Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kapitalizmde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’nin Sınırları

Kapitalizmde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’nin Sınırları

Yüzlerce işçinin ölümüyle sonlanan Soma katliamı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği kavramının kısa süreyle ve sınırlı da olsa bir kez daha ülke gündeminde yer almasına, medyada tartışılmasına vesile oldu. Başta bürokratlar ve sendikalar olmak üzere gazeteciler, hukukçular, sağlıkçılar ve daha pek çok “ilgili kesim” konuyu çeşitli boyutlarıyla mercek altına yatırma çabası içine girdiler. Bizler ise Güvencesizler Hareketi olarak İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği kavramını kapitalist toplum yapısı bağlamında ve Soma cinayetleri üzerinden tartışmayı amaçlıyoruz. Bunu yaparken yine Soma ile bağlantılı olarak ortalıkta uçuşan tezlerden yola çıkıyor ve adım adım ilerliyoruz.

İşçi ölümlerinin kaza, facia, ölümlü iş kazası, kader, fıtrat vb. bir dizi farklı kavramla ifade edilmesi toplumsal algıda ciddi bir kafa karışıklığına yol açmaktadır. Buna karşın olgunun kendisinin katliam olarak ifade edilmesi ve bu katliamlara maruz kalanların iş cinayetine kurban edildiklerinin ısrarla tekrarlanması gerçekliğin bilinmesi açısından son derece önemlidir. Diğer yandan iş cinayetlerini biri Soma ve Tuzla’da yaşandığı haliyle ‘anlık iş cinayetleri’; diğeri ise silikosis vb. kapitalist işin kendisinden kaynaklanan yavaş ölümler, yani, ‘uzun zamana yayılmış iş cinayetleri’ olarak iki alt başlıkta okumak gerekmektedir. Bu ayrım önemlidir, zira iş cinayetleri yalnızca olay anındaki, görece daha fazla görünen (visible) ölümlerle sınırlı olmayıp; bunun yanı sıra hiç görünmeyen (invisible), zamana yayılan ve kapitalist işten kaynaklanan hastalıklar nedeniyle ölümleri de kapsamaktadır. Zamana yayılan iş cinayetlerinin birer meslek hastalığı olarak ifade edilmesi hem kapitalist işin kendisini hem de bu iş’e bağlı olarak gündeme gelen ölümleri normalleştirme, doğallaştırma amacı gütmektedir. İşçi sınıfı örgütlerine düşen en önemli görevlerden biri ise gerçekliğin üstünü örten, onu görünmez ve anlaşılmaz hale getiren bu ‘normalleştirme ve doğallaştırma’ örtüsünü çekip almaktır. Kapitalist üretimin şiddeti öylesine sistematiktir ki her yıl yaklaşık iki milyon işçi ‘zamana yayılmış iş cinayetleri’ dolayısıyla hayatını kaybetmekte; her 15 saniyede 1 işçi anlık ya da zamana yayılmış bir iş cinayetine kurban edilmektedir(ILO, 26 Nisan 2013).

Soma katliamının hemen ardından yapılan ilk değerlendirmelerde -her zaman yapıldığı gibi- bir merkez-çevre karşılaştırmasına girişilmiş, örneğin, Almanya’da kömür madenlerinde ölümlü kazaların ne kadar az olduğu, ya da Fransa’da kaç yıldır hiç ölümlü kaza yaşanmadığı gibi sayısal veriler üzerinden söylemler geliştirilmiştir. Arka planındaki gerçekliğe dokunmadan sadece görünenin bilgisini aktarmak her durumda olduğu gibi Soma olayı için de oldukça yanıltıcı sonuçlara yol açma riski barındırmaktadır. Bu tespitler birkaç bakımdan tehlikeli ve eleştiriye muhtaçtır. Birincisi genel olarak bu durumu merkez-çevre ikileminde ele almak gerçekliğin resmini çarpıtmaktır. Örneğin ABD bir merkez ülkedir ve sadece 2010’da ABD’de anlık iş cinayetine kurban giden işçi sayısı 4500 dür. Yılda ortalama 50 bin işçinin zamana yayılmış iş cinayetleri yüzünden hayatını kaybettiği ülke de yine ABD’dir. Başka bir deyişle merkezin en merkezindeki ülke olan ABD’de her gün ortalama 137 işçi zamana yayılmış iş cinayetlerine, 13 işçi ise anlık iş cinayetlerine kurban gitmektedir. İkinci olarak Avrupa Birliği’nin merkez ülkelerindeki tarihsel gerçeklikleri ve daha önemlisi sınıf mücadelelerinin rolünü görmezden gelerek yapılan değerlendirmeler son derece sorunludur.

Bu tarihsel gerçeklikler iki alt başlık altında toplanabilir: a) sermaye birikim süreçlerindeki kırılmaların üretimin coğrafyaları üzerindeki etkileri ve b) sınıf mücadelelerinin işçi sağlığı konusundaki düzenlemeler üzerindeki yansımaları. Bunlardan ilki, yani birikim sürecindeki kırılmalardan esas olarak kast ettiğimiz kapitalizmin 1970’lerde içine düştüğü ve kar artış oranlarının yavaşlamasıyla kendisini gösteren ağır bunalımıdır. Krizi takip eden dönemde üretim araçları biçimindeki sermayede (makineler, teknoloji vb.) merkezden çevreye doğru yayılan bir saçılma başlamış ve örneğin AB’nin merkezindeki ülkelerde konuşlanmış ağır sanayi, madencilik ve diğer sanayi üretimleri, özellikle 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca ‘gelişme yolundaki ülkeler’ olarak adlandırılan çevre ülkelere aktarılmıştır.

“Zenginler kulübü” olarak bilinen, üyeleri arasında bütün merkez ülkelerin dolayısıyla Almanya’ nın da bulunduğu OECD’deki taşkömürü üretimi 1978’de dünya toplamının yüzde 42.8’ini temsil ederken 2011 yılında yüzde 21.1’e kadar gerilemiştir

(IEA, 2012, II.4 http://www.iea.org/media/training/presentations/statisticsmarch/CoalInformation.pdf ) .

Benzer şekilde Almanya’da da taşkömürü üretimi 1981’de 490 milyon tondan 2012’de 190 milyon tona düşmüştür. İngiltere’deki taşkömürü üretimi de aynı dönemde 127.5 milyon tondan 16.8 milyon tona gerilemiştir (Statistical_worldreview_of_world_energy_2013_workbook.xlsx).

Resmin bu kadarı bile bize merkez kapitalist ülkelerdeki kömür üretiminin yıllar itibarıyla çevre ülkelere aktarıldığını göstermeye yetmektedir. Dolayısıyla bugün Soma üzerinden Almanya, ABD vb. kapitalist ülkelerle yapılan merkez-çevre karşılaştırmaları sağlıklı sonuçlara ulaşmayı engellemektedir.

Linyit özelinde bakıldığında da benzer şekilde Almanya dünyanın en büyük linyit üreticilerinden olmakla birlikte ülkede linyit çıkarımının 1970’deki 369 milyon metrik tondan 2010 yılında 169 milyon metrik tona düştüğü görülmektedir. Oysa aynı dönemde dünya linyit üretimi 804 milyon metrik tondan 1042 metrik tona yükselmiş, yani linyit üretimi başka ülkelerde artarken Almanya’da gerilemiştir. Başka bir deyişle, evet başta Almanya olmak üzere kıta Avrupa’sındaki pek çok ülkede anlık iş cinayetlerinin sayısında azımsanmayacak bir düşüş vardır, ancak bu düşüşün arka planındaki birinci etken cinayetlerin en fazla olduğu ağır sanayi ve madencilik gibi sektörlerin önemli ölçüde çevre ülkelere aktarılmış olmasıdır. Hatta burada, Avrupa ülkelerinde sınıf mücadeleleri ile kazanılmış olan sağlık ve güvenlik düzenlemelerinin neden olduğu yüksek maliyetlerin Avrupa sermayesinin çevre ülkelere kaçışını hızlandıran etkenler arasında sayılması gerektiğinin altını da çizmemiz gerekir.

Yukarıdaki veri ve tespitlerden hareketle ‘iyi kapitalizm’ vs. ‘kötü kapitalizm’ tarzı ikilemlerin gerçekliği yansıtmaktan ne denli uzak olduğunu bir kez daha hatırlatalım ve yukarıdaki tarihsel gerçekliklerin ikincisine geçelim: sınıf mücadelelerinin işçi sağlığına ilişkin düzenlemelere yansımaları. Bilindiği üzere 19. yüzyıl, 20. yüzyılın başları ve ikinci paylaşım savaşını takiben 1970’lere kadar geçen dönemler işçi sınıfı tarihinde son derece kritik mücadelelerin yaşandığı ve kazanımların elde edildiği dönemlerdir. Özellikle son dönem, yani 1950-1970 arası süreç yığınsal işçi örgütlenmeleri, uzun soluklu grevler ve işçi sınıfının politize olduğu bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Bu bağlamda reel sosyalizm ile kapitalizm arasında bir dizi gerilim ve çatışma ile özetlenebilecek soğuk savaş döneminin Avrupa ülkelerinde işçi sağlığı düzenlemelerini iyileştirici yöndeki basıncı da göz ardı edilemez. Dolayısıyla bugün Avrupa çalışma yaşamında tanık olduğumuz görece iyi düzenlemeler hem geçmişteki sınıf mücadelelerinin bir sonucu hem de Avrupa işçi sınıfının bugünkü zayıf ve dağınık halinin çoklu nedenlerinden biri olarak görülmelidir. Öyle ki Avrupa işçi sınıfının sahip olduğu kazanımların kalıcı olduğunu sanarak rehavete kapılmasına yol açan da, sermayenin hem krizini bertaraf etmek hem de yüksek emek maliyetlerinden kaçmak için çevre ülkelere akmasına neden olan da bugün öykünülen emek düzenlemeleridir. Burada unutulmaması gereken husus ise, kapitalizmde daha insani koşullarda çalışmanın şartı belli talepleri hükümetlere iletmek ya da medya ve basın yoluyla sistemin vahşiliğini gözler önüne sermek değil sorunun birincil muhataplarının kollektif örgütlenmesi ve mücadelesidir.

Soma katliamı ardından açığa çıkan bir diğer gerçeklik ise Güvencesizler Hareketi olarak son üç yıldır görünür kılmaya çalıştığımız ve sürekli tekrarladığımız bir olgudur: güvencesizliğin sigortalı, sendikalı ve/veya kadrolu olmak vs. şekillerde tanımlanan en korumalı çalışma biçimlerini de kapsayan, işçi sınıfının ayrımsız bütün bölüklerini içine alan bir durum olduğu gerçekliğidir. Gerçekten de Soma’da cinayete kurban giden 301 işçinin tamamına yakını sigortalı, kadrolu ve sendika üyesidir. Ama bu ‘korumalar’ bu işçilerin katledilmesine engel olmamıştır. Benzer şekilde bu korumalar söz konusu maden işletmesinde örneğin ‘yaşam odaları’nın kurulmasına, uygun denetimlerin yapılmasına, onlara uzun süre kullanabilecekleri, hayatta kalmalarını sağlayabilecek kalitede maskeler verilmesine ve yaşamsal daha pek çok donanımın sağlanmasına tabiri caizse ‘yetmemiştir’. Bütün bu gerçekliklere karşın Soma katliamının ardından tek başına taşeron vurgusunun öne çıkarılması ve sistemin kendisini sorgulamak yerine onun üretim organizasyonlarından sadece bir tanesi olan taşeron çalışmanın mahkûm edilmesi kapitalizmin gerçek işleyişini görmeyi engellemekte ve tepkiyi sınırlamaktadır.

Soma katliamı özelinde taşeron çalışma biçiminin öne çıkmasının bir nedeni de devletin kendi uhdesindeki Madenleri kiralamak için merkez ülkelerden ithal ettiği bir buluş, yani Rödovans sistemi ile buna eklemlenen yerli buluş “dayıbaşı sistemi”dir. Türkiye’de mevcut hukuki düzenlemelere göre madenlerde arama ruhsatı, ön işletme ruhsatı ve işletme ruhsatlarından hiçbirisi hisselere bölünemez. Bu ruhsatların tek bir gerçek veya tüzel kişiye ait olması gerekir. Maden ruhsatlarının bölünmemesi ilkesi rödovans sözleşmesinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Gerçekten de uygulamada maden ruhsatlarının bölünme yasağı rödovans sözleşmesiyle aşılmaktadır. Aslında adı rödovans olmadan da benzer uygulamaların farklı sektörlerde de bulunduğu bilinen bir durumdur. Örneğin Devlet Hava Meydanları İşletmesi uhdesindeki Marmaray Projesi inşaatı da bir sözleşme ile GAMA-Nurol ortaklığına verilmiştir. Her ne kadar devlet uhdesindeki proje ve sahaların kiralanması -özellikle kamusal yararı temsil etmeleri dolayısıyla- başlıbaşına muhalefet edilmesi gereken durumlar olsa da bu karşıtlığın işçilerin sınıfsal çıkarlarıyla gerekçelendirilmesi ve sürecin bir devlet vs. özel ikilemine indirgenmesi mücadeleleri ortaklaştırmanın önünde devasa bir engel olarak durmaktadır. Bu bağlamda kamu işçileri aslında işçi sınıfının son derece ağır ve güvencesiz koşullarda çalışan fakat sadece ücretini devletten aldığı ve/veya sendikalı olduğu için sınıf örgütleri tarafından örgütlenmenin yegâne adresiymiş gibi gösterilen bölüklerinden biridir.

Sonuç olarak, Soma katliamı kapitalist üretimin sistematik şiddetini en çarpıcı biçimde gözler önüne getiren bir seri cinayettir. İster Soma ve Tuzla’da görüldüğü biçimiyle anlık, isterse istatistiklere yansıtılmayan kanser vb. bir dizi zamana yayılmış cinayetler tamamen sisteme içkindir. Bu seri katliamların oluş şeklini mercek altına yatırdığımızda ortaya şöyle bir resim çıkar:

Devasa ulusötesi şirketler, fabrika binalarının hemen yanıbaşına bir dispanser kurar, kapısına üzerinde kırmızı hilal bulunan beyaz bir bayrak ile giriş holüne hastaneleri çağrıştıran ve “sus” işareti yapan bir hemşire portresi asarak çalışanlarına sıcak mesajlar gönderirler. Bu manzaraya tanık olanlar da genellikle işe, şirket yönetimini insan sağlığına duyduğu saygı ve sevgiden ötürü kutlayarak başlarlar. Bu şirketlerin fabrikalarında, makina parkında yapılan sıradan geziler ve çalışanlarla yapılan küçük sohbetler bu yakın “ilgi”nin geri planına dair önemli ipuçları ile doludur. Örneğin ilk etapta çok temiz ve ileri teknolojiyle donatıldığı izlenimi veren üretim alanlarında, bakır tellerin açık ve izole edilmemiş bir ortamda -ki bu örnekte söz konusu ortam üretim alanının tamamıdır- asitle yıkandığı ve yaşanan kimyasal tepkime sonucu açığa çıkan zehirli gazın tüm üretim alanına yayıldığı, bu fabrikalarda kanser vakasına oldukça sık rastlandığı fakat çalışanların ifadesiyle “işverenlerin tedavi açısından hiç bir fedakarlıktan kaçınmadıkları” gibi anlaşılması oldukça zor olan bir ruh hali içinde oldukları ve bilinçlerinin adeta dümura uğradığı; ya da yoğun solvent (yanıcı) kullanılan bir bölümle kaynak yapılan bölümün yanyana çalışıyor olması ve bu iki bölümü birbirinden yalıtan bir izolasyon malzemesinin bulunmaması gibi manzaralara tanık olmak mümkündür (Yılmaz, 2001).

Kapitalist sistemde kapitalistin bir yandan karını artırırken, bir yandan da maliyetini yükseltecek, dolayısıyla karını düşürecek olan işçi sağlığı-iş güvenliği gibi bir konuyu çözüm bekleyen bir mesele olarak ele alması olası değildir. Diğer yandan, çalışanların sağlık ve güvenliğinin yapmakta oldukları işi sürdürmelerine yetecek düzeyde sağlanması ve işteki çalışma koşullarından kaynaklanan gecikme ya da duraklamalara yol açabilecek sağlık sorunlarının en ucuz ve kısa yoldan aşılması da gereklidir. Bu durumun kapitalizm açısından paradoksal bir tablo oluşturduğu fakat bu paradoksun geri planında insan faktörünün değil, kar faktörünün temel alındığı unutulmamalıdır.

Bu paradoksu en iyi açıklayan örneklerden biri de özellikle 10 saati aşan uçak yolculuklarında Havayolu Şirketlerinin -kendi pozisyonlarına uygun olarak- almaya çalıştıkları sağlık önlemleridir. ABD, Kanada ya da bir uzak doğu ülkesine gitmek için uçağa bindiğinizde, hemen önünüzdeki koltuğun arka cebinde bir dizi yazılı, çizili doküman ve kart bulursunuz. Bu kartlarda, uzun sürecek yolculuğunuz sırasında gerek oturma pozisyonunuz, gerekse uzun süreli hareketsizliğiniz yüzünden oluşabilecek sırt, bel, boyun ve bacak ağrılarıyla nasıl başa çıkabileceğiniz anlatılır, şekil ve figürlerle. Örneğin, her iki saatte bir kalkarak, koridorda kısa bir yürüyüş yapmanız; boynunuzla belli periyotlarla sağa-sola ve yukarıya-aşağıya doğru hareketler yapmanız ya da ayak bileklerinizi çevirerek olası ağrıları önleyebileceğiniz yazılı ve çizilidir bu bilgi kartonlarında. İlk bakışta, batılı ülkelerin insan haklarına ne kadar değer verdiğini düşünmeden edemezsiniz. Eğer bu önerileri dikkate almaz ve uzun yolculuk boyunca yeterince egzersiz yapmaz da yolculuk sonrasında yoğun ağrılara maruz kalırsanız, doğrudan kendinizi suçlar ve “keşke o uyarıları dikkate alsaydım” diye hayıflanırsınız. Oysa, aynı uçakta yapılacak belli değişikliklerle bu sorunların -hiç bir egzersiz yapmadan da- aşılması mümkündür, ama bu pek akla gelmez. Örneğin, uçaklardaki koltuk dizilimleri o denli sıkışıktır ki iki koltuk arası mesafe 35-40 cm kadardır ve bu dizayn, bir yandan otururken bacakların dizden 90 derece bükülü olmasını zorunlu hale getirirken bir yandan da gerektiğinde koltuğun arka kısmını yeterli ölçüde geriye doğru yatırarak vücudun dinlendirilmesi pozisyonuna engel olmaktadır. Bu sıkıntılı oturma pozisyonunu aşmanın en sağlıklı yöntemi aslında uçaktaki koltuk sayısını yarı yarıya azaltarak, iki koltuk arası mesafeyi genişletmek ve koltukları ergonomik bir tasarıma dönüştürmek suretiyle mesela koltuk yatırıldığında alttan çıkacak bir aparat sayesinde yolcunun ayaklarını uzatabilmesini sağlamaktır. Peki, böylesi bir değişiklik, düşünülemediği, hiç akla gelmediği için mi, yoksa bu değişikliğin, maliyetleri bir anda iki kattan daha yüksek bir düzeyde yukarı çekeceği ve kar oranlarının da aynı ölçüde gerileteceği hesaplandığı için mi yapılmamaktadır? Bu sorunun yanıtı son derece açık ve nettir. Bu değişikliğin yapılması halinde kapitalistin bu işi yapmaktan vaz geçmesi bile gerekebileceği için böylesi bir planı değil öngörmesi, aklından bile geçirmesi mümkün değildir (Yılmaz, 2001

İşte, işçi sağlığı-iş güvenliği ya da insan hakları ve sağlık meselesinde izlemekte olduğumuz sermaye yaklaşımları da tıpkı bu örnekteki belirleyici yaklaşım olan “daha yüksek kar elde etme” hedefine endekslidir. Belli sanayi kollarında çalışan işçilere iş sırasında korunma amacıyla gözlük, kulak tıkacı verilmesi ya da kimya-ilaç sektöründe çalışanlara günde bir kutu yoğurt dağıtılması türünden sağlık ve güvenlik destekleri de aynı perspektife dayandırılmaktadır. Örneğin işveren gözlük verdiği halde bu malzemeyi kullanmadığı bir sırada gözüne metal çapağı giren ve bu yüzden görme duyusunu ebediyen kaybeden bir işçinin “aslolan makinaların metal çapak fırlatamayacak biçimde izole edilmesidir işbaşında gözlükle çalışmak değil” gibi bir savunma geliştirmesi -özellikle bugünkü mevcut yaklaşımlar dikkate alınacak olursa- kolay görünmemektedir. Sermaye topluma en iyimser olasılıkla “koruyucu donanımları” tartıştırır, oysa bunu tartışmak kapitalist üretim ve ondan kaynaklanan ölümleri doğallaştırmayı getirir. Bu alanda çalışma yapanlar ise “önleyici tedbirler”den bahseder. Örneğin işçilere gözlük vermek yerine makine parkının yalıtılmasını, kaymayan ayakkabı dağıtmak yerine zeminde kaymaya yol açan etkenlerin ortadan kaldırılmasını, maske ve kulaklık kullanmalarını önermek yerine zehirli gaz ve yüksek desibellerdeki seslerin işçilere ulaşmayacak şekilde yalıtılmasını önerirler. Kuşkusuz iş cinayetlerini görünür kılmak açısından bu öneriler değerli ve önemlidir. Ancak tekil kapitalistlerin daha yüksek maliyetli önleyici tedbirlere yönelmesini sağlayacak tek şeyin işçi sınıfının kollektif ve örgütlü mücadelesi olduğu unutulmamalı ve bu ortak mücadeleye zarar verecek söylem ve eylemlerden uzak durulmalıdır.

guvencesizlerhareketi.wordpress.com

Bir yorum

  1. Ölümlerden sonra boğazımızda düğümlenen sözcükler çığlığa dönüşürmüş.Bu sözü severim toplumsal gerçekliğimizi anlatıyor.İşçi sağlığı ve iş güvenliği mevzusu sendika , ücret talepleri kadar mücadeye içsel olmaz zorun da.Biz işçiler yaşam hakkımızı savunamıyorsak yada mücadelemizde az yer buluyorsa burada ciddi bir sorun var. Görevin büyük kısmi işçi sınıfı için mücadele yürütenlere ardından da sendikalara düşüyor.Bu konuya dair politika geliştirmek ve işçi sınıfı içerisnde güdem haline getirmek gerekir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*