Anasayfa » SERBEST KÜRSÜ » Kapitalizm, Modern/ Konsantre Barbarlık Ve Proletaryanın Karşı Hegomanyası- Volkan Yaraşır

Kapitalizm, Modern/ Konsantre Barbarlık Ve Proletaryanın Karşı Hegomanyası- Volkan Yaraşır

Proletarya ontolojik olarak emeğin emek gücüne dönüştürülmesine karşı direnir. Bu onun otonomisini oluşturur. Sınıflar mücadelesi sınıfın otonomisini besler, şekillendirir. Sınıf devrimci kimyasını ve yıkıcı gücünü otonomisi içinde oluşturur. Sermaye emeği emek gücüne dönüştürerek, meta haline getirerek var olur, böylece kendi ontolojisini kurar. Fabrika(işyerleri), bu anlamda konsantre bir tahakküm alanı ve yıkıcı disiplin merkezleridir. Yine aynı alan metanın üretildiği merkez olarak ve emek ve sermaye arasındaki çelişkinin en yoğun, en keskin yaşandığı yer olarak stratejik bir konuma sahiptir.
Meta üretiminin kesilmesi, sınıfın bağımsız birleşik gücünün kristalize oluşu bambaşka gelişmelerin önünüaçar. Aslında “Vampir” ve “Virüse” karşı yıkıcı hamleleri ifade eder. Vampir nasıl ki sadece kalbine sokulacak bir hançerle öldürebiliyorsa meta üretimin kesilmesi sermayenin kalbine sokulan bir hançer işlevini görür. Bunu her hangi bir grevde yada sınıfın muhteşem eylemlerinden biri olan fabrika
işgallerinde v e genel grevlerde somut olarak görebiliriz. Aslında bu eylemler sınıfa Vampirin nasıl öldürebileceğini gösterir. Sınıfa kendi devrimci enerjisini hissettirir, yıkıcı gücünün farkına vardırır. Bundan dolayı sınıfın gerçekleştirdiği her eylem, sınıfın ruhunu silahlandırır. Hatta proletaryanın enternasyonal niteliğinden dolayı en yerel görülen eylem bile, enternasyonalist bir mahiyettedir.
Kısaca proletaryanın tarihsel rolü sınıflar mücadelesi içinde ortaya çıkar. Sınıflar mücadelesi içinde şekillenir. Onun kapitalizmin kalbine hançer saplayacak kolektif aksiyon yeteneği, kapitalist üretim ilişkileri içinde belirlenir. Kapitalist sistem mülksüzler yaratarak var olur. Proletarya mülksüz bir sınıftır ve tüm mülksüzlerin kaderini belirleyecek yegane sınıftır.
ANTİ- KAPİTALİST MÜCADELE VE İŞÇİ SINIFININ ROLÜ
Kapitalist sistem son derece kompleks ve nüfuz edici bir sistemdir. Sistem hayatın her alanına sirayet ederek, çok boyutlu sömürü ve iktidar ilişkileri yaratır. Hayatın her alanını metalaştırır. Ve hayatın her alanını kapitalin parçasına dönüştürür. Son derece rafine iktidar ve tahakküm ilişkileri yaratır. Yeryüzünün, hatta uzayın, toplumların, canlıların, cansızların ve insanların yıkımı üzerinden kendini inşa eder.
Kapitalist sistem, bazen de daha evvelki toplumsal formasyonlardan devşirip, dönüştürdüğü egemenlik ve iktidar ilişkilerini kullanarak, kompleks bir sömürü, iktidar ve otorite ilişkisi inşa eder. Kompleks çelişkiler üretir, var olan geleneksel, tarihsel çelişki ve çatışkılardan yararlanır onları yeniden üretir. Sınıfsal çelişkilerin yanında ırksal, cinsel, mezhepsel, dinsel, kültürel çelişkileri kullanır, derinleştirir. Yeniden yaratır. Bunları yaratırken flu bir atmosfer ve gri noktalar oluşturur. Kapitalizm anatomik ve fizyolojik özelliklere sahip bir sistemdir. Anatomisi temel çelişki olan ve antagonist karakterli emekle sermaye arasındaki çelişkide kendini dışavurur. Sistem konsantre bir sömürü mekanizmasıdır ve emeğin tahakkümü üzerinden kendini üretir. Bunun yanısıra yıkıcı ve atomize edici çelişkiler üretir. Cinsel, ırksal,mezhepsel, kültürel, ekolojik vb. nitelikteki çelişkiler sistemin yıkıcılığının yarattığı toplumsal fay hatlarıdır. Bu toplumsal fay hatlarında muazzam enerji birikir. Bu tanımlama bir önemsizleştirme, talileştirme değil, tam tersine sistemin çok boyutluğunu ve
kompleks karakterini göstermek içindir. Ve sistem karşıtı dinamikleri belirleme, sistem analizinin teorik temellerini oluşturma, devrimci öznenin altını çizmeye yöneliktir.
Kısaca işçi sınıfı sosyal bir anafor, sosyal bir mıknatıstır. Kadın özgürlük hareketi, ekolojik hareketler, cinsel tercih esaslı LGBTİ ve benzeri hareketler, hayvan özgürlük hareketleri, farklı heteredoks inanç esaslı hareketler anti- kapitalist dinamiklerdir. Ya da anti- kapitalist alan ya da anaforlardır. Ve ağırlıkta ( sınıf hareketinin şekillenmediği konjoktürlerde) tekil mahiyette bir gelişim seyri gösterme karakterindedirler.
Bu dinamikleri birleştirecek ve yıkıcı bir güce dönüştürecek bir potaya ihtiyaç vardır. Proletaryanın bağımsız, birleşik ve devrimci bir güç olması bu potanın oluşması yada sosyal anaforun yaratılması demektir. Ancak bu sosyal anafor, bir mıknatıs gibi diğer anaforları kendine çeker, kristalize eder ve sisteme yöneltir. Kısaca sömürü ilişkisi belirleyicidir. Öteki bütün ilişkileri içine alır, kapsar. Bu diğer dinamiklerin özgünlüklerinin görülmemesi, bağımsız örgütlenmesini red etmek anlamına gelmez.
Altı çizilen, Anti- kapitalist dinamiklerin gerçekten yıkıcı bir güce dönüşmesinin yolu ve yöntemidir. Kapitalizmi yıkmak hedefli bir yaklaşımdır. Yoksa kapitalizmin olağanüstü bir absorbe etme gücü olduğu unutulmamalıdır. Kapitalizm hatta bu yönüyle muhaliflerinden beslenir, kendini yeniler, hakimiyetini daha rafine hale getirir. Bunun en çarpıcı örneği bir kollektif ve küresel ayağa kalkış olan
1968 dinamiklerinin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve absorbe edilmesidir.
İDEOLOJİK MÜCADELENİN ÖNEMİ
İşçi sınıfı, kapitalizme karşı kategorik bir tanımlama riskini içinde taşısa da (Engels’in vurgusu da olan) üç temelde mücadele yürütür. Birbirini tamamlayan, besleyen ve aralarında diyalektik bir bütünlük ve bağ bulunan mücadele biçimlerinden biri olan politik mücadele, belirleyicidir. İktidar hedefli ve yıkma esaslı bir mücadeledir. Sınıfın devrimci öznesinin varlığı bu noktada yaşamsaldır. Marx şöyle bir vurgu yapar: “işçi sınıfının politik hareketinin amacı, hiç kuşkusuz, işçi sınıfı için siyasi iktidarın fethedilmesidir”. İdeolojik mücadele ise proletaryanın rotası belirler, başka bir dünyanın nasıl kurulacağını ve 7000 yıllık sınıflı toplum tarihinden ve onun yarattığı “pisliklerden” nasıl kurtulabileceğini gösterir.
Diğer mücadele temeli ise ekonomik ve demokratik mücadeledir. Hem bir biriktirme sürecini ifade eder, hem de bir hazırlık süreci anlatır. Kendini temel ve demokratik hakların alınması, korunması ve geliştirilmesi üzerinden şekillendirir. Kapitalist sistemin en belirleyici özelliği yüksek bir ideolojik illüzyon yaratabilme becerisindedir. Bunun yanında egemen ideoloji egemenlerin ideolojisi olduğu unutulmamalıdır. Ve sermayenin sadece üretim araçlarına değil, aynı zamanda zihniyet üretme araçlarına sahip olduğunun altı çizilmelidir.
İdeolojik illüzyon ve hegemonya sistemi rasyonalize eder ve “normaleştirir”.
Marx muazzam bir tanımlamayla ideoloji ve sınıf egemenliği ilişkisini şöyle kurar. Bu vurgu bir yanıyla da ideolojik hegemonyaya yönelik bir açılımdır. “ Her çağın hakim fikirleri, o çağın hakim sınıfının fikirleridir. Yani, toplumun hakim maddi kuvveti olan sınıf, aynı zamanda onun hakim manevi kuvvetidir. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda zihni üretim araçları üzerinde de kontrol sahibidir. Ve bundan ötürü, genel olarak, fikri üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri ve fikirleri, bu hakim sınıfın
etkisi altındadır.” İdeolojik hegemonyanın ve sınıf tahakkümünün temel aparatı/ aygıtı devlettir. Kapitalist devlet sermaye egemenliğini sağlayan temel aygıttır. Sermaye birikiminin her şart altında güvence altına alınması ontolojisini belirler. Kapitalist devlet bunu yaparken alt sınıfları zorla baskı ve tahakküm altına alır.
Bunun yanında sistemin rasyonalize edilmesi, genel bir rızanın inşası gerekir. Toplumun, kitlelerin rızası sağlayan, sistemin bütün anormalliğine, irrasyonelliğine rağmen rasyonel kılan hegemonyadır. İdeolojik hegemonya/ ideolojik zor sistemin sürekliliği için hayati önem taşır. Bu noktada işçi sınıfının ideolojik mücadelesinin önemi ortaya çıkar. Başta işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin kendilerini kuşatan akıl tutulmasından, ideolojik blokajdan, ideolojik illüzyondan kurtulması sistemli, uzun soluklu, ideolojik mücadeleyle mümkündür. Çünkü egemen düşünce egemenlerin düşüncesidir ve sermaye yalnızca üretim araçlarına değil zihniyet üretme araçlarına da
sahiptir. İdeolojik hegemonya konusu hafife alınmamalıdır. İdeolojik zor, çıplak zordan daha etkili, kalıcı ve kötürümleştiricidir. Bu noktada Lenin’in ve Gramsci’nin hegemonya üzerine çalışmaları önemlidir. Lenin’in Ne Yapmalı ve İki Taktik kitapları temel kitaplar olarak ele alınabilir. Gramsci’nin sistematiğinde hegemonya kavramı, belirleyici bir rolü sahiptir. Gramsci, Lenin’den esinlenerek hegemonya kavramını derinleştirir.
Rus Devrimi’nin gerçekleşme dinamikleriyle, Batı’daki devrimci pratiklerin başarısızlığının nedenleri üzerine analizler yaparak, hegemonya kavramı üzerinde yoğunlaşır. Bu paralelde kendi “modern prens, organik aydın, tarihsel blok, pasif devrim, transformismo, hegemonya” gibi kavram matrisini kurar ve devrimin güncelliğini arar. Ayrıca sınıf bilincinin stratejik önemi üzerinde duran Lucaks, yanlış bilinç, şeyleşme, meta fetişizmi gibi açılımlarıyla yabancılaşma kavramını derinleştirmiş, katmanlaştırmış ve ideolojik mücadelenin
yaşamsallığına vurgu yapmıştır. Chomsky, rıza imalatı, medya denetimi, propaganda modeli kavramıyla devletin ideolojik aygıtlarının etkinliğini ve muazzam manipülasyon gücünü sergilemiştir. Yine ideoloji ve devletin ideolojik aygıtları üzerinde çalışan Althusser önemli analizler yaparak ideolojik zor ve bu zorun biçimlenişi üzerine düşünmüştür. Kültür endüstrisi üzerine kapsamlı çalışmalar yapan Frankfurt ekolüne bağlı düşünürler, kapitalist sistemin kompleks karakteri ve kendini yeniden üretme ve rasyonalizasyon mekanizmaları üzerine farklı çalışmalar ve çözümlemeler ortaya koymuşlardır.
Bu birikimler ve bu birikimlerin sınıf mücadelesi içinde şekillenişi, işçi sınıfının kolektif aksiyon yeteneğini açığa çıkaracağı gibi, bağımsız, birleşik, devrimci gücünü besleyecektir. İdeolojik mücadele bu anlamda sınıfın bu dünyayı yıkabilme, değiştirebilme gücüdür ve başka bir dünyayı istemesinde ve inşa etmesinde vazgeçilmez silahıdır.
MARKSİZM YIKICI BİR TEORİ, BÜTÜNLÜKÇÜ VE DEVRİMCİ BİR SİSTEMATİKTİR
Marksizm- Leninizm yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir. Marksizm multi disipliner ya da daha doğru bir ifadeyle disiplinlerüstü bir sistematiktir. Sınıflar mücadelesi içinde mana bulur ve sınıflar mücadelesinin teori ve pratiğidir. Sınıflar mücadelesinin zenginliği içinde ve bu mücadele içinde sınamasıyla kendini üretir, doğmalar yığını olmaktan yada totolojiye dönüşmekten kurtulur. Marksizm dünyayı anlama, kavrama ve değiştirme faaliyetinin bütünlüğüdür. Marksizm’de değiştirme esastır. “Yeni” kapitalizm, yeni bir Ortaçağ gibi kendini konumlandırıyor. “Yeni” kapitalizmin en temel karakteristiği sistematik bir gericilik ve metafizik üzerinden kendini tanımlaması ve gerçekleştirmesidir.
Kapitalizmi aslında genel olarak metafizik bir gerçeklik olarak değerlendirebiliriz. Sistemin işleyişi, doğası, ruhu ve varoluşu irrasyoneldir. Yeni kapitalizm konsantre bir gericiliktir. Bilinemezci yani agnostiktir. Saf ve çıplak bireyci yani indivüdüalisttir. Kaderci yani fatalist ve pesimisttir. Hayatın her alanına sinizmi aşılar. Metafizik bir gerçeklik olarak, egemenliğini inşa eder. Kar güdüsüyle toplumu, doğayı,eko- sistemi, insanı yıkar ve parçalar. Bilimi tekeline alarak tahakkümünü sürekli kılmaya, hegemonyasını derinleştirmeye çalışır. Bilginin tekelini elinde tutarak, bilginin hegemonyası inşa eder.
İşçi sınıfı böylesi çok yönlü ve çok boyutlu bir sisteme ve bu sistemin bulaşıcı ve yıkıcı etkilerine karşı, ideolojik mücadeleyi yükseltmeli ve derinleştirmelidir. Sistemin sistematik gericiliğine ve modern barbarlığına karşı bizim bakışımız, sınıfsal eksende olmalıdır. Bilimi bu sınıfsal eksende bakışı derinleştirmek ve yoğunlaştırmak için bir silah haline getirmeliyiz. 19. Yüzyılda büyük bilimsel gelişmeler, enerjinin dönüşümü yasasının bulunması, canlı organizmalarının hücre yapılarının ortaya çıkması ve Darwin’in evrim teorisi gibi bilimsel gelişmeler Marx ve Engels’in fikirlerinin gelişimi etkiledi. Sistematiklerini besledi. Pozitivizmin cazibesine kapılmadan, bilimi sınıf mücadelesinin gelişmesi ve sınıfsal bakışın derinleştirilmesi için silaha dönüştürmek gerekir. Marksistlerin her olaya ve her olguya sınıfsal
eksende bakması ayrıştırıcı bir niteliktir. Çünkü bu bakış açısı kapitalizmi anlamanın, onun anatomisi çözmenin, sömürü sistemini analiz etmenin ve bu sistemin nasıl yıkılabileceğinin yöntemini kavramın “sırlarıyla” yüklüdür. Bizler yani diyalektik ve tarihsel materyalistler olaylara “bilimsel” değil, sınıfsal bakarız. Bilimi bu bakış açımızın derinleştirilmesi ve geliştirilmesinin aracı olarak ele alırız. Yani dünyayı anlama, kavrama ve değiştirmenin parçası olarak görürüz.
Marx Feuerbach Üzerine Tezler adlı kısa felsefi notlarında, Marksizmin ruhunun, ihtilalciliğinin en konsantre ve bu ölçüde de en yalın anlatıldığı bir vurgu/ tez vardır: 11. Tez. Aslında bu tez diğer 10 tezin konsantrasyonunu ifade eder ya da diğer 10 tez 11. Tezi koşullar. 11.tez gerçekliği, dünyayı anlama ve gerçekliği ve dünyayı değiştirmekle ilgilidir. Ve bilinçli insan eylemine yani praksise net bir vurgudur. Bugünde yapmamız gereken 11. Tezi manifestolaştırmak ve anti-kapitalist mücadelenin ekseni haline getirmektir.
Son sözü Marx’a bırakalım: “ Filozoflar şimdiye kadar dünyayı değişik biçimde yorumladılar. Oysa
aslolan dünyayı değiştirmektir.”
VOLKAN YARAŞIR

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*