Anasayfa » GÜNDEM » Kayyumlar Üzerine

Kayyumlar Üzerine

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden gönderdiği 26.08.2019 tarihli mektup elimize yeni ulaşmış olup, “Kayyumlar Üzerine” başlıklı yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kayyumlar Üzerine
23 Haziran yenilgisinin ardından yaz ve bayram tatili rehavetine girmiş burjuva siyaset sahnesi beklentilerin aksine sonbahardan önce yeniden hareketlendi. İnisiyatif almak yerine hükümetin ne yapacağını bekleyen muhalefete de politika üretmede, gündemi belirlemede aslında ne kadar yeteneksiz olduğunu, iktidar üst üste yaptığı hamlelerle gösterdi.31 Mart- 23 Haziran başarılarını yeni bir politik iklimin oluşturulması yönünde bir kaldıraca çevirerek hareket etmek yerine gözünü iktidarın yaşadığı iç çatışma süreçlerine, “yeni oluşumların” ortaya çıkmasına diken muhalefet bir kez daha treni kaçırdı. Saray, sonbaharı beklemeye gerek yok ve sezonu açıyorum diyerek önce Kamu’daki işçi ve memurların TİS süreçlerinde, işbirlikçi sendikalarla el ele sefalet zammını dayattı ve kabul ettirdi. İşçi ve memurların son iki yıllık kayıplarını bile telafi etmeyen zam oranlarıyla emekçileri işsizlik ve yoksulluğun kahredici karanlığına mahkum etti. Ekonomik krizin faturasının emekçi sınıflara kesileceğinin ilk işaretiydi bu. Kamu-özel sektör çalışanlarının tamamına azami olarak verilecek zamların da sınırları böylece belirlenmiş oldu. Kölece yaşam ve çalışma koşullarına tam yol devam dendi. Burjuva muhalefet birkaç mızmız itiraz cümleleri dışında bir karşı duruş, eylemsellik göstermedi. İşçi sınıfının çalışma yaşamı, burjuva piyasalar konusunda iktidarla çok da farklı düşünmüyorlar çünkü.
Saray iktidarı TİS süreçlerini bağlar bağlamaz esas gündemine siyasi arenayı demokratiksizleştirme hamlelerine geri döndü. 31 Mart seçimlerinden önce Kürt illerinde HDP’li adaylar seçimi kazanırlarsa eğer tanımayıp görevden alacaklarını vaat etmişlerdi. Kimileri seçimden önce konuşulur sonra unutulur demişti. Yeni Saray rejiminin üzerinde yükseldiği toplumsal-sınıfsal-siyasal dayanakları anlamayan kesimler için bu safiyane beklenti normaldi. Gaflet uykusundan uyandırılmaları uzun sürmedi. 23 Haziran seçimlerinin araya girmesi ve Fırat’ın doğusu’na operasyon planları nedeniyle ertelenen görevden almalar Kurban Bayramı’nın ardından hayata geçirildi. Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediye Başkanları’na daha dört ay önce büyük bir oy farkıyla seçilen HDP’li başkanlar hiçbir somut-hukuki dayanağı olmayan atf-ı cürümlerle görevden alındılar. Yerlerine o illerin Valileri Kayyum olarak atandılar. Böylece Kürt halkının iradesi bir kez daha gasp edilmiş oldu. Hükümet kendisinden yeni siyasal süreçte demokratik reform, revizyon bekleyenlerin önüne de koca bir kaya bırakmış oldu.
31 Mart yerel seçimleri ve özellikle 23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul seçimlerinde yaşadığı hezimetin ardından iktidarın bu sonuçları değerlendireceği ve kendisine çeki düzen vererek “nerede hata yaptım” sorusunu korkusuzca soracağı sanılmıştı! Seçim sonuçlarının ardından başta Ankara ve İstanbul olmak üzere birçok büyükşehiri kaybetmelerine neden olan kitlesel kopuşlara karşı “mesajı aldık, gereğini yapacağız” denilecek, yeni Saray rejiminin (ve son 10 yıllık siyasal-fiili güç kullanımına dayalı, hukuk ve yargıyı devre dışına iten, parlamentoyu etkisizleştiren politik tercihlerin) yönetim biçiminin talep ve eleştiriler dikkate alınarak reforme edileceği safiyane beklentilere girilmişti. Ekonomik kriz koşullarında yaşamı alt üst olmuş emekçi kesimlerle küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerinin ayakta durmakta zorlanan bölükleri iktidardan uzaklaşmaya başlamış, yeni siyasal oluşumlar ve muhalefetin hanesine yazılmaya yönelmişlerdir. Bu durum alarm zillerini çalabilir, iktidarı reform ve revizyonlarla yaşadığı kan kaybını gidermeye zorlayabilirdi. AKP/Saray rejiminin zayıflayan toplumsal temeli böylece yeniden güçlendirilebilirdi. Tabandan yükselen meşru ve haklı istemlere kulak kabartıp, gereğini yapması, yaşanan iç ve dış sorunlara karşı “milli birlik ve kardeşlik” duygularını yeniden tahkim edebilirdi. Hayaller böyleydi ama iktidarın sorun çözme tarzı çok uzun süredir taleplere kulak kabartmak değil, ezip geçmek üzerine kurulmuştu. Evet kan kaybı yaşıyordu, farkındaydı ama bu kan kaybını durdurmak yerine hasım gördüğü toplumun tüm muhalif kesimlerin daha fazla kan kaybetmesini sağlayarak sorunla mücadele etmeyi seçti o. artık bu yoldan dönüşü de yok, ringde abondane olmuş bir boksörün gardının düşmesinden hemen önce rastgele yumruk savurması gibidir onun durumu. Rakibi izin verirse raundu tamamlayacak vermezse nakavt olacaktır. Tek şansı rakibinin yüreğine önceden saldığı korkunun gölgesidir. O korku canlı kalırsa belki toparlanabilir, aksi durumda hakem birden dokuza kadar saymaya başlayacaktır…
31 Mart’ın ardından başlayan bu tartışmaları yürüten kesimler, İstanbul seçimlerine “istihsafi” itiraz sürecini ve ardından seçimlerin tekrar edilmesi kararı ve Kılıçdaroğlu’na linç girişimiyle ilk yanıtlarını alsalarda boş umutlara kapılmaktan vazgeçmediler. Saray rejiminin fiilen ve hukuken inşasının tamamlanmasının ardından konum kaybeden irili ufaklı sermaye kesimlerinin talepleri şunlardı: Başkanlık rejimi ekonomik-toplumsal-siyasal sorunlara çözüm üretmiyor, hatta daha da derinleştiriyor o nedenle; yeni başkanlık rejiminin revizyondan geçirilmesi; Cumhurbaşkanı’nın parti başkanlığını bırakması, denge ve denetleme mekanizmaları oluşturularak “tek adam” yönetiminden vazgeçilmesi, hükümetin bakanların Cumhurbaşkanı’na değil, önceden olduğu gibi parlamentoya dolayısıyla halka hesap vermesi; bütçenin meclis’te yapılması; yargı reformuyla demokratik hak ve özgürlük alanlarının, düşünce, ifade, örgütlenme, bağımsız medayanın ve internetin üzerindeki baskıların kaldırılması; özetle, burjuva demokratik özgürlüklerin AKP’nin ilk iktidar yıllarında, AB süreciyle içine girdiği dönemdeki gibi genişletilmesi…Başkanlık rejimiyle iktidarın güç ve egemenlik ilişkilerinden dışlanmış tüm kesimlerin kendilerini etkinlikleri oranında ifade etme hakkının tanınması, iktidarın tekelleşmesine son verilmesi… istekler arasındaydı. 2010’dan itibaren adım adım iktidar ilişkilerinden uzaklaştırılan, dolayısıyla devlet olanaklarından dışlanan kesimler böylesi taleplerle Saray rejimine bayrak açtılar. Özellikle sağ-muhafazakar kesimler burjuva demokrasisinin bir tramvay olmadığını, çıkarlarını yürütebilmek için ona ihtiyaç duyulduğunu kavradılar!.. Bu kavrayış onları yeni siyasal oluşum arayışlarına ittikçe iktidarın oklarını üzerlerine çekmekten kurtulamadılar. “Bedelini ödeyecekler”i söylendi.
Siyasi-askeri tüm güçleri; yasama, yürütme ve yargıyı Saray rejiminde merkezileştirmeyi başarmış “yeni” faşist rejimin 24 Haziran Başkanlık Seçimlerinin daha yıldönümü gelmeden ilk sarsıntıda iktidarından taviz verip, reform taleplerine kulak vereceğini sanmak büyük ahmaklıktı. 23 Haziran’ın ardından üzerine gelen eleştiri, reform ve revizyon taleplerini dinleyerek özellikle kendi içindeki çatlak noktaları, zayıf unsurları tesbit eden Erdoğan iktidarı oluşan basıncı bu şekilde aldıktan sonra yine bildiği yolda ilerlemeye devam etti. Aşırı iktidar merkezileşmesinin, siyasi-askeri tek adam iktidarının yarattığı sorunlar kurumları işlemez hale getirip yozlaştırdığı ayan beyan olsa da vereceği her tavizin arkasının geleceğini bildiğinden bu topa hiç girmedi. 23 Haziran seçimlerinin hemen ardından sözde özerk ve bağımsız Merkez Bankası (MB)’nın Başkanını tüm teamülleri çiğneyerek görevden alması, siyasi-ekonomik politikalarının önünde hiçbir bariyer, sürtünme istemediğinin bodoslama atılmış son adımı oldu. Atanan yeni “Başkan”ın ilk icraatı kendisinden beklendiği üzere faizleri indirmek oldu. Böylece Saray’ın sözünden çıkmayacağını, sermayenin stratejik sınıfsal çıkarlarını, iktidarların konjönktürel taleplerinden korumak için oluşturulmuş kurumsal özerkliğini,para politikalarındaki “bağımsız” karar alma inisiyatifini bordadan atarak göstermiş oldu. Yasama, yürütme ve yargı merkezi olarak yeniden inşa edilmiş Saray rejiminin Beştepe’deki sayısı belirsiz odalarına hapsedilerek tutsak alınmış ve ‘güçler birliği’ sağlanmıştı. Fakat ekonomik kurumlar, özellikle MB halen bu güçler birliğinin politik ihtiyaçlarına uygun bir konumlanışa geçememiş, eski Türkiye’nin kodlarıyla hareket ediyordu. Yeni başkanlık rejimiyle elde kalmış tüm KİT’ler Varlık Fonu’nda toplanmış ve tüm tasarruf hakkı Saray’a verilmişti. Üst üste çıkarılan KHK’larla takip edilmesi zorlaşmış onlarca kararla yeni rejimin ekonomik temeli azami iktidar merkezileşmesinin gereği olarak tahkim edilirken, tüy diken uygulama MB Başkanının ve bürokrasisinin görevden alınarak tasfiye edilmeleri oldu. İktidar kendisiyle uyuşmayan kesimlere, özellikle Kürtlere yaptığının bir benzerini MB’na da yapmış ve “Kayyum” atamış oldu!
Siyaset bilimi siyasi ve askeri güçlerin tek elde toplanmasını diktatörlük olarak tanımlar. Türkiye’nin yeni düzeni bu siyasi-askeri tekelcileşmenin yanına ekonomiyi de ekleyerek onun mali oligarşik karakterinin altını faşist sıfatını ekleyerek kalınca çizmiştir. Tüm yasalar ve anayasa, kurum ve haklar askıya alınmış, keyfe keder, bazen öyle bazan böyle davranan, kural-norm ve öngörülebilirlik ilkelerini ayağının altına alınmış, her alanı belirsizliğe hapsetmiş bu yeni düzenin tek bir mottosu kalmıştır: “Bizden değilseniz, teröristsiniz”. Dolayısıyla hukuk normları hiyerarşisinin tepesine de “Terörle Mücadele Yasası” yerleştirilmiştir!..
Andy Warhol’un “…birgün herkes beş dakikalığına meşhur olacak!” ünlü sözünü günümüze uyarlarsak “Türkiye’de birgün herkes terörist olmayı tadacaktır” diyebiliriz. “Eski Türkiye” de bunun için bir yargı kararı bekleme sabrı gösteriliyor, mahkemelerin biçimsel işleyişine zaman tanınıyordu. Neoliberal faşizmin sermayenin dolaşım hızına bağlı olarak ekonomik-siyasi-hukuki süreçlere dayattığı zaman baskısı (Erdoğan’ın “bürokrasi”den şikayetlerinin temelinde de kurallarla ve hukukla sınırlanmaya duyduğu tepki vardı) yargının çalışma temposuyla uyuşmayınca, savunma denen gereksizliğin sinirleri bozucu iş yavaşlatıcı rolü de hedefe çakıldı. “Terörist” olmak ve cezalandırılmak için idari bir karar, bir KHK yeter hale getirildi. Yargılama süreçleri idari tedbirlerin dışında, herhangi bir belirleyiciliği olmayan şeylere dönüştü. İktidarın işine gelmeyen kararlara da zaten kimse uymuyordu. Her kapıyı açan anahtar haline sokulan “terörle işbirliği” suçlaması, artık muhalif ve bozguncuları süratle ve toplu şekilde bertaraf etmenin aparatına dönüştürüldü. Şeytanlaştırılmış devrimciler, Kürtler, Aleviler, Solcular zaten hep hedefteydi. Kemalistler Ergenekon sürecinde tattılar terörizm suçlamasını, 15 Temmuz’dan sonra da Cemaatçi geniş bir kesim kaçınılmaz sonla karşılaşarak terörist tanımı içine alındılar. Ekolojik yıkıma karşı çıkanlar, eğitim-sağlık politikalarını eleştirenler, savaş karşıtları, kadın sorununu gündemleştiren, kadına dönük şiddet ve cinayetlere karşı çıkanlar, hatta TÜRK-İŞ imzaladığı son satış sözleşmesi olan TİS’e itiraz edenler bile “teröristlerin ekmeğine yağ sürmekle” suçlandılar. Yetmedi, kurallar yerine keyfiyetin egemen olduğu bu düzene, kurumsal çöküş ve yıkıma ayak direyen, muhalefet eden tüm siyasi partiler ve onları oylarıyla destekleyen milyonlarca insan terörist ve vatan haini yaftası yemekten kurtulamadılar. Pervasızlığın mide bulandıran sinir bozucu küstahlığı öyle dizginsiz bir hal aldı ki hedefe çakılan kitleler, hedefe çakanlardan daha geniş bir toplumsal temel ve kitleye ulaşmalarına rağmen hadsiz ithamlardan kurtulamadılar. Topluma savaş açanlar, onların ekonomik-demokratik hak ve özgürlük taleplerini, Anayasa da tanınmış temel haklarını istemeyi bile yasadışı faaliyet olarak kodlayıp cezalandırmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar.
Demokrasi adına elde kalmış tek şey olan seçim sandıkları ilk tekmeyi 7 Haziran-1 Kasım sürecinde yemişti. Ardından Kürt illerinin HDP’li belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmaları, Kayyumlar süreci geldi. Burjuva düzenin Kürtler söz konusu olduğu için yeterince tepki göstermediği bu faşist anti demokratik uygulamalar 31 Mart seçimlerinde CHP’yi ve muhalefeti hedef alınca biraz uyanır gibi oldular ama 23 Haziran’da toplumun verdiği ayarla dizginlenen seçim sonuçlarını tanımama tavrı, kimi Kürt ilçelerindeki KHK’lı belediye başkanlarına mazbata vermeme şeklinde sürse de alarm zillerini çalmaya yetmemişti. AKP’nin kendi iç sorunlarına ve “yeni oluşumlara” mesai harcayacağı sanılmıştı. Gerici faşist iktidar bloğunun uzun zamandır ‘demokratik’ alanı alabildiğine baskılayarak, muhalefeti kontrol altında tuttuğu, tehlike hissettiği anda bu refleksinin çok daha saldırgan boyut aldığı, alacağı anlaşılamadı. Muhalefetin politikasızlığı, süreci iktidarın tasarruflarına terk etmesi Diyarbakır, Mardin ve Van’ın HDP’li Belediye Başkanları’nın görevden alınıp yerlerine faşist iktidarın Valilerinin Kayyum olarak atanmasının temel nedenlerindendir. Sıranın İstanbul ve Ankara’ya geleceğinden endişe ederek bu darbeye itiraz etselerde, iktidarın Kürt direnişini ezmeden oraları yönetemeyeceğini de biliyorlar. İktidarın sonuçsuz kalmaya mahkum çabasının rahatlığıyla konuşsalar da, Kürdistan’da yaşanan hukuksuzlukların, OHAL koşullarının sınırlı kalmayacağını da bilmeleri gerekiyor. Şimdilik baş düşman Kürtler, orası stabilize edilebilirse sıra kendilerine gelecek ama iktidarın orada yaşananlara “meşruiyet” sağlamak için batıda da anti-demokratik uygulamalara hız verecekler, belediyelere el koymaları gerekmiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan tüm benzerleri gibi savaş, zafer güzellemelerini dilinden düşürmüyor. Kurban Bayramı vesilesiyle yayınladığı son mesajda da Ağustos ayının tarihimizde “zaferler ayı” olduğunu söylüyor ve bu Ağustos’ta da “İnşallah yeni zaferler kazanacağız” diyordu. İmasında bulunduğu savaşın olağan şüpheli hasmı Kürtler’di. D. Akdeniz ve İdlib’deki sorun alanlarındaki gerginlikten bir zafer çıkaramayacağını biliyordu çünkü. Fırat’ın Doğusu’na büyük bir işgal harekatı “zafer” tanımlanmasını hak ederdi ama ABD orada olduğu sürece bu pek olası görünmüyordu. Irak’ta yapılan operasyonlarda beklenen ‘zafer’ ilanını yaratacak potansiyelden çok uzaktı. Zafere duyulan ihtiyaç kendini en sonunda askeri olarak değil, siyasi olarak gösterdi. HDP’li başkanların görevden alınmaları Kürt sorununda strateji olarak belirledikleri “çöktürme” planının tıkanması nedeniylede gündemleşti. İçerde-dışarda yaşanan sorunların büyük bir bölümünün merkezinde Kürt meselesinin bir türlü istenen zemine çekilememesi vardı. Seçim sürecinde Öcalan’ın devreye sokulması, onun artık politik rasyonalite ve gerçekle bağını koparmış “derinleştirilmiş çözüm süreci” çağrıları, Saray’ın hoşuna gidecek açıklamaları Ulusal Hareket ve Kürt halkında karşılık bulmayınca -nasıl bulsun?- tıkandı ve ezme politikalarına yeniden hız verildi.
Daha birkaç ay önce seçilmiş Diyarbakır, Mardin ve Van’ın HDP’li Belediye Başkanları İçişleri Bakanlığı’nın hiçbir somut gerekçe, mahkeme kararı sunma zahmetine bile katlanmayan, TMK ve KHK düzeninden aldığı güçle görevlerinden alındılar. “Devlete kafa tutma” suçunu işlediklerini de bizzat İçişleri Bakanı açıkladı. “Yan baktılar” da diyebilirdi, ama “bize kafa tuttular” ile sınırladı. Böylesine büyük bir suç cezasız bırakılamazdı tabi. Bölge halkının bir anlık akıl tutulmasıyla yaptıkları bu “seçim” yanılgısı da düzeltilmiş oldu. Alın size hukuk devleti, demokrasi, seçim sonuçlarına saygı, halk iradesini tanıma iki yüzlülüğü. Yeni Başkanlık düzeninde Parlamentonun bir sivil toplum örgütüne çevrilmesi, halk kitlelerinin yönetim katında hiçbir esamelerinin okunmamasının ilk büyük adımıydı. Artık seçimlere bir yük ve gereksiz bir uğraş olarak bakan iktidar henüz onu ortadan kaldıracak cesareti kendinde bulamasa da, sonuçlarını tanımamanın birçok yolunu buldu. Tekrar seçimler, itirazlar, o da olmadı Kayyum atamalar…Terörle Mücadele sürecinde olunduğu için zayıf halka Kürtlerdi, yine oradan başlandı. Seçimlerden önce Erdoğan söylemişti, gereğini yaptılar. Orada kalr mı?..
böylece HDP’nin, Kürtler’in 31 Mart ve 23 Haziran’da aldıkları politik tutumla iktidara kaybettirmelerinin de hesabını sormuş, cezalandırmış oldular. Son beş yıldır Kürtlerin sistem içindeki tüm temsil mekanizmalarından keyfi şekilde sökülüp atılmalarına yeni süreçte de aynen devam edileceği Kayyum atamalarıyla ilan edilmiş oldu. İktidardan reform bekleyenler, sistemin revizyondan geçirilmesini isteyenler, bu tür taleplerin ardından şikayet edilen her şeyin daha da kanırtılarak yapıldığı gerçeğiylede bir kez daha yüzleştiler. Saray Kürtlerin muhalefetin bir parçası olarak kaldıkları sürece tüm temsil alanlarından tasfiye edeceğini eylemleriyle gösteriyor. Yerel yönetimlerdeki HDP’li tüm seçilmişlerin görevden alınması olasıdır. Onu durduracak tek güç, kitlelerin devrimci, militan eylemleri ve sokakları zapteden başeğmezliğidir. Etkisi kendinden menkul çağrı-protesto-kınama mesajları ancak Saraylıları cesaretlendirir. Onun en büyük çekincesi halkın sokağa inmesi ve itirazını yükseltmesidir. Burjuva muhalefet de sokak hareketlerinden çekinmekte, kendini de ezeceği korkusuyla sokağa çıkmayın, bize bırakın demektedir. Burjuvazinin iktidar oyunlarından halka düşen açlık, sefalet, zulüm, baskı ve insan yerine konulmamaktır. Türk-Kürt bütün emekçiler ortak sorunlara karşı birlikte mücadeleyi yükselttiğinde, demokratik hak ve özgürlükleri, ekonomik taleplerini kazanabilirler. Sosyalist, sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesi tek çıkış yoldur. Emperyalist kapitalizmin yapısal krizinin sonuçları dünyanın her yerinde baskı ve sömürünün artması, ekolojik felaketler, açlık ve yoksulluk, işsizlik, gerici savaşlar olarak yaşanmaktadır. Sağcı ulusalcılık, ırkçı yaklaşımlar, halklar arası düşmanlıklar körüklenerek de tüm bu felaketlerin üzerini örtmeye, esas düşmanı perdelemeye çalışıyorlar. Emekçi sınıflar, işçi sınıfı kendisi için bir sınıf olmayı başardığında kara bulutlar dağılıp, güneşli bir iklime geçilebilecektir. Böylece kayyumlar düzenine de son verilmiş olacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*