Anasayfa » DİRENİŞ ÇADIRI » Güvencesizliğe karşı sınıf bilincinin yaşanarak öğrenildiği bir okul

Güvencesizliğe karşı sınıf bilincinin yaşanarak öğrenildiği bir okul

İTÜ’de 50/d saldırısına karşı direnişte olan asistanlarla yaptığımız röportajı yayınlıyoruz. Asistanlar adına sorularımızı Murat Özbulut (araştırma görevlisi) ve Sema Alaçam (araştırma görevlisi) cevapladı.

-Sınıfsız: Öncelikle 50/d saldırısızyla ne zamandır karşı karşıyasınız?

-Murat: 1998 yılında araştırma görevlilerinin 50/d ile atanmaya başlanmasıyla birlikte böyle sıkıntıların gündeme geleceği öngörülebiliyordu. Çünkü 50/d maddesinin özünde araştırma görevlilerinin iş güvencesi hakkının ortadan kaldırılması yatmaktadır ve YÖK eline geçtiğini düşündüğü her fırsatta, rektörlüklere her türlü baskıyı yaparak, araştırma görevlilerinin işten çıkarılmasının yollarını aramıştır/aramaktadır. Bu ilk olarak Temmuz 2008’de YÖK’ün yürürlüğe koyduğu bir yönetmelik ile başlamıştır. Bunun ile doktorasını tamamlayan araştırma görevlilerinin, akademik hayatlarına üniversitelerinde devam edebilmeleri için, öğrencilik şartının olmadığı ve görece daha güvenceli bir kadro olan 33/a maddesine göre atanmaları için yeniden kadro açılması şartını getiriyordu. Yönetmeliğin yürürlüğe konmasıyla birlikte araştırma görevlileri hem demokratik eylemlerle hem de hukuksal süreçler işletilerek direnmiş ve Danıştay tarafından yürütmesi durdurulmuştur. Bu kararda 50/d ve 33/a maddelerine göre istihdam edilen araştırma görevlilerinin tamamen aynı işi yaptıkları, dolayısıyla doktorasını bitiren 50/d’li araştırma görevlilerinin, 33/a maddesine göre atanmaları için yeniden kadro açılmasına gerek olmadığı belirtilmektedir.

Bugün ise bu arayış 6111 sayılı torba yasa kanunundan azami süreleri sınırlandıran, atılmayı kaldıran ama öğrencilik haklarını yüksek lisansta 3, doktorada 6 yıl ile sınırlandıran yasa üzerinden sürmektedir. Yararlanılamayacağı söylenilen bazı öğrencilik hakları; öğrenci pasosu alımı, öğrencilere tanınan bazı sağlık hakları gibi haklardan oluşmaktadır. YÖK, 50/d kadrosuna atanabilmeyi de bu öğrencilik haklarından sayarak rektörlüklere bu süreyi dolduran araştırma görevlilerinin sözleşmelerinin yenilenmemesi görüşünü bildirmiş ve İTÜ’de bir anda 81 araştırma görevlisinin işinden olmasının yolu açılmıştır. Bu yazının bazı üniversitelerde uygulamaya konulmadığını belirtelim. İTÜ yönetimi ise bu süreci adeta sahiplenerek, aynı ay içerisinde azami süreyi aşmış olan araştırma görevlilerine ilişik kesme yazılarını bile göndermeden maaşlarını yatırmamaya başlamıştır. Araştırma görevlileri, ağustos ayından beri her ay “acaba bu ay maaş yatacak mı?” sorusu ile yaşamakla birlikte eylemliliklerine başlamıştır.

-Peki siz ne zamandır direniştesiniz?

-İlk eylem olarak 13 Eylül’de yaklaşık 500 kişi ile rektörlüğe bir yürüyüş yaptık ve uygulamanın durdurulmasını, ilişiği kesilen arkadaşlarımızın işlerine iade edilmesini ve doktorasını bitiren 50/d’li araştırma görevlilerinin, 33/a’ya geçişlerinin engellenmemesini talep eden bir basın açıklaması yaptık. Rektörlük aynı gün araştırma görevlisi temsilcisinin de olduğu bir komisyon topladı. Komisyonun herhangi bir karar verme gücünün olmaması sebebiyle, bir oyalama olduğunu biliyorduk. Nitekim Rektörlük komisyonun 33/a maddesine geçiş için koyduğu kriterleri bile çok “yumuşak” bulmuştur. Biz ise eylemlerimize devam ettik ve 15 Ekim’de bir yürüyüş düzenledik. Aynı gece bir şenlik düzenledik ve fakültede sabahladık. Sonucunda 1 Kasım’da Rektörlük 33a’ya geçiş için belli kriterler getirdi. Bunlar, bölüm kurullarının 2/3’ünün onayını alma, bölümdeki toplam araştırma görevlisi say
ısının ancak %33’ünün 33/a’lı araştırma görevlisi olabileceği, yani 33/a maddesine göre atanabileceği gibi kriterlerdi. Bunlar içinde bizim için en kötüsü, bölüm kurulu kararlarının üzerinde bir değerlendirme komisyonunun oluşturulması maddesiydi. Yani Bölüm Kurulları’nın üzerinde oluşturulacak, 5 kişiden oluşan bir değerlendirme komisyonunun nihai kararı verecek olması. Çünkü getirilen bu kriterle birlikte, bölümlerin kadro yapılandırması demokratik olmayan bir şekilde üstten bir kurul tarafından belirlenmektedir. Bu kriter içerisinde de oldukça muğlak ifadeler bulunmaktadır. Örneğin bu kurulun oluşturulması hangi nesnel şartlara göre yapılmaktadır? Ya da “kendi fakültesinden olmayan ve karşısındaki araştırma görevlisini hiç tanımayan profesörlerden oluşan bu kurul, neye göre karar verecektir?” gibi soruları daha da arttırmak mümkün. Bu kriterlerin ortaya konulmuş olması bile bir geri adım ve kazanım olarak görülebilir ancak konulan kriterlerle çok az kişinin 33/a maddesine atanabileceğinin net olarak farkındayız. 18 Ekim’den itibaren sürekli bir eylemlilik için önce 1 ay boyunca Rektörlük önünde çadır kurduk. 15 Kasım’da 2000 kişi ile Rektörlüğe yürüdük. 2 gün sonra hafta sonu sınavlarına girmedik. Daha görünür olmak ve kalıcılığımızı göstermek için daha merkezi bir yere taşındık. Direnişimizi daha da büyüttük ve burada yaklaşık 3 haftadır -ki bunun son 2 haftası 24 saat kesintisiz bir şekilde- kalmaya başladık. 26 Kasım’da Maçka’da da bir şenlik yapıldı ve bu 1 günlük iş bırakma gibi oldu. Nejat Yavaşoğulları da bize destek verdi. Epey coşkulu ve güzel bir eylemdi.

-İTÜ dışında diğer üniversitelerdeki asistanlarla ilişkinz yada direnişin ortaklaşmasına yönelik bir çalışmanız varmı?

-29 Kasım’da İÜ’de yaklaşık 300 araştırma görevlisi ile forum düzenlendi. ODTÜ’de yeni YÖK yasasının tartışıldığı bir forum düzenlendi. A.Ü’de bir panel yapıldı ve yakında yurt genelinde yeni YÖK yasasına karşı ortak eylemler yapılacak. Şu an için en sert saldırı İTÜ’de olmasına rağmen, aslında sorun başta tüm araştırma görevlilerinin olmak üzere tüm üniversite bileşenlerinin sorunu olduğunu düşünüyoruz.

-Sema: YÖK başkanı “Pek çok sivil toplum kuruluşunun da görüşlerini alarak böyle bir yasa tasarısına giriştik.” demişti. Bakılınca bu sivil toplum kuruluşlarının içinde üniversiteler, akademisyenler, sendikalar yer almamaktadır. Üniversite bileşenlerine ve topluma görüşleri sorulmamaktadır. Bu raporda, yeni YÖK yasa tasarısında olan pek çok önerinin yanı sıra, devlet üniversitelerinin uzun vadeli bir strateji sonunda sözleşmeli personel rejimine geçmesinin gerektiği yazılıdır. Dolayısıyla üniversite çalışanlarının özlük haklarına yapılan saldırıların belirli aralıklarla tekrarlandığını görmekteyiz. Daha önce, güvencesiz olan, sözleşmeli olan 50/d ve 33/a’lılar birisinden diğerine atanmasını kısıtlamışlardı. Mücadelelerle de bir nebze geriletilmişti, yönetmelik Danıştay kararı ile iptal edilmişti. Aynı durum bir gecede çıkartılan torba yasayla yapılmaya çalışılıyor. İTÜ’de to
rba yasa keyfi bir biçimde “azami süre”yi aşan araştırma görevlileri lisansüstü öğrenimleri devam etse dahi işten atılmalıdır şeklinde yorumlanmıştır. İTÜ’den önce YTÜ’de azami süre gerekçesiyle işten çıkarılmalar yaşanmıştı. Ancak bu kadar topyekun bir saldırı değildi, yani İTÜ’de birdenbire 81 kişi ilişiklerinin kesileceğini öğrendi. Sonra yapılan uygulamalar ve hukuksuzluklarla 200 kişinin işten çıkmasının önünü açan uygulamalarla karşılaştık. Bu İTÜ ile de sınırlı kalmıyor. Yeni YÖK Yasa Tasarısı da bunun meşrulaştırılmasıdır.

-Direnişinizin boyutu nedir? ve bundan sonrası için nasıl bir yol izliceksiniz?

-Paneller aracılığıyla yayılıyor. Ayrıca 25 Aralık’ta İstanbul’da bir basın açıklaması yapılacak yeni Tasarı ile ilgili. Direnişin bu noktaya gelmesi de kolay değildi. İnsanlar bu yıkımı ve kaybı yaşamadığı sürece bu durumu gündemlerine almıyorlar pek. Maalesef işten atılmalar başladığı zaman ancak mücadele başlıyor. Gönül ister ki her çalışan güvencesizliği tatmadan, işten atılmadan önce, emeğinin proleterleştiğinin bilincinde olsa.

-Son olarak sizin dışınızda üniversitedeki diğer bileşenler direnişinize nasıl yaklaşıyor? Direnişi ortaklaştırmak gerekmiyor mu?

-Aldığınız diplomanın sizin meslek icranız için yeterli olmaması, çalışma hayatına daha geç yaşlarda dahil olmanız ve böylelikle işsizliğin gizlenmesi, daha uzun süreler eğitim masrafı yapmanız, sertifikalandırma sistemlerine tabi olmanız gibi boyutları da içeren bir süreç bu. Üretimin parçalanması ve yeni uzmanlık alanlarının oluşması üniversitelerde de o meslek edindiren bütünsel eğitim ihtiyacı ortadan kalkmasına ve emeğin de parçalanmasına yol açıyor. Bu dönüşümde yalnızca ve yalnızca sermaye yararı dikkate alındığında, teknik üniversitelerin tenekeleşmesi riskini beraberinde getiriyor. Yani gelir getirmeyecek olan çalışma alanlarının ortadan kalkması, sosyal bilimler ve eleştirel düşünce üreten bakış açısının yok olması, araştırmalarda toplum yararı göz edilmemesi, eğitim ve bilimin her aşamasının metalaşması, ömür boyu öğrenme adı altında da metalaşan her paketin sertifika ola
rak satışa sunulması gibi yansımalara neden olacak.

Üniversitelerin sermayenin ihtiyacına göre yeniden şekillendirilmesi sürecinin de bedeli, en güvencesiz üniversite çalışanlarına ödettirilmek isteniyor. İTÜ’de şöyle bir deneyimimiz oldu. 13 Eylül’de yaptığımız basın açıklamasından sonra işten atılan arkadaşımızın işe iadesi, yapılan usulsüzlüklere son verilmesi taleplerimizle üniversite genelinde imza kampanyası başlatmıştık. Tek tek bütün üniversite bileşenlerine yemekhaneler önünde masa açarak imzalarını toplamak için gittik. İlk desteği idari çalışanlardan, taşeron çalışanlardan gördük, bizim çalışma arkadaşlarımızdan çok daha çabuk ve tereddütsüz imzaladılar ve kampanyamıza destek verdiler. Bu anlamda yeni YÖK tasarısı için pilot bölge olarak seçilmiş olan İTÜ’nün, güvencesizliğe karşı sınıf bilincinin yaşanarak öğrenildiği bir okul olduğu söylenebilir..

-Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Sınıfsız’ın 2.sayısından alınmıştır

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*