Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » “Kentsel Dönüşüm”le mücadele

“Kentsel Dönüşüm”le mücadele

Kentsel dönüşüm ve yıkıma karşı mücadelede perspektifimizin ana hatları “Kentin Değişen Yapısı ve Kent Yoksulları” broşüründe işlendi. Bu konuda, yazınımızın dışında kentin ve metropollerin dönüşümünü emperyalist kapitalizm geçirdiği dönüşüm ile birlikte inceleyen kitap ve makalelere ulaşmak mümkün ve bunlar hayli fazla. Bu literatür biraz incelendiğinde öncelikle “kentsel dönüşüm”den tek başına yıkımı ve yıkıma karşı mücadelenin anlaşılmaması gerektiği görülür. Yıkım, üzerinden atlanamayacak, işin önemli bir parçasını oluştursa da meselenin sadece yıkım ile sınırlı olmadığının görülmesi ve faaliyetin buna göre şekillendirilmesi gerekiyor. Burada sorunun asıl odaklandığı nokta, sermayenin yeni ihtiyaçları doğrultusunda kentin, dış–iç tüm mekanlarının, bir bütün olarak kentsel mimari yapının baştan aşağı değişmesidir. Kentlerin dönüşütürülmesi, ve yeni neoliberal mimari, önceki statik ve küresel düzeyde sermayenin akışkanlığını engelleyen tüm faktörlerin ortadan kaldırılması büyük hamlesidir. Türkiye gibi kapitalist gelişmenin hız kazandığı ülkelerde çözülememiş hukuksal üst yapı sorunların burjuvazi için yarattığı sorunlar oldukça net gözlemlenebilen bir olguyken, özellikle son 4-5 yıllık süreçte kentlerin yeniden yapılandırılması doğrultusunda çıkartılan yasa ve yönetmeliklerle (il idare ve yerel yönetimler yasası) saldırılara hız kazandırıldı.

Meta üretimini arttıracak, dolaşımına yoğunluk kazandıracak, bunu yaparken hız-zaman-mekan parametrelerinin belirleyici noktada durduğu bir biçimde kentler baştan aşağı yeniden yapılandırılıyor. Başta büyükşehirler olmak üzere sanayi yoğun kentlerin bir çoğu sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenleniyor.

Kapitalist sistemin her aşamasında üretim ve tüketim biçimleri her zaman birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olmuştur. Üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin dönüşümü, kaçınılmaz bir biçimde tüketim biçimleri ve ortamlarının da eşgüdümsel dönüşümünü doğurmuştur. Bugün bir bütün olarak üretim, tüketim ve yaşam alanlarının tümü baştan aşağı yeni bir perspektifle ele alınıyor. Üretim, tüketim ve yaşam alanlarına dair neo-liberalizmin mekansal yeniden örgtlenmesinde yeni teknolojilerin sağladığı imkanlara bağlı olarak geleneksel kent kavramı ve yaşamı çözülürken, hiyerarşik ve yoğun kent merkezleri yerine, çok merkezli bir yapıya geçiş yapılıyor. Bu, buna eşlik eden yeni bir toplumsal yaşam formatı demektir. Mekan algılayışı, hız-zaman-verimilik parametrelerine göre yeniden oluşturulurken, mekanlar birbirleriyle daha iç içe ve haraketli tarzda yeniden inşa ediliyor. Mekanın kendisi karlılığın maksimalize edileceği bir araç olarak düşünülüyor. Mekan tıpkı emekgücü, üretim ilişkileri ve araçları, kamusal hizmetler vb. gibi nesneleşmiş, metalaştırılmıştır. Tıpkı eğitim ve sağlığın metalaştırılması ve içinden insan faktörünün, toplumsal ihtiyaç ve özlemlerin çekilip alınarak herşeyin kara ve piyasa bağlanması gibi, mekanlar-mimari-kentlerin yapısı da aynı akibete uğramaktadır. Kentsel dönüşüm kapitalistler için sermaye birikimi alanı haline gelmiştir. Tekeller için kentler birer rant kapısıdır, arsa ve binaların ucuza kapatılmasıyla birikmiş artdeğere büyük sermayeler tarafından el konulurken, kentler artı-değer sömürüsünün en hızlı ve en yoğun bir biçimde gerçekleştirilebilmesi doğrultusunda biçimlendiriliyor.

Bu bağlamda kentsel dönüşüm yerel değil uluslararası bir boyuta sahiptir. Uygulanmaya çalışılan projeler sadece ilgili yerel ile sınırlı düşünülmemelidir. İşçi sınıfı ve kent yoksulları için saldırı demek olan her bir projenin -en yerel görünenin bile!- mutlaka uluslararası bir bağlantısı ve anlamı bulunuyor. Finansal desteğin ağırlıklı kısmı bankalar, uluslararası konsorsiyumlar tarafından sağlanmaktadır. Banka ve inşaat tekelleri, taşeron firmalar, çimento-demir, diğer inşaat malzemeleri üreten sanayi işletmeleri, büyük ulaşım ve taşımacılık tekelleri, arazi spekülatörleri, müteahhitler, yiyici bürokratlar, belediyeler bu büyük şebekenin görünen/görünmeyen aktörleridir. Çalışmamızın kapsamına tüm bu aktörler; hem bir bütün olarak, hem de ayrı ayrı hedefler olarak girmelidir. Bu anlamda kentsel dönüşüm sorununa yaklaşımımız aynı zamanda her bir çalışmamız, çalışma alanımız ve özellikle ilgili sektörler içinden tanımlanmak zorundadır. Bankalar, inşaat tekelleri, ulaşım-taşımacılık sekörü/firmaları, belediyeler…

Kentsel dönüşüm saldırısı sadece işçi ve kent yoksullarının yaşam alanlarına yönelik talan ve yağmanın konusu değil, aynı zamanda burjuvazi için stratejik önemde olan ulaşım-taşımacılık ağının uluslararası düzeyde birbirleriyle daha dolaysızlaşarak ilişkilendirilmesinin de konusudur. Özellikle Kuzey Kürdistan ve güneyde açılan ve etkinlik kazandırılan yeni havalimanları, (İstanbul’da Sabiha Gökçen’in ağırlık kazanması) stratejik limanların yer değişimi, bunların karayolları ve demiryollarına bağlanması, veya varolan stratejik limanlara demiryolu ve karayollarının daha kısa yoldan bağlanması… Ülke baştan aşağı yeniden yapılandırılıyor. Ulaşım ve taşımacılıkta hız ve güvenirlik esas parametredir. Karadeniz’den başlayıp Mersin Limanı’na uzanan, keza Avrupa’dan, İstanbul-İzmit-Mersin limanına bağlanan, Mersin’den Türki cumhuriyetlere ve Ortadoğu’ya açılan stratejik geçiş noktaları da aynı şekilde yapısal dönüşüm konularıdır. Mersin Limanı’nın önceki dönemlerden daha da fazla olarak stratejik önemi artıyor. Örneğin Haydarpaşa limanının parçalanması, bir kısmının Avcılar Ambarlı’ya taşınması, bir kısmının da İzmit-Dilovası limanına taşınması gündemdedir. Bu, Marmaray projesi ile birleşik düşünülmeli, Haydarpaşa Garı’nın Gebze’ye taşınması da keza aynı sürecin parçaları olarak algılanmalıdır. Marmaray projesi Gebze’yi Halkalı’ya bağlıyor.

Kapitalist gelişmenin her bir dönemi için belli bir toplumsal ilişki ve örgütlenme biçimine karşılık gelen belli bir mimari yapı ve anlayışı vardır. Toplumun kendisini yeniden üretmesini sağlayan güçler ile mevcut mekan-zaman anlayışı arasında güçlü bağlar bulunur. Toplumsal düzeyde mekan ve zaman algılayışı belli bir üretim biçimine denk gelirken, mekan ve zaman anlayışının değişmesi, değişmeye başlayan belli bir üretim biçiminden çıkışını alır. Bu bakımdan üretici güçler ve üretim ilişikilerinin değişen önceki biçimleri, mekan anlayışını zaman algılayışından, zaman algılayışını da mekan anlayışından bağımsız düşünmememizi gerektirirken, bugün kapitalist egemenlik mekan-zaman ilişkisini birbirinden kopartarak ele alma eğilimindedir. Zamanın ve mekanın kontrolü, kapitalist gelişme ve hakimiyetin vazgeçilmez koşulunu oluşturmaktadır ve bu yansısını mekanların yeni dizaynında bulmaktadır. Burjuvazi bugün önceki kenti, mimari yapısını ve anlayışını tümüyle değiştiriyor ise biz bundan değiştirmeyi istediği sınıfsal, toplumsal ilişkileri ve örgütlenme biçimini anlamalıyız ve buradan bakmalıyız. Bu kapsamda da kentsel çevre sorunu, öncelikle mekanı düzenleyecek teknik bir plan sorunu değil üretim ilişkilerinde bir değişim, toplumsal ilişkilerin yeni bir temelde kurulması sorunudur. Kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlık düzeyine taşıyıp şiddetlendirdiği sınıfsal-toplumsal bir nitelik kazanmış olan, doğayla insan ve insanın insanla olan çelişkilerini çözme sorunudur. Kentsel planlamanın merkezine, bütün yönlerden sosyal yaşam ve ilişkileri geliştirmeyi ve bu temel üzerinde sosyal üretkenliği (sadece ekonomiyle sınırlı olmayan) geliştirmeyi koyan, özgür ve yaratıcı gelişimin önünü açacak, toplumsal düzeyde ve toplumla bireyin ilişkisinde sinerji oluşturacak, toplumsal düzeyde ve bireyler arasındaki ilişkilerde etkileşimi ve kolektivizasyonu artıracak, insanın doğayla ilişkisinde, eko-sistem bütünlüğünü koruyan, bu ilişkiyi ortak yaşarlık temelinde etkin ve yaratıcı biçimde kurmasını sağlayacak bir yaklaşım olacaktır. (Kentin Değişen Yapısı ve Kent Yoksulları) Bu önemli bir noktadır. Kent sorunu bu anlamda öncelikle sınıfsal – toplumsal mücadele, örgütlenme, bir bütün olarak yaşamın yeni bir temelde örgütlenmesi sorunudur. Kentsel dönüşümde asıl gizlenen, gerek devrimciler ve gerekse de işçi sınıfı ve kent yoksulları tarafından görülmeyen, ama dolaysızca savaş açılması gereken odak nokta buradadır!

Dolayısıyla da metalaştırılan sadece mekanlar değil, mekanların yeni örgütlenmesine bağlı olarak onun içinde soluk alıp veren, verecek insan-insan ilişkileridir. Metalaştırılan insan-insan ilişkilerinde mekanın ve mimarinin yeni neoliberal dönüşümünün belirleyici etkisi vardır. Bu, ilk bakışta görülemeyen bir noktadır: metalaştırılan insan ilişkilerinin üzerinde yükseldiği maddi zeminlerden birisi de, mekanların (üretim, tüketim ve yaşam alanları) neoliberal dönüşümüdür. Bu anlamda sınıflar arası yeni neoliberal ilişki biçimlerinin somut toplumsal temeli, kentin yeni mekansal örgütlenmesi içinde biçimlenmektedir. İşte, kentsel dönüşüm salıdırısına karşı çıkış noktamızı oluşturan da budur. Kentsel dönüşüm saldırısını sınıfsal temellerinden kopartan, bu anlamda işçi sınıfı mücadelesinden ayıran yaklaşımlarla aramızdaki en temel fark buradadır.

Kentsel dönüşümde yeni mekanlar, bu mekanların dış çevreleri ve iç yapılarıyla yeni kurgusu demek; sosyo-ekonomik temelin değişmesinden çıkışını alarak, öncekinden sadece biçimsel olarak değil içeriksel yönüyle de farklılaşacak -ve bugün için farklılaşmaya başlayan- sınıf ilişkileri demektir. Kentsel dönüşüm burjuvazi açısından toplumsal örgütlenmenin farklılaşması demektir ve bu aynı şekilde, işbölümünün, kültürün, zaman algılayışının, mekan-zaman ilişkisinin, siyasal ve toplumsal ilişki ve yaşam biçimlerinin, alışkanlıkların, önceki değer yargılarının, aile yapılarının, birey oluşumlarının kökten değişmesine karşılık gelir. Kentsel dönüşümü biz yıkımın yanında değiştirilmek istenen ve oldukça da yol alınan sınıfsal, toplumsal ilişki ve yeni örgütlenme biçimleri dolayımında düşünmeliyiz.

Neoliberal kapitalizmin yeni mekansal örgütlenmesi esasında ve temelde onun önceki mekansal çerçevedeki toplumsallığının ve bu toplumsallığın örgütlenme tarzının baştan aşağı dönüşmesidir. Neoliberal kapitalist egemenliğin katmanlı yapısı, onu toplumsallığı ile birlikte düşünmemizi gerektiriyor diyoruz, kentsel dönüşüm sorununa yaklaşımımız burjuvazinin toplumsal iktidarına, bu iktidarın somutlanan mekan-zaman anlayışına, oradan da metalaşan kent yaşamına karşı savaşımda somutlanmalıdır. Burjuvazi siyasal iktidarını olduğu kadar, toplumsal iktidarını da önceki mekan-zaman algılayışını baştan aşağı değiştirerek yeniden kuruyor. Kentsel dönüşüm saldırısı, işçi ve kent yoksullarına fiili yıkım getirecek olmasının yanında, saldırının pek görülmeyen, ama bizim için özellikle görülmesi gereken atılan bu stratejik adımdır.

Kapitalist örgütlennemin önceki mekansal temeli değişiyor. Ekonomik, sosyo-kültürel kent yaşamı, toplumsal ilişkilerin farklılaşması, neo-liberal yeni birey oluşumları, bireyler arası yeni ilişki biçimleri, mekanın neoliberal yeniden örgütlenmesi içinden hız ve biçim kazanıyor. Artıdeğer sömürüsüne hız ve derinlik kazandırılması, metalaştırılan ilişkiler, meta bağımlılığı, tüketim, meta fetişizmi, bu sürecin merkezinde duruyor.

Dolayısıyla da burada kentsel dönüşüm derken evet işçi ve kent yoksullarının barınma hakkının ellerinden alınmasını ve yıkımı anlamalıyız, ama bu tek başına mekanın yıkımı sorunu değildir ve buraya daraltılmamalıdır. Biz emekçilerin yaşam alanlarını ellerinden alan, onları kentin dışına iten, sağlıksız mekanlara mahkum eden, evsiz barksız bırakan kapitalistlere ve onların devletine, bu yıkımın aracıları ve kapitalistler için rant kapısı haline getirilen belediyelere karşı mücadele edeceğiz ve emekçilerin evlerini yıktırtmayacağız, ama aynı zamanda sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulan, toplumsal ihtiyaçlarımız için değil kapitalistler için maksimum kar getirsin ve artı-değer sömürüsü daha akışkan bir nitelik kazansın diye dönüştürülmek istenen kent-mekan-mimari ve toplumsal ilişkiler anlayışına da karşı çıkacağız. Yıkıma karşı mücadelede bu bakış açısıyla hareket ettiğimizi söylüyor olsak dahi temelde bu, işçi ve emekçiler için “Nasıl bir kent ve kent yaşamı?” sorusunu havada bıraktığı için özellikle önemlidir. Dar tepkisel muhaliflik bugün kentsel dönüşüm sorununda tek başına “Yıktırtmayacağız” bakış açısında somutlanıyor. Yürüyüş, İşçi-Köylü, ESP bu dar muhalifliğin başını çeken çevrelerden. Diğer yönden ise Halkevleri, ÖDP ve EMEP’in başını çektikleri düzeltilmiş kapitalizm alternatifciliği ile varolan ve çalışma yürüten çevreler var.

Kuşkusuz ki evlerimizi başımıza yıkmak isteyen, emekçileri sağlıksız ve kötü şartlarda yaşamaya mahkum eden sermaye ve devletine karşı mücadele devrimci mücadele özelliğindedir, ama karşısına nasıl bir kent yaşamı, yepyeni temelde hangi içerik ve biçimde toplumsal ilişkiler istediğimizi koymadığımızda ve bunu örgütlemeye girişmediğimizde bu bakış açısı muhalifliğiyle kalır ve yıkımı nihayi olarak durduramaz. Dahası alttan alta işleyen ve yayılması hız kazanan metalaşmaya ve meta ilişki ve bağımlılığına karşı hiçbir şey yapmamış olur. Mekanın metalaştırılması, mekan-insan ilişkileri dolayımında örgünlük kazanan kapitalist egemenliğin temel halkalarındandırlar. Saldıracağımız yer tam da burası olacaktır o halde!

Sorunu çözme perspektifiyle yaklaşmak bambaşka bir bakış açısını gerektiriyor. Çalışmamızın merkezine bu oturacaktır. Tek başına karşı olup muhalefet etmeyi, neyi nasıl istediğimiz içinden tanımlanmamış kendinden menkul bir hayırcılık değil, ya da düzen içi bir alternatifcilikle de değil, kurucu olmayı gerektiriyor. “GÜVENİLİR, SAĞLIKLI, İNSANCA YAŞANACAK KONUT VE KENT, İNSANCA YAŞANACAK ÇEVRE!” talep ve sloganı, metalaştırılan kapitalist kent ve kent yaşamına alternatif sosyalist bir kent ve yaşamının somutlanmasına geçiş halkamızdır. Tekellerin sermaye birikimi artsın, karları yükselsin, bizi metalaşmanın batağına sürükleyip insan olmaktan çıkartsın, şehrin en nezih yerlerinde boğaza nazır, ellerinde viski bardaklarıyla keyif çatsınlar diye değil, toplumsal-insanal ihtiyaçlarımız doğrultusunda işçi ve kent yoksullarının insanca yaşayabilmesi için kentsel dönüşüm! Evet işçi sınıfı ve kent yoksullarının da kentsel dönüşüm programı olmalıdır ve olacaktır. Biz bu ve diğer kentleri yaşanabilir buluyor muyuz ki? Düzeltilmesini mi istiyoruz, yoksa onu tüm toplumsallığı, insan anlayışı, kültürü, ilişki biçimleriyle yıkmayı ve yerine yepyeni, sosyalist temelde kurulacak bir sistemi mi koymayı istiyoruz? Kalkış noktamızın ruhu buradadır. Bu noktada ortaya koyacağımız alternatif, anticilik ve hayırcılık ile sınırlı bir alternatif olamaz.

Kentsel dönüşüm konusunda parti ve meslek odalarının, akademisyenlerin, kent meclisine kadar uzanan, şehircilik, planlama, kentin sosyal mekan olarak görülmesi üzerine geliştirilmiş görüşleri bulunuyor. Bunların birçoğundan yararlanmalı, değerlendirmeli, öğrenmeli, ama eleştirel gözlerle bakmayı da ihmal etmemeliyiz. Özellikle yaygınlaşmakta olan toplumsalcı-sivil toplumcu, reformist kentsel planlama ve bunların alternatif olarak sunulmasına karşı dikkat edilmelidir. Koyulmaya çalışılan alternatif, karşıt bir kavrayış ekseninden gelmiyor ve devrimci mücadele biçimleri ve bütünlüğüyle birleşmiyorsa alternatifcilik toplumsalcı liberal reformizm üretmekten kurtulamıyor. Bu noktada liberal reformist bakış açıları, yaşanabilir kent isteği doğrultusunda düzeltilmiş kapitalist kent yaşamını savundukları için ana akım özelliği kazanan çevrelerin çalışmaları eleştirel gözlerle özellikle incelenmelidir. Anticilik ve hayırcılık ile olduğu kadar kırmızı çizgilerimizi buradan da çekmeliyiz. (Yeşiller, Brezilya -sosyal forumun yapıldığı kent-, ÖDP, EMEP, Halkevleri, mimar-mühendis, akademisyenler.. vs.) Toplumsalcı, sivil toplumcu liberal reformist, anarşizan eğilimler; yeni toplumsal hareketler dolayımıyla yaygınlaşmakta, bu akımların çoğu için “Başka bir dünya -kent- mümkün!” sloganı düzeltilmiş kapitalizm sınırlarını aşamamakta, sundukları alternatif de liberal reformist bir karakterde düzen içi sınırlarda seyretmektedir.

Kapitalist talan ve yağmaya ve onun kentsel dönüşüm adı altındaki saldırısına karşı, sosyalist temeldeki somut kentsel dönüşüm programının, bu açıdan da ortaya koyacağımız alternatifin içermesi gereken özellikleri şöyle toparlayabiliriz:

1) İşçi ve kent yoksullarının ihtiyaç ve özlemlerinin merkeze alındığı, -konut, ısınma, ulaşım, organik-GDO’suz sağlıklı gıda, eğitim, sağlık- insanca yaşanabilir somut bir kent- çevre programına sahip olmak yaşamsaldır. Bu olmadan anticilik, hayırcılık ve müzmin muhaliflikten çıkılamayacağı gibi, soruna yaklaşımda parametrik bir değişim de yaratılamaz.

Hali hazırda kapitalizme karşıt bir cepheden gelen, işçi sınıfını ve kent yoksullarını ortak paydada birleştirecek sosyalist bir kent programı bulunmuyor. Örgütlenme biçimleri yönüyle esinleyici örnekler yaratılmaya başlansa da içerikte, sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm ekseni ya çok zayıftır ya da hiç yoktur. Kent ve çevre programımız, sosyalist toplumsal yaşam ve ilişkilerin örgütlenmesini hedeflemeli, sosyalizm salt bir propaganda unsuru olmaktan çıkmalı, toplumsal yaşama yön veren, somut, elle tutulur, istenebilir bir ihtiyaç haline getirilebilmeli. İşçi sınıfı siyasetinin bugün ön açarak örgütlemeye girişeceği nokta da burasıdır. Fakat bu tür bir çalışmanın bizi oldukça zorlayacağı da açıktır. Bizi de içine katmak koşuluyla, toplumsal yaşama, onun sorunlarına yönelik varoluş devrimci-demokratik muhaliflik sınırları aşabilmiş değil. Toplumsal yaşamın sosyalist bir temelde dönüştürülmesinden, sosyalist temelde bir kent yaşamından ve ilişkilerinin örgütlenmesinden sosyalizmin genel doğrularının propaganda edildiği bir çalışma anlaşılmamalıdır.

Sosyalist bir kent programının ortaya çıkartılabilmesi, çalışmanın zorlu başlangıç konusudur. Önceki çalışma tarzlarından/tarzımızdan farklı olarak bu sefer tersten başlanmalıdır. Alternatifin ortaya nasıl çıkartıldığı, alternatifin içeriğini belirleyecek olması bakımından temel önemdedir, böyle görülmelidir. Kapitalizme karşıt sosyalist toplumsal kent yaşamının somut görüngüleriyle ortaya koyulması bir süreç olarak kavranmalıdır. İçeriğin gücü ve onunla yaratmayı istediğimiz yeni sosyalist toplumsal ilişkiler, örgütlenmenin nasıl yürütüldüğü ile yakından ilişkilidir. Kapitalizmin metalar dünyasına karşı, toplumsal sosyalist bir alternatif yaratmak ve örgütlenme ve mücadelenin de bunun üzerine oturması sadece Türk ve Kürt proletaryası ve kent yoksulları için değil, bizim, devrimci-sosyalist işçi sınıfı siyaseti için de temel bir dönüşüm konusudur. Mücadelenin toplumsal temellerinin yaratılarak örgütlenmesi başka bir düzlemdir. İşçi sınıfı ve kent yoksullarıyla karşılıklı etkileşime dayalı, içten dışa ve dıştan içe hareket tarzını esas alan bir bakış açısıyla hareket edilmediği durumda, hem içerden ve içerikten bir dönüşüm sürecine adım atılamaz, hem de tüm niyet ve isteklerden bağımsız olarak çalışma asli muhattaplarına dışsal kalır.

2) Ortaya koyacağımız sosyalist kent programı, perdelenen sınıf ayrımlarını deşifre etmeli, sermaye egemenliğine, işçi ve kent yoksullarının yaşamlarını ve yaşam alanlarını=toplumsal-insanal ihtiyaç ve özlemlerinin metalaştırılmasına karşı çıkmalı, bu anlamda sınıfa karşı sınıf ekseninde güçlü bir antikapitalist içeriğe sahip olmalıdır. Kapitalist sistem karşıtlığı, metalara, metalaştıran toplumsal-insanal ihtiyaçlarımıza karşı olmayı gerektiriyor. Sosyalist temelde yeni toplumsal ilişkilerin geliştirilmesi sorunu, proletaryanın ve mütefiki kent yoksullarının iktidar mücadelesinden bağımsız düşünülemeyeceği gibi, aynı şekilde proletaryanın ve mütefiki kent yoksullarının iktidar mücadelesi de, haklarını kazanarak ilerlemekten, reformlar için mücadeleden de bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla da burada reformlar için mücadelenin kapsamı, sosyalist temelde yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerinin oluşturulmasıyla, işçi sınıfı ve kent yoksulları için kültürel bir dönüşüm sürecidir.

Nesneleştirilme ve edilgenlikten çıkış! Kent yaşamının emekçilerin lehine planlaması, bu süreçte işçi sınıfı ve kent yoksullarının sorunun çözümünde özneleşmelerini gerektiriyor. Özneleşmeden anladığımız tek başına yıkıma karşı mücadele değil ise, kapitalist kent ve yaşamına karşı alternatif sosyalist kent ve yaşamının planlanarak savunulması ve bunun için mücadele kolayca görülebileceği gibi, muhalif ve dar tepkiselci özneleşmeyi yadsıyan sosyalist özneleşmedir ve bu, bu bağlamda işçi sınıfının yönetmeyi öğrenmesine geçişini gerektiriyor. Mücadele ve örgütlenme perspektifimizin merkezinde durması gereken sosyalist siyasal/toplumsal özneleşmedir. Bu özgüvenin yaratılması uzun soluklu bir çalışmanın konusudur. Birkaç çalışma içinden sonuç almayı özellikle terk etmemiz gereken zorlu dönüşüm konularımızdan birisidir bu. Sosyalist siyasal ve toplumsal özneleşme kent yaşamında proletarya ve kent yoksullarının sorunu kendi lehine çözen ve çözebildiği oranda da kendi toplumsallığını yaratan içerimdedir. Sorunun toplumsallaşan proletaryanın lehine çözülebilmesinde, proletaryanın ittifaklarıyla birlikte, siyasal, toplumsal, örgütsel ağırlığını koymasını gerektiriyor. Bugün Türkiye proletaryasında gerek nicel ve gerekse de nitel yönleriyle bunu yapabilecek güç vardır. Lenin aralık 1917’de büyük sosyalist devriminden önce, “Sadece burjuvazinin devleti yönetmeye yetenekli olduğu önyargısına karşı mücadele başlatmalıyız.” diyordu ve bununla işçi sınıfının yönetmeyi öğrenmesinin devrim sonrasının işi olmadığını ısrarla vurguluyordu. Sosyalist toplum düzeninin kurulması doğrultusunda proletaryanın vereceği savaşım tek başına burjuva iktidarını alaşağı edilmesiyle sınırlı değildir ve olmayacaktır. Türkiye’de proletarya ve onun ittifakı kent yoksulları kitlesinin iktidarı almaya cüreti asıl, yönetmeye dair süreç içinde, yeni mücadele ve örgütlenme eksenleri üzerinden kazanacağı özgüvenle gelişecektir. Bu da bu mücadelenin yaratması gereken toplumsallığı ile ilgilidir. “Güvenilir, sağlıklı, insanca yaşanacak konut ve kent, insanca yaşanacak çevre!” işçi sınıfı mücadelesinin dolaysız konusudur ve sınıf mücadelesinin diğer konu ve gündemleriyle iç içe ele alınmak zorundadır.

Bu noktada örneğin işçi sınıfının ücret sorunu onun temel harcamalarından birisini oluşturan kira giderinden, barınma hakkından bağımsız düşünülemez. Kiralar ücretin üçte birini geçmeyecek oranlara çekilmeli, işsizlere kira yardımında bulunulmalı ve sadece bunlarla sınırlanmadan, kiracı haklarını koruyan, kiracıların örgütlenmesine (tüketici dernekleri gibi) geçiş yapılmalıdır, yapmalıyız.

Yine aynı şekilde sağlığın paralılaştırılması, yaşama hakkının elden alınmasıdır diyoruz. İşçi sınıfı ve kent yoksullarına söylenen paran kadar yaşadır. Sağlık hizmetlerinin paralılaştırılmasına karşı olmanın yanında mücadele ve örgütlenme kapsamımızın içine sadece hastalanıldığında sağlık hizmetlerinin hızlıca ve parasız alınabilmesi değil, hastalanmanın önceden önlenebilmesi için yaşam alanlarının buna göre düzenlenmesi ve bu doğrultuda mücadeledir. Hava kirliliği, emekçi semtlerinin çöpleşmesi, baz istasyonları, sağlıksız gıdaların satışının yasaklanması, gıdanın ucuzlaması, insan sağlığını tehdit eden ve modern kent yaşamının hastalığı olarak anılan stres etmenlerinin ortadan kaldırılması… Yanı sıra ulaşımın paralı olması ve fiyatlarının düşürülmesi evet önemli mücadele konuları arasında, ama bir de ulaşımda insan sağlığını tehdit eden etmelerinin ortadan kaldırılması da bir o kadar önemlidir ve bu da kentsel dönüşüm ile de ilgilidir. Trafik sorunu, özellikle emekçi semtlerine otobüs seferlerinin seyrek aralıkla yapılması, uzun yollar, ayakta yolculuk, balık istifi gibi otobüslere tıkıştırılan işçi ve kent yoksulları…

Kentsel dönüşüm saldırısı aynı zamanda ve aynı yoğunlukta emeğin korunması mücadele ve talepleriyle iç içe düşünülmeli. İnsanca yaşanacak kent ve çevre istemi, toplum yaşamını tehlikeye sokan her etmenin ortadan kaldırılması, özcesi işçi sınıfı ve kent yoksullarının ihtiyaçları doğrultusunda kent yaşamının yeniden düzenlenmesi…

3) Örgütlenme biçimleri –temel olan biçimlerin yanında, alt, bağlı ve çevre örgütlenmeleri– ara örgütlenmeler: yeni mücadele ve örgütlenme modellerinin oluşturulması… Bu, oluşturulacak sosyalist kent programıyla, programın örgütleniş biçimiyle uyumlu olmalı. Mücadelenin dar bir çerçevde değil, kitlesel ve hareket zemininde gelişmesini gözeterek, hiyerarşik, katı ve farklı kesim ve uzmanlıkların dışarıda tutulduğu dar bir örgütlenme biçiminde değil, ağ tarzında gelişen ve buradan güçlenen, bu açıdan da örgütlenmede iç demokrasinin gelişmesine ve işlemesine özellikle dikkat ve önem gösteren bir anlayışla hareket edeceğiz. Sosyalist demokrasi bu bağlamda tek başına siyasal bir propaganda sloganı olarak değil, işçi sınıfı ve kent yoksullarının kitlevi örgütlenmelerinde somut ilişki biçimleri anlamında işleyen, hayat bulan, gerçek bir şey olmalıdır. Fabrika işçilerinden, diğer emekçilerden, mahalle-sokak temsilcilerinden, öğrenci temsilcilerinden, küçük esnaf temsilcilerinden, sendika şube ve yerel dernek temsilcilerinden oluşan, kent planlaması, çevre, sağlık, hukuk konularında mesleki demokratik kurum temsilcisi uzmanlarında içerisinde yer alacağı kent konseyinin kurulmasına yönelmeliyiz. Bugünkü somut durum içinden düşünürsek, Kent Konseyi’nin oluşturulmasına ilk etapta geçiş yapılamayacağı ortada, ancak, sözü edilen genişlik bugün çalışmaya nasıl başlamamız ve hangi perspektifle yürütmemiz gerektiğine dair uyarıcıdır. Sosyalist kent planlaması; çevre, sağlık, hukuk konularında içerisinde bizim de bulunduğumuz, ilk etapta işçilerin, kent yoksullarının, mesleki demokratik kurum temsilcisi uzmanların, sendika uzmanlarının yer alacağı geniş bir ekip çalışması üzerinden yürütülmeli ve öyle başlanmalıdır. “Ne yapmak istiyoruz, neyi hedefliyoruz?” sorularını ortaya koyan, geniş bir bileşenle tartışan ve birlikte oluşturmaya yönelen açık bir ilişki geliştirilmelidir. Toplumun farklı kesimlerinin, farklı uzmanlıkların içeresinde yer aldığı platform – forum tipi örgütlenmeler bulunuyor. Bunların içerisine girmeli, hem çalışmaya dahil olmalı hem de içerden bir dönüştürücülükle hareket etmeliyiz. Örneğin “Gülsuyu-Gülensu Dayanışmacı Planlama Atölyesi” bu noktada iyi bir örnek olarak incelenmelidir. Anket çalışmaları, mülakat çalışmaları, bina, sokak analizleri, fotoğraf, sinema, edebiyat, çocuk, kadın, resim gibi etkinliklerin de gerçekleştirildiği, fakat en önemlisi de tüm bunların Gülsuyu-Gülensu işçi ve kent yoksullarıyla birlikte yapıldığı, birlikte karar alındığı bir yaklaşımla hareket ediliyor.

Yıkımın gündem olduğu emekçi semtlerinde en sık görülen temel örgütlenme aracı derneklerdir. Dernek tipi örgütlenme emekçiler için dayanışma ve siyasal-sosyal ortam imkanı sağlıyor. Kent yoksullarının önemli bir kesimi, en dinamik öncü kesimler dernekler içinde yer alıyor. Düzensiz çalışan, yarı işçi yarı işsiz, taşeronlaşmanın en yoğun olduğu sektörlerde çalışan, bu anlamda İstanbul için metal, tersane, perto-kimya ve himet sektörlerinde çalışan, vasıfsız-yarı vasıflı işçilerin ve kent yoksullarının ağırlıkta olduğu kesimlerdir. Yaşam olanakları iyice daralan, bıçağın kemiğe dayandığı kesimler. Kentsel dönüşüm dinamiğinin öncü kesimleriyle buluşmak yaşamsaldır, bu içeriden bir dönüştürücülükle gerçekleşmek zorundadır ve tek araç üzerinden ve o aracın mutlaklaştırılmasıyla başarılamaz.

Çalışmada örgütlülük halkaları, örgütlülük biçimleri, farklı ihtiyaçlara tekabül eden geçici örgütlenmeler ile örgütlülük düzeyleri farklı, her birisi çalışmanın farklı sorunlarına çözüm üretebilen farklı çeşitlilikte örgülülük biçimlerine ihtiyaç var. Bu örgütlülük halkalarının her birisi mücadelenin farklı ihtiyaçlarına çözüm üretmeye çalışan, ve mücadelenin farklı ihtiyaçlarından doğan örgütlenmelerdir, örgütlenmeler olmak zorundadır. Bu anlamda, çalışmanın merkezine örgütlülük halkalarıyla sınırlı, birkaç örgütlenme biçimi koyulamaz. Dolayısıyla da merkezi örgütlülük halkalarından başlayarak örgütlenme biçimleri esnek ve yüksek bir hareket kabiliyetine sahip olacak şekilde ve birbirine geçişli tarzda kurulmalıdır. Bu noktada istediğimiz ve odaklanmamız gereken nokta örgütlenmenin hareket temelinde yürütülmesidir. Dar propaganda biçiminde ve çevre tarzı bir örgütlenme ve onun dar merkeziyetçilik biçiminde somutlanan devrimcilik anlayışıyla değil, merkeziyetçiliği dışa doğru kurmayı esas alan, örgütlenme halkalarını da esnek ve birbirlerine geçişliliği içinde kuran bir bakış açısıyla hareket etmeliyiz. Bu da her şeyden önce biçimin mutlaklanmaması gerektiği anlamına gelir. Burada sorun birkaç temel örgütlenme biçimi tespit etmek ve bunun tek başına yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmesini sağlamak değildir. Bunlar olmalıdır ve olur. Ancak örgütlenme biçimleri tek başına dikey değil, yatay, ağ tarzında gelişmelidir. Herhangi özgün sorun dolayımında ki bir örgütlenmenin sayısız biçimleri vardır. Sınıfsal, toplumsal hiçbir sorunun örgütlenmesi, örgütlenme aracının tek biçimli olduğu üzerinden gelişmemiştir. Aynı konu etrafında bir araya gelen sınıfın farklı kesimleri kendi örgütlülüklerini yaratarak ilerler. Bu örgütlülüklerin taşıdıkları politik karakteri görmeyi ihmal etmeden, bugün çözülen kesimlerin proletaryaya ve hareketine yaklaştığını da unutmadan, işçi sınıfının örgütlenme halkaları genişlemelidir. Ama bu genişlemenin merkezinde durması gereken, -önceki dönemlerimizde bizi de karakterize eden bir durum olarak- ara sınıf duruşu ve küçük burjuva-ezilenci sosyalizmi, ya da demokratik devrimciliğin sınırlarını aşamayan dar antifaşist devrimciliği değil, proletarya sosyalizmi doğrultusunda, ve gerçek bir işçi sınıfı devrimine doğru, siyasal iktidara yönelirken kendi toplumsallığını kurarak da ilerleyen, -ve ancak böyle ilerleyebilcek olan- kapitalizme karşıt bir temelde, onun ekonomisine, sosyal yaşamına, kültürüne, insan ilişkilerine ve toplumsal-insanal ihtiyaçlarına değin geniş bir toplumsal yaşam yelpazesinde sosyalizmi ortaya somut bir alternatif olarak koyan bakış açısıdır. Sorunumuz proletaryayı sadece bir yığın olarak örgütlemek değil, onun devrimci özünü açığa çıkartarak, kapitalizmin bugünkü neo-liberal örgütlenişinde proletaryaya sağladığı avantajlar zemininde, proletaryayı kendi gerçek demokrasisine, proleter sosyalist demokrasiye taşımayı ve bu temelde örgütlemeyi koyuyoruz. Bu noktada sosyalist işçi sınıfı siyasetinin temeline, antikapitalizm ve sistemin neoliberal demokrasisine karşı sosyalist demokrasi oturmalıdır. Bu ise ortaya koyacağımız sınıf örgütlenmelerinde, örgütlenmelerin içeriğinde ve biçiminde somutlanabilir ancak.

Proletaryanın yeni bir devlet kurmaya geçiş yaptığı, bu doğrultuda biçimlenen tüm gerçek ve kalıcı örgütlenmeleri, -ki bu onu iktidara taşıyan en büyük etmenlerden birisidir- devrim öncesinde biçimlenmeye başlar. Bizim özgülümüzde konuşacak olursak; bugün bu örgütlenmeleri sadece siyasal temelleriyle değil, toplumsal temelleriyle birlikte düşünmeliyiz. Proletaryanın toplumsal temelleriyle birlikte örgütlenmesine geçiş yapıyoruz. Örgütlenme biçimimizi önceki dönemlerin örgütlenme biçiminden ayıran temel nokta tam burasıdır. İşçi sınıfının gücünü sadece siyasal alana hapseden -o da en dar haliyle- önceki dönemin demokratik devrimcilik bakış açısıyla hesaplaşmamız gerekiyor. Bu hesaplaşmanın sağlaması kendini sınıf içinde, güçlü sınıf örgütlenmeleri oluşturarak gösterecektir.

Çalışmanın farklı ihtiyaçlarını karşılayan ve karşılayacak örgütlenme biçimleri birbirlerinden yalıtık ve geçirimsiz bir biçimde değil, iç içe örgütlenmek zorundadır. İç içe geçmeler komite, birim, ekip, proje gurubu vb. örgütlülük biçimleriyle de iç içe geçmelidir. Bu çalışmanın farklı türdeki ihtiyaçlarından çıkışını alan değişik tipteki uzmanlıkların da bir araya getirilmesi ve çalışmaya derinlik kazandırılması anlamına da geliyor. Böylesi süreçlerde gereken de budur. Bu, tek başına tasarlama ve uygulama süreçlerinin iç içe geçirilmesiyle sınırlı da değildir.

TMMOB ve ilgili odaların, bazı üniversite ve akademisyenlerle –Bilgi, İÜ, İTÜ, YTÜ, Boğaziçi– birlikte emekçi mahallelerine açılan güçlü bir etkisi var ve bunlar kendini belli bir amaç gözeterek iş temelinde bir araya gelen, geçici ve en önemlisi de yatay ve ağ tarzında örgütlenen muhalif/alternatifci yapılarda gösteriyor. Yıkımın gündem olduğu emekçi semtlerinde kurulan dernekler bu açıdan içerisinde doğrudan yıkımla karşı karşıya olan işçi ve kent yoksullarının, bunların öncülerinin yer aldığı geniş kitle örgütlenmeleri, dayanak noktalarıdır. Kentsel dönüşüm saldırısına karşı bugün için sırasıyla mücadelenin merkezinde duran kitle örgütlenmeleri: dayanışma-mahalle-yöre dernekleri, TMMOB ve ilgili meslek odaları, sendikalar, muhalif akademisyenler, ve tüm bunların birlikte oluşturdukları ve herhangi bir proje temelinde bir araya gelen, atölyeler, ekipler, çalışma gruplarıdır. Proje temelinde bir araya gelen bu örgütlenme biçimlerinin birçoğunun internet üzeriden kurulduğunu ve oradan haberleşerek aktifleştiklerini, çalışmanın ayrıt edici özelliği olarak belirtelim. Sadece bu bile çalışmanın geleneksel yöntemlerle yürütülemeyeceği, bırakalım yürütmeyi, başlatılamayacağı anlamına geliyor.

Bu noktada işlevlendirilebilecek örgütlenme biçimleri, -bunların isimleri de dahil olmak üzere- değişkenlik gösterebilir. Burada amaç üç dört farklı koldan ilerleyen, kentsel dönüşüm saldırısına karşı mücadelenin farklı ihtiyaçlarını karşılayan, örgütlenmenin halkalandırılması, çeşitlenmesidir.

4) Yıkıma karşı direnişin merkezileşmesi sorununu aşmaya yönelmeliyiz. Bu anlamda da birleşik mücadelenin önünü açacak, direnişi kent, ülke ve giderek uluslararası düzeyde merkezileştirecek bir perspektifle hareket edilmelidir. Hali hazırda sadece İstanbul’da 3-4 ayrı emekçi semtinde kentsel dönüşüm gündemdir. Yanı sıra Ankara, İzmir, İzmit’de de saldırılara hız kazandırılıyor. İstanbul’da yıkımın gündem olduğu emekçi semtleri arasında ve diğer illerle iletişim ve bağ en kaba haliyle olmakla birlikte merkezileşmiş değildir. Merkezileşme bu anlamda ortaklaşmış sosyalist kent programına sahip olma ve bunun için mücadeledir. Devrimci sosyalist işçi sınıfı siyaseti bunun yaratılmasına kitlenmelidir.

5) Yıkıma karşı mücadele, kitle militanlığının esas alındığı askersel örgütlenmelerini yaratmak zorundadır. Bu olmadan yıkıma karşı ciddi bir savaşım yürütmekten söz edilemez bile! emeğin yumruğu sadece üretim alanları için değil, yaşam alanları ve konumuz özelinde kentsel dönüşüm saldırısına karşı da kalkmalıdır. Emeğin yumruğunun hedefleri arasında arazi spekülatörleri, müteahhitler, yiyici bürokratlar, belediye meclis üyeleri, büyüklü küçüklü mafya bozuntuları, işbirliği halinde olan faşist muhtarlar bulunuyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*