Anasayfa » DÜNYA » Kapitalist Çürüme Kıskacında İnsan

Kapitalist Çürüme Kıskacında İnsan

Elazığ 2 Nolu Yüksek Güv.Hapishane’sinde kalan Mahmut Soner ve Bolu F Tipi’nde kalan Erol Zavar’ın birlikte kaleme aldıkları yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kapitalist Çürüme Kıskacında İnsan

Dünyanın her yerinde ölüm konuşuyor. İnsanın doğaya ve diğer insanlara karşı kıyıma giriştiği, “bireyin türle kavgasının” (Marx) spesifik bir hal aldığı, artık bu çelişkinin çözümünün de türün devamı açısından hayatiyet taşıdığı bir dönemdeyiz. Çocuklara, kadınlara, LGBTİ+’lere, işçilere, doğaya, hayvanlara kıyımda nicel artış, bir nitel değişme, çürümeye işaret ederken, insanı ele almak, bu durumu incelemek gerekiyor.

Oluşum Halindeki İnsan

24 Haziran 2018’de Cumhuriyet Pazar ekinde Tayfun Atay, hayvanlara yapılan eziyet üzerinden insanı, şöyle hafiften irdeleyen bir makale yazmıştı. Antropolog Adam Kuper’in insanı “seçilmiş primat”, islamcıların ise “eşref-i mahlukat” (yaratılanların en şereflisi) olarak nitelediğini, bu iki tanımın gerçeği yansıtmadığını belirtiyor, ve insan için “bozulmuş primat” tanımını öneriyordu.

“Seçilmiş Primat”, “Yaratılanların En Şereflisi” tanımları insanın varlığını, kendi etkinliğini dışsal bir olguya bağladığından, insanı ve diğer canlı türlerini edilgen bir konumda ifade eder. Buna göre, insan yaratılmıştır (türememiştir) ve yaratıcı tarafından seçilmiş ya da “en şerefli” kılınmıştır. Bu açıdan, bu yüzden doğruyu ifade etmezler.

Tarih boyunca insanın toplum ve birey olarak davranışları yalnızca “şerefli” oluşunu değil, tersini, yani “şerefsiz” oluşunu da gösterir. Birey ve toplumlar; çalan, sömüren, katleden, işkence eden, köleleştiren, aç bırakan, tecavüz eden, baskı altında tutan, yağmalayan, talan eden, gasp eden, yalan söyleyen, işgal ve ilhak eden, zulme direnmeyen boyun eğen vb, bir çok onursuz davranışı yapmış ve yapmaktadır. Öte yandan seven, dayanışan, güçsüzü kollayan, üreten, kendini diğeri için feda eden, isyan eden vb bir çok onurlu davranışı da yapmış ve yapmaktadır. Bu açıdan bakınca da tanımlar doğruyu tam ifade etmiyor. İnsan hem hepsi hem hiçbiridir.

“Bozulmuş Primat” tanımı da benzer bir sorun taşır. İnsanın baştan olumlu yaratıldığını – veya türediğini – sonradan bu hali yitirdiğini ifade eder. Aslında konu insan; yani alet yapabilen, bu yüzden de düşünme yeteniği kazanmış bir canlı olunca, tekilleştiren her niteleme baştan eksik kalacağından yanlış olacaktır. Bu üç tanımlamanın temel sorunlarından biri buysa, diğeri insanın kendi öz etkinliğinin yadsınması, gelişim sürecini çeşitli ölçülerde dıştalamasıdır. Oysa insan bizzat kendi öz etkinliğinin, emeğinin ürünüdür. Bu anlamıyla insan, kendini oluşturan primattır ve oluşturma süreci geriye ketlemeler yüzünden neredeyse başlangıçtadır. Yine de büyük bir birikim oluşturulmuştur.

“İnsanlar ilk olarak hayvanlar dünyasından dar anlamda nasıl çıkarlarsa tarihe de öyle girerler; henüz yarı hayvan, kaba, doğa güçleri karşısında güçsüz, henüz kendi özgüçlerinin cahili; öyleyse hayvanlar denli yoksul ve ancak onlar kadar üretken…” (AntiDuhring, s.267) der Engels.

İnsan emek harcayarak, alet yaparak kendini de yaratmaya başlıyor. Düşünce ve dilin gelişimini bu üretken etkinliğe, emeğine borçludur. Hayvanlar dünyasından çıktığı haliyle, insan ortakçı bir yaşam sürüyor. Elde edilen kısıtlı ürün mutlak bir eşitlikle toplumun tüm üyelerince paylaşılıyor. Bu paylaşımcılığı belirleyen yüksek bir bilinç değil, henüz içgüdü ağır basıyor; yaşam koşulları ağır ve tek başına varlık sürdürmek mümkün değil (bugün tek başına yaşam sürdürebilir ama bu toplumsal üretim ve örgütlenme nedeniyle mümkündür. Aksi halde bugün de gerekli aletler olmadan doğada tek başına varlık sürdürmek mümkün değildir.) Bu dönemde üretim ortak etkinliğe dayandığından ve paylaşım eşit yapıldığından, egemen, bastıran bir sınıf olmadığından insanın kendini gerçekleştirme şansının olduğu düşünülebilir. Ancak üretim araçları çok basit, insan üretici güç olarak aynı ölçüde geri. Soyut düşünce çok zayıf. İnsan sadece varlığını savunabiliyor. Kendini oluşturma süreci de bu yüzden çok yavaş ilerliyor. Yaptığı her aletle kendini de yaratıyor insan, varoluş koşullarını kolaylaştırırken, kültür de oluşuyor.

Alet yapımı geliştikçe, topluluğun nüfusu arttıkça, üretim etkinliği içgüdüden çıkarak bilinçli hale geldikçe, ürün ve işler arttıkça, insanın ortak etkinliği de çeşitleniyor. Bir takım işlerin kimi birey ya da gruplar tarafından üstlenilmesi gerekiyor; özel toplumsal görevler ortaya çıkıyor. Bu işbölümünü, işbölümü de giderek ayrıcalıklı grupları doğuruyor. Böylece sınıflar ortaya çıkmaya başlıyor. Toplum sınıflara ayrılınca da devletin ortaya çıkışı koşullanmış oluyor.

İlk sınıflı toplum ve onun devleti kölecidir. Devlet, sınıflı toplum, insanı bastırarak, kültürel ve insani gelişimi ketleyerek onun kendini gerçekleştirme, oluşturma sürecini de darbeliyor. İnsanı bastırdığı ölçüde (bunu onu köleleştirerek tüm üretim sürecinin nesnesi haline getirerek yapıyor) üretim arttığı için, ürün elde etmeye katılması gerekmeyen, özel işleri, yönetim işleri yapan dar bir kesime boş zaman kalıyor. Bilgi ve bilinç bu kesimde yükseliyor. Ancak geniş kitleleri bundan mahrum bırakarak insanın oluşum sürecini geliştirdiği ölçüde ketlemiş de oluyor. İnsan en kaba şekliyle köleleştirilip karın tokluğuna zorla çalıştırılarak, tüm emeğine el konularak, bir mal olarak alınıp satılarak, insanlıktan çıkarılıyor.

Sınıflı toplumun ilerleyen aşamalarında feodalizm ve kapitalizmde bastırma işi giderek incelse de insanın kendini gerçekleştirme iradesi durmadan geriye itiliyor. Bilim, teknik, kültür, sanat, maddi malların üretimi gibi insanın kendini gerçekleştirmesi için gereken tüm olgular sınıflı toplumda muazzam ölçüde gelişiyor. Ancak bu gelişim, insanların büyük çoğunluğunun gelişim sürecinden dışlanmasıyla, sürecin nesnesi haline getirilerek sağlanıyor. Sınıflı toplumun temel çelişkilerinden biridir bu; insanlığı, insanı dışlayarak geliştirmek… Bunun sonucu insanlık ve tekil insanın, bireyin birbirinden uzaklaşmasıdır ki, bu da her ikisinin gelişimine engeldir; hiç olmazsa, toplum da birey de gerektiği hızda gelişemez.

Kapitalizm Çürütüyor !

Sınıflı tolumların en gelişmişi, en yetkini kapitalizm, meta üretimine dayanır. Kapitalistin amacı bu süreçte artı-değer üretmektedir. Artı-değer işçinin emeği ile üretilir ve kapitalist bu artı-değer’e el koyar. Metaları üretecek araçlar kapitalistin mülkiyetindedir, dolayısıla metalar da. Toplumun büyük çoğunluğu, kapitalistlerin denetimi altında bu araçları kullanarak meta üretir, karşılığında günlük yaşamını şöyle böyle, idame ettirecek kadar ücret alır. Bu açıdan modern ücretlilik, Engels’in deyimiyle “köleliğin biraz değişmiş ve yumuşamış bir kalıntısıdır” (Anti-Dühring s.267) Kapitalizm emek gücünü satma özgürlüğüne sahip bireye ihtiyaç duyduğu için, öteki sınıflı toplumlara göre, insanın kendini gerçekleştirebileceği topluma ulaşma potansiyelini muazzam ölçüde geliştirmiştir. Üretimin büyük ölçüde toplumsallaşması da bu potansiyeli büyütür. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi kapitalizmin ölümü demek olacağından, kullanılmasını engellemek için yine muazzam ölçüde çaba harcar. Yasalar, polis, asker, hapishane ile çıplak zor araçlarını kullanırken, esas olarak bu araçların yarattığı etkiyle bilinçleri belirlemek, sisteme rıza üretmek için ideolojik araçlar yaratır, kullanır. Tüm bu araçlar yardımıyla insanı bütün bilimsel, kültürel, teknik gelişme süreçlerinden dışlayarak, onu kendi ürettiği ürünlerin nesnesi haline getirir. Buna karşı direnen, kendini gerçeleştirmek, oluşum sürecini devam ettirmek isteyen birey ve gruplar durmadan sistemin duvarlarına çarptığından, sistemle mücadeleye girmek durumundadırlar. Ve bu yüzden her türlü kapitalist zorbalığın sürekli hedefi haline gelirler.

Üretim araçları ve dolayısıyla bu araçlarla üretilen tüketim maddeleri üzerindeki özel kapitalist mülkiyet, toplum halinde yaşamı esastan bozar, toplumsal barışı ortadan kaldırır. İnsan ancak toplumsal yaşam içinde varlığını sürdürebileceğinden, kapitalizm insana aykırı bir sistemdir ve her geçen gün dünyayı çekilmez bir yer haline getirmektedir. Üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçları üzerinde mülk edinmenin özel niteliği arasındaki çelişki artık tüm üretici güçleri, esas olarak da insanı tahrip etmeye başladığından, burjuvazinin zorla ve bilinç çarpıtarak ürettiği rızayla kitleleri yönetmesi her geçen gün zorlaşıyor. Bu yüzden sürekli yeni yönetim biçimleri arayışına giriyor ve her biçim bir öncekinden daha baskıcı, daha yoksullaştırıcı, daha tahripkar oluyor. Bir bütün olarak dünya genelinde zar zor ayakta duran savaşsızlık hali giderek ortadan kalkıyor, yerel savaşlar dünya ölçeğine doğru taşınıyor ve topyekün bir yokoluş, tüm insanlık için, ciddi bir tehlike haline geliyor. Bilinci sistem içinden çıkamayan insan grupları, kapitalizmin yıkıcılığının gönüllü taşıyıcısı haline gelerek, insanlıktan çıkıyor ve ucubeleşiyor. Kapitalizm, direnmeyen insanların hatırı sayılır bir kısmını ucubeleştiriyor.

Kapitalist Sürüleştirme ve İnsanın Direnme Dinamikleri

Bireysel olanla toplumsal olan birbirinden koparılamaz. Bireylerin özgür olmadığı bir toplum da, toplum özgür değilken bireyler de özgür değildir. Toplumsal özgürlüğü bizzat kapitalizmin bastırdığı düşünüldüğünde, “özgür birey”in burjuva aldatmacasından başka bir şey olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Kapitalist toplumda ancak ve ancak burjuva birey, özgürlüklere ulaşabilme hakkına sahiptir. Ancak burjuva bireyin özgürlüğü de sahte bir özgürlükten öteye geçemez! Kazancakis’in Zorba romanında geçen bir diyalogda olduğu gibi tıpkı: “Sen de özgür değilsin patron, sadece ipin biraz uzun!”

Bu yüzden kapitalist sistem “birey”, “bireysel haklar” vurgusu yaparak toplumu, işçi ve emekçileri atomlarına dek bölmeye çalışır. Toplum-birey diyalektiği kırıldığı oranda toplumun direnme dinamikleri zayıflar, örgütlenme bilincinin yerini “sürüleşme” alır. Bireyin bireysel hakları toplumsal haklardan koparıldığı için kolayca yok edilir. Toplum olmadan birey olmak mümkün değildir. Toplum birey diyalektiği bozulduğu anda, insanın kendini oluşturma iradesi de kırıma uğrar, süreç yavaşlar. Toplumdan koparılmış, bilinci yalnızca kendine odaklanmış bireyin iradesi zayıflayacak, sürüleşmeye uygun hale gelecektir. Böylece kapitalizmin insanları ailede, okulda, yaşamın her alanında, marka bağımlılığında, ünlü şarkıcı, oyuncu, topçu vb hayranlığında, bireysel “yırtma” hayalleriyle şans oyunları denilen kumarda, tarikatlarda, burjuva fraksiyonlar etrafında sürüler halinde toplayabilecektir. Böylece yönetilme alışkanlığı yaratarak, kendini oluşturma sürecinden tamamen koparacak, sürü olma halini içselleştirmesini sağlayacaktır. Zaman zaman burjuva fraksiyonlardan dinci olanın liderinin “ben çobanım” demesi, en yalın haiyle bu durumu anlatır. Bu hal bir kez sağlandıktan sonra, en “demokratik” ortamın yaratılmasının burjuvazi için hiçbir mahsuru kalmaz. Sürü, sürü olarak kaldığı sürece, varsın kendi çobanını da kendi seçiversin. Hem bu sürü halini de pekiştirecektir. Ancak kapitalizm öyle bir noktaya gelmiştir ki, sürüye tanıdığı seçim hakkını da bozmakta, kısıtlamakta, irade oluşturmasını engellemek için her türlü yola başvurmaktadır.

Sürü içinde iradesi kırılmış bireyin insana has olumlu özellikleri törpülenerek, olumsuz, hayvanlar dünyasında bırakılmış içgüdüsel özellikleri öne çıkaracaktır. Böylece kendini oluşturma süreci zayıflayacak, izlediği çizgi eğrilerek yol uzayacaktır. Binlerce yıldır olan budur. İnsanın oluşum süreci sınıflı toplumlarca uzatılmıştır. Böyle bir ortamda kadına, çocuklara yönelik şiddet, tecavüz, katliam, hayvanlara işkence, eziyet, doğaya, çevreye zarar verme gibi her türlü bireysel, grupsal anomali giderek normalleşerek yükselecektir. Çocuklara tecavüzü ceza açısından “12 yaş altı-üstü”, “15 yaş altı-üstü”, “tecavüzcüyle evlenmek cezayı kaldırır” şeklindeki yasa maddeleri zaten bu anomaliyi yaymak, normalleştirmek için değil midir?

Bireylerde yükseltilen ve normalleştirilmek istenen anomali, kurbanlara verdiği zararın yanısıra, bir de devletlerin, şirketlerin işlediği suçları kapatarak bir öfke hali yaratmakta kullanılmaktadır. Kapitalizm örgütlü kötülüğün sistemidir. Bu sistemin önemli sürüleştirme araçlarından biri olan medya, özenle bu iş için çalışmaktadır. Bu bireysel suçlar çok önemlidir, muhakkak engellenmelidir. Öte yandan devletin, şirketlerin bunlarla kıyaslanmayacak kadar büyük vahşet uygulamalarının, bu bireysel suçları arınma ayinine çevirerek gözlerden gizlemesi de bunların tekrarı da engellenmelidir. Kapitalizm olduğu sürece, sistemin suçları bireysel suçlarla perdelenecek, bireysel suçlar alttan alta teşvik edilecektir.

3. havaalanı inşaatında çalışan ve haklarını arayan, eylemde olan işçilerin 27 si tutuklandı. Tutuklanan işçilerin neredeyse tamamı iktidar partisine oy vermiş ya da üyesi olan insanlar. Ancak bağışlanamaz büyük günahı işleyerek, iş cinayetlerinde ölmek istemediklerini 6 aydır ödenmeyen maaşlarının ödenmesini, insanca muamele görmek istediklerini, yatakhanelerinin tahta kurularından arındırılmasını beyan ederek eyleme geçtikleri için tutuklandılar. “Ben ölmek istemiyorum” demek suç sayıldı. Bunun benzeri birçok örnek dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. Kapitalizm budur ve işçilerin hayatı kapitalist dünyada sudan ucuzdur.

Çocukların hayatı da sudan ucuzdur kapitalist dünyada. BM raporuna göre 2017 yılında 6 milyon 300 bin çocuk, önlenebilir hastalıklardan yaşamını yitirmiş. 56 milyon çocuğun 2030 yılına kadar temiz su, ilaç, elektrik ve aşıya erişememe nedeniyle ölmesi bekleniyor.

Kadınların da hayatı sudan ucuzdur. “Erkeklerin sevgisi” nedeniyle onlarca kadın ölür hergün. Sağlıksız koşullarda doğum, yetersiz beslenme, eve kapatıılma, iş yaşamından dışlanma, ayrımcılık, tecavüz, şiddet gibi özellikle yoksul toplumlarda temel sorun haline gelen etmenlerde kadına yaşam hakkı tanımıyor bu dünyada.

Hergün gazete, TV haberlerinde çocukların kaçırılma, öldürülme haberlerini görüyoruz. Yağmur, Leyla, Sedanur… Bunu aklımız vicdanımız almıyor. Doğal olarak da öfkemiz çocuklarımıza kıyanlara yöneliyor, yavru bir köpeğin patilerini kesecek kadar vahşileşenlere de. Ancak Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Nijerya’da, Filistin’de, Yemen’de üzerlerine gökten bomba yağdırılarak sokaklarda kurşunlanarak, savaşlardan kaynaklı uzun süreler aç bırakılarak, ilaçsız bırakılarak katledilen, köle pazarlarında satılan onbinlerce, yüzbinlerce Leyla’yı Yağmur’u da aklımız vicdanımız kabul etmeyecek. Öfkemiz bunları yaşatanlara da yönelecek.

“Asgari ücret” sefaleti, içinde yaşayan Yağmur’ların, Leyla’ların, Eylül’lerin büyüyüp fuhuşa itilmelerini, zorla evlendirilip “yasal tecavüz” şiddetine maruz kalmalarını, grevci işçilerin, sendikacıların tutuklanıp zindanlara atılmasını, katledilmelerini, sömürülmelerini kadın işçilerin ayrıca taciz edilmelerini, kapitalizmin toplum içinde yaydığı sapkınlıklar ve şiddet düşkünlüğüyle tüm bunları açıklamalarını da kabul etmeyeceğiz.

Anneler bebeklerine vereceği sütü satmak zorunda bırakılırken, o sütten muhallebi yapıp satanları da, günlük 1 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışan milyonlarca insan varken, yoksulluğun romantizmini yapıp, “yoksul görünümlü” ayakkabı imal edip 530 dolara satanları da kabul etmeyeceğiz.

İnsan ancak bu büyük çürümenin kaynağıyla yüzleşebildiği ve sürü olmaktan çıkıp bireyleşerek toplum olmaya, toplumsallaşarak birey olabildiğinde kendini oluşturma sürecini ana hatlarıyla hızlandırıp, nihayete kavuşturabileceği zemini bulabilecektir. Ve ancak o zaman insanı geriye ketleyen bireysel anomaliyle mücadele kolaylaşacak ve bu anomaliyi yok edebilecektir.

Kapitalizm için insanı ketleyen anomali normal olandır. Onun için anomali ise, insanın kendini oluşturmak için direnmesini; sevgi, paylaşım ve dostluğu yüceltmesidir. Kapitalist toplum, kendi normalini yaşatabilmek için insanla mücadele etmektedir. Onun insanlık ideali, insanın yok edilmesidir. Bunun için kapitalizm, kendinden önceki sınıflı toplumlardan devraldığı tüm olumsuzlukları geliştirir, kimini inceltir, kimini kabalaştırır ve yeni kodlar oluşturur. Erkek egemen toplumda kadın ve erkek davranışı kodlanır ve buna uygun olarak aileden okula, medyaya dek kitlelerin bilincine işlenir. Ezilen işçi erkek, kadının ezilmesine katılarak, ailede iktidar sahibi olarak kendi ezilmişliğini de üretir örneğin.

Bunun gibi yüzlerce kodu kırarak ve bu kodların üretildiği sistemi tarihin çöplüğüne atarak insan kendini gerçekleştirecektir. Çünkü insan, alet yaparak, emek harcayarak kültürel olarak da kendini oluşturmanın yolunu açmıştır. Egemenleşen bir azınlığın bu aletlere el koymasıyla , yol barikatlarla doldurulmuştur. Böylece insan, insanlığı oluşturma sürecinden dışlanmıştır ve bu dışlanmanın doğal sonucu olarak, çürüyerek yok olmayla karşı karşıyadır. Ancak insandan hiçbir zaman ümit kesilmez. Yoluna konulan o sınıflı toplumun kodlarından oluşan barikatları yıkarak kendini sevgiyle, paylaşımla, dayanışmayla oluşturmaya devam edecektir. Çürümeye karşı en büyük ve yenilmez direnç doğaya, canlılara, insana duyulan sevgi va aşkla zulme ve sömürüye…

Tarih boyunca insan kendini gerçekleştireceği mücadele için Spartaküsler’den, Baba İshaklar’a, Bedrettinler’den Pir Sultanlar’a, Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne dek bilinç ve pratik birikimi oluşturmuştur. Bu birikim Marx’ın en iyi şekilde özetlediği komünizmdir. “Özel mülkiyetin ya da insanın kendine yabancılaşmasının olumlu şekilde aşılması dolayısıyla insani öze insan tarafından ve insan için gerçekten sahip olunması olarak komünizm: Böylece toplumsal (yani insani) bir varlık olarak insanın kendisine tam dönüşü olarak komünizm daha önceki gelişmelerin bütün servetiyle gerçekleştirilen bir dönüş. Bu komünizm tam gelişmiş doğalcılık (naturalizm) olarak hümanizmle eşittir ve tam gelişmiş hümanizm olarak da doğalcılıkla eşittir: insanla doğa ve insanla insan arasındaki çatışmanın gerçek çözümüdür. Var oluş ve öz, nesneleşme ile kendini pekiştirme, özgürlük ve zorunluluk, birey ile tür arasındaki kavganın gerçek çözümüdür. Komünizm tarihin çözülmüş bilmecesidir ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.” (Marx 1844 El Yazmaları)

Öznesi işçi sınıfı olan komünizm insanlığın dirilişidir.

Mahmut Soner Elazığ 2 Nolu Yüksek Güv.Hapishane

Erol Zavar Bolu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*