Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kadına kalkan elleri kırmadıkça!…

Kadına kalkan elleri kırmadıkça!…

O ilk defasında, karnımdaki bebeği tekmeledi ve beni damdan attı. Bana hep tecavüz ediyor.

Beni tuttuğunda ‘Bırak beni’ diye çığlık atmaya başladım. Bana vurmaya başladı. Etrafta birçok insan vardı ama kimse bir şey yapmadı. Saçımı çekerek eliyle ağzımı kapattı ve beni evime doğru sürükledi. Orada bana attığı tekmeyle yere düştüm… Evde ne var ne yoksa kırdı, bütün sandalyeleri, bütün resimleri, her şeyi. Sonra da elbiselerimi çıkartarak bana tecavüz etti”.

Kayınpederim sürekli hortum, su borusu ve çekiçle vuruyordu. Kolum ve burnum kırıldı. Yakındaki hastaneye gitmeme de izin vermedi. Beni düzenli olarak ahıra kilitliyordu ve nihayet bir gün ‘Seni buraya sadece oğlum için getirtmedim, kendi zevkim için de istedim’ diyerek tecavüz etti.

Okuması bile insanın midesinin bulanmasına neden olan bu ağır anlatımlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden kadın hakları savunucusu ve araştırmacı Gauri van Gulik‘in, 58 sayfalık “‘Kocandır, Döver de Sever de’: Türkiye’de Aile İçi Şiddet ve Korumaya Erişim” başlıklı raporundan alındı. Rapor, Van, İstanbul, Trabzon, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da yapılan görüşmeler, dava dosyaları incelemeleri, avukatlar, kadın örgütleri, sosyal hizmet çalışanları,hükümet yetkilileri ve diğer uzmanlarla yapılan onlarca görüşme ve toplam 40 kadının öyküsüne dayanılarak hazırlanmış.

Yaşları 14-65 arasındaki kadınlarla görüşmelerden ve incelemeler sonucunda, adına “vahşet” denebilecek şiddetin boyutları ortaya çıkıvermiş. Araştırmada “tecavüz, bıçaklama, hamileyken karın bölgesine tekme, kemikleri kırılıncaya ya da kafatası çatlayıncaya kadar çekiç, sopa, dal ve hortumla dayak, köpek ve başka hayvanlarla bir odaya kapatma, aç bırakma, şok verme, zehirli iğne, çatıdan atma ve ağır psikolojik şiddet” şeklinde uzunca bir şiddet listesi var.

Sözleşmeler ve yasalar şiddeti önleyemez!

Rapor incelendiğinde, kadınlara seçme seçilme hakkını ilk veren ülkelerden olmasıyla övünen Türkiye’nin, kadına uygulanan şiddetin sayısı ve çeşitlililiğinde de ilk sıralarda olması ortaya çıkıveriyor. 1998 yılında 4320 sayılı “Ailenin Korunması Hakkında Kanun” yürürlüğe sokarak, aile içi şiddete karşı sivil koruma mekanizmaları sunan ülkeler arasında olan Türkiye devleti, bununla da yetinmeyerek 2007 yılında yasada değişiklik yaparak aynı hanede yaşayan, kadın veya erkek, aile bireylerinden şiddet gören kişinin doğrudan ya da savcı aracılığıyla aile mahkemesinden koruma tedbiri kararı almasına imkan veren bir koruma kararı sistemi oluşturdu. Peki tüm bunların sonucunda ne oldu dersiniz, şiddet azaldı mı? Tabii ki hayır. Sadece evdeki şiddet sokağa taştı ve polis, savcı ve hatta sığınma evlerindeki görevliler huzurunda uygulanmaya başladı.

Raporun duyurulduğu bugünlerde ise Türkiye, “Avrupa Konseyi Kadına Karşı ve Ev İçi Şiddetle Mücadele ve Bunun Önlenmesi Sözleşmesi“ni imzalayan ilk 13 ülkeden biri olma “başarısını” (!) gösterdi. Peki bu sözleşme şiddeti engelleyecek mi? Bu sorunun cevabını, yazılanlar ve veriler ışığında size bırakıyoruz.

Eğitim şart kardeşim!..

Sokakta çok kullanılan, aslında çaresizliğimizin ifadesi olan bu cümle, cinayetleri, hırsızlığı, tecavüzü, haklarımıza yönelik her türden şiddeti yermek için kullanıldığında yerli yerine oturuyormuş gibi görünse de kazın ayağı hiç de öyle değil. Bu cümlenin yetersizliğini, sadece kadına şiddet uygulayanların eğitim, dinsel, ulusal, yaş vs. çeşitliğine bakarak bile söyleyebiliriz. 2009 yılındaki bir araştırmanın sonucuna göre kadınların yüzde 42′si hayatlarının bir aşamasında eşlerinden ya da partnerlerinden bir şekilde şiddet görürken, kırsal alanda bu oran yüzde 47. Şiddete uğrayan bir kadının bu durumu rahatça anlatmasındaki zorluklar ve diğer engeller düşünüldüğünde bu rakamların çok daha yüksek olduğunu düşünmek ise hiç zor değil. Şiddete uğrayanlar ve uygulayanlar arasında ciddi oranda üniversite mezunlarının da olması ise düzenin bizlere reva gördüğü eğitim sisteminin de şiddeti engelleyemeyeceğinin göstergesi aslında. O zaman üstteki cümleyi şöyle değiştirelim. “Eğitim şart; ama kimin tarafından ve nerede verilecek?”

“Devlet kadınları artık koruyor” mu?

Her ne kadar mevcut yasalar kadınları şiddetten korumaya yönelik olsa da uygulamanın hiç öyle olmadığı aşikar. Her şeyden önce daha yakın zamana dek 4320 sayılı kanundan faydalanabilmek için “evli olmak” gerekiyordu. Yani sevgilisinden ya da “imam nikahlı” kocasından şiddet gören kadınların yapacakları fazlaca bir şey yoktu. Onlar, evli kadınlar için bile kesinlikle dikiş tutmayan bu saçma “koruma” sisteminin de dışında kalıyorlardı. Yeni yasal düzenlemeler bunu tüm partnerleri Evli olup, şiddete uğradıktan sonra bütün cesaretini toplayarak adli yoldan hakkını arayan kadınlar için ise durum vehametini koruyor. Raporda da sıkça bahsedildiği gibi, şiddete uğrayan kadınlarla karakolda dalga geçilmesi, korunma çıkaracak savcıların ve hakimlerin işlerini yapmaması, koruma kararı çıkarma işleminin çok yavaş olduğu ve hatta kadınların zaten zar zor gittikleri sığınma evlerinde kocalarıyla barıştırılmaya çalışılması gibi uygulamalar, yasaların ve devletin kadınlara yaklaşımın gerçek resmini vermektedir.

Sınıflı toplumların kadın sorununda binlerce yıl geriden geldiği ve toplumsal gericilik birikimi düşünüldüğünde dün Ayşe Paşalı‘nın kendisine ısrarla koruma vermeyen yargı sistemi tarafından önü açılan eski eşi tarafından katledilmesi davasında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını da, 2005 yılındaki 8 Mart gösterisinde kadın eylemcilere karşı şiddet uygulayan polislere verilen cezaları da yerli yerine oturtmak zor değil.

Şiddet sadece fiziksel ve cinsel değil…

Kadınlara uygulanan diğer şiddet çeşitleri olan ekonomik ve duygusal şiddetin yasalarda yer alsa bile uygulanacağını beklemek ise tam anlamıyla saflıktır. Erkeğin kadını küçümsemesi, dalga geçmesi ve hatta aşağılaması, kapitalist sistemden kendisine gelen baskıların nedenini değilse bile sonucunu kadına yaşatması, yemeği beğenmemesi ve dökmesi, eşyaları kırması, sabahtan akşama ev işçiliği yapan kadının emeğine saygı göstermemesi gibi duygusal şiddet türlerine karşı kapitalizmin topyekun “savaşa tutuşması” imkansızdır! Kadına yönelik bu tür bir duygusal şiddet nedeniyle, bir mahkeme tarafından “kazara” verilen bir boşanma kararının bile burjuva medya tarafından hayretle karşılanması ve “flaş flaş” şeklinde haberlere konu yapılması bu boşluğun ürünüdür. Kadına yönelik diğer bir şiddet ise ekonomik temellidir. ‘Çalışmasına izin vermemek, para (harçlık) vermemek, ekonomik konulardan kadına bahsetmemek, kadın çalışıyor ya da herhangi bir geliri varsa parasını elinden almak’ şeklindeki Türkiye toplumunda hala yaygın olan ekonomik temelli şiddet olayları ise diğer şiddet olaylarıyla karşılaştırılınca çoğu kadında herhangi bir rahatsızlık yaratmadan doğal karşılanmaktadır.

Ülkemizde kadına karşı şiddetin kaynağı geleneksel ataerkil aile yapısı ve kapitalist yaşam tarzıdır

Şiddet görüp hakkını arayan kadınların sayısı, en azından ev esaretinden kurtulmasına neden olan, çalışma hayatına başlaması ile birlikte artma eğiliminde olsa bile, çoğu kadın şiddetin farkında olmama veya şiddeti derecelendirip son kerteye gelince kadar hakkını aramama gibi bir yol izlemektedir. Geleneksel ataerkil aile yapısında yetişmiş kadının, ebeveynlerinden de görmeye alışkın olduğu şiddeti doğal karşılaması ve temel hak ve özgürlüklerinden haberdar olmaması, kadın hakları için mücadelenin önündeki en büyük engeldir. 15 yaşında okulla ilişiği kesilip evlendirilen, ayıp ve günah ortamında geleneksel ataerkil aile anlayışıyla büyümüş bir kadından evlendikten sonra gördüğü ilk şiddette mücadeleye atılmasını beklemek ne kadar zorsa, “Göster pipini amcana”, “Erkek adam ağlamaz”, “Sen erkeksin çok ayıp ama..” şeklinde büyütülen bir erkeğin de kolayca kadın mücadelesine destek vermesi bir o kadar zordur. Tüm bu geleneksel yapıya var gücüyle eklenmeye çalışılan kadının metalaşması durumu ise ataerkil geleneksel yapının korunması direncini güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Bir taraftan, porno endüstrisinde müşteri olma rolü ile evinin babası olma rolü birbiriyle çatışan erkek, diğer taraftan kapitalist sistem tarafından cinsel meta olarak kullanılmaktan başka suçu bulunmamasına rağmen kendisine verilen bu rol nedeniyle potansiyel suçlu olan ve bu suçunun cezasını da çoğu zaman erkeğin cinsel tatmin aracı olarak ödeyen, eve hapsedilmiş kadın. Bu durum bile mücadelenin rotasının sadece düzen sınırları içinde aranmasını imkansız ve bir o kadar anlamsız kılmaktadır.

AB’de durum çok mu farklı?

Kadının konumu açısından burjuvazinin “ileri demokrasi” adı altında sıkça atıfta bulunduğu AB‘de durum nasıldır peki? Elbette ki kadının üretimde yer aldığı koşullar, onun üzerindeki ekonomik şiddet üzerinde belli bir etkide bulunur. Fakat özde durum değişmez. Kadınların yasal ve sosyal (doğum izni vb dahil) kazanımları bakımından en ileri durumda olduğu düşünülen kapitalist ülkelerden İsveç için şu veriler üzerinde durabiliriz. 2000 yılında yılda ortalama 21 bin kadın şiddete uğradığı için polise başvururken, bu rakam geçtiğimiz yıl 29 bin 100’e yükseldi. Şiddete uğrayan sadece her beş kadından birinin polise başvurduğu gözönüne alındığında her yıl 150 bin civarında kadın şiddete maruz kaldığı düşünülebilir. En fazla şiddete uğrayanlar ise yalnız yaşayan ve çalışan kadınlar. Kadınların üçte biri yakınlarının şiddetine maruz kaldıklarını söylüyorlar. Çalışan ve öğrenim gören kadınlar ise daha çok iş ve okul arkadaşları, öğretmenleri, müşteri ve hastaların saldırılarına uğruyorlar. Şiddetin azaltılması amacıyla yerel düzeyde 500 proje başlatıldı. Fakat 1 milyar krona mal olan bu önlemler kadınlara yönelik şiddeti azaltmaya yetmedi. Yetkililer eleştirileri suskunlukla karşılarlarken İsveç’te her yıl 100 bini aşkın kadın şiddete maruz kalıyor ve üç haftada bir kadın yakınları tarafından uygulanan şiddet sonucu yaşamını yitiriyor.

Bu veriler bile, kapitalizmin sınırları içerisinde kadına yönelik şiddetin bitirilemeyeceğinin bir işaretidir aslında.

Mücadele rotamız

Kadının kurtuluşu ve özgürlüğü için mücadelenin bir kısmı, elbette evde “patron” rolü üstlenmiş erkeklere karşı yapılacaktır. Fakat sorunun asıl kaynakları çürütülmeden tek başına erkeklere karşı örgütlenmenin de kalıcı bir çözüm getirmeyeceği açıktır. Herşeyden önce kadının şiddete uğramasının en önemli sebeplerinden olan, ekonomik bağımlılık sorunu çözülüp, kadın “ev tipi” cezaevinden kurtarılmalıdır. Fakat İsveç örneğinden de anlaşılacağı gibi kadının çalışması şiddet görmeyeceğinin garantisi değildir. Bu kapsamda, çalışan kadınlar için işyerlerinde kadına yönelik şiddete karşı caydırıcı önlemler alınmadan, çocuk bakımından yemek, bulaşık, temizlik vs.’ye ‘ev işçiliği’ görevleri elinden alınmadan, ve en temelde “toplumun hücresi”, kadının ise hapishanesi olan aile parçalanmadan, kadınla erkek arasında özgür birlikteliğin koşulları yaratılmadan kadının kurtuluşundan söz edilemez. Bununla birlikte, geleneksel ataerkil zihniyeti yıkmak için iradi bir çaba içerisinde olmadan, kadının metalaşmasının önüne geçilmeden de kadının kurtuluşundan bahsedilemez. Yine, çocuğun geleceğini, eşinin ya da kendisinin ne zaman işten atılacağını düşünmekten, kendisine ait bir yaşam alanı yaratamamış bir kadının, kendi için özgürlük ortamı yaratmadan kurtulabileceğini söylemek de en hafif deyimiyle saflık olur. Yukarda bahsedilenlerin birçoğunu kapitalist sistem sınırlarında çözmemiz imkansız olsa da, bir taraftan kapitalist sistemden alacabileceklerimizi söke söke alırken, diğer taraftan onun mezar taşlarını dizmek şeklinde yol alacağız. Bir taraftan mahallemize ve işyerimize kreş, mahallemize sığınma evi, evde çalışanlara ve işsizlere maaş, erkeğe bağlı olmayan sigorta, cinsiyetsiz bir hukuk sistemi ve eğitim hakkı talebimizi yükseltirken, diğer taraftan kadın erkek tüm işçiler olarak işçi komite ve meclislerimizi kuracağız. Bir taraftan erkeklerin her türden şiddetine karşı kadın haklarını savunurken diğer taraftan tüm işçilerle birlikte komünist dünya için emeğimizi büyüteceğiz.

İşte bizim rotamız bu olacak!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*