Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kapitalizm çürüyor: Bilimin ve bilginin çöküşü!

Kapitalizm çürüyor: Bilimin ve bilginin çöküşü!

Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir yazı, bir itiraf niteliğinde: Neoliberal kapitalizmde bilginin, bilimin ve üniversitelerin son kalıntılarının da çöküşü! (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/hakikatin-hurafelerle-imtihani-40422312)

Yazının konusu, “hakikat sonrası” (post-realite) toplumda, yani neoliberal kapitalizm, neomuhafazakar popülist siyaset ve post-modernist kültüründe, gerçekliğin eleştirel bilgisinin ve bilimin son kalıntılarının da yok ediliyor olması.

Hurefecilik deyince, ilk elde hemen Türkriye’deki dinci-gericilik, faşizm akla gelebilir. Ancak sorun yalnız dinci-faşist iktidarların olduğu ülkelerde değil. Neoliberal kapitalizmin olduğu her yerde! Dünya çapında mali oligarşik kapitalizmin çürümesinin ve toplumu çürütmesinin bir başka ifadesi. Neoliberal kapitalizm, emeği, insanı ve doğayı yıkıcı biçimde tahrip ettiği gibi, gerçeklik bilgisi ve bilincini, bilimi de had safhada tahrip ediyor. İster doğa bilimleri ister toplum bilimleri olsun, mali oligarşik burjuvazi ve iktidarının dolaysız çıkarları dışında, her türlü bilimsel-eleştirel bilgi üretim çabasını “kökünü kuruttuğu” gibi, halen bilimsel araştırmalar yapmaya çalışan akademisyenlerin, bilim insanı ve uzmanların çalışmalarını toplumsallaştırması ve kitlelere ulaştırması da binbir biçimde engelleniyor.

Selçuk Şirin yazısında, bilgi, bilim, bilim insanları ve üniversitelerin eski otoritesinin tümüyle çöktüğünü; bilimsel bilgi üretiminin, inceleme ve araştırmaların topluma yön veren kurum ve süreçler olmaktan tümüyle çıktığını vurguluyor. Bilginin yerini yığınsallaşan hurafeci önyargıların aldığından; bilimsel çalışmalarla toplumsallaştırılmış gerici önyargılar arasındaki açının giderek büyüdüğünden; bilim insanları ve uzmanların araştırmalarının sonuçlarını kitlelere ulaştıramaz hale geldiğinden, ulaştırsa bile gerici önyargıları aşamadığından yakınıyor.

En kritik toplumsal konulardaki meşakkatli araştırmaların alanının giderek daraltılması bir yana, yapılanların da yalnız iktidarların değil onların etkisi altındaki kitlelerin de duvarıyla karşılaştığına küresel ısınma, sağlık, çocuk eğitimi, psikoloji gibi alanlardan örnekler veriyor. Araştırmacıların bu duvarı aşma çabasıyla, 140 karakterlik twit mesajlarında, teoriyi tasfiye eden post-modern metafor ve anlatılarla “çözüm” aramaya sıkıştırıldıklarını belirtiyor.

Şaşırtıcı mı? Değil. Nedenleri üzerinde duralım.

Neoliberal kapitalizmin bilimsel bilgi üretimine ve bilginin toplumsallaşmasına yıkıcı saldırısı, bir bütün olarak emeğe, insana ve doğaya yıkıcı saldırısının kritik bileşenlerinden biriydi. Şu eski burjuva modernist, rasyonalist (akılcı), pozitivist tarzdaki ilkel ve güdük bilgi ve bilim anlayışı bile, mali oligarşik sermaye birikim ve iktidarının yeni düzleminin engeli haline gelmişti.

Neoliberal kapitalizm ve post-modern yapı-bozumculuğu; eski, köhnemiş, içi boşalmış, basmakalıp, ezberci, şematik, yüzeysel, genel geçer, bir akıl ve uzmanlar bürokrasine dönüşmüş eski bilgi ve bilim anlayışının kofluğunu yıkmakta pek zorlanmadı. Yerine geçirdiği ise, yeni bir bilgi/bilim anlayışı olmadı. Mali oligarşik sermaye karlılığı, piyasası ve egemenliğini artırmaya odaklanmış teknik olarak uygulanabilir bilgi dışında; teorisiz, tarihsiz, toplumsuz, nesnesiz, öznesiz, keyfi, spekülatif, öznelci-göreci sezgi ve inanca dayalı “ne olsa giderci” bir epistomoloji oldu. Artık bilgi üretim ve aktarımında, hipotez, tez, araştırma-inceleme, tanım, nedensellik, zorunluluk, işlev, açıklama, çözümleme, temellendirme, kanıtlama, eleştiri, sorgulama, tartışma, ikna gibi ölçütler, biçimsel kalıntılarıyla bile tasfiye ediliyordu. Yerine her türlü nedensellik, belirlenim, hatta akıl yürütme ve sorgulama gereğini ortadan kaldıran, ultra göreci pragmatist, inanca dayalı “ortak duyu” neo-popülizmi geçiriliyordu. Bir fikrin doğru/yanlış olmasının hiçbir önemi yoktu, kitleler üzerinde etkili/etkisiz olmasının önemi vardı. Hiçbir kanıt olmadan, hatta tüm kanıtlar ters yöndeyken bile, kimi neye inandırabiliyorsanız, doğru oydu! Neye “bu bizim toplumumuzun hissiyat ve hassasiyetlerine ters” deniyorsa yanlış oydu.

Analatik ve eleştirel bilgi alanı ne kadar daraltılıp itibarsızlaştırılırsa, “neden?” sorusu ve olup biteni açıklama gereği o kadar değer kaybediyor, yerini verili durumu/yapılanı “sezgi, duyu, hissiyat” gibi ultra öznelcilik ile meşrulaştırmaya bırakıyordu. Belirlenimin yerini ikircim, tanımın yerini müphemlik, analizin yerini spekülatif-yorum, açıklamanın yerini anlatı, eleştirinin yerini meşrulaştırıcı sinizm ve kinizm, referans çerçevelerinin yerini mutlak görelilik, bilimsel ve mesleki uzmanlığın yerini piyasada kara tahvil edilecek teknik uygulayıcılık, akıl yürütmenin yerini “ortak hissiyat ve hassasiyetler” alıyordu.

Bilgi kalmadı, piyasa malumatı ve bol gericilik verelim!

En başta bilginin üretim ve aktarım süreçleri tümüyle kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkilerine indirgendi. Bütünsel ve tutarlı teori gereği ortadan kaldırıldı. Bilgi parçalanıp yüzeysel, anlık olarak tüketilebilir, göreci, yüzeysel, metalaşmış, söylemsel yapbozlara dayanan malumat parçacıklarına ve piyasa çözümlerine indirgendi. Bilginin, teori analiz eleştiriden, bütünsellik ve iç tutarlılık gereğinden kopartılarak, anlık olarak tüketilebilir, göreli, malumat parçacıklarına indirgenmesi, onun sermaye ve piyasa çözümlerine uyarlanması ve bizzat bir sermaye birikim biçimi ve meta haline getirilmesiydi. Bu, son biçimsel bilimsellik kırıntılarını ortadan kaldırdığı gibi, bilginin toplumsallaşmasını da olanaksız hale getirdi. Bilimin toplumla ilişkisi, artık aksiyomatik bir dünya görüşünün taşıyıcısı olmak değil, kapitalist sömürü ve egemenlikte teknik olarak kullanılabilirlik ve piyasada anlık tüketilebilirlikten ibaretti. Toplumsal-siyasal sorun ve konularda bilgiye dayanma gereği ve bilgi arayışı ortadan kaldırıldı. Bilgi ve bilim, toplumsal-siyasal ihtiyaç ve amaçlarla birlikte, bir bütün olarak kamusal tartışmadan dışlandı.

Kent, doğa, sağlık, eğitim gibi hangi kritik toplumsal-siyasal soruna ilişkin olursa olsun, bilimsel inceleme araştırmaya dayalı bilgi ve raporların etkisizleştirilmesi, yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Bu etkisizleştirme, elbette her şeyin sermayeleştirilmesinin önünü açmak içindir. Üniversiteler, bilimsel ve mesleki uzmanlıklar, ve bizzat bilim ve bilginin kendisi hem daha dolaysız biçimde sermayeleştirilmekte, hem de itibarsızlaştırılmaktadır.

Mali oligarşik kapitalist güçler açısından gerçeklerin inceleme-araştırmaya ve eleştireye dayanan bilimsel bilgisi ne kadar değersizleştirilirse, kitleler nezdinde neomuhafazakar popülist “hissiyat ve hassasiyetler”in, “ortak duyu” adı altında gerici önyargıların oluşturulması da o kadar kolaylaşır.

Bu kat kat mali oligarşik sermaye, piyasa, devlet, bürokrasi, sansür, değersizleştirilme engellerini aşarak araştırma-incelemelerini topluma ulaştırmaya çalışan bilim insanları, bu kez bu neomuhafazakar “ortak duyu” duvarına tosluyordu.

Ancak bilime ve bilgiye karşı muhafazakar önyargılar, itibarsızlaştırma, küçümseme ve ilgisizlik, sanıldığı gibi yalnızca gericiliğin etkisindeki kitlelerle sınırlı değil. Kendisini solcu olarak tanımlayan kesimlerde de oldukça yaygın. Solda zaten bilimsel teori ve bilimsel-eleştirel bilgi üretme çabası çok sınırlıydı, teori ve bilgi “yüksek mevkiler”in özel mülkiyeti ve ayrıcalığı olarak görülüyordu. Ekonomi-politik, toplumsal ve siyasal konularda azçok ciddi çalışmalar yürüten aydın, uzman, araştırmacı damarı da büyük ölçüde kurutulup buralardan da beslenemez hale gelince, daha bir dibe vurdu. Sol siyasetin büyük bölümü, çoktan burjuvazinin egemen hale gelen post-modern göreci neo-popülist siyaset tarzına uyarlandı, biraz malumat kırıntısı, biraz günübirlik yorum, çokça da duygusal ve vicdani tepkisellikle geçinip gidiyor.

Biraz daha derine indiğimizde:

Bilimsel-eleştirel teori ve araştırma-incelemeye dayalı bilginin adeta tümüyle bordadan atılması ve yerine neo-popülist siyasetin geçirilmesi, neoliberal kapitalizmde meta fetişizminin artan gücüyle birlikte bir “çözülmüş benlik” durumunun ifadesidir. Neoliberal kapitalizm toplumsal varlık duygusunu paramparça eder. Toplumsal emek, dayanışma, bilim, sanat, daha iyi bir gelecek umudu, eğitim, bilinç, güven, sevgi, saygı…. insanı insan yapan her şey, neoliberal kapitalizm tarafından yıkıcı biçimde değersizleştirilmiştir. Neoliberal göreci benlik/bizlik siyaseti, neoliberal kapitalizmin toplumsal benlik/bizlik duygusunun yıkımından zemin bulur. Bir yandan işçi sınıfının kolektif ve sosyalist devrimci karakterine, diğer yandan bilimsel-eleştirel iç tutarlılığa sahip teori, program ve stratejiye karşı yıkıcı saldırılar, bağımsız referans ve gelecek perspektiflerini zayıflatmış, siyaset yalnız bir göreli benlik/bizlik (birbirine görelilik) üzerine kurulur olmuştur.

Modernizm insanın, en toplumsal yönlerinden olan duygu boyutunu rasyonalizm ve pozitivist bilimsellik adına yok saydı. Neoliberalizm sermaye-meta ilişkilerinin gelişmesinin engeli haline gelen modernist-elitist-bürokratik siyasetin bu en büyük boşluk ve engelini yıkıp muazzam bir burjuva egemenlik siyaseti rezervi haline getirdi. “Yeni keşfetmiş” gibi insanın öznel yanını, birbirine görelilik biçiminde, kapitalist egemenlik ilişkilerinin en güçlü yapıtaşlarından biri haline getirdi. Neoliberal/neomuhafazakar popülizm, kitlelere kendini ne kadar toplumsallaşmış, ruhlarını okşanmış hissettiriyorsa, bireyin daha gerçek toplumsallaşma niteliğini, o kadar ondan soyutlayarak meta-egemenlik siyasetine çeviren bir işleyiş ve ilişki biçimidir.

Bireyler, neoliberal kapitalizm tarafından hiçbir gerçek somut sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal ihtiyacını karşılamayan içsel köleleşme oluşuyla, nedenini bir türlü anlayamadığı bir yalnızlık ve güçsüzlük içine itilir. Solun neoliberal/neomuhafazakar popülizm karşısında afallayıp kalmasının nedeni, onun gücünün sadece “yukarıdan” gelmediğini aslen bizzat neoliberal kapitalist toplumsal ilişkiler içinde benlik duygusu yıkılan kitleler tarafından yeniden üretildiğini bir türlü anlamamalarıdır. Sol, bu çemberin dışına, teorik, programatik, stratejik, sınıfsal olarak çıkamadığı gibi, bu çemberin içinde kendisi de bilimsel-eleştirel bilgiye daha fazla yabancılaşır. Kendisi de neoliberal göreci neo-popülist benlik siyaseti yapmaya çalıştıkça, daha fazla irtifa kaybeder.

Bilimin, bilimsel-eleştirel iç tutarlılığa sahip bütünlüklü bilginin çöküşü, kapitalizmin çürümesinin bir ifadesidir. Çözüm bilimsel inceleme-araştırmaları (ya da onlardan geriye ne kaldıysa) post-modern metoforik anlatılarla ya da 140 karakterlik twit mesajlarıyla kitlelere ulaştırmak elbette değil. Türkiye’de neo-kemalist orta sınıf reformist sol’un yaptığı gibi, bir dönemki burjuva modernizm, pozitivizm, formalizm ve aydınlanma fantazilerine sarılmak ve geri getirmeye çalışmak hiç değil. Eğer Türkiye’de 60’ların ikinci yarısı ve 70’li yıllarda az çok bilimsel-eleştirel aydınlanma diye bir şey olmuşsa, bu burjuva kemalizm filan sayesinde değil ona karşı, işçi sınıfı ve kitle hareketlerinin yükseliş dalgası ve Marksizmin basıncı sayesinde olmuştur. İşçi sınıfı, sosyalist ideoloji ve Marksizmin basınç ve etkisi ciddi biçimde zayıflayıp gerileyince, burjuvazide, akademide, küçük burjuva aydın ve uzmanlarda, pozitivist anlamda bile bilimsel-eleştirel bilgi üretme çabası da dibe vurmuştur. Neoliberal kapitalizm, neomuhafazakar popülist siyaset ve post-modern yapı-bozumculuğunun da, bir sınıfsal-toplumsal mücadele dayanağı ve gelecek referansı kalmamış, her iki karşıt sınıfın da ihtiyacına yanıt vermediği gibi engeli haline gelen modernist-pozitivist bilim ve bilgi tarzının kumdan kalelerini yıkması, gericiliğe ve hurafeciliğe kapıları büsbütün açması bu yüzden zor olmamıştır.

Çözüm, Marksizmde, tarihsel-diyalektik materyalizmde, bilimsel-eleştirel bilgi üretimini kapitalist kurumların ve meta üretim ve egemenlik ilişkilerinden bağımsızlaştırarak sosyalist işçi sınıfı savaşımı ve yeni ve daha yüksek yaşam ihtiyaç ve ufkuyla kaynaştırmaktadır. Bilimsel-eleştirel bilgi, artık yalnızca sınıfsal-toplumsal gerçek mücadele ihtiyaç ve özlemlerinin kolektif bir dinamiği olarak var olabilir. İşçi sınıfının kafa emeği, duygusal emek ve çok yönlü yeni yeti ve ihtiyaçlarla zenginleşmesi, bilim insanı, uzman ve aydınların önemli bir bölümünün kafalarının üstündeki küçük burjuva statü halelerini de yitirerek işçileşmesi; sanki tüm bilim ve bilgi onların özel mülkiyet ve ayrıcalığıymış sandıkları tutuculuklarını bir yana bırakıp bilimsel-eleştirel bilgi üretim ve aktarımını kolektivize ettikleri ve toplumsallaşan proletaryanın ihtiyaçlarıyla bütünleştirdikleri (ki bu asıl bilim yapabilmenin tek yok olduğundan, bilim insanlarının ihtiyacıdır!), bilgi ve uygulama, teori ve pratik iki yönden kaynaştırıldığı ölçüde, bilim ve bilgi alanında da yeni ufuklar ve yeni bir dinamizm yaratılabilecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*