Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Kaçınılmaz gerçekçilik” ve “seçmece özgürlük”

“Kaçınılmaz gerçekçilik” ve “seçmece özgürlük”

1- “Kaçınılmaz gerçekçilik”

Neoliberal ideolojinin en temel ve yapısal bileşenlerinden biri “kaçınılmaz gerçekçilik” önyargısıdır.

Özelleştirme “kaçınılmazdır”, piyasa ve her şeyin piyasalaştırılması “kaçınılmazdır”, sermaye kaçınılmazdır, devlet “kaçınılmazdır”, esneklik “kaçınılmazdır”, taşeronluk “kaçınılmazdır”, aile “kaçınılmazdır”… Neoliberal ideolojinin, arka plandaki “başka alternatif yok” sloganı ile birlikte, “kaçınılmaz gerçekçilik” listesi böyle uzar gider.

Mevcut olgusallığı tartışılamaz kanıt olarak sunurak, her türlü itiraz ve eleştiri böylece olanaksız hale getirilmeye çalışılır. Bu, “olan olması gerekendir, olması gereken de zaten olandır” diyen sınırsız oportünist düşünce tarzının en uç biçimidir.

Seçim sürecinde bu neoliberal oportünist düşünce biçiminin nasıl içselleştirildiğinin en damardan örneklerini görüyoruz.

Solcu geçinen bir CHP’liye Ekmel’in adaylığını eleştirdiğiniz zaman tipik yanıt şudur: “Ne yapalım, toplumun çoğunluğu muhafazakar. Solun oyları hiçbir zaman 3′te biri geçmiyor. Kazanma şansımızın olması ve AKP’yi geriletebilmek için başka şansımız yok.”

İşçi sınıfı ve sosyalizm iddiasında olanbir HDP destekçisine, HDP’yi işçi sınıfı ve antikapitalizm diye bir sorunu olmamak, neoliberal kapitalizm ve devleti ile uzlaşmak ve kaynaşmak ile eleştirdiğiniz zaman tipik yanıt şudur: “Kürt siyasal hareketi zaten bir işçi emekçi hareketi, sosyalist bir hareket değil ki, ondan bunu bekleyelim. Bu tarz hareketler her zaman farklı sınıf ve kesimleri içinde barındırır. İşçi sınıfı ve sosyalizm bir güç olamadığı için demokratikleşme için başka şansımız yok.”

“Kaçınılmaz gerçekçilik” ideolojisi, ilk yanıtta AKP’yi yenmek için AKP’lileşmek gerektiği saçmalığına varır. İkinci yanıt, ezilen ulus, ezilen cins ve benzer hareketlerin her durum ve koşulda, böyle olmasının kaçınılmazlığını ileri sürmek gibi tarih dışı bir kaderciliğe imza atmakla kalmaz. İşçi sınıfı ve sosyalist hareketin bugün için çekim gücünün zayıflığını olgusundan, bağımsız sosyalist işçi sınıfı hareketi ve ideolojisinden tümüyle vazgeçip burjuva-orta sınıf liberal reformist ezilenciliğe bağımlı kılarak, daha da zayıflatma gerektiği saçmalığına varır.

Her iki yanıtta da tipik olan, mevcut durumu değiştirmek adı altında mevcut duruma  uyarlanma/teslim olmaktan başka şans olmadığının teorisidir. Marx’ın “ihtiraslı gerçekçilik”, Lenin’in “gerçekçi düş gücü” dediği devrimci diyalektik gerçekçilik yerine, liberal oportünist gerçekçiliği geçirmektir.

İronik olan, “radikal demokrasi” benzeri post modern teorilerin, çarpıtıp karikatürleştirerek pozitivizme indirgedikleri Marksist (tarihsel-diyalektik materyalist) belirlenimciliği reddetmekle işe başlayıp, bunun yerine tarih dışı, metafizik, ultra pozitivist bir belirlenimciliği, neoliberal bir kaderciliği geçirmeleridir. Neoliberalizmin “kaçınılmaz gerçekçiliği”, gerçekliğin devrimci temelde değiştirilemez, en fazla, o da onlarla uzlaşmak ve bir parçası olmak koşuluyla, bir nebze iyileştirilebilir olduğu önyargısına dayanır.

Reagan, Thaecher ve Özal’dan beri “Başka Alternatif Yok”çuluğun, küçük burjuva solun neoliberalizme karşı öğrenilmiş çaresizliği ile birlikte, nasıl adım adım bir içselleştirmeye ve uyarlanmaya dönüştüğünü görmek trajiktir.

2- “Seçme özgürlüğü”

Neoliberal ideolojinin bir diğer temel yapıtaşı, “seçmece özgürlük” dogmasıdır.

Neoliberal demokrasi, özgürlüğü, sistemin sunduğu seçeneklerden birini seçme özgürlüğüne indirger. Seçmeme, seçeneksizlik özgürlüğü ise yoktur, en azından baskılar, zorluklar, dışlanma ile karşılaşır.

Kendi seçtiğiniz bir işte çalışma özgürlüğünüz, en azından biçimsel olarak vardır. Çalışmama ya da haftada 5 gün, günde 6 saat çalışarak geçimini sağlamayı isteme gibi bir özgürlüğünüz ise yoktur. Sistemin sunduğu böyle bir seçenek yoktur.

Bir kadının kendi seçtiği bir erkekle evlenme özgürlüğü, en azından biçimsel olarak vardır. Evlenmeme, sevdiği erkekle sevdiği sürece özgür bir birliktelik yaşama özgürlüğü ise yoktur. En azından yoğun mahalle baskıları ile karşılaşır.

Şu veya bu dini seçme özgürlüğü, en azından biçimsel olarak vardır. Fakat hiçbir tanrı, din, mistik anlayışa inanmama, tanrı tanımaz olma, tanrı tanımazlığı yaygınlaştırma özgürlüğünüz yoktur. En azından baskı ve engellemelerle karşılaşır.

Şu veya bu cep telefonu markasını seçme özgürlüğünüz vardır. Fakat radyasyonlu cep telefonu kullanmama ya da radyasyon yaymayan, devlet tarafından dinlenemeyecek, parasız iletişim sağlayacak bir cep telefonu isteme gibi bir özgürlüğünüz yoktur. Sistemin sunduğu böyle seçenekler yoktur.

Sistemin önünüze koyduğu adaylardan birini seçme özgürlüğünüz vardır. Fakat zaten yukarıdakiler tarafından seçilmiş adaylardan birini seçmeme, ya da yönetime doğrudan katılmayı ve yer almayı isteme gibi bir özgürlüğünüz yoktur. Oy vermeyenlere eskisi gibi ceza kesilmese de, en azından şu veya bu sistem adayına oy vermeyi metazori görenlerin baskısı, dışlaması ile karşılaşabilirsiniz.

İdealist filozofun biri, “Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi. İnsanların insanüstü, metafizik bir varlığa inanmaya ihtiyacı var.” buyurmuş. Bu da o hesap. Sistemin önünüze koyduğu seçeneklerden hiçbiri gerçek sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel özlemlerinizi gerçekleştirmeyeceğini bilseniz veya sezseniz de, gerçekleştirebilme ihtimaline inanmanız istenir. Bu neoliberal “seçmece özgürlük” dogması o kadar iliklere işlemiştir ki, siz oy vermediğinizde/boykot dediğinizde, şu veya bu adaya oy verenler, sizin kendi adaylarına oy vermemiş olmakla, diğer adayı seçip desteklemiş olduğunuza hükmediverirler. “Seçmemek de bir seçimdir” diye, rahatsız olup bir türlü anlamlandıramadıkları tutumunuzu, kendi neoliberal seçimcilik dogmalarına uydurmaya çalışırlar. Tıpkı din adamlarının “Tanrıya inanmayanların da aslında inandıkları mistik güçler vardır” diye aykırı gördüklerini kendi idealist görüşleri açısından rasyonalize etmeye çalışmaları gibi… Siz, hayır arkadaş, ben hiçbir neoliberal adayı desteklemiyorum, tam tersine bu neoliberal seçim kapanının özüne ve ruhuna karşı çıkıyorum, asıl özgürlüğün, bu neoliberal seçim kapanının daracık alanının dışında, ondan bağımsız ve ona karşı mücadelede olduğunu söylüyorum, diye çırpınsanız da… Bu neoliberal “seçmece özgürlük” dogmasının, tabi olunan daracık görelilikler, nicel seçim aritmetiği hesapları  açısından “Yav, he he… Sen aslında şunu seçmiş oluyorsun…” bakışından kurtulamazsınız. Çünkü sistem dışı ve karşıtı bir eksenden neoliberal seçim demokrasisine değil, neoliberal seçimcilik dogmasını içselleştirmiş ve bileşeni olmuş bir sistem zihniyetinin o kör ve daracık hücresinden size bakışı, sizi de o kör ve dar kapana çekme çabası, sözkonusudur. Bu seçimlerde sosyalist sınıf ekseninden boykotçuluğun, – neoliberal dogmacılığa karşıtlık niteliğini bile neoliberal seçim aritmatiği hesabı ile sayısallaştırarak “ölçme değerlendirme” bakışı açısından filancayı desteklemekle itham ederek, ya da boykotçuların önemli bir niceliğe ulaşmayacağını söyleyerek realize etmeye çalıştığı- en azından böyle bir rahatsız ediciliği, uyarıcılığı vardır.

Sistemin kitleleri köleleştirmesinin en etkili yollarından biri, önlerine koyduğu “çoktan seçmecilik” ile özgür olduklarını, ya da özgürleşeceklerine inandırmasıdır. Kendini değişimin kendisi olarak gösterip sermaye çıkarlarının hizmetine konulan değişim arzusu ve beklentilerini sömürmesidir. Neoliberalizmin hemen her şeyde seçmeci çeşitliliği koyması önceki tek tipçi formasyona göre bir ilerlemeymiş gibi görünse de, gerçekte, alabildiğine daraltılmış bir alanda ne kadar çok seçim yaparsanız, o kadar köleleşirsiniz. Gerçek siyasal-toplumsal özgürlük mücadelesi ise, zincirlerinin ve neoliberal demokrasinin bu zincirlerin en güçlü halkalarından biri olduğunun bilincinde olmak demektir; “seçmece özgürlük” dogmasıyla bu zincirler yok olacakmış gibi davranmak değil.

“Seçmece özgürlük” dogmasının asıl iç yüzü ise, sisteme karşı ondan bağımsız, bilinçli ve örgütlü olarak mücadele etmemeyi, yani bilinçsizliği, örgütsüzlüğü, köleliği de “seçme özgürlüğü” kapsamında saymasıdır. Öyle ki, bırakalım sistem dışı ve karşıtı bilinçli ve örgütlü mücadeleyi, en basit bir sendikal örgütlenme mücadelesini bile, insanların “mücadele etmemeyi seçmiş olma özgürlüğü”ne bir müdahale sayarak, bastırmacılığını realize eder.

Kürt siyasal hareketinin isyan mı, neoliberal demokratik seçim ve müzakere siyaseti mi sorusunda ikinci seçeneği işaretlemiş olmasını, “kendi kaderini tayin hakkı” diye sunması, onun içinin de nasıl boşaltıldığını, birbiriyle en bağdaşmaz tavır ve politikaların bile, neoliberal postmodern seçmeciliğin “eşdeğerlikli” seçeneklerine indirgenerek karşıtlığın ortadan kaldırılması olduğunu görmek gerekir.

Gerçek siyasal-toplumsal özgürlük mücadelesi, neoliberal “seçim özgürlüğüne” değil, (sistem içi) seçeneksizliğin bilincine dayanır. Özgürlük, mevcut sistem seçeneklerinden karşılaştırmalı seçenek beğenmek değil, zorunluluğun (neoliberal kapitalist sistem içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişki ve mücadelerin tarihsel gelişim doğrultusunun) bilinci ve örgütlenmesidir. Olanı olması gereken diye realize etmeyi değil, olana olması gereken ekseninden tutum almaya ve müdahale etmeyi gerektirir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*