ i anlatan slayt gösterisiyle başladı. Slayt gösterisinin ardından söz alan eşi Gülcan Eker kısa bir konuşma yaptı. Konuşmasında Halil Eker’ in oda için ve gençler için çok emek harcadığını ve kendisini bu dönemde de çok aradıklarını vurguladı.

Yaklaşık iki buçuk saat süren panele katılım oldukça zayıftı. Panelistlerin sunumları canlı, güçlü ve zihin açıcıydı. Panele İlk olarak DİSK Sosyal- İş Sendikası Uzmanı Onur Bakır sendikanın yurt dışı toplantısından dolayı sunumunu önceden hazırlanmış videoyla katıldı. Bakır sunumunda taşeron işçiler, Türkiye’de taşeronlaştırma ve son dönemde hükümetin taşeron işçilere yönelik açıkladığı yeni yasal düzenleme ve mecliste hala tartışmaları süren kiralık işçilik konusunu anlatan bir sunum yaptı.

“AKP hükümetinin göreve geldiği günde yaklaşık 400 bin olan toplam taşeron işçi sayısı bu gün itibariyle 2 milyonu bulmuş durumda. kamuda kesin bir rakam olmamakla birlikte hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre 720 bin civarında taşeron işçi çalışıyor. Özellikle son yıllarda iş yasasına aykırı bir biçimde taşeron uygulamalarına başvurulduğu taşeron işçiler ve iş yasası kurallarına aykırı bir biçimde çalıştırıldığı için işçilerin ve sendikaların çok sayıda dava var. Bu aykırılığı açığa çıkaran çok sayıda müfettiş raporu ve bu raporların kesinleştiren yargı kararları var. Bu kararlar doğrultusunda ve bazı mücadeleci sendikaların ısrarla sürdürdükleri mücadele ve hak arama süreçleri neticesinde kamudaki taşeron uygulaması sürdürülemez hale geldi, ve hepimizin malum olduğu üzere bir önceki seçim öncesinde hükümet taşeron işçilere kadro vaadinde bulunmak mecburiyetinde kaldı. Hükümetin verdiği sözde asıl işlerde çalışan işçilere kadro verileceği yönündeydi yani burada asıl iş yardımcı iş ayrımından söz etmek gerekecek. Asıl iş bir işyerinde yürütülen asıl amacını gerçekleştirmeye yönelik hizmetler ve faaliyetlerdir. Yardımcı iş ise asıl işin yapılmasına bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçlar neticesinde gördürülen işlerdir. Hükümetin açıkladığı ise asıl işlerde çalışanların kadroya alınacağı yönündeydi. Daha sonra başbakan Davutoğlu’nun yaptığı açıklamayla yardımcı statüsünde çalışan işçilerinde kadroya alınacağı yönündeydi. Başbakanın yaptığı bu açıklama üzerinden daha 24 saat geçmeden Maliye Bakanı Naci Abal tam aksi yönünde bir açıklama yaptı. Abal açıklamasında 720 bin kişi sayı olarak ifade edilse de bunlardan sadece koşulları yerine getirenleri alacağız. Maliye Bakan’ın yaptığı açıklamaya göre 1 Kasım 2015 ten sonra işe girenler kapsam dışında olacaklar. Emekli olmuş emekli aylığı devam eden işçiler kapsam dışında olacaklar. Emekliliğe hak kazanıp, henüz emekliliğe ayrılmamış emeklilik başvurusu yapmamış çalışmaya devam eden işçiler kapsam dışında olacaklar. Yılda 12 aydan az çalışan işçiler kapsam dışında olacaklar. Yani yılda 3 ay, 6 ay, 9 ay çalıştırılan taşeron işçiler kadroya alınmayacaklar. Hükümetin yapacağı güvenlik soruşturmalarının ardından “sakıncalı piyade” sayılacak işçilerde başvuru dahi yapamayacaklar yapsalar dahi başvuruları işleme konulmayacak. Bir işçi bütün bu koşulları yerine getiriyorsa dahi kurumların yapacakları sınavlara girecekler. Her kurumun yapacağı yazılı veya sözlü sınavlarda başarılı olmayan işçiler de kamu ya alınmayacaklar. Burada altı çizilecek bölüm kurumlar sadece yazılı sınav yapmayacak aynı zamanda sözlü mülakat ta yapacaklar. Bu sözlü mülakatlar işçilerin elenmesi için, hükümetle aynı siyasi görüşte olmayan, farklı mezhep ya da ulusal kökeni olan işçilerin kapsam dışı kalması tesadüfü olmayacak, kadrolaşma aracı olarak da bu düzenleme kullanılacak. İşçilerin kadroya geçebilmesi için ayrıca kurumların belirleyeceği sayı göz önüne alınarak belirlenecek ve kapsam dışı kalacaklar. Belediyeler de ve İl Özel idarelerinde çalışan işçiler kamuya alınmayacaklar. Sadece belediyelerde bağımsız taşeron şirketler de çalışan işçiler belediyeye bağlı şirketlere geçirilebilecekler ama kamunun işçisi olmayacak.

Bütün bu koşulları yerine getiren işçiler kamuya nasıl alınacaklar? İşçiler kadro istiyor, iş güvencesi istiyor ama kamuya özel sözleşmeli personel olarak alınacaklar, yani ne işçi olacaklar ne de memur olacaklar. Ne işçilik haklarından yararlanabilecekler ne de memurluk haklarından yararlanabilecekler. Güvenceleri olmayacak 3 yıllık sözleşmeyle çalışacaklar üç yılda bir sözleşme yenilecek her üç yılda bir işten atılma endişesi ve kaygısını yaşayacaklar. Performanslarından memnun kalınmazsa üç yılda bir işten çıkarılabilecekler. Ne işçi ne de memur olacakları için, ne işçilerin ne de memurların haklarından yararlanabilecekler. Ne işçi ücreti ne de memur ücreti alabilecekler. İşçi sendikalarına üye olamayacaklar, ancak memur sendikalarına üye olabilecekler. İşçiler mevcut taşeron şirkette aldığı ücret ne ise bu ücretle kamuya geçecekler. İşçilerin ücret artışları Memur-Sen le hükümet arasında yapılan adına toplu sözleşme dedikleri ama toplu sözleşme niteliği taşımayan görüşmeye göre belirlenecek. Emeklilik bakımından işçi sayılacaklar. Kamuya alınmayacak kapsam dışı kalan işçilerin akıbeti belirsiz olacak. Bu özel sözleşmeli personel ile hükümet kamu personel rejiminde yapmak istediği değişikliğin ilk adımını atıyor. Ne işçi ne memur sayılan güvencesi olmayan tümüyle kamunun iki dudağı arasına bırakılmış, çalışma koşulları hakları tümüyle hükümetin inisiyatifine terkedilmiş ve yeni sözleşmeli çalışma biçimi yeni personel istihdam statüsü getirilmiş olacak. Bu düzenlemeye karşı önümüzdeki aylarda taşeron işçilerin ve mücadeleci sendikaların kayıtsız şartsız tüm taşeron işçilere kamuda güvenceli iş olanağı verilmesi için mücadele etmeleri gerekiyor. Hükümet taşeron işçilere verdiği sözü tutmazken, kiralık işçilik vasıtasıyla bize taşeronluğu aratacak bir düzenlemeyi yaşama geçirmeye amaçlıyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Kıdem tazminatının fona devredilmesi üzerine sunum yapan DİSK Genel İş Sendikası Araştırma Dairesi Müdürü Dr. Özgün Millioğulları sözlerine burada sunum yapan herkes maalesef birbirinden karamsar tablo çizecek ancak diğer taraftan önümüzdeki süreçte bu saldırılara karşı etrafımızı bilinçlendirmek ve bu alanda mücadele etmenin önemli olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. Dünyada kıdem tazminatını 1800li yıllarda uygulanmaya başlanmış ve yaklaşık 130 yıllık bir geçmişi olan ve dünyanın en yaygın tazminat şekli. Ülkemizde ise 80 yıllık bir mücadelenin sonucunda var olmuş. 1980 de 24 Ocak kararlarıyla neoliberal politikalar gündeme geliyor. Siyasal alanda ve sendikal harekette baskılar artmaya başlıyor ve kıdem tazminatı da burada payına düşeni alıyor.

Kıdem tazminatı: İşçinin işyerinde çalışması karşılığında, çalışırken hak kazandığı ve işyerinden ayrılırken aldığı kendine özgü bir ücrettir. Bu durum iş kaybına karşı bir gelir güvencesidir. İşten çıkarmaya karşı bir iş güvencesidir. Çünkü işverenlerin işçileri kolayca işten çıkarmasına karşı bir güvencedir. Uzun dönemli nitelikli işçinin veya niteliksiz işçinin tam zamanlı ve uzun dönemli istihdamını koruyan bir yasal düzenlemedir.

Kıdem tazminatı tartışması aslında yeni olan bir süreç değildir. Bu süreç 1950lere kadar gidiyor. Kıdem tazminatı sermaye kesimi tarafında bir yük olduğunu kendilerini ciddi bir maliyet unsuru yarattığını, rekabet edilebilirliğini azalttığı gerekçesiyle kıdem tazminatının fona devredilmesini değil kaldırılmasını istiyorlar. 2014 yılında yayınlanan Ulusal İstihdam Stratejisinde yer alan maddelerde şöyle deniyor. İstihdam üzerindeki maliyeti azaltmak. İşletmelerde ki finansal öngörülebilirliği arttırmak ve iş gücü hareketliliğini hızlandırmak, bunlara bağlı olarak istihdamı arttırmak amacıyla kıdem tazminatını fona devredilmesi gerektiği belirtiliyor. TÜSİAD ve TOBB özellikle beş madde üzerinde duruyor.

-İş gücü maliyetleri yüksek olduğu için rekabet edemediklerini yakınıyorlar.

-Kıdem tazminatı tutarının ülkemizde çok yüksek olduğundan şikayetçiler.

-Ödeme konusunda sorunlar yaşandığını özellikle iflas ve icra noktasında işçilerin kıdem tazminatını alamadığını belirtiyor. 2011 yılında 12 buçuk milyon kişi işten çıkarılmış bunlardan sadece yüzde 10 nun kıdem tazminatı aldığı için bunun fona devredilirse yüzde yüze ulaşacağı iddia ediliyor.

-İşsizlik sigortası ve iş güvencesinin uygulandığı için kıdem tazminatının gerek olmadığını düşünüyorlar.

-Birçok ülkede kıdem tazminatı uygulaması olmadığı bunun sadece bizim ülkemizde olduğunu yasaların çok katı olduğunu belirtiyorlar.

Kıdem tazminatı söylenenin aksine dünyada uygulanan en yaygın tazminat biçimidir. 183 ülkenin yüzde 83 ünde kıdem tazminatı var. Sadece yüzde 7 sinde kıdem tazminatı yok ama bunun olmaması demek kıdem tazminatının olmadığı anlamına gelmiyor. Fransa’da Hollanda’da Arjantin’de, İsveç’te, Danimarka’da, Belçika’da kıdem tazminatı yasalarla düzenlenmemiş, ama toplu iş sözleşmeleriyle kıdem tazminatı hakkından yararlanılıyor. Toplu iş sözleşmesi dünyanın her yerinde çok yüksekken Türkiye’ de bu sayı çok düşüktür.

Türkiye’de 2000’li yıllardan 2016’lı yıllara kadar olan süreçte işsizlik sigortasından yararlananların sayısı yüzde 10 dur ve bu fon daha çok AKP nin festivallerine, GAP projelerine, seçim çalışmalarına gidiyor. Peki nasıl bir fon sistemi öneriyorlar. Bu sistem sadece İspanya, Şili Avusturya, Kore de olan sistemdir. Bu ülkelerde bireysel hesaba dayalı bir kıdem tazminatı fonu kurulmak isteniyor. Bu fon sistemi kıdem tazminatı fon sistemleri arasında en güvenilir olmayanıdır. Bireysel emeklilik sigortası gibi iş verenler sizin adınıza bir fona para yatıracak. Kendi fondaki değerinizi kendinizi işletebileceksiniz ama istediğiniz zaman kullanamayacaksınız. Bu fonlara on yıl boyunca para yatırılacak ve bu fonlar hükümetin gelir kaynağı haline mi gelecek.

İşçiler ne kaybedecek. Bu süreçten sonra patronlar işçileri istedikleri gibi işten atabilecekler. Eskiden uzun süre çalışan işçileri işten atmak istemiyorlardı patronlar çünkü kıdem tazminatı verecekler ve buda bir iş garantisi yaratıyordu. Sendikal hak ve özgürlükleri de engelleyecek.

Ne yapmalı?

Bizim talebimiz öncelikle kıdem tazminatının ne fona ne de başka bir şeye tartışılmasını kabul etmiyoruz. Bizler bir yıllık şartında kaldırılmasını istiyoruz. Tüm işçilerin tüm işten ayrılan işçilerin hiçbir şart aranmadan herkesin kıdem tazminatı almasını istiyoruz. Tavanın kaldırılmasını istiyoruz. Kişinin gerçek aldığı brüt ücret üzerinden kıdem tazminatı tutarını almasını istiyoruz. Kıdem tazminatı ödenmesi noktasında işverenler sorun yaşıyorsa devletin burada sosyal devlet olma ilkesini kullanarak işçilerin haklarını korunmasını istiyoruz.

Emeğin kazanılmış haklarına yönelik her türlü mücadelede ortak mücadelenin oldukça önemli olduğunu söyleyerek” sözlerini tamamladı.

KESK Eğitim- Sen Eğitim Uzmanı Dr. Erkan Aydoğanoğlu ise klasik bir başlangıç yapmayacağını meseleyi sadece AKP hükümetine yıkmayarak bu meselenin sistem sorunu yani kapitalizm karşıtlığı üzerinden bakmak gerektiğini belirterek sunumuna başladı.

Yaşadığımız sürecin emek sürecinin dönüşümü olarak nitelendiriyorum ben ve bu sadece AKP ile başlamadı, bu durumun kapitalist sistemle bağını, üretim ilişkileriyle bağını asla dışarda tutmadan tartışmak gerek. Emek sürecinin dönüşümü dendiği zaman işçilerin birbiriyle, üretim araçlarıyla ve üretim araçlarının sahipleriyle kurduğu her türlü ilişkiyle bahsediyoruz. Hiç bir şey AKP istedi diye olmadı hangi parti olsa bunlar olacaktı. Sermayenin dönemsel ihtiyaçlarına uygun olarak kuralsız ve güvencesiz bir içerikle yeniden düzenlenmesi. Bu tabuta ilk çiviyi çakan 24 Ocak 1980 kararlarıyla Kemal Derviş, Turgut Özal ve Süleyman Demirel çakmıştır. Bu üçlüyü anmadan geçmemek gerekir. Burası birinci aşamadır. Bu aşamada Türkiye iç Pazar koruyucu ekonomik modelden dışa açık yabancı sermayeye akışına ve borçlanmaya dayalı bir ekonomik model geçmiştir. İkinci aşama ise hizmet ticareti anlaşması. Bu anlaşmada bütün kamu hizmetleri özelleşecek anlaşmasıdır. Başlangıç aşamasında yüzde 46sı özelleşmiş daha sonrasında Ecevit hükümeti zamanında eğitimi dahil ederek yüzde 80 ni özelleşme aşamasında. Üçüncü önemli dönem ise AKP iktidarı dönemidir. Daha önce imzalanan anlaşmalar uygulanamadı çünkü koalisyonlar vardı bunun uygulanabilmesi için tek parti iktidarı gerekiyordu. Kemal Derviş 2001 yılında tekrar Türkiye’ye gelmiştir ve kendisinin verdiği zarar en az Tayyip Erdoğan kadardır. Çünkü AKP hükümetini Kemal Dervişin hazırladığı raporu 2008 yılına kadar harfiyen uygulamıştır. İMF ve Dünya Bankasıyla birlikte hazırlanmış olan rapor. Büyük resme baktığımızda hedef güvencesiz çalıştırmak. Bugün az çok güvenceli çalışma var ancak bizlerden sonra gelecek kuşakların böyle bir güvenceleri olmayacak. Bundan sonraki kuşak özel istihdam bürolarında her biri ihale ile kiraya verilen satılan insanlar olacaktır. Bu durumun iki boyutu var. Birincisi güvencesizlik, ikincisi istikrarsızlık. Bizde tartışılan boyutu sadece iş güvencesi sadece iş güvencesi değil aynı zamanda gelir güvencesi vardır. Birde hiç gündeme gelmeyen sosyal güvenlik güvencesi. Kısmi süreli çalışmalarda hedef kitle kadınlardır. Bir kadının emekli olabilmesi için 70 yıl çalışması gerekir. Kiralık işçilik işçinin “etinden sütünden yününden” faydalanıp çok düşük ücrete çalıştırılması demek. Özel istihdam bürolar dememek gerekir işçi simsarlık bürolarıdır bunlar. Kiralık işçilik modern köle pazarı kurulması bir çeşit insan ticaretidir. İşçinin pazarlanmasıdır köle ticaretidir. Birinci hedef kitlesi ise göçmenler ikinci hedef kitlesi gençler üçüncü hedef kitlesi ise kadınlardır. Maraş’ ta kamp kuruluyor Suriye’ liler için onun hemen yanına organize sanayi bölgesi yapılıyor çünkü ucuz iş gücü.

Bu süreçle birlikte sizin işyeriniz çalıştığını o fabrika değil bağlı olduğunuz özel istihdam bürolarıdır. Bütün alacaklarınız, sigortanız, işten mi atılacaksınız artık her şeyinize o büro karar verecek.

Son olarak sendikalara değinen Aydoğanoğlu burada sendikalara çok iş düşmektedir. Sendikalar genel olarak böle durumlarda üyelerini ilgilendiriyorsa bir şeyler yapıyorlar ilgilendirmiyorsa çok fazla bir şey yapmıyorlar. Sendikalar sınıfın örgütüyse eğer bizim çıkarlarımız için hareket etmek zorunda. Bu mesele Türkiye’ deki herkesi ilgilendiren bir mevzu o yüzden siyasi görüşüne bakılmaksızın top yekün bir direniş örgütlemek gerek. Son olarak herkese iş herkese güvenceli gelecek talebinin yükseltmek gerekir herhangi bir ayrım yapmadan. İşçi sınıfının birleşik mücadelesini örmek gerekir ve 1 Mayısa’ da bu talepler etrafında katılmak gerekir diyerek sözlerini tamamladı.

Daha sonra soru cevap kısmına geçildi.

 Soru: Dünya’da hem kıdem tazminatı hem kiralık işçiliğe dair saldırılar ne, bu konudaki saldırılara karşı mücadele ne?

Cevap: Avrupa’da bir çok mücadele var. Avrupa’ dakiler bu tarz şeyleri yaptıklarında kitabına uydurarak yapıyorlar. Kendi iş gücünün yapısına göre yapıyorlar. Kısmi süreli çalışma Avrupa’da çok yaygın. Ancak orada kısmi süreli çalışanlar bizde tam süreli çalışanlardan daha yüksek maaş alıyorlar.

Soru: Dünyadaki sendikalaşma oranının düştüğü aynı şekilde Türkiye’deki sendikalaşma oranının da düştüğü bununla ilgili biraz hükümeti suçladık biraz da işçileri suçladı. Bu durumda işçileri aydınlanmaya çağırmak sendikaya üye mi yapmak gerekir yoksa insanları suçlamak mı gerekir. Sizde bir sendikacı olarak kendinizde de suç bulmak gerekmiyor mu?

Cevap: Sendikaların gidişatı hiç iyi gözükmüyor. Bu konuda sendikacılarında çok ciddi hatalarının olduğunu düşünüyorum. Yeteri kadar işçi sınıfına derdimizi tasamızı anlatamıyoruz. Mücadeleci sendikalar üzerinde çok ciddi baskılar var örgütlenemiyorsun. Birde o kadar çok alanda baraj var ki siz her alana giremiyorsunuz. Özel sektörde örgütlenemiyorsunuz. Türkiye’deki sendikal hareket hep kamu sektörü ağırlıklı gitmiş. Özel sektörü örgütleyen bir sendikal hareket aslında gerçek işçiye ulaşan bir sendikacılık demek. Bizler hep kolay kaçmışız. Kolay olanı örgütlemişiz, özel sektöre hiç gitmemişiz. Özel sektördekiler uzaklaşmış, yabancılaşmış kendi başının çaresine bakmaya başlamış. Ortak bir mücadeleyi örgütlemek gerekir. İşçi sınıfına ulaşamıyoruz çünkü işçi sınıfını öyle bir parçaladılar ki aynı fabrikada farklı koşullarda çalışan işçiler var ve biz sendika olarak eşit işe eşit ücret hakkını bile talep edemiyoruz çünkü yasal mevzuatlarla sınırlamışlar. Sendikalar işçi sınıfının okulu olmalı mücadele etmeli kendini değiştirmeli. Çok geleneksel bir sendikacılık yapısı var. Bunu değiştirecek olan da işçi sınıfının değişen yapısı yani gençler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, taşeron işçiler. Taşeron örgütlenmenin sendikalar çok ciddi dinamizm kattı bizi zorluyorlar sendikal hareketi zorluyorlar bu güzel bir şey.

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*