Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kadına Karşı Şiddet ve Cinayet Haberleri Üzerine

Kadına Karşı Şiddet ve Cinayet Haberleri Üzerine

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden Ercan Akpınar’ın göndermiş olduğu “Kadına Karşı Şiddet ve Cinayet Haberleri Üzerine” başlıklı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kadına Karşı Şiddet ve Cinayet Haberleri Üzerine

Kadınlara dönük şiddet vakaları vahşet boyutunu almaya başladı. Emine Bulut’un çocuğunun gözleri önünde eski kocası tarafından bıçaklanarak katledilmesi sonrası yeniden gündeme yerleşen kadın cinayetleri, şiddet haberleri toplumsal-siyasal-ekonomik krizin derinleşmesine paralel cinnet halini alarak yaygınlaşıp barbarlık boyutuna evrilmeye dönüştü. Bütün ilişkileri ve egemenlik biçimleriyle çözülen bir toplumun, çok uzun bir süredir kendisine dışardan her yolla dayatılan gerici-islamcı değer yargılarının, son süreçte faşist lümpenliğinde bizzat devlet tarafından bu sürece katılmasının çarpan etkisiyle kendi içine çökme sürecini yaşıyoruz.

Üretici güçlerin geldiği aşama, evrensel boyutta yakalanmış insani gelişme düzeyi, toplumsal olarak belirlenmiş ihtiyaçları karşılayabilecek düzeyi çoktan yakalamış ve geçmişken; mülk edinmenin özel biçimi ile üretim ilişkilerinin bu ihtiyaçlarla karşıtlaşan, çelişen siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel biçim ve değer yargıları ha bire tarihsel gelişmenin ve ilerlemenin önüne set çekip durdurmaya çalışıyor. İşte bu durumun yarattığı bunalımlar nedeniyle yaşanıyor tüm bunlar.

5000 yıllık kölelik tarihi olan kadının, kapitalizmle birlikte artan çelişki ve mücadele olanakları, proletaryanın sömürü ve eşitsizliklere karşı mücadeleleriyle birleşerek ilerledikçe mülk sahibi sınıflar bu süreci durdurmak için her yolu deniyor, ideolojik-kültürel-dinsel manipülasyonu da yoğunlaştırıyorlar. Nasıl ki patronuna karşı sınıfsal-sendikal-ekonomik mücadele yürüten bir işçi sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş siyasi kurumları karşısında buluyorsa, tarihsel kölelik zincirlerinden kurtulmak isteyen kadın da erkeği ve onun iktidarını koruyan kollayan ilişkilerini karşısında buluyor. İşçi ile patron arasındaki karşıtlık sınıfsal ezen/ezilen, sömüren/sömürülen ilişkisi taşıyorsa kadın ile erkek arasındaki ilişki de benzer bir ezen/ezilen ilişkisi üzerinde kuruluyor. Aile kurumu içinde erkeğin Engels’in deyimiyle “evdeki burjuva” olma hali, kadın ve çocuğa da proleter olmak dışında bir rol bırakmıyor. Aile mülkiyetinin tapusunu siyasal ve toplumsal olarak alan erkek tasarruf hakkının da tek sahibi olarak görüyor kendini. Bu günü geçmiş kurum ve ilişkilere ezilenler cephesinden her karşı çıkış, isyan ezenin kendi çapınca şiddet araçlarıyla bu kalkışmayı bastırmaya (tabi ezenin bu “mücadelesi” tekil bir karşı koyuş, bastırma değil, siyasal sistem ve devlet de tüm kurumlarıyla bu egemenlik ilişkisini korumaya, “aile” denen kurumun toplumsal, siyasal, ideo-kültürel olarak çözülmesini engellemeye çalışıyor.) çalışmasını da getiriyor. Devrim karşıdevrimi doğurarak ilerliyor. Özgürlük çığlığı ve isteği kölelik zincirlerinin şakırtılarını da görünür, duyulur kılıyor. Tarihsel olarak sonuna gelmiş, tükenmiş bir ilişkiyi sürdürmeye, egemenliğini korumaya çalışan her sınıf/kesim/birey çaresizce saldırganlaşıyor, ezerek, egemenlik araçlarının şiddetini daha fazla devreye sokarak bu gelişim sürecini nafile bir çabayla durdurmaya çalışıyor.

Erkek açısından bakarsak bu artık gericileşmiş ve bir sorun yumağına dönüşmüş, hem kendisinin hem kadının özgürlüğü önünde engel olan bir kurum ve ilişkiyi bu şekilde ayakta tutma çabası kendisini de köleleştiriyor. Bir önceki feodal toplumun değer yargıları içinde toplumsallaşmış bir ilişki, bugünün neoliberal metalaştırıcı katkılarıyla daha da sürdürülemez bir hale geliyor. Erkek egemeliği üzerine inşa edilmiş, bu ilişkinin fay hatları, kapitalizmle yüklendiği gerilimleri değişen toplumsal-siyasal-sınıfsal ilişkiler nedeniyle taşıyamaz hale gelmesiyle kırılıyor. Bu fay hattı, zemin terk edilmedikçe her iki cins de kendini kölelikten kurtaramayacak. Nasıl ki başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamazsa, başka bir cinsi ezen cins de, kadını ezen erkek de özgür olamaz. Kadının özgürlük istek ve bilincinin üzerinde yükseldiği toplumsal olarak, evrensel düzeyden üretilen ihtiyaçlar zemini cinsler arası ilişkileri de değişip dönüşmeye zorluyor. Kadınların özellikle büyük kentlerden başlayarak artan eylemsellik ve karşı koyuşları bu süreci hızlandırırken, ödednen bedelleri de büyütüyor. Artık erkeğin kölesi olmak istemeyen kadınların siyasal bir soyutlama yapmaya ihtiyaç bile duymadan ihtiyaçlarının baskısıyla bu yola girmeleri bir eşiğin aşıldığını, geri döndürülemez bir noktaya gelindiğini de gösteriyor.

Kadına karşı şiddet ve cinayetlerin genelde ezilen sınıfların, proletaryanın saflarında gelişmesi de manidardır. Marx’ın deyişiyle ürettikleri metaların sofistike düzeyleri arttıkça proletaryanın kendisi bir o kadar ilkelleşiyor. Metaya yüklediği değer ve özellikler kendi insanal kayıplarını büyütüyor. Kapitalist sınıf karşısında ezilen-sömürülen işçi sınıfının kadın ve erkeği aynı ortak kaderi yaşarken bu ilişkinin dışına çıkıldığında erkeğin aile kurumu üzerinden kadını sömürmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Dikkat edilirse kadına yönelik şiddet haberlerinin artması, işçi sınıfının sermayeye karşı sınıfsal, sendikal, siyasal mücadelelerinin gerilemesiyle artmaktadır. Şu an işçi sınıfı 12 Eylül’den beri muhtemelen en geri, en dağınık ve en örgütsüz sürecini yaşıyor. Siyasal olarak da, sendikal olarak da hiçbir hükmü ve belirleyiciliği yok! Son Kamu TİS’leri sürecinde oynanan tiyatro hepimizin malumu. Egemenlerin böylesi sefalet ücretlerini dayatabilmelerini sağlayan pervasızlık proletaryanın bir sınıf olarak yaşadığı konjonktürel dağınıklık ve örgütsüzlükten cesaret almaktadır. Sermaye ve onun düzeni karşısında kendini örgütsüz olduğu için güçsüz hisseden işçi yaşadığı sorunlar karşısında eziliyor ve bu koşullara tepki gösteremediği için de öfkesini başka yerlere, kendi sınıfdaşlarına kanalize ediyor, çoğunlukla da kadınlara. Emekçi sınıflardaki sınıf ve demokrasi bilincinin gelişmesiyle ancak tersine döndürülebilecek bu sürecin ihtiyaç duyduğu şey, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinin yeniden yükselmesidir. Ancak o koşullarda demokrasi bilinci, insani bilinç gelişebilir. “Eğitim şart” diyenler boş konuşan burjuvalardır genelde. İnsanlar nasıl yaşarlarsa öyle düşünürler. Sefalet koşulları içinde orman kanunlarına teslim edilmiş bir toplum durumunun gereği yaşanmaktadır. Maddi-nesnel durumu değiştirmeye dönük bir toplumsal-sınıfsal hareketin içinde ancak demokratik gelişim sağlanır, ezilen sınıfların bireyleri birbirlerinde sahiplerini, düşmanlarını değil, dayanışacağı sınıf kardeşini gördükçe, köleleştirici ilişkilerden özgürleşip insanlaşır.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde sınıf mücadelesinin zayıflamasının da etkisiyle artan kadın-erkek ilişkisindeki sorunlar AKP iktidarı döneminde uygulanan neoliberal yağmacı ekonomik politikaların, hızla zenginleşme ve aşırı tüketim isteği bütün toplumsal-sınıfsal ilişkilerin içsel dengelerini bozduğu gibi bu alandaki sorunları da katladı. (Zenginleşme ve tüketim isteği sermayenin nesnel yasaları, kapitalist birikimin mutlak genel yasasına çarptı tabi. Açıklanan son istatistikler zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda birikme sürecinin tam yol devam ettiğini, bu ikisi arasındaki uçurumun derinleştiğini ve genişlediğini gösteriyor). Kapitalizmin kadını da erkeği de bir sömürü nesnesi, meta haline getirip bütün ilişkileriyle sömürmesi, ışıltılı metalar ve onların kültürel-ideolojik çekim etkilerine kapılmaları, bireyselleşme, ve iç rekabet süreçlerini de derinleştirdi. Kadın evden çıkıp kapitalist üretim sürecine katıldıkça feodal aile kurumu parçalanmaya, üzerinde yükseldiği ataerkil zemin sarsılmaya başladı. Erkeğin egemenlik ve mülkiyet hakkı kadının ekonomik süreçlere katılımıyla birlikte tartışılmaya, sorgulanmaya başlandı. Kadın erkek karşısında bağımsız bir tutum alarak kendi yaşam ve kararlarına ve bedenine sahip çıkmaya çalıştıkça da konumunu kaybeden erkeğin öfkesini ve şiddetini üzerine çekmeye… Aslında bu bir dönemin sarsıntılar ve acılarla kapandığının, aile denen gerici kurumun yıkılma sürecine girdiğinin yüzeye vuran dalgalarıydı. Kapitalist gelişmenin doğal sonucu olarak, ucuz iş gücü olarak sermaye piyasalarına emek gücü şeklinde kadınların katılması zorunluluğunun “doğal” sonucuydu yaşananlar. Bir bütün olarak dışa açılmak zorunda olan aile kurumunun bu gereksinmelerin getirdiği değişimleri eski haliyle taşıması mümkün değildir. Kadının evden çıkmasıyla başlayan özgürleşme adımı 5000 yıllık kölelik sürecinin ve metalar dünyasının/toplumsal ilişkilerin çağrısıyla daha fazlasını istemeyi de koşulladı. Yani kapitalizm artı-değer sömürü oranlarını arttırmak için erkek işçiye verdiği ücretleri baskı altında tutmak zorundaydı. Sistemin temelindeki kurum olan aile ve oradan üretilen toplumsal egemenlik ilişkileri bu ücret sistemiyle ayakta tutulamaz, ne tekil işçi, ne de geleceğin işçisi olacak çocukların yeniden üretimi gerçekleşemezdi. Kadınların üretim sürecine katılması, ucuz işgücü olarak rekabeti arttırıp ücretleri bir de buradan baskılama yanında aile kurumunun ve işçinin yeniden üretimi için bir zorunluluktu. Bu da kapitalizmin başka bir içinden çıkamadığı paradoks. Kadını evinde tutan verili ücret düzeyleriyle bu toplumsal ilişkiyi sürdüremeyeceği gibi istihdam ve ücret politikaları da sarsılacak, işçi sınıfının iç rekabete sürüklenmesi zorlaşacak, kadının iş gücüne katılmasıyla da aile kurumundaki egemenlik ilişkileri çözülmeye başlayacak. Kadının erkeğe mecbur ve mahkum olma hali ortadan kalkacak. Bu durum özellikle Türkiye gibi halen feodal değer yargılarının neoliberalizmin prizmasından kırılmış değer yargılarının bilinçli olarak ayakta tutulmaya çalışıldığı, muhafazakar islamcı gericiliğin güçlü olduğu bir ülkede daha fazla göze batıyor.

Kapitalist ilişkilerin gelişim sürecinin sonucu olarak yıkılmaya yüz tutan aile kurumu dinsel gericiliğin en temel sömürü alanlarından biridir. Özellikle kadının bedeni ve yaşamı üzerinde şehvete ve sapkınlığa varan yoğunlaşma yaşadıkları ve sürekli kadına “günahlarını” hatırlattıkları da bir gerçek. Dinsel gericiliğin kendini ürettiği diğer ideolojilerle karşıtlığını koruyarak geliştirdiği temel alan kadının toplumdaki yeri ve cinselliği üzerine olan kısıtlamalardır. Bu ilişkide kadına çocukluğundan itibaren dini emirler gereği erkeğe itaat etmesi, onun mülkü olarak (baba, erkek kardeş ve kocanın) her daim hizmetinde ve emrinde olması telkin edilir. Aile bu ilişkiye toplumsal meşruiyet sağlayan, gerici toplumsal cins bilincinin yumurtalığı olan, her türlü şiddet ve tacizi kamufle eden bir örtüdür. Din sömürüsü üzerine kurulmuş bir siyasal-ideolojik yapının elinden aile ve kadın ve erkek ilişkisini alırsanız geriye çok da bir şey kalmaz. Kadının bedeni ve yaşamı üzerindeki erkeğin tasarruf hakkı dinin kutsal emirlerindendir. O nedenle, bu ilişkiyi korumak dinin toplumdaki yerini korumakla eş anlamlı hale gelir. Bu o kadar da kolay değildir ama. Siyasal ve toplumsal alandan, 1500 yıl öncesinin toplumsal referanslarına gönderme yaparak yapılan müdahaleler, güncel-gerçek yaşamın ve nesnel ihtiyaçların üretildiği ekonomik ve kültürel alanın baskısı altında bir toplumsal anomi yaratmaktadır. İktidar siyasal alandan Aile Bakanlığı kurumlaşması ve Diyanet’i eliyle kadın erkek ilişkisini aile zemininde tutmak için çabalarken dinci vakıf, cemaat gibi gerici örümcek ağları, medya eliyle de kadına sürekli toplumsal yeri, erkek karşısındaki ikincilliği ve sınırları hatırlatmakta, tarihsel rolünden dışarı çıkmaması için her yol denenmektedir. Fakat gerçek maddi ihtiyaçların baskısı, tarihsel gelişmişlik düzeyinin oluşturduğu bilinç biçimlerinin çekiciliği kadınları ileriye doğru hareketlendiriyor. Arayış, beklenti ve ihtiyaçlarına kendilerine dayatılan toplumsallıkta bir karşılık bulamıyor çünkü. Onu yıkıp geçmeleri şu an için mümkün olmadığından çeşitli ara çözümler üretmeye çalışıyorlar. Şehirli, modern küçük ve orta burjuva sınıfsal kesimler içinde gelişen feminist kadın hareketleri, devrimci mücadeleler, işçi kadınların eylemleri, erkeğin sömürü ve egemenliğine bireysel tepkiler bu süreci destekleyip geliştiren politik cesaretlendiriciler olarak çok aktiftir. Yani aslında bastırıldıkça büyüyen bir arayış ve özgürlük açlığı ile karşı karşıyayız. Egemen siyasal yapının bunu sopa ve havuç politikalarıyla, toplumsal mühendislik biçimleriyle yaydığı dini gericilikle bastırma, geriletme şansı da kalmamıştır. Buz kırılmıştır. Ağır bedeller ödeye ödeye bu dar boğazı aşıp okyanusa ulaşılacaktır.

Cinsler arası ilişkide binlerce yıllık tarihsel, ekonomik, politik, toplumsal, kültürel arka planın gelinen aşamada artık sarsıntılarla yıkıldığını ve statükonun birçok noktadan dikiş tutmaz hale geldiğini görüyoruz. Erkeğin sürekli zayıflasa da arkasına aldığı toplumsal, kültürel, ataerkil ideolojik tutumların baskısıyla, son 20 yıllık gerici eğitim ve manüpülasyonun etkisiyle saldırganlaşması bu gelişim eğrisini durdurup statükoyu koruyacak birşey olmasa da canların yanması, artan zulümün bedelleri arttırması öfkeyi de büyütüyor.

Erkek cinsinin son süreçte yaşanan vahşet eylemlerine imza atmaları, ahlaki insani olmayan barbarlıklara girişmesi tek başına bu nesnel zeminden mi kaynaklanıyor? Elbetteki hayır! Burada bir başka çürümenin toplumsal-politik iklimi zehirleyen yanı da var. Şiddetin, güçlünün zayıfı ezmesinin normalleştirildiği, orman kanunlarının ve keyfiyetin geçerli hale geldiği bir siyasal toplumsallığın iktidar eliyle yaratılmış olmasının sonuçlarıyla da yüzleşiyoruz. İktidarın tüm söylemi savaş, düşmanlık, terör, ezme, öldürme, yok etme ve rakip gördüklerine hakaret etmek üzerine kurulmuş durumda. Hergün hançerlerini yırtarcasına ağızlarından köpükler saçarak bu kavramlarla politika yürütüyorlar. Sürekli şiddet ve savaş üzerine kurulan cümleler, TV.lerde savaşı ve şiddeti özendirici programlar, her yolla bir propaganda aracına dönüşürken, insandan insana en doğal ilişki olan kadın ile erkeğin en doğal, sıradan yakınlaşmaları bile RTÜK’ün kaşlarının kalkmasına yol açıyor. İktidarın zehirli okları birbiri peşi sıra savrulmaya başlanıyor. Kadının kamusal alanda mümkünse hiç görünmemesi isteniyor, değil ki bir erkekle yakınlaşması! Kadının yüksek sesle konuşması ve gülmesi bile rahatsızlık yaratıyorsa (ki bu eylemler bağımsız özne olma durumunun sonucudur. Ve iktidar ideolojisinin fıtratında buna yer yoktur) içinde yaşadığımız politik iklimin vahim boyutu daha net anlaşılır. İşte tüm bunlar erkeğin sarsılan konumunu kullanmak için şiddete başvurmasını “meşrulaştıran” nesnel zeminin bir başka yönüdür. Toplamda kadının sosyalliğini dışa vuran insanal-özgür edimlerinin baskı altına alınmaya çalışılmasının sözde geri-ideolojik-kültürel arka planıdır. Verilmek istenen mesaj, oluşturulmak istenen algı şudur: Siyasal iktidarın muhaliflerine, toplumunda kendi içinde güçlünün zayıfa uyguladığı şiddet meşrudur; kitlelerin şiddet eylemleri kriminal vakalardır ve herhangi bir politik-siyasi anlam yüklenemez!! Dolayısıyla egemen ideo-kültürel atmosfer masumdur! Bugün siyasi iktidarın söyleminin ideolojik ve siyasi olarak şiddet üzerine kurulu olması (çelişkileri yönetme becerisini yitirmesi nedeniyle tabi), kadına dönük şiddetin barbarlık noktasına gelmesinin en temel destekleyicisidir. Bu anlamıyla kadına şiddet bir sonuç olsa da onu kriminal bir vakaya daraltmak meseleyi gerçek politik toplumsal mahiyetinden koparmaya yarar. Cezalar ağırlaştırılsın, idam cezaları geri gelsin çağrıları bu politik iklime gayet uygun olsa da sorundan kaçışın göstergesidir. Kadına karşı şiddeti besleyen toplumsal politik arka plan, yani aile kurumu ve o kurum içindeki “egemenlik” ilişkileri, kadın ile erkeğin rolleri, siyasal-politik konjonktürün, dinsel gericiliğin “namus” kavramının, kapitalist özel mülkiyet ve herşeyi metalaştıran, insanı insana yabancılaştıran, yoksulluk ve yoksunluğu derinleştiren kültürü hedefe çakılıp bunlarla devrimci temelden savaşılmadığı sürece, cezaları istediğiniz kadar arttırın, isterseniz Taksim Meydanı’nda ibreti alem için birkaç kişiyi sallandırın, hiçbir sonuç alamazsınız! Bugün devlet denen organizasyon ve onun dönemsel yöneticileri faşistleşmenin en görünür özelliği olan lümpenleşmeyle malüldür. Sürekli güçlünün zayıf gördüğüne racon kestiği, had bildirdiği, kural ve normların yıkıldığı bir siyasallıkta ceza arttırmak bir şeyi çözmez. Siyasetin ve rejimin lümpenleşmesi toplumsal dokuya da sirayet etmekte proletaryanın lümpen kesimlerinden, faşizmin kitle tabanı olan serseri tayfasından başlayarak yayılmaktadır. Siyasal rejim, devlet ve özel mülkiyet düzenine isyan etmek tek kurtuluş ve çözüm yoludur.

Kadının kurtuluşu, erkeğin kurtuluşuna da bağlı (ve tersi…) binlerce yıllık bir sömürü ilişkisinin yarattığı bozunumu cinsler arası insanal bir doğallığa taşımak nasıl mümkün olabilir? Sorunların temelinde özel mülkiyet ilişkisinin olduğu çok bariz. Erkek aileyi, kadını, çocuğu mülkü olarak görüyor. Bu halet-i ruhiye kendi içinde sınırları aşarak çeşitli sapkınlıklara da dönüşüyor. Temeldeki ilişkiyi değiştirecek, yani özel mülkiyeti ortadan kaldıracak yeni bir toplumsal ekonomik üretim biçimi geliştirerek yol alınabilir sadece. Eğitim sisteminin erkek şiddetini ortadan kaldıracak şekilde çocukluktan başlayarak yeniden düzenlenmesi (mümkün olmaması bir yana, ekonomi-politik cahilliktir), cezaların arttırılması gibi şeyler bir çözüm değildir ve esas olarak egemen ilişkinin tadilatlarla sürdürülmesinden başka bir sonuç vermez. Erkeğin sermaye karşısında yaşadığı sömürü ilişkisine isyanını bir sınıfsal bütünlük içersinde mücadeleye çevirmek onu insanlaştırmanın tek pratik yoludur. İnsanlar ve toplumlar zor yoldan ilerler ve öğrenirler. İşçi sınıfı ancak mücadele içersinde gerçek insani kimliğini bulur, yabancılaşmayı alt etmenin yollarını bulur. Kadın ile erkek arasındaki ilişki orada ve bu ilişkilerden yükselen ideoloji ve kültür içinde eşitlik ve adaletle tanışır. Onun adı da komünizmin özgürlük dünyasıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*