Katiller!

Soma’daki iş cinayeti fena halde Agatha Christie’nin “Şark Ekspresinde Cinayet” kitabındaki cinayete benziyor. Cinayeti herkes birbirinin üzerine yıkmaya çalışıyor, oysa hepsi katil, herkes bıçağı ayrı ayrı ve birbiri ardına saplamış. Üstüne üstlük aynı romandaki gibi olayın üstünün bıçağı saplayanların ortak kararıyla kapatılması tehlikesiyle karşı karşıyayız.

1)Patronlar: Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. ve Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ). TKİ sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan kamu iktisadi teşebbüsünün adı. Türkiye’nin kömür tekeli. “Ana hedefi” mevzuatta resmi olarak ve açık açık “üretimi artırmak, kömür kalitesini iyileştirme çalışmaları yapmak, kömür üretim maliyetlerini en aza indirmek” olarak belirlenmiş bu devlet tekeli, işçilerin öldürülmesinden birinci dereceden sorumlu. Esas patron TKİ, Soma A.Ş. ise onun taşeronu… Madenlerin sahibi ve üretilen ürünün tek alıcısı olan TKİ, üretimi sözleşmeyle Soma A.Ş.’ye devrediyor. Soma A.Ş. de vahşi bir kapitalist sömürüyle Soma’da linyit işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarını olabilecek en alt sınıra çekerek üretim maliyetini düşürüp sermaye biriktiriyor. Bu yolda sendika yöneticilerinin arpalanarak patronun tabela sendikasına indirgenmesi, çalışma saatlerinin fiilen uzatılması, dayıbaşları üzerinden alt taşeronlarla işçi maliyetlerini daha da aşağıya çekmek, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini kesinlikle uygulamamak vs. akla gelen her yol mubah. 301 işçinin ölümünde işin bir bütün olarak örgütlenmesinden ve işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasından doğrudan ve esas olarak bu iki kurum sorumlu. Ancak ne yazık ki, göz göre göre cinayet geliyor, TKİ azmettiriyor, Soma A.Ş. bıçağı saplıyor. Birincisi, faciadan birkaç gün öncesinden itibaren ölçüm cihazları madendeki karbon monoksit salınımının normalden yüksek olduğunu göstermesine karşın hiçbir önlem alınmaksızın üretim sürdürülüyor. İkincisi, gaz oranı inanılmaz bir yüksekliğe çıktığında işçiler ölmeden önce devreye sokulan bir tahliye planı yok; işçilerin tahliyesi gerçekleştirilmiyor. Sonuç: Cinayeti patronlar işliyor, sermaye büyüsün diye işçiler ölüyor. Yargılanacaksınız!

2) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü, İş Teftiş Kurulu Başkanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı: Madenlerin sahibi devlet. Maden Kanunu madenlerin devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, bulunduğu yerin mülkiyeti ile ilgili olmadığını hükme bağlamış. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenlerde, işletmeye elverişli ekonomik bir cevherin bulunması durumunda ruhsatların verilmesi, denetimi, projelerinin incelenmesi ile ilgili madencilik faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı adına Maden İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yürütülüyor. Bu MİGEM’in cinayette özel bir rolü var. Maden hakları ile ilgili ruhsatları veren, ihaleleri açan ve bu ruhsat sahalarındaki madencilik faaliyetlerini takip etmekle yükümlü olan kurum bu. Faaliyetlerin iş güvenliği ve işçi sağlığı ilkelerine uygun yürütülmesini takip etmekten sorumlu kılınmış kurum da bu. Soma A.Ş.’ye “bu rezervden şu kadar ton kömür çıkartılacak” diye hedef koyan kurum da MİGEM. Dolayısıyla MİGEM vasıtasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bu iş cinayetinin yaşanmasından doğrudan sorumlu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise bünyesindeki İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü ve İş Teftiş Kurulu Başkanlığı aracılığıyla işçilerin yaşamından birinci dereceden sorumlu. Çalışma hayatını düzenlemek, çalışma hayatını denetlemek, çalışanları koruyucu ve çalışmayı destekleyici tedbirleri almak, işyerindeki sağlık ve güvenlik risklerini önleyici ve koruyucu hizmetleri yürütenlerin niteliklerini belirlemek, eğitimlerini ve sertifikalandırılmalarını sağlamak… bunların hepsi bakanlığın görevleri. Bu iş cinayetinde bu iki bakanlığın ortak, bilinçli kastı söz konusu. Birincisi, korkunç, berbat, dışa kapalı, örgütsüz, sonuçsuz, cinayeti büyüten, bıçağı daha derine saplayan bir kurtarma operasyonu yürütülüyor. İkincisi, iş cinayetini engelleyici denetimler yapılmıyor, yaptırımlar uygulanmıyor. Üçüncüsü, bu çok tehlikeli işkolundaki çalışma ilişkileri işçi sağlığını ve güvenliğini merkeze koyan şekilde değil, maliyeti en aza indirme, karı en çoğa çıkarma amaçlı yürütülüyor. Sonuç: Sermaye büyüyor, işçiler ölüyor. Görevden alınmalı, yargılanmalı, yaptığınızın bedelini ödemelisiniz!

3) Başbakan, hükümet, AKP, Diyanet, İHH, çeşitli tarikat örgütlenmeleri: Bir iş cinayeti “kaza” denerek saptırılırsa bu suçtur. Bir cinayet “kader” denerek geçiştirilirse bu suça ortaklıktır. “Bu işin fıtratı böyle” demek, cinayeti normalleştirmek, sıradanlaştırmak, suçluları saklamaktır. Hayatta kalan birkaç işçiye diyanet işleri başkanlığınca umre seyahati hediye etmek, tarikat üyelerini yas evlerine salıp “isyan ederseniz ölünüz cennete gitmez” diyerek halkı aldatmak en hafif deyimiyle alçaklık değilse utanç vericidir. Devlet ekonomik yönden patron konumunda olmasının yanında, sosyal-sınıfsal yönden katilleri gizlemeyi amaçlayan söylem ve ideolojiyi kendi gerici sivil toplum örgütlenmeleri aracılığıyla da yaygınlaştırarak bıçağı işçilere iki kere saplıyor. Bunu bir de cumhurbaşkanı ocağa geldiğinde arama kurtarmaya ara vermek, başbakan ilçeye geldiğinde koruma ordusuyla tekme tokat acılı madencilerin üzerine yürümek, bölgeye polis ve asker yığınağı yapmakla pekiştiriyor. Patron olarak devleti, sorumlu olarak bakanlıkları aklamak için hükümet yanlısı gazetelerde “Soma A.Ş.’nin ortakları arasında Yahudiler de var” haberleri çıkartacak kadar da alçaldılar. Yalanın, çukurun, hilenin dibi yok. Sonuç: İşçiler sermaye büyüsün diye ölüyor, öldürenler kaçmak için her zamanki gibi “din kardeşiyiz” kartına başvuruyor. İstifa etmeli, yargılanmalısınız!

Ne yapmalı?

1)Yargılama: Bu cinayet cezasız kalmamalı. İş cinayetleri yasal olarak ceza hukukunda cinayet olarak dahi kabul edilmiyor. Cinayetler mahkemelerde o da olur da suç davası açılırsa, en fazla “bilinçli taksir” kapsamına sokuluyor. Bilinçli taksirin tanımı şu: “Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır.” Kanunda doğrudan kasıt ise bilerek, isteyerek ve sonucunu öngörerek işlenen cinayetleri kapsıyor. Fail hareketiyle, bir suçun maddi unsurlarını gerçekleştirdiğini bilmekte ve hareketi sebebiyle oluşacak neticenin gerçekleşmesini de istemektedir. Öte yandan “Kişinin, suçun kanunî tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kasıt vardır” deniyor.
Sonuç: Mahkemelerde patronların “bu sonucu istemediğine” hükmediliyor. Oysa “madenin fıtratında bu var” demek, cinayetin gerçekleşebileceği bilinmesine karşın fiilin işlenmesi, üretimin devam ettirilmesi anlamına geliyor. Burada doğrudan kasıt hükmü verilmese bile, en hafifinden olası kasıt söz konusu. Ancak mahkemelere çeşitli şirketlere danışmanlık kadrosu adı altında satın alınmış akademisyenler “bilirkişi” olarak çağrılıyor, cinayetlerin üzeri bu yolla örtülüyor. Bilirkişilik TMMOB gibi görece güvenilir kurumlara devredilmeli, bilirkişilerin şirketlerle iş anlaşmaları yapmış olmaları yasaklanmalıdır. İlk bölümde, yukarıda saydığımız suçluların tümü cezalandırılmalıdır.

2) Teftiş sistemi: İş müfettişlerine “bu sene kapatma yapılmasını istemiyoruz” emri veren bir teftiş kurumu düşünülebilir mi? Çalışma Bakanlığı’nın siyasi otoritesinden kurtulmuş bir teftiş sistemi kurulmalıdır. Kastedilen “paydaş” adı altında patronlarla aynı masayı paylaşan bir özerklik değil, teftiş ve kararlarında sermaye ve devlet temsilcilerinden bağımsız hareket edebilen yetki sahibi, yeni ve kapsamlı bir teftiş sisteminin kurulmasıdır.

3) İSG kanunu: Hükümet “İş Sağlığı ve Güvenliği kanununu çıkardık, biz bu konuyu önemsiyoruz” diyordu. Kâğıt üzerinde çıkarılan yasanın iş cinayetlerini önleyici hiçbir etkisinin olmadığı son katliamla da görüldü. Teşhisi yanlış, uygulaması işçi sağlığı ve güvenliği odaklı olmayan, işçinin hayatını değil işin devamlılığını esas alan bir yasadır. Yürürlüğe girdiği kısa dönem içerisinde çok daha kötüsünü başarmış, iş güvenliği alanını sermayeleştirme, işçi sağlığını bir sermaye birikimi alanı haline getiren bir pratiği yasalaştırmış, önünü açmış, sistemleştirmeyi başarmıştır. Bu yasa çöpe atılmalıdır. Kapitalizme yeni bir rant ve kar kapısı ve sermaye sağlığı ve güvenliğinden başka bir şey olmayan “İş sağlığı ve güvenliği yasası” derhal kaldırılmalı, işçilerin seçtiği temsilciler tarafından denetlenen bir sistem kurmak üzere tam kapsamlı bir İşçi Sağlığı ve Güvenliği yasası çıkarılmalıdır.

4) Sendikalar: 2014’ün ilk dört ayında 400 işçi iş cinayetlerinde öldürülmüştü. Kimse fark etmedi, gündem dahi olmadı. Soma’da 301 işçi birden karbon monoksitle zehirlenince bu kez sorunun üstü örtülemez hale geldi. Her zamanki olgucu ve arkadan gelen kaba etki-tepkici yaklaşımla sol sendikalar çeşitli illerde miting ve açıklamalarla yetindiler. Birçok sendikanın böylesi bir toplu işçi katliamına derli toplu bir refleks dahi verememesinin arkasında işçi sağlığı ve güvenliği konusunun sendikaların gündeminde olmaması gerçeği yatıyor. İşçi sağlığı ve güvenliğini başa yazmayan, gündemine dahi almayan bir sendika, sendika mıdır? Değildir. Türkiye’deki kapitalist üretim ve çalışma ilişkilerinin mevcut düzeyinden yola çıkarak ne yazık ki şu tespit rahatlıkla yapılabilir: Şu an her yer, her işletme patlamaya hazır birer bombadır. Bu yüzden iş cinayetlerinin toplam sayısı bu kadar yüksektir, tek tek cinayetleri görmemekte inat eden gözler için de toplu cinayetler kapıda beklemektedir. Dolayısıyla sadece sendikasız işyerlerinde değil, soluyla-sağıyla sendikaların örgütlü olduğu tüm işyerlerinde iş cinayetleri yaşanacağını söylemek için kâhin olmak gerekmez. Tüm sendikalar işyeri temelinden başlayarak yukarıya doğru uzanan şekilde işçi sağlığı ve güvenliği temsilcileri, sekreterlikleri oluşturmalı, bu alanda bir sendikal politika geliştirmek zorundadır. Tüm sendikaların iş yerlerindeki tam yetkili taban komite ve komisyonlarıyla birlikte çalışacak İşçi Sağlığı ve Güvenliği birimleri ve uzmanları olmalıdır. Bu görevini yapmayan sendika yöneticileri derhal görevden alınmalıdır. Yoksa sendika adını hak etmemektedir, kapatılmalıdır! Gerçekten de işçiler öldükten, sermaye bu yolla büyüdükten sonra, işyerinde sendika olsun-olmasın kaybedilen hayatlar için ne fark edecektir?

5) İşçi denetimi: İşçi cahil, işçi nesne, işçi koyun olarak görülmektedir. Dayıbaşlarının, alt taşeronların madenlere üç kuruşa çalışmaya soktuğu, patron sendikasının istediği gibi güttüğü, işletme müdürlerinin bir selamı-sabahı dahi esirgediği alet muamelesi görmektedirler. Görsel ve sosyal medya ambulansa binerken çamurlu çizmelerini çıkarıp çıkarmamayı soran işçi arkadaşımızı romantik bir sevgi halesiyle kuşatıp bağrına bastı, ama gerçekte bu yer altında çalışan işçilerin çekingenliğinin, özgüvensizliğinin, ortama yabancılığının göstergesiydi. Öte yandan aynı işçilerle yapılan röportajlar sonucunda açığa çıktı: İşçiler madende bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydılar. Son günlerde çizmeleri yarıya kadar suyla doluyor, çalışırken terden sırılsıklam oluyorlardı. İşçiler madendeki sıcaklığın yükseldiğini teknolojik aletlere gerek kalmaksızın kendileri görebiliyorlardı. Birkaçı dayıbaşlarına, belki de bir iki mühendise söylediler. “Cihazlar, göstergeler normal” yanıtını alınca çalışmaya devam ettiler. Amirler, okumuş adamlar, bilim, teknoloji böyle diyordu sonuçta. Çalışmaya devam ettiler. Sonuç: Patronlar zevk ve sefa içinde yaşasınlar diye işçiler topluca öldürüldüler. Acının verdiği bir ders var. Şimdi Soma’da işçiler artık aynı şekilde yaşamak, aynı şekilde ölmek istemiyorlar. İşe sendika yönetiminin istifasını sağlamakla başladılar. Daha özgüvenliler. Bilinçli işçiler öne atılmak, madenlerde ve tüm işletmelerde canlarını, sağlıklarını korumak için haklarını öğrenmek, mücadele etmek zorundalar. Soma bunu gösterdi. İşçi kendi sağlığı ve güvenliğini hiçe sayanlardan hesap sormakla kalmamalı; bir mücadele alanı olarak işletmelerde, çalışma sahalarında daha özgüvenli ve talepkâr olmalı, işi denetlemekten çekinmemeli, geri durmamalıdır. Çalışma koşulları üzerinde tam yetkili işçi kontrolü sağlanmalıdır. Tabandan, işyerinden başlayan bir sınıf uyanıklığı, bir işçi özgüveni, bir sınıf mücadeleciliği olmazsa işçiler ölür, sermaye büyür. İnsanca çalışma saatleri, tüm işçilerin grevli, TİS’li sendika ve işçi komite ve meclisleri kurma hakkı güvence altına alınmalıdır.

6) Sistem: Bu sistemli bir cinayet. Sorunu sadece AKP’yle, ya da taşeron sistemiyle ilişkilendiren tespitler revaçta. Elbette taşeron, esnek, güvencesiz kölelik sistemi derhal, kayıtsız koşulsuz kaldırılmalıdır. Ancak cinayeti sadece bir kişi, bir kurum, bir parti, bir devlet değil, bir silsile halinde herkes, hep beraber işledi. İşçilerin canına kıydılar, işçiler bunu engelleyemedi. Sistemsel hale gelmiş, bütünlük kazanmış sorunlar parçadan çözümlerle aşılamaz. Ücretli bir cinayet sistemi halini almış bir çalışma yaşamı anlık, geçici, sorunu bir yönünden, tek bir parçasından ele alan düzeltmelerle iyileştirilemez. Yukarıda sayılanların her biri önemlidir, içlerinden seçmeci tarzda biri ikisi değil, hepsi birden yapılmalı, toplam bir etki yaratılmalıdır. Yine de, en iyi durumda bile temel bir sorun değişmeden kalmaktadır: Üretim insan için değil, para için yapılmaktadır. Bu artık süremez. Hedef kar, amaç sermaye biriktirmektir. Bu artık devam etmemelidir. İşçilerin canlı emeğinin ölü emeğe çevrildiği bir sermaye sisteminde yaşıyoruz. Tepki ve öfke tek tek katillerle beraber bu sistemin, bu sürgit köleliğin sürmesine yönelmedikçe gerçek bir çıkış yok. Çözüm bu sistemin yıkılıp yeni bir sistemin kurulmasından geçmektedir. Yeni bir siyasal, ekonomik, toplumsal sisteme ihtiyacımız var. Cinayeti işleyenleri açığa çıkarmaz, kimi adımları atmazsak bu hedefe ulaşamayız.

İşçi Meclisi’nin 46.Sayısından alınmıştır

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*