Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Jakobenizm, Comte ve İbn Haldun üzerine

Jakobenizm, Comte ve İbn Haldun üzerine

Erdoğan’ın İbni Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşma, yine suyu bulandıran bir tartışmaya yol açtı.

Solun Erdoğan’ın her tuzaklı konuşmasının üzerine atlayıp, içgüdüselleşmiş refleksif cevap verme takıntısı, “bu işler benden sorulur” edasıyla verilen cevapların da çoğunlukla eleştirel bilgiden yoksun, bir iki sosyal medyatik malumat parçacığıyla “gol atma” tatminciliğine indirgenmiş bilisizliği bir kez daha kendini gösterdi.

Tartışmaya hemen Comte ve İbn Haldun etiketleri üzerinden girilirken, Erdoğan’ın konuşmasının asıl ana fikri olan “Kemalizm eşittir Jakobanizm” kodlaması üzerine hiçbir şey söylenmeyip bunun açık-örtük kabullenilmesi, asıl golü atanın Erdoğan olduğunu gösteriyor.

Oysa “Jakobanizm eşittir otoriterizm, totalitarizm, faşizm” vb kodlaması, neoliberal kapitalizm ve post-modern yapı-bozumculuğunun bir icadı ve çarpıtmasıdır.

Fransa burjuva devriminde Jakobenizmi tanımlayan etkenler; 1- Burjuva devriminin feodalizm, aristokrasi, kilise ve asalak tefecilere karşı radikalliği, 2- Bu radikalliğin de aristokrasi, kilise ve onlarla uzlaşan Jirondenlere karşı devrimi daha ileriye, feodal-asalak ilişkilerin daha derinlemesine yıkılmasına doğru ittiren, başta kadınlar olmak üzere işçi, işsiz, yoksul emekçi, köylü, zanaatçı kitlelerin ayaklanmasıyla sağlanabilmiş olmasıdır.

Jakobenizmin özü, sınıf karakteri itibarıyla feodal üretim ve egemenlik ilişkilerini sonuna kadar yıkıp süpürecek gücü ve niyeti olmayan burjuvazinin, olabildiğince kendi kontrolünde tutmaya çalışarak, feodalizm ve merkantilizmle çelişkisi çok daha keskin ve uzlaşmaz olan halk kitlelerinin ayaklanma ve hareketine dayanmak zorunda kalmasıdır. Nitekim Fransız burjuva devriminde Jakobenizm, Jean Jacques Rausseau’nun, liberal burjuvazi ile eşitlikçi küçük mülkiyetçi halkçı devrimci demokratik diktatörlük arasında yalpalayan, eklektik fikirlerine dayanır. Halkın daha yoksul, Paris varoşlarından ayaklanan kesimlerinin uzlaşmacı Jirondenleri (burjuvazinin daha büyük tüccar, finans ve aristokrasiyle iç içe geçmiş liberal kesimleri) iktidardan devirmesiyle iktidara gelebilir, fakat kendi içinde de sol Jakobenleri (Marat, vd) tasfiye ederek, halkı dışlayarak, kendi ipini de çekmiş olur.

Burjuvazi, Fransız burjuva devriminde, halk ayaklanmasına dayanma zorunluluğunun kendisi açısından yaratığı sendrom ve korkuyu hiçbir zaman unutamadı. Daha 1815’ten itibaren gemi azıya alan karşıdevrim sürecinde Devrim ve onun temel düşünsel arka planını oluşturan pozitivist diyalektik, rasyonalizm, bilimsellik inkar ve rededilmeye başlandı. Bunu da 1848 devrimlerinde, her zaman daha çok korktuğu işçi sınıfı ve kitlelerin devrimci isyanına karşı devrimi Napolyon karikatürü 2. Bonapart’ın saray darbesine satarak gösterdi.

Comte’un tüm yaptığı ise, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu rasyonalizm ve pozitivizmi devrim anlayışından koparmaktan ibaretti. Böylece Comte, her türlü devrim, radikalizm ve sınıfsal-toplumsal mücadele anlayışından içi boşaltılmış, her türlü devrim ve radikalizmi reddeden bir düzen, ve düzen içinde “terakki” sosyolojisiydi.

Dolayısıyla Erdoğan’ın Comte eşittir Jakobenizm kodlaması, tam bir çarpıtmadır. Comte’çu pozitivist sosyoloji de, jakoben ve radikal hiçbir şey olmadığı gibi, tam tersine: O, Jakobenizmin reddi üzerine kurulmuş bir düzen sosyolojisidir.

Ancak burjuvazi burada bile duramadı. Felsefe ve sosyolojiyi devrim ve diyalektikten koparmakla kalmayıp, Spencer’la birlikte sosyal darwinizme, tekelci aşamayla da birlikte Durkheim’la birlikte işlevselciliğe uyarladı.

Burjuvazinin, Jakobenizm, yani işçi sınıfı ve yoksul emekçi halk ve doğrudan veya dolaylı olarak buna dayanan her türlü devrimci diktatörlük korkusu, Bolşevik Devrimiyle daha da büyüdü. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyüttüğü anti-komünist saldırganlıkla birlikte, bolşevizm, sosyalizm, halkçı devrimci demokratizm dahil, iktidarı hedefleyen ve işçi sınıfı ve kitlelere dayanan her türlü radikal hareketi “Jakobenizm” sepetine doldurup, “otoriterizm, totalitarizm” vb diye kodlamaya başladı.

Burjuvazi Jakoben ve Bolşevik devrimlerin, halen birer devrim ve mücadele modeli olmasından rahatsızdı. Onların tarihteki hayaletinden bile kurtulmaya çalışıyordu. Kapitalizmin neoliberal dönüşümü ve işçi sınıfı ve emekçi kitlelere, parti, devrim ve iktidar fikrine karşı bir üst düzeyden saldırganlıkla birlikte gelişti. Neoliberal kapitalizm, başta Jakoben devrimi olmak üzere, tarihteki burjuva devrimleri bile inkar eder hale geldi. Jakobenizm de tarihteki asıl özü ve ruhundan soyularak, “otoriterizm, totalitarizm” diye karalanıp bir küfür derekesine indirgendi. Neoliberal kapitalizm, mali oligarşisi ve post-modern tarih tasfiyeciliği, sermayenin azami birikim ve egemenliğine engel olarak gördüğü, eski rejim, devlet biçimlerini de el çabukluğuyla, küfür niyetine Jakobenizm diye kodlayıverdi.

Türkiye’de de eski kemalist cumhuriyet ve rejim, 90’lı yıllardan itibaren yükselişe geçen neoliberaller ve liberal sol tarafından “Jakobenizm” diye kodlanmaya başlandı.

Oysa Türkiye’de burjuva cumhuriyet, kuruluşu dahil ve kuruluşundan itibaren, hiçbir zaman ne Jakoben ne radikal oldu. Ne de onun Osmanlı’dan kısmi, titrek, büyük ölçüde de biçimsel kopuşunu derinleştirmeye, prekapitalist ilişkileri köktenci biçimde yıkmaya zorlayacak, aşağıdan, büyük çaplı bir halk hareketi ve ayaklanması yaşandı. 1921 anayasasında halifeliğin kaldırılması bile yoktur. Halifeliğin kaldırılması ve cumhuriyet ilan edilmesi bile, bin kez yutkunarak, dengeleri kollayarak yapılabilmiştir. Nitekim kemalizm, zaten hiçbir zaman radikal bir kopuş kaygısının olmadığı emperyalizm ve prekapitalist egemenlerle yeniden işbirliği geliştirmekte gecikmedi. Mustafa Kemal’in bir konuşmasında Rausseau’ya tek değinmesi, onun fikirlerinin sağdan ve liberalizm ekseninden eleştirilmesinden ibarettir.

Kemalizm, siyasal planda olduğu düşünsel planda da hiçbir zaman radikal olmadı. Onun pozitivizm ve toplum bilimleri anlayışı Comte’dan çok Spercerci ırkçı, sosyal darwinizmden ve Durkheimcı statik ve birey ve sınıfları içinde eritip kalıplaştıran toplum bilim anlayışından alınmıştır. Mustafa Kemal Ziya Gökalp’ten öğrenip başat kılmaya çalıştığı Durkheim, toplumsal çelişki, farklılık, özgüllükleri düzleyen, sınıf mücadelesi ve bireyselliği “anomi” sayan, toplumsal benzerlik ve aynılığı sınıfların ve bireylerin üstünde sayan, bir “sosyolojidir”. Ve “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış millet” anlayışına denk düşer.

Ama her türlü pozitivizm, rasyonalizm, modernizm dahil Comte ve şurekası üzerinde durmaya bile değmez. Neoliberal kapitalizm bunları çoktan çöpe atmış, yerine post-modern göreciliği, “ne olsa giderciliği” geçirmiştir. Erdoğan’ın Batı düşüncesi ve uygarlığına karşı (Batının çoktan çöpe atmış olduğu Comte’a karşı) şarkiyatçılık ve islamcılık ekseninden meydan okuma havası o kadar bayat ve şova dönük ki, tartışılacak bir yan zaten taşımıyor.

Erdoğan’ın her zamanki mağduriyet atraksiyonuyla, “Burada şu tespiti de yapmak durumundayız. Kimi şarkiyatçıların şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir insanın Mukaddime gibi bir eser çıkarmamıştır diye tabir ettikleri İbn-i Haldun’un eserleri hak ettiği değeri görememiştir. En basitinden Auguste Comte gibi sorunlu şahısların fikirleri kabul görürken, İbn-i Haldun adeta mahkûm edilmiştir.” sözleri de uzaktan yakından gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’de özellikle son 50-60 yılda Marx’tan sonra en çok ilgi görüp tartışılan, hakkında sayısız kitap, makale, tez çalışması yapılan ikinci düşünür İbn Haldun’dur. Ama AKP-Erdoğan’ın İbn Haldunculuğu da, bu düşünürün gerçekte ne söylediğinin içini de boşaltıp onu bir neoliberal kapitalist postmodern islamcılık ve şarkiyatçılık markası olarak pazarlamaktan ibarettir.

İbn Haldun’a gelince, İbn Haldun Ortaçağ İslam medeniyetinin (özellikle de yaşadığı Mağrip bölgesinde) dağılma ve çöküş döneminde yaşamış (13. yüzyıl), önceki yükseliş döneminin gecikmeli bir son halkasıdır. Türkiye’de tam da Erdoğan’ınki gibi bir oryantalizm kompleksiyle sağda da solda da fazlacana idealize edilmiş bir İslam bilgini ve düşünürüdür. Yalnızca iki soru sormakla yetinelim:

İbn Rüşt, İbn Sina, İbn Haldun gibi antik-Yunan felsefesi ile Asyatik döngüsel felsefeyi ve İslam teolojisini uzlaştırmaya çalışan İslam bilgin ve düşünürlerinin yapıtları, kendi dönemlerinde bile İslam aleminde neden ilgi görmemiş, bir çoğu kellesini zor kurtarmıştır?

İslam alemi, İbn Haldun’dan, yani 13. yüzyıldan, yani Selçuklu ve Osmanlı’dan bu yana neden, evrensel çapta ve halen ilgi gören, tartışılan tek bir düşünür çıkartamamıştır?

Üstelik, 19. yüzyılda İbn Haldun’un batıda keşfedilip ilgi görmesinin başlıca nedeni, pozitivizmi ve pozitivist diyalektiği değilse nedir?

İbn Haldun’un kendi döneminin ilerisinde görünen düşünceleri, büyük ölçüde, genelleşmiş meta üretimi ve ticaretin etkilerine dayanır. Ancak İslamda meta üretimi hiçbir zaman fetih ve toprak düzeni ekonomisini aşıp belirleyici hale gelememiştir.
İbn Haldun İslam devletlerinin parçalanma ve kriz sürecinde, bir tür kabile/devlet döngüselliğine dayalı bir tarih anlayışıyla çözüm aramaya çalışmıştır. Bu yüzden olsa görek Osmanlı’nın 17. yüzyıldan itibaren gerileme döneminde yeniden ilgi görmeye başlamıştır. 2. Abdulhamit döneminde yasaklandığı, Cumhuriyet döneminde de Mustafa Kemal’in son yıllarına kadar ciddi bir inceleme araştırma konusu olmadığı doğrudur. 1930’ların sonlarından itibaren ise özellikle doğu-batı tartışmalarında artan bir ilgi görmüş, son derece eklektik yapıtıyla, hem muhafazakarlar hem de solda, doğu-batı sorunu ve tartışmalarının önde gelen kaynaklarından birisi olmuştur.

Muhafazakar kesimler arasında, Kemalizmin spekülatif ve ırkçı “Türk Tarih Tezi”nin karşına çıkarılmaya çalışılmış, solda ise “Asya tipi üretim tarzı/Asyatik toplum” tartışmalarının merkezinde yer almıştır. İbn Haldun’un eklektik yapıtı, hem sağa, hem sola malzeme verirken, solda da bir yandan “kerim devlet” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, vd) diğer yandan Kemalizmi Asyatik despotizmle kodlayıp daha dolaysız bir sermaye egemenliğini savunan, liberal merkez/çevre sosyolojisine (Çağlar Keyder vb) referans olabilmiştir.

İbn Haldun’un döngüsel tarih anlayışı, çok kabaca özetlemek gerekirse, bir kabilenin devletleşmesiyle, mal mülk iktidar içinde yozlaşıp zayıfladığını, devletsiz kabilelerden birinin de onu istila edip yerine geçtiği bir kısır döngüye dayanır. Bu yönüyle İbn Haldun, Türkiye’de liberallerin ve liberal solun “ceberrut devlete” karşı AKP’yi desteklemesinin de sözde teorik bir vesilesi olmuştur. Günümüzde de hem AKP ideologları açısından, hem de “AKP’nin devletleşme ve despotikleşme döngüsünü tamamladığını” söyleyip onu devirecek yeni bir “sermaye kabilesi” beklentisi içinde olan liberaller ve liberal sol açısından, İbn Haldun’un (sınıflar üstü) tarih felsefesi demagojik bir referans olmaya devam etmektedir.

Biz İslamın son önemli düşünürlerinden İbn Haldun’un AKP-Erdoğan’a 10 boy büyük geleceğini söyleyelim. Metaların değerlerinin onları üretilen emek miktarına dayalı olduğunu söyleyerek emek-değer teorisini ilk kez ortaya atmış, üretim tarzı ve işbölümünün toplumu ve üstyapısını şekillendirmedeki etkisini keşfetmeye yakınlaşmış, insanın maymundan geldiğini belirterek evrim teorisinin bazı çizgilerini düşünmüş, her devlet ve toplumsal düzenin bir gün çökeceğini göstermiş bir düşünürdür çünkü.

Diğer taraftan içinde bulunduğu Ortaçağ İslam düzeni koşulları itibarıyla hem de bir üst sınıf ve Saray’a bağlı olmasıyla, aşağıdan olgucu materyalizmini yukarıdan idealizm ve İslam teolojisi ile uzlaştırmak zorunda olmasıyla, hiç bir zaman devrimci ve jakoben olmadığını da belirtmek gerekir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*