Anasayfa » BASINDAN » Kapitalist biyoterör: Koronovirüs

Kapitalist biyoterör: Koronovirüs

Koronavirüs’ü ilaç şirketleri mi yaydı?

Çin’in Wuhan kentinden başlayarak önce ülke genelinde ardından da dünyanın birçok ülkesinde görülen koronavirüs, sağlık örgütleri, bilim insanları ve kamuoyunun en çok tartıştığı konulardan birisi. Dünya genelinde bir korkuya neden olan koronavirüs ne koronavirüsün ne salgın hastalıkların ne de dünyada ortaya atılan ‘biyoterör’ söylemlerinin ilki. Dünya çapında bir infiale neden olan ve geçmişten bu yana ‘influenza’ yani insanoğlunun bildiği gribin genetik mutasyon geçirmiş virüslerinin oluşturduğu yeni bir salgın olan koronavirüs, şimdiden hem ekonomik hem de ilaç sektörünün gündemindeki birinci madde. Borsalar, finansman sektörü ve ekonomik göstergeler açısından konuyu değerlendirenler virüsün yayılmasının ardından Çin’de durma noktasına gelen hayatı veri ve analizlerle açıklarken, laboratuvarlar ve ilaç şirketleri de muhtemel aşı ve ilacın piyasaya sürülmesinin tahmini tarihleri için kıyasıya bir rekabet halinde.
 
Peki, dünyada bugüne kadar görülmüş ve tedavileri bulunmuş salgınlar neler? Bu salgınlar dünya çapında hangi sağlık örgütlerinin kurulmasına öncülük etti? Koronavirüs bir biyolojik silah mı? Hem sağlık sektörünün hem de sağlık piyasasının geçmişi, bugüne ışık tutacak önemli veri ve analizlerle dolu.

Çin’den yayılan koronovirüs biyolojik savaş denemesi mi?

BİYOTERÖR NEDİR?
 
İnsanlık tarihi boyunca devletler arasındaki üstünlük kurma ve hükmetme mücadelesinin temeli savaşlar ile olmuştur. Yazılı tarihte yüzlerce savaş, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi ile sonuçlanmış mücadele görmek mümkündür. Genel kanı ve hatta yanılgının aksine, tarih boyunca savaşlar yalnızca mızraklar, silahlar ya da bombalar ile yapılmamıştır. Döneminin teknolojisini mücadelesine dahil ederek savaşan bütün ülkeler, teknolojik savaş gereçlerinin yanı sıra toplu ölümlere, salgınlara ya da hastalıklara sebep olan yöntemleri de denemişlerdir.
 
Deneysel laboratuvarların araştırmaları bugünün silahlarını henüz üretmemişken, M.Ö. 6’ıncı yüzyılda Asurlular, düşmanlarının içme suyu olarak kullandıkları kuyu ve rezervuarlara hayvan ve insan cesetlerini atarak kirletmiştir. Bu da tarihte bilinen ile biyolojik savaş örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Güney Amerika yerlilerinin mızrak ve oklarının uçlarını dışkı ya da çürümüş ete batırması, I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın geliştirdiği “Burkholde-ria mallei” (Ruam Hastalığı Etkeni) ile Fransız süvari birliklerini saf dışı bırakmaya çalışması, Romanya’dan Rusya’ya gönderilecek koyun ve sığırları B.anthracis ile enfekte ederek sabotaj girişiminde bulunması, benzer sabotajları ABD’nin İspanya ve Arjantin’den Fransa’ya gönderilecek koyun, sığır ve atlara uygulaması bilinen diğer örneklerdir.
 
İngiltere, Hollanda, Fransa, Polonya, İtalya, Kanada, Sovyetler Birliği, Macaristan, Belçika vb. ülkeler, biyoteknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak “biyolojik silah” geliştirme programlarına devam etmiştir.

İNFOGRAFİYİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ



HANGİ ÜLKELERİN BİYOLOJİK SİLAHI VAR?

 
Japonya 1923 – 45 yılları arasında bu programlara dahil olurken, Sovyetler Birliği 1930-40 yılları arasında biyolojik silah denemelerine hız vermiştir. Kitle İmha Silahı olarak da adlandırılan bu silahlar, II. Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da Nazi toplama kamplarında, ABD tarafından Japonya’da denenmiştir.
 
1943 yılında ‘saldırı’ amaçlı biyolojik silah programını Camp Detrick Maryland’de başlatan ABD, Botylinum Toxin, Brucella Suis, C. Burnetii, Sarı Humma, Francisella Tularensis vb. birçok virüsü bu çalışmalar kapsamında biyolojik ajanlar olarak üretti. 1954 yılında Brucella Suis, 1960 yılında Francisella Tularensis ABD Silahlı Kuvvetleri tarafından silah haline getirilerek füze başlıklarına yerleştirildi. ABD 20 yıllık bir süreçte toplamda 249 yerleşim alanında biyolojik ajanların kullanıldığı çalışmalar yaptı.
 
Irkçılığı ile bilinen Güney Afrika Cumhuriyeti, 1980 – 1993 yılları arasında ‘Sahil Projesi’ kod adıyla biyolojik silah programı yürüterek, B. Anthracis, V. Cholerae, Y. Pestis vb. biyolojik silah üretti. Bunlardan en dikkat çekeni genetik mühendislik ile üretilen ve günümüzde kullanılan ‘şarbon’ aşısının koruyucu özellik göstermediği B. Anthracis olarak kayıtlara geçti. Güney Afrika Cumhuriyeti ürettiği bu biyolojik silahlarından şarbon sporlarını rejim muhaliflerine karşı bireysel saldırılarda, V.Chloerae’yi ise Namibya ve diğer bölgelerde özgürlük savaşçılarına karşı kullandı.
 
Al Hazen bölgesinde 1974 yılında biyolojik silah geliştirmeye başlayan Irak, ilk olarak C. Botilinum, B. Anthracis ve Influenza virüsleri üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Çeşitlik toksinlerin üretimini de yapan Irak, genetik manipülasyon içeren program sonucu elde edilen virüsleri 1991 yılında Körfez Savaşı’nda kullanmamış olsa da, Irak’ın elinde şarbon dahil birçok biyolojik silahın bulunduğu Birleşmiş Milletler (BM) Özel Komisyonu (UNSCOM) tarafından tespit edildi.


 
BİYOLOJİK SİLAHLARIN ULUSLARARASI HUKUK KAPSAMINDA KONTROLÜ
 
İlk olarak 1899 yılında yasaklanan ‘zehir ve zehirli silahların kullanımı’, ABD ve İngiltere hariç 24 ülke tarafından kabul edilmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından 1925’te kimyasal ve biyolojik silahlar Cenevre Protokolü kapsamında yasaklansa da, bu silahların araştırması, üretilmesi ve stoklanmasına dair herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Cenevre Protokolü’nü imzalamayan tek ülke ABD’dir.
 
II. Dünya Savaşı sırasında başarısız olan bu protokolün ardından 1970 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BSK-BWC) anlaşma metni oluşturulmuş ve 1972 yılında 143 ülke tarafından imzalanmıştır.
 
Günümüzde bu anlaşmalar biyoterörizm riskini engellemekten oldukça uzaktır. Sadece imzalayan ülkeleri bağlayan protokol, silahların üretimi, stoklanması ve kullanımı önlemek için yapılan uluslararası toplantılarda tartışmakta, ‘çiçek’ virüsüne odaklanan bu tartışmalar çerçevesinde Rusya ve ABD’nin bu virüsleri stoklamasını durduracak herhangi bir ortak karar alınamamıştır.

KİMYASAL SİLAHLAR İLE BİYOLOJİK SİLAHLARIN FARKI NEDİR?
 
Etkisi hemen görülen, bir bölge ya da ülkede kullanıldığında anlık olarak tespit edilebilen, etkilenen kişi sayısı tespit edilebilen kimyasal silahların aksine biyolojik silahlar ‘inkübasyon’ (ilk olguların ortaya çıkması için geçen süre) süresine bağlı olarak etki alanını yavaş yavaş genişletir.
 
Birkaç gün ya da birkaç hafta sürebilen bu süreçte, etkilenen kişi sayısının tespit edilmesi zorlaşır ve ilk olguların görülmesi sağlık sisteminin kontrolü dışında gelişen bir süreçtir. Temas edenlerde klinik belirtilerin ortaya çıkmasıyla başlayacak olan tanı ve müdahale evresi, virüsün genetik mutasyonuna bağlı olarak anahtar savunma mekanizmasının bulunmasını da güçleştirir.


TARİHİN EN ÖLÜMCÜL SALGINLARI
 
Koronavirüsün dünya geneline yayılması, insanlığın ortak hafızasında yer almış ve milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş salgınları bir kez daha akıllara getirdi. Bu salgınlar, biyolojik terör başlığı altında sorgulanırken; 541 – 542 yıllarında görülen ve 50 milyon kişinin öldüğü tahmin edilen ‘Justinyen Veba Salgını’; 1346 – 1350 yılları arasında Avrupa’yı kasıp kavuran ve Asya’nın güneybatısından yayılarak 50 milyon kişinin ölümüne neden olan ‘Kara Veba’; 1520 – 1576 yılları arasında toplamda 15 milyona yakın insanın can verdiği Cocoliztli; 1894 – 1903 yıllarında 10 milyon kişinin öldüğü tahmin edilen ‘Modern Veba’; 1914 – 1918 yılları arasında Rusya’da 3 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan Tifüs; 1918’de görülen ‘İspanyol gribi’; 1957-58 yıllarında 24 milyon kişinin ölümüne neden olan H2N2 virüsü (Asya giribi); 1960 yılında ortaya çıkan ve 32 milyondan fazla kişinin hayatını kaybetmesine, 36,9 milyon kişinin halihazırda bu virüs ile yaşamasına neden olan HIV/AIDS; 1968-69 yıllarında 2 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Hong Kong virüsü; 2014 – 2017’de Batı Afrika ülkeleri Gine, Liberya ve Süerra Leone’de 11.600 kişinin hayatını yitirmesine neden olan Ebola salgını; 2018 yılında Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde yeniden görülen ve bin 649 kişinin ölümüne neden olan Ebola; 1817 yılından başlayarak aralıklarla görülen, son olarak 2011 yılında resmi rakamlara göre toplamda 6 bin 631 kişinin ölümü ile sonuçlanan Kolera; 2003’te Çin’de patlak veren ve 350 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan SARS; 2014 yılında özellikle Suudi Arabistan bölgesinde hızla yayılan ve 471 kişinin ölümüyle sonuçlanan MERS bilinen en büyük salgınlar.
 
Elbette bu salgınların her biri hastalığın yayılmasının ardından geçen sürede bulunan aşı, ilaç ya da enjeksiyon yöntemleri ile bertaraf edildi. Salgınların belirli bölgelerde, belirli genetik aileye mensup insanları ve belirli yaş gruplarını etkiliyor olması, ilaç şirketleri üzerinde daimî bir şüphe uyandırdı.

 
İLAÇ TEKELLERİNDEN DEV ORTAKLIKLAR
 
Dünya ilaç piyasasının 20 dev şirketi ABD’de bulunuyor. Birbirleri ile ortaklıklar şeklinde hem karlarını hem de dünya piyasasında etkilerini artıran bu şirketler; 0-2 yaş aralığında aşıları, 2-20 yaş arasında ergenlik depresyonlarını, 20-40 yaş arasında genetik ya da muhtemel hastalıkları ve 40 yaş sonrasında sürekli artış gösteren ilaç kullanımını yönlendirip yönetiyor.
 
İlk on arasında Pfizer, Glaxo Smith Kline, Sanofi Aventis, Novartis, Johnson&Johnson, Astra Zeneca, Merk&Co, Roche, Abbot ve Wyeht’in sayıldığı ilaç firmaları sağlık sektöründe yer alan ilaç pazarının yüzde 20’sinden fazlasını temsil ediyor. 1995 yılında Glaxo ve Wellcoma’nın birleşmesi, 1996 yılında Sandoz ve Ciba’nın Novartis’in temelini oluşturması, 1999 yılında Zeneca ve Astra’nın yeni bir şirket olarak piyasadaki payını büyütmesi boşuna değil. Bugün yapılan araştırmalarda, son yıllarda satılan ilaçlardan ilk 10 ürünün 8’i ABD, 2’si ise Avrupa menşeili olduğu biliniyor. Peki hastalıkları ilaç şirketleri mi yayıyor?
 
HASTALIK ÇIKMADAN MİLYONLUK SATINALIMLAR
 
ABD, 1969 yılında ebola, antraks, veba gibi hastalıklar üzerine araştırmalar yapan bir merkez kurdu. Maryland’te Merkez Fort Detrick’te kurulan US Army Medical Research Institute of Infectious Diseases, kurulmasının ardındanbulaşıcı hastalıklar ile ilgili araştırma yapan National Institutes of Health (NIH)’ın çalışmalarına destek vermeye başladı.
 
Klasik vebanın tedavisi strepromisin olarak tanımlandı. 1894’te İsviçreli bakteriyolog Alxandre Yersin vebaya yol açan ‘pestis’ isimli bakteriyi izole edip tanımlayarak tarihe geçerken, 1914’te A.W. Bacot ve C. D. Martin bakterinin pire ile taşındığını bularak ilacının geliştirilmesini sağladı.
 
Her yıl sıtmadan 600 bin kişinin ölmesi ilaç kartellerinin pek dikkatini çekmezken, Afrika’da başlayan Ebola salgınından hemen önce NIH ve Amerikan Savunma Bakanlığı 2004 yılından itibaren harcadıkları 65 milyon dolar ve ekstra yapılan 50 milyon dolarlık sözleşme ile dikkat çekti. Kaliforniyalı ilaç firması MAPP Pharmaceuticals de NIH ile 32 milyon dolarlık bir sözleşme imzalayarak, ebola bazlı bir antikor geliştirme araştırmasında dahil oldu. Aşı üretimi için Hollanda kökenli Crucell NIH ile sözleşme imzalarken, hastalığın 2014 yılında yayılmasından hemen önce Johnson&Johson ilaç firması daha önce NIH ile aşı için anlaşma imzalayan Crucell’i 2.4 milyar dolara satın alarak, ebola üzerindeki çalışmaları ile bilinen Danimarkalı laboratuvar Bavarian Nordic’le ortaklık kurmuş oldu. Geliştirdiği aşıyı geçtiğimiz yıl Afrika’da 50 bin kişi üzerinde deneyen Johnson&Johnson, ‘Ervobo’ adı verilen aşının denemesinin ardından sonuçları henüz paylaşmadı. Karşı atağa geçen İngiltere, GSK firmasının aşı üretiminde uzman İsviçre kökenli Okairos’u 324 milyon dolara satın alarak sektörde bir adım öne çıkmayı başardı.

ABD’den Koronavirüs itirafı

Zika virüsü ilk olarak 1947 yılında Uganda Entebbe’deki Rockefeller Virüs Araştırma Enstitüsü’nde keşfedildi. Vakfın çalışan J. Casals tarafından New York laboratuvarına virüsün bir örneği getirilerek üzerinde çalışmalar yürütüldü. Virüs 2016 yılında yayılmasının ardından gündeme gelen iddialar her ne kadar yalanlansa da ‘globalresearch’te yayınlanan bir araştırma, Rockefeller Vakfı’nın zika için çoktan aşı patenti aldığını ortaya koyuyordu.
 
H1N1 adı verilen ve ilk olarak 2009 yılında ABD’de insanda görülen Domuz Gribi’nin üç aşısı; Novartis’in ürettiği Focetria; GlaxoSmithKline tarafından üretilen Pandemrix ve Baxter AG tarafından üretilen Celvapan’dı.
 
Kuş gribi salgını patlak verdiğinde hastalığın tek ilacı Tamiflu’nun patent hakkı Amerikan biyoteknoloji şirketi Gilead Sciences’teydi. Hepatiti C ilaçları ile bilinen ve milyarlarca dolar kar elde eden şirket, Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüse de el attı. İnfluenza virüsünün türleri olan ve koronavirüs olarak adlandırılan bu yeni virüs, SARS ve MERS ile büyük ölçüde benzerlik gösteriyor. Çin’de verilen son rakamlara göre 550 kişinin hayatını kaybettiği salgının ardından geçtiğimiz cuma günü ‘deneysel antiviral’ bir aşı geliştiren Gilead Sciences, Çin’li yetkililer ile de anlaştı. İlacın etkinliğinin araştırmak için klinik deneylere başvurulması gereken ve henüz lisansı küresel çapta onaylanmayan “Remdesivir”, güvenli ya da etkili olduğuna dair de bir bulgu yok.

İlaç henüz Çin’de denenmeden şirkete yüzde 4,5 oranında prim getirirken, ilacın koronavirüse karşı etkili olması halinde şirketin piyasadaki payının önemli ölçüde artması bekleniyor. Rusya’nın üç ilaçtan oluşan koronavirüs reçetesinde ise; Medreich Ltd tarafından üretilen, kansızlık ve hipoksemi gibi yan etkileri bulunan Ribarivin, HIV virüsünün tedavisinde de kullanılan ve Cipla tarafından üretilen Lopinavir, son olarak da Ritonavir Recombinant beta-1b sıralanıyor.
 
İLAÇ ŞİRKETLERİ ve KOMPLO TEORİLERİ
 
Salgın hastalıklarından önce ve sonra hem piyasa hacimleri hem de geliştirdikleri aşı, ilaç vb. tedavi yöntemlerinin yan etkileri izlenerek bir bilgi dağılımı yapıldığında dünya genelinde ortaya atılan ilk itiraz ‘komplo teorisi’ oluyor. Almanya’dan Avrupa’ya ve hatta dünya geneline yayılan ‘Talidomit’ faciası, GlaxoSmithKline (SK) tarafından üretilen antidepresan ‘Paxil’in en çok satanlar listesine girmesini sağlayan 1.1 milyar haber, Tip 2 diyabet ilacı Avandia’nın yan etkilerinin gizlenmesinin ardından yine aynı şirkete açılan davalar, ABD’li Sacker ailesine ait Purdue Pharma firmasının ürettiği “OxyContin” ilacının etken maddelerinden ‘opioid’in yol açtığı morfin etkisinden dolayı ülke çapında milyonlarca kişinin madde bağımlısı olması skandalı, bebeklerde ölüme yol açan SMA’nın Lyme hastalığı tarafından taklit edildiğinin sonradan anlaşılması, ABD Hastalık Kontrol Merkezi’nin (CDC) 1984’ten 1989’a kadar Saddam döneminde Irak’a Botulinum toksini, Batı Nil Virüsü, Dang Humması da dahil olmak üzere birçok biyolojik savaş ajanı gönderdiğini itiraf etmesi, ABD’de yaşanan ‘afyon savaşları’nın küresel ilaç sektörüne yansımaları, aşı karşıtı kampanyaların Facebook tarafından önce desteklenip, gelen tepkiler üzerine yasaklanması, mide ilacı olarak kullanılan Lansor’un içerisinde tekstil ürünleri, seramikler, zemin ve çatı kaplama, plastik ve kauçuk gibi pek çok alanda kullanılan E-171 maddesinin tespit edilmesi, büyük şirketlerin ucuz ilaç üreten firmalara ödedikleri paralar ile üretimi geciktirdiklerinin belgelenmiş olması, doktorlara rüşvet vererek ilaçların kullanım oranlarının artırılması davaları, tanınmış üniversitelere yapılan bağışlar ile soru işaretlerinin ortadan kaldırılmaya çalışılması, Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘sınır’ baz alınan rakamların değiştirilerek; tansiyon, diyabet, kolesterol, böbrek rahatsızlıkları gibi hastalıklara milyonlarca insanın dahil edilmesi, Psikiyatrik seminerlerden dünyaya yayılan ‘boş zaman hastalığı’nın tek ilacının Roche firmasında olması, ‘Cennet depresyonu’nu sadece Medical Consulting’in tedavi edebilmesi, Dünya Sağlık Örgütü kurulmasına Rockefeller Vakfı’nın öncülük etmesi ve Bill & Melinda Gates Vakfı başta olmak üzere binlerce vakfın örgüte fon sağlaması gibi önemli bilgiler kamuoyuna yansımamış olsaydı, elbette bu salgın hastalıkların her birinin doğal yaşam koşullarından kaynaklandığına inanmak daha kolay olabilirdi.
 
Domuz Gribi’nin ardından Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ilaç şirketleri tarafından hastalığın ‘salgın’ olarak duyurulması için yönlendirme yapıldığı ve ilaç satışlarının usulsüz olarak artırıldığı, Avrupa Konseyi Sağlık Birim Başkanı Wolfgang Wodarg’ın hazırladığı taslakta yer almıştı. Bu iddianın ardından pek çok dava açılmış ve iddialar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmıştı.

HASTALIKLARIN SEBEBİ YALNIZCA İLAÇLAR MI?
 
Sağlık sektöründe en büyük payı elinde bulunduran ilaç kartelleri yalnızca insanlara yönelik satış politikaları ile piyasayı yönlendirmiyor. Bitkisel ve hayvansal gübrelerin dönüşümü, tohum ıslahı, obezitenin dünyada yayılması, psikiyatrik hastalıklarda görülen tanılar ve artan hasta sayısı, klinik ilaçların yanı sıra ‘yetim’ ilaçların satışlarında yaşanan artış elbette sektörün bir bütün olarak okunması gerektiğinin kanıtı. Bütün bunlarla birlikte, stend firmaları, vitamin endüstrisi, tamamlayıcı tıp destekleri, sağlık takviyeleri de yine aynı döngünün önemli parçalarından.
 
Tamamlayıcı tıbbın en önemli ayağını oluşturan, 1796 yılında Alman Doktor Samuel Hahnemann tarafından metotları bulunarak uygulanmaya başlanan Homeopati sektörünün 2024 yılında 17 milyar dolarlık bir piyasaya ulaşması bekleniyor.
 
Gıda sağlığının önemli oranda güven kaybettiği günümüzde plastitedeki artış ile birlikte ilaç firmalarının çok boyutlu pazarlama ve kapitalist yaklaşımları, milyonlarca insanın ‘tedavi’ edilmesi başlığı altında ‘kronik hasta’lara çevrilmesinde önemli rol oynuyor.
 
Bu anlamda şirketlere bağış yapan vakıf ve kurumlar bilinmezken, ortaya çıkan ürünlerin bir bölge, grup ya da bir ülkenin bütününde ‘insan’ üzerinde denenmesi de önemli oranda sorun teşkil ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü ne kadar güvenilir?

İlaç firmalarının kendi aralarında imzaladıkları gizli anlaşmalar ile zaman zaman gün yüzüne çıksa da Roche örneğinde olduğu gibi birçok firma klinik bulgularını ‘endüstriyel sır’ olarak gizleme hakkını saklı tutuyor. Küresel kapitalizme devasa bir kar kapısı açan sistem, antibakteriyel üretim, maske, hijyenik ürünler, gıda vb. birçok alanı bir anda etkileyerek, her alanın dinamiklerine özel bir sıçrama etkisi yaratıyor.
 
Boston kökenli Bringham and Women’s Hospital’in yaptığı bir araştırmanın sonuçları, dünya genelindeki en önemli algıyı gözler önüne seriyor. Araştırma sonuçlarına göre, insanlar dev ilaç firmalarının yaptığı klinik araştırmalara inanmıyor, uzmanlar başta olmak üzere birçok kişi verilen ilaçlara güvenmiyor ve ülkeler bazında yayılan hastalıklara dair spekülasyonlar yalnızca ortaya çıktıkları zaman biliniyor.
 
SONUÇ:
 
Çin’de başlayan ve dünyanın birçok yerinde görülen koronavirüs için bilim insanları çözüm yolları ararken, kolektif bilinçte yer etmiş salgınların bıraktığı ‘komplo’ teorileri de kamuoyunda kendine yer buluyor.
 
Yapılan araştırmalarda, ilaç kartelleri olarak adlandırılan ve dünya pazarının büyük bölümünü elinde bulunduran şirketlere güvenin önemli ölçüde azaldığı gözlemlenirken, bu tür salgınların biyoterör olarak adlandırılmaması da dikkat çekiyor.
 
Yalnızca ‘savaş’ halinde bir bölgede ortaya çıkan hastalıkların incelenmesinde kullanılan bu terim, her geçen gün farklı bir boyutu ile dünya üzerinde kendisine yer buluyor.
 
İlaç şirketlerinin milyar dolarlık kapitalist çarkına ve deneysel çalışmalarına hem zemin hazırlayan hem de kampanya karşıtı duruş sergiledikleri iddiası ile geniş bir alanda sosyal baskı oluşturarak korkuyu tetikleyen sosyal medya ağları, kolektif bilincin sarsılmasında da önemli rol oynuyor.


Virüslerin hücre içerisinde dönüşerek yeni ve farklı dirençler ile bir coğrafyada baskın olarak görülmesi ilk kez gerçekleşmiyor. Fakat, ilk ölümcül salgının yaşandığı günden bu yana virüsler üzerinde çalışmalarını sürdürerek biyolojik, kimyasal silahlar başta olmak üzere kronik hastalıkların mimarları olan şirketler, şimdi koronavirüs için ‘çare’ arıyor.
 
Tek başına ülkelerin boyutlarını hayli aşan sağlık sorunları, yalnızca ilaçlardan kaynaklanmıyor. İklim dönüşümü, gıda güvenliğinin azalması, yetersiz bilgilendirme, eğitim durumu, yasal yönlendirmeler, uluslararası sözleşmeler, gizli araştırmalar ve bölgesel hedefler bugünün dünyasında milyonlarca insanın ölümünü göz ardı ederek paranın dolaşımını ön plana alan kapitalizmi beslemeye devam ediyor.

İlkay YAPRAK – INTELL4

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*