Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kentsel mikro tarım ve sosyalizm

Kentsel mikro tarım ve sosyalizm

“Gelişkin ve meta üretiminin sonucu olan her işbölümünün temeli şehir ile kır arasındaki bölünmedir. Denebilir ki, toplumun bütün ekonomik tarihi bu karşıtların hareketi üzerine inşa edilmiştir.” (Marx)

“İnsanlığın, tarihsel geçmiş tarafından dövülmüş zincirlerinden tamamen kurtulması, ancak kent ve kır arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasıyla tamamlanabilir.” (Engels)

Günümüzde küresel tekelci kapitalist sanayi ve kentlerin kırlar üzerindeki mutlak ve ezici hakimiyeti, kent ile kır arasındaki çelişkinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine kent ile kır arasındaki karşıtlık neoliberal kapitalist sermaye birikimi temelinde görülmemiş bir şiddet düzeyine çıktı. Emek, insan ve doğa yıkımının öne çıkan bir dinamiği haline geldi. Uzun süredir gözardı edilen tarım, su, gıda, doğa ve iklim krizleri kentsel krizle bütünleşiyor. Onu derinleştiriyor. Başta su ve gıda krizi olmak üzere, tarım ve doğa krizi, doğadan ve topraktan tamamen kopmuş ve yabancılaşmış neoliberal kapitalist kentsel yaşam krizinin temel bir bileşeni haline geldi.

Bir dizi ülkede su krizi, “çözüm” adı altında, sorunu daha da derinleştiren, işçi ve kent yoksulu kitlelere yıkan neoliberal kapitalist su politikalarına konu oluyor. İrlanda, İtalya ve ABD’nin Detroit eyaletinde, şehir suyunun özelleştirilmesi ve su faturalarının 2-3 kat artırılmasına karşı önemli kitle mücadeleleri yaşanıyor. Türkiye’de de geçtiğimiz yaz aylarında başta Urfa olmak üzere, binlerce köylünün su kıtlığı ve fahiş enerji faturalarına karşı haftalar süren militan yol kesme, Valiliğe yürüme, jandarmayla çatışma eylemleri yaşandı. Yaz sonlarında tüm barajların dibe vurmasıyla başlatılan su tasarrufu kampanyaları sonbahar yağmurlarıyla ötelenmiş olsa da, su krizi ve mücadeleleri önümüzdeki yıllarda Türkiye ve büyük şehirlere doğru büyüyecek ve yayılacak gibi görünüyor.

Gıda krizi ise, 2007′deki gıda isyanlarından bu yana artık küresel bir olgu. Başta temel gıda ürünleri olmak üzere, her türlü gıda giderek daha fazla sağlıksızlaşıyor ve giderek daha fazla pahalılanıyor. Gıda krizinin temelinde, tekelci kapitalist sınai tarımın toprak tahribatı ve biyo kirlenme, toprak verimliliğinin giderek azalması, tekelci kapitalist kentsel genişleme ve alt yapı yatırımlarının en verimli tarım arazilerini işgal etmesi ve küçük köylünün ucuza kapatılan ürünlerinin maliyeti bile karşılamaması nedeniyle ekili arazilerin daralması, kuraklıkların sıklaşması ve şiddetlenmesi, ve tabii tekelci kapitalist tarım-gıda zincirlerinin tarım üzerindeki azami kar pençeleri var… Kapitalist gıda krizi yine ücretlerinin artan bölümünü (yüzde 25-50) temel gıdaya ayırmak zorunda kalan işçileri ve kent yoksullarını vuruyor.

Gıda krizi, tıpkı iç içe geçmiş kent-mekan, konut, sağlık, eğitim, enerji vb krizleri gibi, “kapitalizm temel ihtiyaçları sorun olmaktan çıkardı. Bu yüzden derin sefalet ve yoksulluktan kaynaklanan sosyal devrimler bir daha yaşanmaz” diyenlerin yalanlarını da yüzüne vuruyor. Gıda krizi de, en sağlıksız ve en fahiş fiyatlı gıdaları alabilenlerin büyüyen bir sınıfsal-toplumsal isyan ve direniş dinamiği olarak geri dönüyor. Başta temel gıda ürünleri olmak üzere gıda fiyatlarında artış, kemer sıkma ya da mali disiplin paketleriyle enflasyonun altında tutulan ücretler üzerinde yarattığı ağır baskı ile hem sınıf mücadelesini kızıştıran bir dinamik haline geliyor, hem de kentsel kitlelerin temel gıda ihtiyacının karşılanması doğrultusunda farklı arayışları ortaya çıkarıyor.

rooftdenmark21Kentsel mikro tarım Türkiye’de de yaygınlaşıyor

Bu arayışlardan biri de, kentsel mikro tarım. Kentsel tarım, tarımsal gıda kıtlığı, sağlıksızlığı ve pahalılığı nedeniyle giderek beslenemez hale gelmiş kentsel işçi-emekçi nüfusun gıda alanında bir tür öz-savunma refleksi olarak, dünya çapında büyük kentlerde hızla yaygınlaşıyor. Kentsel mikro tarımın yaygınlaşmasında, beton ve demir-çelik yığınları arasında sıkışıp kalan, yeşile ve doğaya hasret kentsel nüfusun, toprağa ve doğaya aşırı yabancılaşmayı bir nebze giderme ve kendini mikro tarımsal üreticilikle gerçekleştirme çabaları da bir rol oynuyor.

Kentsel mikro tarım, Türkiye’de daha önceleri köyden yeni göçmüş olanların gecekondu arazilerinde yaptıkları bir şey ya da emeklilerin bir meşgale alanı olmak ile sınırlıydı. Tarıma ve köylülüğe ilkellik ve gerilik gözüyle bakan kentli modern eğitimli emekçilerin ise özellikle uzak durduğu bir alandı. Ancak büyüyen kentsel yabancılaşma hoşnutsuzluğu, gıda güvenliksizliği ve pahalılığıyla, bireysel ya da küçük gruplar halinde kentsel mikro organik tarım, hobi düzeyinde ya da daha ciddi biçimlerde bu kesimler arasında da yaygınlaşmaya başladı. Kentsel mikro tarım, küçük apartman bahçelerinde, balkonda saksılarda, çatıda, ve eğer şanslıysalar ekolojik toplulukların buldukları ve kolektivize ettikleri boş arazilerde yaptıkları bir tür tarımdır. Türkiye’de kentsel mikro tarım, özellikle Gezi’den sonra büyük bir patlama yaptı. Kentsel mikro organik tarımla uğraşanların birbiriyle bu alandaki bilgilerini, keşiflerini, zevklerini paylaştıkları, tohumları vb takas ettikleri, üye sayıları toplamda yüzbinleri bulan sayısız internet ortamı da ortaya çıktı. Kentsel mikro tarımla uğraşanların çoğu bu işe geçici bir hobi olarak yönelse de, daha ciddi bir “kendine yeterli” geçim stratejisi olarak yapmaya çalışanlar da var. Tabii ticarete dökenler, insanların geçim ya da ekolojik yaşam çabalarını sömüren kapitalist şirketler, hemen bu alanda da türemeye başladı!

Rooftop Agriculture -3Kent-kır çelişkisi ve Marksizm

Aşağıda Rusya’dan bir kentsel yaşam sitesinin İngiltere, Londra Üniversitesi’den kentsel tarım konusundaki çalışmalarıyla tanınan Dr. Robert Biel ile röportajını sunuyoruz. Röportaj kentsel tarımın, dünya çapında hızla yaygınlaşmasından yola çıkarak, gelişme sorun ve dinamikleri hakkında üzerinde dikkatle düşünmeye değer önemli veriler ve öngörüler sunuyor. Dr. Biel’in Marx’a yaptığı atıf özellikle önemli. Kapital’in ilgili bölümlerinin incelenmesi sorunun kavranması açısından gerekli:

“Küçük toprak mülkiyeti, nüfusun büyük çoğunluğunun kırsal olmasını, toplumsal değil tecrit olmuş emeğin egemenliğini öngörür ve bu nedenle de bu koşullar altında, zenginlik ve yeniden üretimin gelişmesi, bunun hem maddi hem de manevi önkoşulları ve dolayısıyla ayrıca da rasyonel ekimlerin önkoşulları söz konusu olamaz. Öte yandan, büyük toprak mülkiyeti, tarımsal nüfusu sürekli olarak düşen bir asgariye indirir ve onun karşısında büyük kentlerde bir araya toplanan, sürekli büyüyen bir sınai nüfus. Böylece yaşamın doğal yasalarının emrettiği toplumsal alışveriş bütünlüğünde onarılmaz bir çatlağa neden olan koşulları yaratır. Bunun bir sonucu olarak, toprağın canlılığı boş yere harcanır ve bu israf ticaretle belli bir devletin sınırlarının çok ötesine taşınır. Küçük toprak mülkiyeti, yarı yarıya toplumun dışında duran bir sınıf yaratırken, büyük toprak mülkiyeti de emek-gücünü asıl enerjisinin kendine bir sığınak aradığı ve ulusların hayati gücünün yeniden canlandırılması için kuvvetini bir yedek fon olarak biriktirdiği son bölgede-toprakta baltalar. Geniş ölçekli sanayi ve geniş ölçekli tarım birlikte çalışırlar. Başlangıçta, birincisi, esas olarak emek-gücünü, dolayısıyla insanın doğal gücünü harabeye çevirdiği ve yokettiği halde, ikincisinin daha dolaysız biçimde toprağın doğal canlılığını tüketmesi gerçeği ile birbirinden ayırt ediliyorlarsa, gelişmenin daha ileri döneminde, kırlardaki sınai sistemin de işçileri zayıflatması ve sanayi ve ticaretin, kendi paylarına, tarıma, toprağı tüketmek için araçlar sağlamasında ele verirler.” (Kapital Cilt III)

Dr.Biel, kentsel tarımın kendi başına bir çözüm oluşturmayacağını, ancak hem kent hem kır hem de asıl olarak kent-kır ilişkisini baştan aşağıya değiştirecek bütünsel-köklü bir çözümün bir geçiş halkası, bir ön koşulu olduğunu, doğru olarak belirtiyor. Bizim ekleyeceğimiz, bunun, kapitalist meta üretiminin nedeni ve sonucu olan her türlü işbölümü ile birlikte kent ile kır arasındaki bölünme ve çelişkinin kaldırılacağı sistemik bir çözüm olması gerektiğidir. Kent-kır çelişkisi de, kapitalist üretim ilişkilerine doğrudan içerilidir ve onun durmaksızın, şiddetlendirerek ürettiği, ayrılmaz bir bileşenidir. Kapitalist üretim ilişkileri kaldırılmadan, çözülemez. Günümüzde kentsel tarımının yaygınlaşma eğilimi ise, kapitalist üretim tarzının hem nedenlerinden hem de sonuçlarından biri olan kent-kır bölünmesi ve karşıtlığının kaldırılmasının yeni ve daha gelişkin bir önkoşulu olarak düşünebiliriz.

Mega kentler kırdan ne kadar bağımsızlaşmış görünürse görünsün, kıra içsel olarak bağlıdır. Tıpkı sanayiden bağımsızlaşmış görünen finans sermayesi ne kadar kendinden menkul biçimde şişiyor görünürse görünsün, sanayide üretilen artı-değere içsel bağımlılığının finansal-ekonomik kriz ve çöküntüler de dile gelmesi gibi; kendinden menkul biçimde kırları ezip yıkarak şiştikçe şişen kentlerin kırlara olan içsel bağımlılığı da, tarım-gıda-su krizinde kendini gösteriyor. Kentin kırı yoketmesi, kendi varlık koşulunu yok etmesi demektir. Ve kent kırı yok ediyor (kendini yeniden üretemez hale getiriyorsa), aynı diyalektik içsel bağıntının içinden, kır da kendini bu kez kent içinden yeniden üretmeye çalışacaktır. Kentsel tarım, kent ile kır arasındaki uzlaşmazlaşan karşıtlık krizinin (konumuz özgülünde tarım-gıda krizinin) bir sonucu olduğu kadar, onun daha gelişkin bir çözüm olanağını da ortaya çıkarmaktadır. Derinlemesine bölünmüş ve karşıtlaşmış kent ile kırın, yeniden ve yeni bir temelde, uyumlu bir kaynaşmasına doğru olan tarihsel zorunluluk eğiliminin apaçık bir göstergesidir. Bu açıdan her türlü tarihsel belirlenimcilik gibi kapitalizmden komünizme doğru olan tarihsel zorunluluk eğilimini de inkar eden hakim post-modern akımlara tarihin okkalı bir şamarıdır. Kentsel tarım, kent ile kırın, insan ile doğanın, bir üst düzeyde yeniden kaynaşacağı komünist topluma doğru olan tarihsel zorunluluk eğiliminin, apaçık bir ifadesidir.

Bununla birlikte, “komünizme doğru tarihsel eğilimin yeni bir belirtisi” demek, komünizmin kendisi demek değildir. Küresel tekelci kapitalizm koşullarında, kentsel mikro tarımın da kaçınılmaz kaderi, başlangıçtaki safiyane amaçları ne olursa olsun, kapitalist azami kar ve piyasa işleyişi içinde yozlaşmaktır. Şimdiden çok sayıda örneği olduğu gibi, kentsel tarım belli bir yaygınlığa ulaştıktan sonra, ortaya çıkan kentsel tarım şirket ve tekelleri, bireysel ya da grupsal kentsel küçük tarım üreticilerini ya ortadan kaldırır ya da kendine bağımlı kar-piyasa unsurları haline getirir. Kapitalizm, hem ücretleri düşük tutmak için hem de yeni bir karlı piyasa olarak, kentli emekçilerin geçimlik ya da ekolojik amaçlarla kentsel mikro tarımla uğraşmasını teşvik bile edebilir. Ki bu durumda zaten, kentsel mikro organik tarım, tekelci kapitalist gıda piyasasının dışına çıkan anti-meta, kendine yeterlilik, ekoloji, hobi, kendini gerçekleştirme gibi olanaklarını yitirir, kapitalist piyasaya bağımlılığı ve zorunlu emeği -emek gücünün yeniden üretimi için iş dışında da çalışma- artırmanın aracı haline gelir. Kentsel, ekolojik, kendine yeterli, küçük çaplı tarımsal üretim kolektiflerinin yaygınlaşmasıyla büyük çaplı bir dönüşüm bekleyenlerin ütopik-reformist çıkışsızlığı da buradadır.

dsc_00362
“Kendine yeterlilik” mümkün mü ve çözüm mü?

Dr Robert Biel’in yaklaşımında asıl sorun, prekapitalist geleneksel ve geçimlik tarım toplumlarının kendine yeterlilik anlayışını model almasında yatıyor. Tüm emekçiler çok fazla zaman, emek, maliyet gerektirmeden kendine yeterli gıda üretimi yapabilecek olsaydı bile, bu istenir bir şey midir? Kapitalizm koşullarında herkes kendisine yetecek kadar gıda üretimi yapabilecek olsaydı bile, bunun biricik sonucu hem gıda için toplumsal olarak gerekli emek zamanın çok artması hem de ücretlerde keskin bir düşüş olurdu. Gıdada, enerjide, her şeyde had safhada artan dışa bağımlılığın, bunları kontrol edenlerin, yaşamlarımızı da istedikleri gibi kontrol etmeleri ve sömürmeleri anlamına geldiğinden, “kendine yeterlilik” kaygısı (tıpkı şu “sürdürülebilirlik” kaygısı gibi) anlaşılır bir şeydir. Fakat örneğin Türkiye kapitalizminin enerjide sözde kendine yeterli hale gelmeye dönük politikalarının korkunç sonuçları (seri maden işçisi katliamları, HES’ler, Termik Santraller, Nükleer Santraller ile emek, insan ve doğa yıkımı, vd) bilindiğinde, kapitalizm koşullarında kentlerin gıda açısından kendine yeterli hale gelmesi gibi imkansız bir hedefin korkunç sonuçlarını öngörmek zor olmaz.

Kaldı ki, insanın insan olmasının, yani toplumsallığının ve toplumsallaşmasının ilk koşulu, yalnızca kendisi için çalışmakla kalmaması, başkalarının yaşaması için artı-emek harcamasının zorunlu olmasıdır. Günümüz kapitalizmi ise küresel planda çok yönlü ve evrensel bir yetenekler, bağlantılar, ihtiyaçlar sistemi yaratarak, çok daha gelişkin bir toplumsallığın ve toplumsal bireylerin olmanın çok daha gelişkin koşullarını oluşturmaktadır. Kuşkusuz bunu, insanı her türlü toplumsallığından ve doğadan soyulmuş çıplak emekçiye indirgeyerek, toplumsal emeği ve doğayı gasp ederek yapmaktadır. Buna karşılık “kendine yetersizlik” felsefesi ise, kapitalizmden ileriye değil geriye, çok daha ilkel, durağan, bağımlı, atomize, kanaatkar bir sistemi geri getirmeyi istemektir. Hem imkansız, hem de tarihsel olarak gerici, ütopik-reformisttir.

Sorun insanın başkaları (toplum) için çalışması ve başkalarının da kendisi için çalışmasına ihtiyaç duymasında değil, bu çalışmanın artı-değer sömürüsü ve işbölümüne dayalı olmasındadır. Ve kapitalizm, bireyin çok daha fazla başkası için çalışmasını (üretimin, emeğin ve bireyin toplumsallaşması) ve çok daha fazla başkasının kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmasına ihtiyaç duymasını (toplumun bireyselleşmesi) sağlayarak, kendi yıkımının ve yeni ve daha yüksek bir toplumsal üretim ve yaşam tarzının (komünizmin) koşullarını oluşturur. Çözüm kapitalist üretim ilişkilerinin dayandığı ve giderek daha dehşetli biçimlerde yeniden ürettiği tüm işbölümleriyle birlikte ortadan kaldırılmasıdır. İnsan-insan ve insan-doğa ilişkilerinin yeniden ve bir üst düzeyden dolaysızlaşması, kaynaşması ve uyumlu hale gelmesidir. Buradaki püf noktası, kapitalist üretim ilişkilerinin genellikle sanıldığı gibi yalnız sömüren-sömürülen ilişkisini değil, yöneten-yönetilen, kafa emeği-kol emeği, erkek emeği-kadın emeği, kent-kır, insan-doğa eşitsizlik, sömürü ve tahakküm ilişkilerini de içeriyor olmasıdır. Dolayısıyla kent-kır bölünümü/çelişkisi dahil her türlü toplumsal işbölümü ortadan kaldırılmadan kapitalist üretim ilişkileri tümüyle ortadan kaldırılmış olmaz. Günümüzde kent-kır ve insan-doğa çelişkisinin kazandığı dehşetli kriz karakteri, bir ve aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşen krizinin ve kaldırılmasının insanın varlık-yokluk sorunu haline geliyor olmasının açık bir ifadesidir.

İnsan ile toprak arasındaki metabolik yeniden üretim çevriminde büyük yarılma

Daha önemlisi, insan ile toprak arasındaki metabolik yeniden üretim çevrimindeki giderek büyüyen yarılma, hatta kopuştur. Başka deyişle kapitalizm koşullarında insanın topraktan aldığı besinin toprağa organik geri dönüşünün giderek azalması, hatta yok almasıdır. Oysa toprağı organik üretim yapılabilir kılan, insan ve diğer canlıların gübrelerinin (daha açık bir ifadeyle dışkılarının) ve ölülerinin yeniden toprağa karışmasıdır. Dr.Biel’ın kentsel ev tarımında kullandığı toprağı kaplayan organik madde, büyük olasılıkla kendi dışkısını içeren organik insan-hayvan gübresidir. Bu günümüz aşırı hijyen ve sterilizasyon takıntılı kapitalist toplumunda bir çok kişiye “iğrenç” gelebilir. Ne var ki, kimyasal temelli, geri dönüşsüz tarıma göre bin kat daha organik, sağlıklı ve temizdir. Aşırı hijyen takıntılıları, insan vücudunda milyarca mikro organizma (bakteri) yaşadığını, ve insan vücudunun başta sindirim olmak üzere birçok biyolojik fonksiyonunu ancak doğayla bu ortak yaşarlık ilişkisi sayesinde yerine getirebildiğini bilseler, çok şaşırırlardı! Nitekim sık ve aşırı antibiyotik kullanımı, yalnızca mikropları değil vücuttaki tüm yararlı bakterileri de öldürdüğünden, insanın bakterilerle ortak yaşarlığına dayanan bir çok vücut fonksiyonunu da sekteye uğratan, ağır “yan etkilere” yol açmaktadır. Aynı şekilde, tarımda yoğun kimyasalların ve tarım ilaçlarının kullanılması, yalnızca zararlıları değil, toprağın organikleşmesinde, fertilizasyonunda ve döllenmesinde büyük ve yararlı bir rol oynayan tüm böcek, kuş ve bakterileri ortadan kaldırdığından, toprağın organik olarak kendini yeniden üretme olanağını giderek ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla kent ile kır arasındaki giderek uzlaşmazlaşan karşıtlığın ortadan kaldırılabilmesinin en temel dinamiklerinden biri, metabolik yeniden üretim çevriminin ve ortak yaşarlığın yeniden canlandırılabilmesidir.

Kent ile kır arasındaki neoliberal kapitalizmin had safhada derinleştirdiği ayrım ve karşıtlık, aynı zamanda yaşam ile ölüm arasındaki derin karşıtlık ve bölünmenin de (ölümün fetişleştirilmesi, mistik ve dinsel “öbür dünya” fantazileri, vb) bir temelini oluşturur. Ancak insan ile doğa, kent ile kırın bir üst düzeyden metabolik/organik yeniden kaynaşmasıyladır ki, doğal ölüm bir korku ve “öbür dünya” konusu olmaktan çıkar, doğallaşan ve uzayan yaşamın bir parçası ve yeniden üreticisi haline gelir.

Kentsel tarım, neoliberal kapitalist kent-kır, insan-doğa ilişkilerindeki derinleşen krizin hem bir sonucu hem de çözüm olanağı olarak, burada gerçek tarihsel anlamını kazanır. Komünizmi daha en baştan içerimine almaya başlayan, ve yalnız kaba biçimiyle sömürüyü değil, birbirini koşullayan meta üretimi ve işbölümünü daha hızlı ve kolay biçimde sönümlendirmenin yolunu açacak, daha gelişkin bir sosyalist devrim olanağını belirginleştirmektedir.

Marx, 1844 El Yazmaları’ndan Kapital’e, Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’ndan Anti-Duhring’e tüm temel yapıtlarında kent-kır ayrım ve çelişkisi üzerinde de ısrarla durmuşlar, toplumsal devrimin bu ayrımı kaldırmayı amaçlamadıkça başarılı olamayacağını belirtmişlerdir. Kentsel tarım, hem bu ayrımın geldiği ölümcül düzeyi hem de yeni bir yıkıcı dönüşüm dalgasının eşiğinde, komünist devrimci çözüm olanaklarını gözler önüne seriyor. Kapitalizmin geldiği gelişme ve çürüme düzleminde, doğurduğu yeni sorun ve mücadele dinamikleriyle birlikte, daha gelişkin bir sosyalizm için yeni ve daha yüksek bir umut ve düşünce ufkuna olan ihtiyaca da işaret ediyor.

Devrimci Proletarya

RÖPORTAJ: KENTTE GIDA ÜRETİMİ VE KENTSEL TARIM (Çeviri: Devrimci Proletarya)

Kent koşullarında tarımı geliştirmek üzerine Dr. Robert Biel ile röportaj: “Kentlerde bir gıda devrimi yaratabiliriz!”

Sizinle tarım konusu hakkında konuşmak istediğime göre- ilk sorum kökler hakkında. Kentsel tarım hakkındaki kökleriniz nereden geliyor? Neden bu tür bir tarımla ilgileniyorsunuz?

Kentte büyüdüm ve tarımda hiçbir tarihsel köküm yok. Basitçe fikir çok ilgimi çekti. Denemek istedim.

Yaklaşık 12 yıl önce ekim için küçük bir kentsel arazi bulma şansına sahip oldum. Bu İngiltere’de “Allotment” denilen sistemin bir parçasıydı. Parlamento yasasıyla düzenlenen bir sistemdir, 100 yıl önceye kadar gider. Kısmen kent nüfusunun yabancılaşma riskine ilişkindir. Bu tarihsel çerçeve. Araziler yaklaşık 250 metre karedir. İngiliz mevzuatında bu arazilerden birini oldukça düşük kira ile kullanabilirsiniz- haftada 2 pound gibi bir miktar. İngiltere’deki sistem böyleydi ve buna erişme olanağım vardı.

Akademik çalışmamın bir parçası olarak sömürgecilik ve emperyalizm hakkında materyal yazıyordum ve geleneksel sosyal sistemler çok ilgimi çekiyordu. Afrika, sömürge öncesi Yerli Amerikan uygarlıkları ve Çin’deki geleneksel toplumlardaki tarımsal sistemler üzerine çalışmaya başladım. Toprakla ilişkilenme yöntemleri hakkında bir tür bilgi edinmeye başladım. Bu tarihsel ve antropolojik malzemeyi oluşturarak, uygulayabileceğim bazı çerçeve ve teknikleri yakalamam mümkün oldu. Bu tekniklere bugün belki tarımsal-ekoloji adı verilebilir. Tarımın ekosistem ile bütünleşebileceği bir yöntemdir. Son 12 yıldır bununla uğraşıyorum.

Tarıma ilginiz nedeniyle mi yoksa manavdaki gıdaların sorunlu olduğunu mu gördünüz? Bunun gıda güvenliğinden çok gıda fiyatları yüzünden mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Evet, tabii bu da var. Kendime yeterli olabileceğimi göstermek istedim. Yetiştirilen gıda açısından.

Rooftop Agriculture -3Bunu nasıl başarmaya çalıştınız?

O dönem tam zamanlı çalışıyordum, bu yüzden kendime yeterli olabileceğim bir sisteme ihtiyacım vardı- en azından sebze üretimi açısından. Geleneksel sistemlerin zaman açısından çok verimli olabileceğini anlamaya başladım. Bu bir tür ilkedir – daha az daha çoktur. Mesele toprakla çok uğraşmanın gerekmemesidir. Toprağı kazmanın gerekmediği bir sistem kullanıyorum – toprağı bir organik malzeme tabakası ile kaplıyorsunuz. Bunu bir kez anlayınca ve doğaya çok yakın çalışınca, çok az emek ve zaman girdisi ile çok fazla gıda üretebildim.

Başlangıçta bu tamamen benim özel ilgi alanımdı, tümüyle akademik çalışmalarımdan ayrı bir şeydi, ama son 5 yılda gıda üretimim akademik çalışmalarıma çok daha fazla yakınlaşmaya başladı. Bunun hakkında da materyal yazmaya başladım, birincil ilgi alanlarıma girmeye başladı.

Küresel ölçekten bakarsak, kentlerde yaşayan nüfus durmaksızın büyüyor, bu artış hiç durmayacakmış gibi görünüyor, ama şimdiden büyük kentlerde yaşayan nüfusu beslemek zorlaşıyor. Gıda güvenliği ciddi bir mesele haline geliyor. Sizce neden? Bir sorun mu var?

İngiltere’deki duruma bakarsanız, buna dönük bir algının oluşmaya başladığını görürsünüz. Kitleler içinde epey bir yetersizlik durumu var. Gıdaya erişim epey sınırlı. Kitlelerin gıdayı nereden edineceği ve ne yiyeceğine dair kararlar alması gerekiyor, özellikle paraları azalıyorsa. Düşük gelirliler açısından gıda güvenliği arayışının düşmeye başladığını düşünüyorum.

Belli bir dönem için, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kimyasal bazlı tarım ve artan bilimsel girdilerin bizi süreklileşmiş gıda kıtlığından özgürleştireceğine dair sahte bir iyimserlik vardı, bu ABD’nin gelişmekte olan ülkelerde propaganda ettiği yeşil devrimde çok fazla söyleniyordu. Tabii bu soğuk savaşın ve aynı ölçüde sömürgesizleştirmenin bir meselesiydi, çünkü ABD savaş sonrası sisteme egemen olmayı istiyordu. Bunu üzerinden gerçekleştirdikleri şeylerden biri de yetişen gıda eksikliğiydi. İnsanları ve özellikle de gelişmekte olan ülkelerdekileri, Soğuk Savaşta ABD kampında yer alırlarsa sınırsız ve tükenmez gıda temin edebileceklerine dair ikna etmek istediler. Bu etkin biçimde ABD’yi en büyük gıda ihracatçısı haline getirdi. Bu doğrudan politik bir amaçtı. Eğer benim yapmış olduğum gibi, ABD Ulusal Güvenlik Konseyinde yer alan tink-tank’leri ve tartışmaları incelerseniz, İkinci Dünya savaşı sonrası sistemi, ister gıda ihracatı isterse bunun için teknoloji ihracatı biçiminde olsun, gıda tedariki üzerinden kontrol etmenin geniş bir gündemleri olduğunu görürsünüz. Yeşil devrimde, hibrid tohumlar ihraç ediyorlardı. Bilirsiniz hibrid tohumlar prototip üretemez, ilk aldığınız yerden almaya devam etmek zorundasınızdır. Böylece genetik kaynaklara erişim üzerinden bağımlı hale gelirsiniz. Sistemi kontrol eden bir tür emperyalizme ulaşırsınız.

Tabii daha önceki form genetik olarak modifiye edilmiş organizmalara odaklanmıştı, bu yeşil devrim fikrini ileri taşımanın bir biçimiydi. Sahte bir iyimserlik vardı, bilim herşeyi çözer diye. Tabii ben bilimle çok uğraştım ve bilimi severim, ama bunun doğayla ve tarımda geleneksel ilkelerle uyumlu bir bilim olması gerekir. Karmaşık sistemlerde bilimin alanı, ki beni en çok ilgilendiren budur, daha da karmaşıklaşma doğrultusunda gidiyor ve karmaşık sistemlerdeki organizmanın kendi ilkelerine saygı duyup çok fazla müdahale etmeme gereği anlaşılmaya başlıyor diye düşünüyorum. Kimyasal bazlı tarımda bir tür imalatçı bakışı vardır, belli kimyasal elementleri, özellikle de nitrojen, fosfor ve potasyumu yükleyip verimliliği artırmaktır.

Bana göre gıda üretimi krizinde temel sorun bizzat toprağın kendisinin tahrip olmasıdır. Bu mesele uzun zaman önce 19. yüzyılda Justus von Liebig toprağın kimyasal analizini geliştirdiğinde ilk kez tespit edilmişti, o ne büyük bir tehlikenin gelmekte olduğunu görmüştü. Bu analiz Karl Marx tarafından da çok öngörülü biçimde yapılmıştı. Marx’ın Kapital’inde toprak sorununu ele aldığı bölümler vardır. Kapitalizmin uzun dönemli sorununa işaret etmişti – kapitalizmin doğayla, özellikle de toprakla ilişkiyi tahrip ederek, kendi öz temelini fiilen tahrip edeceğini göstermişti. Krizin altında yatan da bu, diye düşünüyorum. Tabii iklim değişimi de bunu daha beter hale getiriyor. İklim değişiminin ana göstergesi, hepimizin gördüğü gibi, aşırı doğa olaylarının giderek sıklaşması. Bu gıda güvenliği handikabının başlangıcıdır. Bunlar krizin arkasındaki temel meseleler diye düşünüyorum.

Kamuoyu düşüncesinde, en azından İngiltere’de, bunun bir sorun haline gelmekte olduğuna dair bir algı da gelişiyor, çünkü insanlar gıda kıtlığı ve spekülasyonunun bir yansıması olarak, fiyatların durmaksızın yükseldiğini görüyor.

Toprak tahribatı konusuna dönersek… Ne yapılması gerektiğini, kentlerde toprağın nasıl iyileştirilebileceğini düşünüyorsunuz? Zehirlenme var, çevremizde tüm şu kimyasallar var. Kent koşullarında gıda yetiştirmek gerçekten mümkün mü? Toprağı iyileştirmek için onu sadece organik atıkla kaplamak yeterli mi?

Belli projelerde bu sorunu çok somut olarak çözdüğümüzü düşünüyorum. Londra’da bir konut alanında bir proje yürütüyordum, düşük gelirli insanların yaşadığı bir alan. Çevresi boş olan yüksek bina blokları var, bu yeşil alanlarda gıda yetiştiriyorduk. Toprak analizi yapıp bir laboratuara gönderdik, bu vakada büyük bir kirlenme yoktu. Belki sandığınız kadar kötü değildir. Kent koşullarında görmek istediğim temel değişikliklerden biri toprak analizinin basitleştirilmesidir. Şu an çok karmaşık bir süreç gerektiriyor.

Londra Üniversitesi’nde benim çalışmakta olduğum bölüm, yol trafiğinden kaynaklanan toprak kirlenmesi üzerine bir araştırma yaptı. Ana yolların çevresinde gösterge istasyonları kurdular, yolun yakınında kirlenme oranlarını tespit edebilmek için. Yine bu da çok motive edici denilebilir, yolun 100 metre ötesinden itibaren topraktaki kirlenme büyük ölçüde düşüyor. Bu araştırma petroldeki kurşun oranının azalması ve zamanın büyük etkenler olduğunu gösteriyor. Gerçekte Londra’daki kirlenmenin birkaç yıl önce çok daha ciddi olduğunu, ama petrol formulasyonunun değiştirilmesiyle, şimdi daha az olduğu söylenebilir. Bunu Rusya koşullarında ve diğer yerlerde çalışmak ilginç olacaktır.

Bunlar sadece somut ölçümler vermek için. Bundan böyle kirlenmiş alanların gösterilmesiyle toprak kolaylığı geliştirilebilir. Bu araştırmayı Londra’dan Moskova’ya taşırsanız, sanıyorum ana yollardan 100 metre ötedeki toprakları tercih etmeniz gerekecek. Üçüncü bir olasılık da, yetiştirilen gıda için bir tür kapalı konteynırlar kullanmaktır. Londra’da benim baktığım bir proje vardı, gıda yetiştirmede büyük konteynırlar kullanılıyordu. Gıda toprakta değil kompost ile doldurulmuş konteynırlarda yetiştiriliyordu. Eğer topraktan kaygılıysanız denemeye değer.

Anlıyorum… O zaman açık çatı yüzeylerini de aynı şekilde kullanabiliriz.

Bu çok önemli. Binaların açık çatıları büyük çaplı gıda yetiştirmede kullanabileceğimiz yerlerdir. Bu örneğin ABD’de yapılıyor, çok üretken olan büyük kent çiftlikleri var. Burdaki bir sorun ağırlıktır. Ama kar ağırlığına göre belli sınırlamaların yapıldığı bina yapım düzenlemeleri var. Bu binanın açık çatısında toprak konulmasını kolaylaştırıyor. Belki Rusya’da da çatıların yeterince güçlü olduğunu keşfedersiniz.

Yeşil çatı fikrine ilişkin yapabileceğiniz bir diğer olasılık bir tür vahşi bir alan yaratmaktır. İngiltere’de yapılan bazı hoş deneyler var, ufalanmış kaya ve mermerden bir karışım yarattılar. Yabani bitkilerin kendilerini geliştirmelerini cesaretlendiriyor. Bu sizi şaşırtabilir ama kent, kırdan daha az kirlenmiş durumda. Yani kaba malzemeli yeşil çatılar yapabilirsiniz, yabani sebzeler yabani kuşları ve böcekleri çekerek kendini tohumlar. Kırlarda varolan pek çok hayvanı da orada görebilirsiniz. Bu aynı zamanda gıda yetiştirmede çok avantajlıdır çünkü tohumlayıcı böcekler ve zararlıları yiyen doğal geliştiriciler olur. Böylece doğal süreç ortaya çıkar. Bu araştırmaların gösterdiği, ki bu benim kesin hipotezimdir, kentlerde fiilen bir gıda devrimi başlatabiliriz. Bu kırlardaki tarımın da sürdürülebilir bir temelde yeniden yapılandırılmasını sağlar, çünkü kent gıdada daha kendine yeterli hale geldiğinde kırsal kesimin asalak kenti besleme yükünü azaltır. Teorik olarak kırsal kesimde sürdürülebilir bir sisteme doğru ilerleyebiliriz.

Röportajlarınıza kentlerdeki gıda üretiminin çok üretken olacağını ima ediyorsunuz – zaten aksi takdirde kentlerdeki nüfusu besleyemezse kentsel tarımın bir anlamı olmaz. Kentsel tarımın bir sonraki aşamaya, yani kent tarımında teknoloji ve değişik tekniklerin kullanılacağı aşamaya geçeceğini mi kastediyorsunuz? Eğer öyleyse, bizimle kentsel tarım üzerine bazı son bilgileri paylaşabilirsiniz.

Söylediğim gibi bilim bana çok heyecan veriyor ve bu açıdan bakacağımız alanlardan biri LED aydınlatmasıdır. Deney yaptığım şeylerden biri bu. Mavi ve kırmızı LED’lerden oluşan bir LED paneli yarattım, çünkü bu bitkilerin açıkça tepki gösterdiği ışındır. Avusturya’da eski öğrencilerimden biri daha gelişmiş bir LED kullanım düzeyi yarattı, bu sayede doğal ışık olmadan tamamen iç mekanda bitki yetiştirebiliyorsunuz. Tabii LED’lerde enerji verimliliği de oldukça yüksek. Bu henüz ortasında olduğumuz bir devrimdir, henüz sonunda değil. Fiilen hemen hiç enerji maliyeti olmadan ışık yaratabileceğimiz bir durumda olabileceğiz. Bina içlerinde kolayca gıda yetiştirebileceğiniz bir durum ortaya çıkacak. Bunu küçük çaplı denedim çalışıp çalışmayacağını görmek için- harika sonuç verdi. Ama LED devriminin geleceği hale önümüzde duruyor.

Çok güçlü biçimde bilimsel yaklaşım taraflısıyım ve ona inanıyorum, ama bu projelerde ihtiyaç duyduğumuz gerçekten işe yaramaları. Şu anda durum tam böyle değil- henüz çok başlangıç aşamasındalar. İhtiyaç duyduğumuz nasıl çalıştığını görüp kanıtlayabileceğimiz gerçek fiili projeler. Oraya ulaşıncaya kadar- işimiz çok zor ama buna inanıyorum.

Şu anda bakabileceğimiz en ilginç deneyimlerden biri ABD’de Milwauke’de yapılmakta olandır. “Büyüyen güç” adlı bir proje. Bu çocuk, Will Allen, tanışmışlığım var, sosyal yabancılaşmanın çok olduğu, genç insanların çetelere ve uyuşturu kültürüne sürüklendiği bir alanda bu projeyi yürütüyor. Bu Rusya’da da büyük sorun olan bir durum. Bu projeyle yaptığı şey hem gıda üretimi açısından çok etkin ama hem de topluluk içinden kök salıyor. Yerel gençliği projeye kattı ve topluluğa bu projeyle yeniden gerçek iyimserliği taşıdı. Aynı zamanda gıda yetiştirmek için kullandığı teknik harika. Bu balık ve sebze üretiminin bir karışımı olan bir aquaponik sistem. Bugüne kadar bildiğim en ileri sistem. Will’in yaptığını incelerseniz- bu geleceğimiz olabilir. Yüksek sosyallikle bütünleşmiş çok ileri bir teknoloji. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum!

Geleceğe bakarsak… Kentsel tarımın gelecekte nasıl olacağını görebiliyor musunuz? Neye benzeyeceğini belki söyleyebilirsiniz? Gıda güvenliği sorunlarını çözmemize yardımcı olacak mı?

Gıda krizinde stratejik çözüm tarımda daha büyük çaplı radikal değişimler yapmaktır. Yalnızca kentsel düzeyde bir sonuç vermez. Bir bütün olarak tarımsal sistemi değiştirmelisiniz ve bu oldukça karmaşık bir süreçtir.

Kırlardaki kırsal tarıma bakacak olursak, toprağın mevcut üretkenlik düzeyini düşünmemiz gerekir. Emek üretkenliği muhtemelen düşecek çünkü daha emek yoğun hale gelecek. Geleceğin tarımı daha emek yoğun olacak.

Bir gelecek tahmininde bulunmamı isterneniz, bir miktar de-urbanizasyon (kentlerden uzaklaşma-bn) olacağını düşünüyorum, çünkü kentsel kesimde çok fazla işsizlik var. Bu bazı gelişmekte olan ülkelerde şimdiden oluyor. Kırsaldan göç etmiş kitleler, Afrika’da örneğin, geldikleri yerlerle bağını sürdürüyor. Köyleri yeniden konumlandırma olanağı burada yatar. Sürdürülebilir bir tarımsal sistem yaratabiliriz. Buna tarımsal-ekoloji denilebilir. Tarımsal-ekoloji yalnızca fiili teknik çiftçilik sistemi değildir, toplumun nasıl örgütlendiğidir. Çok fazla olanak var, yalnız teknik değil, aynı zamanda toplumsal… bu beni şaşırtmaz. Çünkü, gerçekte, mevcut büyük çaplı tarım şirketleri çok doğa karşıtı bir şeydir ve kırsal toplum içinde bir toplumsal temelleri yoktur. Herhalde bir nevi gelecek vizyonu açısından çok farklı bir kırsal kesim olacak, bu aynı ölçüde yüksek üretkenliğe sahip sürdürülebilir bir sistemin temelini oluşturacak.

Çözmemiz gereken sorunlardan biri iklim meselesinin çözümünde tarımın yeri ne olacak. Bunu açıklamam uzun sürer, ama topraktaki karbonu ayrıştırmak için çok fazla teknik var, bu aynı zamanda fertilasyonu iyileştiriyor. Gelecek vizyonu açısından bu işin temel kısmı.

Kentsel gıda yetiştirmenin burada bir geçiş fazı olarak yer alabileceğini düşünüyorum. Şu anda her bir ve bütün kentler kırsalın asalağıdır ve onun tarafından beslenmeye dayalıdır. Kentler kendilerini beslemeye başlarsa, o zaman tarımın organik hatta yeniden yapılandırılmasına başlayabilirsiniz, çünkü kimsasal bazlı tarımdan sürdürülebilir organik tarıma dönüşüm gerçekte oldukça zordur ve zaman ister. Bu geçiş süreci kritiktir. Özellikle gıda sorunu açısından, mevcut gıda sisteminin gıda üretimini 2 ya da 10 yıl durdurmak imkansızdır, çünkü nüfusu beslemeye devam etmemiz gerekir. Gıda krizi açısından en zor sorun, sürdürülebilir bir sistem kuruncaya kadar ki bir kaç yıllık dönüşüm sürecidir. Buna stratejik açıdan bakarsak, kentsel gıda yetiştirme bir köprü rolü oynayabilir, kentin daha az asalak daha az gıda ithalatına bağımlı olmasını sağlar. Bu kırsal tarımda inanılmaz devrimci değişimin koşullarını oluşturur, gıda sorununa uzun dönemli sürdürülebilir çözümün asli temeli budur. Bu iklimi de iyileştirir.

Netleştirmek için soruyorum… Kentlerin bu dönemde yüksek teknolojili ve yüksek üretkenlikte kentsel çiftçilikle kendilerini besleyebileceğini mi söylüyorsunuz?

Yanıtın evet olduğunu düşünüyorum.

Singapur’u ele alırsak örneğin, ilk kentsel çiftliği 2012′de kurdular, günde 1 ton sebze üretiliyor burada. Bu geleneksel tarıma göre birim arazi başına 5-10 kat daha yüksek bir üretkenlik.

Aynen. Buna tamamen katılıyorum. Bunun tam da yapmamız gereken şey olduğunu düşünüyorum. Vurguladığım konu bunun kentin metabolizmasına nasıl uyarlanacağını anlamamız gerektiği ve Singapur’daki projeyle karşılaştırıldığında Will Allen’in projesinde fertilize edicilerin nereden geldiğini, sistemin nasıl çalıştığını, enerji talebinin ne olduğunu, vb tümüyle gösterebiliriz. Şu an eksik olan deneyim ve doğru yaklaşımın ne olacağına dair kanıtlar.

Bir yorum

  1. Yaziyi bir yere kadar okudum ve Türkiye’den verilen örnekler icinde nedense Kürdistan’da köy bosaltmalari, baraj projelerinin tarimi yok etmesi, kirsal alani daratlmasina hic deginilmedigini görünce, okumayi biraktim. Zira bir ülkeden söz ederken, devletin etnik temizlik icin uyguladigi bir politikanin ülke genelinde tarimi olumsuz etkiledigini görmezden gelmeyi kabul etmiyorum. Kürtlere uygulanan politikalari görmemek icin niye bu kadar direniyorsunuz anlamiyorum, bu politikalar bölgesel olabilir ama tüm ülkeyi etkiledi…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*