Anasayfa » BASINDAN » KESK/İhraçlar Kurultayına Dair 2 Değerlendirme

KESK/İhraçlar Kurultayına Dair 2 Değerlendirme

“İşimize, geleceğimize sahip çıkıyoruz” sloganıyla “OHAL-KHK Rejimi ve İhraç Kurultayı” Ankara İnşaat Mühendisleri Odası’nda 01-02 Nisan tarihlerinde, uluslararası emek örgütleri temsilcileri ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi temsilcileri, büyükelçilik yetkilileri, siyasi parti milletvekilleri, emek ve meslek örgütleri temsilcileri, akademisyenler ve kamu görevlerinden ihraç edilen üyelerin katılımıyla bir çok farklı konu başlıklı oturumlarla gerçekleşti.

Kurultayın arkasından, KHK’lerle ihraç edilen sosyolog Veli Saçılık ve öğretmen Engin Karataş’ın kısa değerlendirmelerini paylaşıyoruz.

İhraçlar ve ihtiyaçlar

OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerle 125 bin civarında kamu emekçisi ihraç edildi. “FETÖCÜ hainleri” kamudan temizliyoruz yaygarasıyla başlayıp kısa süre sonra devrimci, demokrat ve Kürtler hedefe oturtuldu. Yıllardır memurun iş güvencesine göz diken AKP 15 Temmuz’u Allah’ın lütfu olarak gördü ve kendisine bu konuda en çok ayak bağı olacak olan KESK’i sinsi bir politikayla yok etmeye girişti. AKP yaklaşık üç bin beş yüz KESK üyesini ihraç etti, binlercesini açığa aldı. KESK’ten istifalar ve emekliye ayrılmalar çığ gibi büyüdü.

Bu tarihsel saldırı karşısında cılız birkaç eylem dışında KESK iyi bir sınav veremedi. Hızla erimekte olan bir buz dağı gibi KESK üye kaybına devam ediyor hala. İhraç edilen binlerce sağ görüşlü emekçinin ise zaten hiç sesi çıkmıyor. Kesin sayı belli olmamakla birlikte ihraç edilen otuz altı kişinin intihar ettiği bilgisi mevcut.

Bu genel bilgilerden sonra esas tartışmaya gelelim. Süreç iyi yönetilmediği için ihraç edilen KESK üyelerinden çok azı direniş yolunu seçti. Bir çoğu yaşamın akışı içinde kendisine geçici işler bularak geçim derdine düştü. İnsanların yaşamak için çalışması ayıp değil, günah hiç değil ama koskoca KESK’in ihraç olan üyelerini süreci tersine çevirecek eylem ve etkinliğe yönlendirememesi önemli bir sorun olarak ortada duruyor.

Çiğ köfteci açan, çantacı açan, kafe açan, nohut pilav satan öğretmen ve diğer ihraç edilenlerin sosyal medyadan her gün yeni “haberlerini” okuyoruz. Bugüne kadar bu tip “haberleri” insanların yaşam zorluklarını bilerek itiraz etmemek doğru tercih oldu. Ancak en son “nohut pilav” haberinden sonra yazılan, söylenen şeyler bu konuyu tartışmaya muhtaç hale getirdi.

Altını tekrar çizerek söylemek gerekirse, ihraç edilmiş insanların maddi sorunlar nedeniyle çalışmasını eleştirmek gibi bir şey yakışık almaz. İtiraz edilmesi gereken şey bu yolu seçen insanların aslında “büyük bir direniş” göstermişler gibi sendikalar tarafından sunulmasınadır.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde onlarca KESK üyesi KESK’ten “bağımsız” olarak “bireysel” direniş yapıyor. Bunlardan en bilineni Yüksel Caddesi direnişi, ayrıca Malatya’da altmış sekiz günde altmış sekiz kez gözaltına alınan emekçilerin direnişi, İstanbul’da iki ayrı yerde süren direnişler, Aydın’da, Didim’de, Düzce’de süren direnişler. Bunlara ek olarak Ankara’da iş yeri önünde Mahmut Konuk ve Cemal Yıldırım’ın direnişleri sürüyor. Yaygınlaşan bu direnişler AKP’nin gerçek niyetini teşhir etmede çok önemli bir işlev görüyor. Gerek dünya ve gerekse Türkiye kamuoyunda AKP’nin ihraç edilenleri “terörist” gösterme gayreti boşa çıkıyor.

Genel korku ortamı insanları ve kurumları mücadeleden öte yan yollara sevk ediyor, bu “anlaşılır” bir durum. Tıkanan yolları açmayanlar tarih yazamazlar. Korku politikasının esiri olanlar sokağa çıkıp OHAL’e kafa tutanları bireysel eylem yapmakla eleştirip ve kişisel işlere yönelmeyi “destansı direniş” örneği olarak pazarlamaya çalışırsa biz buna “HOP” demeliyiz.

Sokağa çıkan insanlar sadece işe geri dönme mücadelesi vermiyor, sıradanlaşan faşizme karşı onur mücadelesi veriyor. Bunu küçümsemek istibdata boyun eğmektir. “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” diye bir halk deyişimiz var, inat etmeyi anlatır. AKP bir gece KHK’si ile bizleri işten atmaya cüret ettiyse eğer, bizde her türlü zulmü göze alıp mücadele etmeliyiz. Hayatını sürdürmek için ticaret yapmak zorunda kalan olursa aramızda ona “Hayırlı işler, kolay gelsin” deyip saygı gösteririz, destek oluruz. Ancak kim ki bize bunu bir direniş olarak sunmaya çalışırsa karşısına çıkar “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” der ve sokaktaki direnişi bir adım daha ileri taşırız.

İhraç edilen her emekçinin iş yeri önünde eylem yapması yönünde karar varken bunu uygulamaktan imtina eden ve hatta bunu uygulayan üyelerine “bireysel eylem yapıyorlar” suçlaması yapan sendika yöneticilerinin, ticari faaliyete başlayan, ihraç edilen kamu emekçisini yanına alarak “üyemiz bu yolla bir direniş başlattı, her zaman bu direnişin yanında olacağız” benzeri açıklama yapması tercih edilen şeyin direniş olmadığını gösterir.
KESK’in örgütlediği ihraç kurultayı

Biz ihraç edilen kamu emekçileri çıkış yolları ararken (yapılması için biraz geç kalınmış olsa da) Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) örgütlediği ‘OHAL/KHK Rejimi ve İhraç Kurultayı’, 1-2 Nisan tarihinde Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası’nda gerçekleşti. Farklı illerden ihraç edilen kamu emekçilerinin temsilcilerinin katıldığı kurultayın ilk gününde akademik sunumlar gerçekleşti. Uluslararası sendikal kurumların da konuşma yaptığı ilk günkü programda, OHAL ve KHK’ların hukuksal boyutu, “insan hakları açısından ihraçlar” başlığında farklı boyutlarıyla OHAL saldırısı ele alındı. Son oturumda ise akademik tebliğlerin sunumları yapıldı. Bilimsel ve istatiksel verileri dinlemek çok heyecanlı değildi ama verilerin toplanması, kayıt altına alınması değerli bir çalışma oldu.

2.gün, birleştirilmiş il tebliğlerinin sunumu ve önergeler üzerine tartışma yapıldı. İlk gün yapılan akademik sunumların bir özeti niteliğindeki ihraçların sosyal, ekonomik, psikolojik ve toplumsal cinsiyet boyutları yeniden önerge biçiminde ele alındı. İhraçlar karşısında ekonomik, psikolojik ve sosyal destek/dayanışma üzerine ayrıntılı bir şekilde duruldu. Direnişleri sürdüren kamu emekçileri konuşmalarında bu gündemlerin direniş ve mücadele hattı ekseninde ele alınmasını vurguladılar. En çok tartışmanın olduğu bölüm bu bölüm oldu. İhraç edilen emekçiler arasında hala grupsal ayrılıkların devam ettiği ve birlikte mücadele konusunda henüz ortak duygunun oluşmadığı yapılan konuşmalardan ortaya çıktı. Bir çok eylem ve etkinlik önerileri sunulmuş olmasına rağmen bunları uygulayacak coşku ve irade salonda yoktu diyebiliriz.

KESK Eş Başkanı Lami Özgen kapanış konuşması yaparken birleştirici olmak yerine savunma duygularıyla ayrıştırıcı bir dil kullanmayı tercih etti. KESK Genel Merkezine yöneltilen eleştirileri “KESK kararlarını uygulamayan bağlı sendika yöneticileri sorumludur” dedi. KESK hareketsizliğinden ortaya çıkan bireysel direnişleri KESK hukukuna karşı yapılmış gibi yorumlayarak grupsal bölünmüşlüğü tescilleyen bir yerde durdu.

KESK toplumsal mücadele alanında çok önemli bir yere sahip. Zaten AKP’nin KESK’e yönelik saldırılarının sebebi KESK’i direniş odağı olmaktan çıkararak tasfiye etme isteğidir. Kamu emekçilerinin birer sözleşmeli köle olması haline getirilmesinin yolu böylece açılmış olacaktır. Bizler ayrıştırıcı bir dil ve duruş sergilediğimiz sürece AKP’nin işinin daha kolay olacağı açıktır. İhraç Kurultayı yeni bir çıkışın, duruşun başlangıcı olabilirse eğer sadece KESK tarihi ile övünmekle yetinmeyeceğiz, tarih yazan bir KESK ile övüneceğiz. Tersi bir durum sosyal ve toplumsal mücadeleyi bir süreliğine geriye çekecek ve bizler için sonuçları ağır olacaktır.

Veli Saçılık / deltahaber.com

05.04.2017 tarihli Engin Karataş’ın “Dünlük” Yazısı

Dünlük
Hafta sonu Hülya Bayar ve Hanefi öğretmen ile KESK’in İhraç Kurultayı’na katıldım. Katlımasaydım keşke. Aramızda direnmek isteyenler de vardı,ekonomik yardımın uzun süreli olmasını isteyenler de. Yanlışları ve eksikleri söylemeyeceğim ne olması gerektiğini söyleyeceğim.
Kurultayın süresi en az dört gün olmalıydı. Böylece sakince dinler ve konuşurduk. Nasıl direneceğiz konusunu en az üç gün boyunca tartışmalıydık. Direnirken polis tarafından yapılacak gözaltı ve tutuklamalar da neler yapacağımızı, mücadeleden kopan arkadaşları nasıl döndürebileceğimizi konuşmalıydık. Hukuksuzca işimizden atıldığımız bu günlerde sendikalarımıza bağlı üyelerin neler yapması gerektiğini ve neler yapmaması gerektiğini belirlemeliydik. KESK işten atılan bizlere iş bulun demiyor. İş bulmayın da demiyor. Cumartesi günleri oturma eylemleri dışında direnin demiyor. Direnmeyin de demiyor. Bireysel olarak alana çıkın demiyor. Çıkmayın da demiyor. O halde öncelikle direnenler konuşsaydı. Çünkü onlardan öğrenilecek çok şey var.

Neyse keşke kendi eylemlerime devam etseydim. Dört günüm boşa geçti. Eğitim-Sen’li öğretmen Arkadaşım Girne, üstünde işimi ve öğrencilerimi istiyorum yazan fotoğraftaki şapkayı yaptırmış benim için. Böylece her yerde direnebileceğimi düşünmüş. Taktım başıma yürüdüm esnafların içinden. Farkedenler okuyorlar. Kimisi farketmemiş rolu yapıyor.
Dün direnişimin bilmem kaçıncı günüydü. Dikkat ettiyseniz devrimci gibi direnmiyorum. Ya da yeni yöntemler arıyorum. Örneğin hiç slogan atmıyorum. Polis götürürken kuzu gibiyim. Hatta bu gün götürülürken alandaki insanları alkışladım. Kaygıyla izleyenlere önemli birşey yok ben iyiyim der gibi el salladım gülerek.
Kaya gibi güçlü direnemiyorum. Su gibiyim. Hükümetin demokratik hakları engelleme yöntemi güce dayanıyor. Kocaman beton ve çelikten bir duvar örmüşler özgürlüğümüzün önüne. Duvar hertürlü kayaya ve demire dayanıklı yapılmış. Biz devrimciler yıllarca kaya ve çelik fırlattık duvara. Yıktık bazen ama hep daha güçlüsünü ördüler. Benim öyle gücüm yok. Her gün bir kova su döküyorum duvarın dibine yavaşça. Bana gülüyorlar. Ama farkında değiller toprağın yumuşadığının, duvarın eğildiğinin.
Neyse dün aşağıdaki dövizi yazdım. Biraz devrik. Anlaşılması zor. Gelip geçenlere özellikle sordum ” Yanlış mı yazmışım?” diye. Hatamı düzelttiler. Virgül ve nokta eklediler. Böylece hem fikir verdiler hem de bana katıldılar. Bir adam Güzel Ege Şivesiyle kulağını ters eliyle tutup “Na böyle yazmışsın bitek Hayır ı anladım. Böyle yazı mı olur?” dedi. Çok güldüm. Ona eğer kolay anlaşılır yazsaydım belki de okuyup uzaktan geçerdin seninle tanışamazdım.” dedim. Etrafım insanla doldu fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşanlar oldu. Toplanan güzel insanların fotoğrafını çekmek istedim. Telefonumun Kamerasından bakarken insanların içinde elinde kamerası ile bana doğru yaklaşan bir adamı farkettim. Polisti. Çektim onu da iki poz. O beni çekiyordu ben onu. Polislerden biri kaldıracakmısın yazıyı dedi. Tabii kaldırıcam. Hımmmm iki saat sonra dedim. Diğeri pazarlık yok dedi. Biri oracıkta üst araması yapmaya başladı. İnsanlar kendi aralarında konuşurken polisin beni götürdüğünü geç farkettiler. Aracın kafesine koyup güvenlik büroya getirdiler. Telefonumu aldılar. Fotoğrafını çektiğim polis öfkeliydi. Sanırım korkmuştu. “Ben teror şube polisiyim facebook’ta paylaşırsan sana dava açarım mahkemelerde sürünürsün.” gibi bir cümle kurdu.
Ona endişe etmesine gerek olmadığını fotoğrafını paylaşmayacağımı söyledim. “Biz seni facebookta takip ediyoruz. Alandaki fotoğrafları paylaşıyorsun” dedi. Diğer polisler de üstüme geldiler. Kibarca rica ederseniz silerim dedim. Kızgındılar ama bana birşey yapacakları yoktu. Silmem için çalışıyorlardı. Gözleri önünde sildim yine de pek inanamadılar. Sanırım böylece dünlük okuyucusu olacaklar. Avukat istiyorum dedim. Güldüler. zamanımızı harcama dediler. Eğer çagırmazsanız tutanağa avukat çağırmadığınızı yazarak imzalarım dedim. Hemen avukatı aradılar. Avukat gelene kadar ben ifademi yazdırdım. Avukat geldi gülerek. Bu üçüncü gelişiydi. Bana bayağı para kazandırdın dedi. Avukatın yanında polislere “Terörist ve vatan haini sözcüklerinin anlamını biliyor musunuz?” diye sordum. Polislerden biri alayla karışık bilmiyoruz dedi. Onlara gerçekten bilmiyorsunuz ama öğretebilirim dedim. Şasırdılar neymiş anlamı diye sordular. İnsanların bana bi şey sorması öğretmenliğimi hatırlattığı için mutlu ve bilgili bir yüz ifadesi takınıp konuştum. ” Terörist ya da vatan haini sözcükleri egemenler tarafından üretilmiştir. Güvenlik güçleri bu sözcükleri duyduğunda karşısındakinin insan olduğunu düşünmeden ve acımadan işkence edebilsin yada öldürebilsin amacını taşır.” dedim. Bir polis sadece bizim ülkemizde mi böyle? Diğer ülkelerde yok sanki dedi. Haklısın bütün dünyada böyle dedim. Polislerden biri ilk defa bana çok iyi davrandı. Hastanede doktora ruh sağlığımın bozulduğunu söyledim ama yazmadı. Bundan böyle Doktor sorunca ona “Ne siz de kimsiniz? Burası da neresi? Hadi trencilik oynayalım.” diyeceğim belki de inandırabilirim.

Engin Karataş

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*