Anasayfa » BASINDAN » İstanbul’un bodrumları

İstanbul’un bodrumları

Beşir Emin’in aljumhuriya’da yayınlanan, İstanbul’da tekstil işçisi olarak yaşadığı tecrübelere dayanan yazısını göçmen tekstil işçilerinin deneyimlerine yakından bakma imkanı sunması sebebiyle çevirmeyi uygun gördük. İlginize sunuyoruz.

Çeviren: ŞÜKRÜ ATSIZELTİ

BEŞİR EMİN

Tarafsız biçimde yazmak yorucudur. Yazarını kelimeler ve kişilerle çepeçevre sarar. Bize etki etmiş mekanlar hakkında yazmak da böyle bir deneyimdir. Zihnim beni o korkunç iltica günlerinden uzaklaştırırken bir yanımın özlemeye devam ettiği İstanbul hakkında tarafsız bir biçimde yazmak benim için tasavvuru mümkün olmayan bir eylemdi.

İstanbul’da birbirinden farklı dünyalar var. Bunlardan birisi, belki de en meşhuru, seyahat zevkinin peşindeki sayılı gün gezginlerinin keyifli görüntüsünde gördüğümüz, bir diğeri ise kendilerini daraltan ülkelerinden kaçan mültecilerin resminde gördüğümüz dünya. Evet, Doğu ve Batı İstanbul’da platonik, romantik bir uyum içinde kendilerine sığınak bulur. Fakat İstanbul’da hayatını tüketici olarak geçirenlerin görmezden geldiği; sırrını sadece elinden kurtulanların bildiği çirkinliklerle dolu bir alem de vardır. Ve İstanbul’un bodrum katları bildiğimiz, duyduğumuz İstanbul’dan öylesine farklıdır ki… Yoksul ihtiyarın eline erişmek için çok sayıda ülkenin hududunu aşmış çürümüş bir sigara paketi gibi yabancı işçilerle doludur bu bodrum katları. Benim oyunumun sahnesi işte bu bodrum katıydı. Öncesinde kendimi kahramanı sandığım, sonraları ise sadece büyük şehirlerin lanetinden kaçıp kurtulan bir felaketzede olduğumu anladığım oyunun. Dürüst olmak gerekirse, hikayenin detaylarına girmeden önce, İstanbul bodrumları ile Suriye bodrumlarının karşılaştırılmasından dolayı gerçek felaketzedelerden, Suriye’deki ölüm bodrumlarından kurtulanlardan özür dilemem gerekiyor. 

Hikaye 2013 yılının Ağustos ayı akşamlarından birinde beş arkadaşımla bir kaçakçı eşliğinde geçtiğim Suriye-Türkiye sınırında başlıyor. Mart 2011 sonrası Suriye’deki ayaklanmaya yönelik iştiyakım ve muhabbetimle kuvvetli bir şekilde Suriye’de kalmak istememe rağmen ismimi arananlar listesinde görmem sonrasında ailemin hislerini de göz önüne alarak Türkiye’ye göç etmek durumunda kalmıştım. İstanbul, Suriye’ye dönme, Avrupa’ya gitme ya da İstanbul’da kalma dahil olmak üzere gelecek planı olmaksızın vardığım durak olmuştu. Şimdiyse hedef, meçhulü beklememe yardım edecek bir iş bulmaktı. 

Türkiye’ye vardıktan kısa bir süre sonraki ilk karşılaşmada uçurumun farkına varmıştık. Suriyeli olmamızdan dolayı taksicinin canı sıkıldığında ve yüksek ücret kesip bizi kazıkladığında, gözümde yolculuk korkusunu gördüklerinde ebeveynlerimin bana güzel göstermeye çalıştırdıkları seyahatte olmadığımızı, burada turist olmadığımızı anlamıştık. Gelişimden sonra meslek öğrenme ve iş piyasasına dahil olma gücünü kazanma bahanesiyle bir tekstil atölyesinde gönüllü olarak çalışmak durumunda kaldım. Bu İstanbul’a geldiğimde beni karşılayan ailenin, hayatımı idame ettirmeme yardımcı olacak hiçbir “mesleğim” olmadığını düşünerek verdiği tavsiyeydi. Beleşe işçi! Ne mutlu günlerdi patron için… Bir hafta boyunca günde on beş saat, oturmam yasak bir biçimde, günün çoğunu ayakta geçirerek çalışmam gerekliydi. Kumaşı, dikiş makinalarına göndermeden önce, işçilerin küfürleri ve alayları eşliğinde çok hızlı bir biçimde kesmem ve boyamam gerekiyordu. İki yıl boyunca bu şekilde çalışacaktım, tıpkı Charlie Chaplin’in araba fabrikasında çalışması gibi. 

Aramızdan birisinin, Michel Foucault’nun ileri sürdüğü şekilde, “İktidarın her yerde mevcut olduğunu” bir sayfa sosyoloji okumaksızın keşfetmesinde olduğu gibi, bodrumlar bana ve diğer işçilere iktidarın anlamını öğretti. İktidar, her bir parça deneyimimde ve değişimlerde; iş arayışları, alışveriş ve ulaşım esnalarında, patronla münasebetimde ve (Türk ve Suriyeli işçiler arasında iktidarın dışavurum biçimlerinde güç ve uzmanlık farkı olmakla birlikte) işçilerle aramdaki münasebette bana uygulanmıştı. Herkes çeşitli biçimlerde ve büyük bir ustalıkla iktidar sergilemede uzmanlaşmıştı. Bu süreçte dil ve servet yollarıyla da iktidara maruz kalmıştım. Aynı dili konuşan Suriyeli bir işçinin mevcudiyeti bir emniyet ve dostluk hissi verirken benim akıcı Türkçe konuşan Suriyeli bir iş arkadaşım dili Suriye’de aynı şekilde kullanamayacağı bir iktidar silahı olarak yanında bulmuştu. İstediğini Arapçaya çevirip istediğinde beni özel çırağına döndürerek üzerimde iktidar kuruyordu. Tekstil işçisi olarak çalıştığım iki sene içinde mekana uyum sağlama noktasında çeşitli yöntemler bulmuştum. Yine de bu meslek ruhu öldürme kapasitesini bana gösterince meslekte uzmanlaşmamak ve bu mekana tıkılıp kalmamak için “tekstil işçisi” sıfatını reddetmeyi öğrenmiştim. Maaşta en ufak bir artış oldukça faydalıydı fakat mekandan korkum beni uzmanlaşmayı reddetmeye ve kendimi bu işin geçici olduğuna ikna etmeye itmişti. Benim ya da bir başkasının buradaki mevcudiyeti hayattan, kendinden ve düşünmekten tam olarak izole olmak ve “hiç var olmamışsın gibi unutulmak” anlamlarına geliyordu.

İşçileri dışarıdaki dünyadan, güneşi gören ve doğal hayatlarını sürdüren normal insanlar aleminden ayıran mekanın yapısı oldukça korkutucuydu. Hava durumu ve sıcaklık değişimlerinde olduğu gibi gündüzden geceye olan doğal geçişi bile görmek imkansızdı. Bodrum dışını görmenin tek imkanı öğle yemeği saatiydi. Bu saatte çoğu bir iki sokakta yer alan esnaf lokantalarına yönelen yüzlerce işçiyle dolardı sokaklar. Bu sahne kapitalizmin, işçilerin benliklerinden ve sosyal ortamlarından koparılarak büyük bir zindana tıkılması eylemini özünde spontane bir biçimde yaptığını gösteriyordu. Kapitalizmin kendi kendine örgütlenme kudretini gösteren bir sahneydi. Öğle yemeği arası bana Tedmur’deki ve diğer hapishanelerdeki düşünce suçlularından işittiğim sahneleri hatırlatırdı. Mahkumlar hücrelerinden alındıklarında bu, Mustafa Halife’nin meşhur kitabında anlattığı şekilde, kabukları* dışındaki dünyayı görmeleri için tek fırsatları oluyordu. Romandaki kahramanla aramızdaki farklılık onda, bende başlarda bulunmayan, dışarda neler olup bittiğini görebileceği bir hücre deliğinin olmasıydı. Bu hücre deliğinin eksikliğini arada sırada tekstil malzemelerinin alınması için itimat edilen kişi olana kadar çektim. Bu iş bana verilince on dakikalık yürüyüşüme çıkar ve yolculuğumu imkan nisbetinde uzatacak yolları seçerdim. Bu benim tekstil atölyesinin duvarları dışında neler olduğunu gördüğüm duvardaki delikti. 

Londra ve Liverpool hakkındaki dikkatli gözlemlerini anlatan Friedrich Engels’in yazdıklarını okuduğumda bu bodrum katlarının iktidarının bir tesadüf olmadığını anladım. Bununla birlikte onun anlatısında burjuva ve işçi sınıfları arasında büyük fark varken, burada işçiler birbirleri üzerinde iktidar kurmaktaydı ve patronlar da burjuva değillerdi. 

Bodrum katı aleminde zaman mevcut değildi. Biz benlik algımızı yitirdikçe zaman sönüp gider biz de sonsuz gündüz düşlerine dalardık. Böylece zaman sadece patronun sahip olduğu bir iktidar haline gelirdi. Zihnen bulunduğun yerden uzaklaşmak ve gündüz düşlerine dalmak ise patronları endişelendirirdi. Oysa bunlar zamandan azade kaldığım tek yerdi, orada hiçbir iktidara yer kalmazdı. Sıklıkla hepsi işine yoğunlaşmış, bazısı öfkeli bazısı gülümseyen atölye işçilerinin yüzlerine bakardım ve zihnen nereye gittiklerini bilmeyi tutkulu bir biçimde isterdim. Patronun işçilerin zihnen başka yere gitmesini durdurmak ve onların hayallerine dalmasını engellemek için radyo sesinden ve acele etmemizi isteyen “çabuk” bağırtısından başka bir hilesi yoktu. Bu ses kalplerimizi korku ile doldurur ve bizler de içinde olduğumuz mekanın verdiği acının idraki içinde gerçekliğe geri dönerdik. 

Bu yerde düşünmeye yer yoktu. Patron gündüz düşlerimi görebilseydi eğer hapı yutmuştum. Tıpkı başka bir atölyede başıma geldiği gibi. Çalışmaya başladığım bu atölyede patron 33 işçiyi aynı anda gözetleme, denetleme kudretine haizdi. Gündüz düşlerimden birine dalmıştım ve fırsat buldukça günlüğüme bir takım anılarımı yazmaya geçiyordum. Unutmak istemediğim bir hatıra gözlerimde canlandı ve kumaşları sarmak için kullanılmış bir kağıda bu anıyı yazıverdim. Sonra bir anda bu eylemimi gerekçelendirme gerekliliği hissettim ve ne yazdığımı tercüme ettim. Basit ve zayıf Türkçemle bu düşüncemi ya da gözlemimi açıklamaya çalıştığımda karşımdakinin histerik bir gülüşüyle karşılaştım. Mülteci bir işçi böyle bir şeyi nasıl düşünür ya da yazabilirdi! Bu düşlere dalma ve yazma ritüellerim için başka yollar da buldum; tuvalet iyi bir sığınak ve geçici bir kaçıştı. Gündüz düşlerime dalmak ve düşüncelerimi yazmak için oturabiliyordum nitekim. Fakat bu oyun kısa bir süre sonra keşfedildi ve tuvaletlere gözcü yerleştirilip tuvalette kalışlara süre koydular. 

Kayıplarımız patronun kayıpları ile karşılaştırılamaz olsa da diğer birçok hakkımızdan da mahrumduk. Beş dakika geç kalmanın cezası kovulmak olmazsa en azından bir saat ücretsiz çalışmaktı. İzin istemek işlenmeyecek bir suçtu, patron için değerli olan bu vakitler bizim için hayaldi. İçimizden birisinin ücretinde artış istemesi oldukça alışılmadık bir şeydi ve daima reddedilmesi beklenirdi. Bununla birlikte saatlerce ek mesaiyi reddetmemiz suç olurdu. Bodrum katlarda talep etmeyeceksin! Sadece uygulayacaksın!

Yakın zamanda gerçekleşecek gecikmiş bir değişim ümidiyle birlikte benim için mekana uyum sağlama zamanı gelmişti. İnadımdan vazgeçme ve yaşam şartlarımı iyileştirmek için mesleği öğrenme meseleleri üzerine kafa yordum. İşçiler arasında Suriyeli arkadaşların olması iyi bir fırsattı ama fırsatları çoğu durumda geri çevirmiştim, inatçılık başımı sarmıştı. En azından bir buçuk sene sonra Kürtçemin de yardımıyla dili daha iyi öğrenmiştim. Baas iktidarı altındaki okul günlerinde birçok tokat yememe sebep olmuş ana dilim şimdi mekana uyum sağlamam ve arkadaş edinmem için bir nimete dönüşmüştü. İş hayatımı sanal alemdeki hayatımdan ayırmayı başarmıştım. Gün boyu diğer işçiler için şaka merkezi olan Suriyeli, mülteci, zayıf bir işçi; akşamları ise sosyal medyada, siyasi sebepler dolayısıyla sürgünde yaşayan bir iletişim fakültesi öğrencisiydim. Dil öğrenmek toplumsal ilişkilerin iktidarının üstesinden gelme meselesinde bana biraz güven verdi. Artık kimse bana küfredemiyordu, artık küfür edildiğinde anlıyordum ve daha büyük cesaretle sorun çıkarabiliyordum, kovulmak benim için bir mesele değildi artık. Basitçe aynı haftanın sonunda emeğimi az bir para için sömürecek başka bir atölye bulurdum. Benim durumumda olan ne çok insan vardı!

Dilin iktidarını küçük yaşından itibaren Türkçede uzmanlık kesbetmiş bir Suriyeli genç ile çalışırken fark ettim. Etkileşimimizdeki farklılıkları ve bana nasıl davrandığını gördüm. Yakışıklı delikanlı kendini üstün görüyordu ve bu üstünlük ilmi ya da mesleki değil beyaz ırkın diğer ırklar karşısındaki üstünlüğü gibi bir üstünlük hissiydi. Dile hakim olunca birçok atölyeye girdim çıktım ve sonrasında burjuva muhitlerindeki atölyelere geçtim. Bu muhitlerdeki işyerlerinde işçiler lüks içinde sömürülüyorlardı. Çalışma saatleri aynı olabilirdi ama dinlenme araları daha uzundu. Cömertliklerinden değil, buralarda işverenler kendilerini daha uzun dinlenme saatleriyle ödüllendiriyorlardı ve benim işim de onlarınkine bağlıydı. Çalıştıklarında çalışıyor, dinlendiklerinde dinleniyordum. Yasaklı porno sitelerine girmesini sağlayacak programları kullanmasını öğrettikten sonra amirlerden birisi beni sevmişti, sigara içmem için arada bana ek zaman tanıyordu. Başkaları üzerinde değil kendi üzerimde iktidar sağlayacak her fırsatı değerlendirdim. İstediğim zaman sigara içme kararını birileri değil, kendim verecek duruma gelmiştim. Burjuva muhitinin güzelliklerinden birisi de müşterilerin, patronların her şekilde memnun etmek istediği Körfez Arapları olmasıydı. Bu noktada Arapçam fabrikada daha da önemli hale gelmemde yardımcı oldu. Ama kader bu senaryonun devam edip tamamlanmasını istemedi (böyle bir senaryonun sonu ne olurdu bilemem) ve ekonomik kriz ile birlikte işlerini durdurmaları beni dar gelirlilerin atölyelerine geri götürdü. 

Yasmeen Fanari

Ergün için çalışmaya başlayalı bir kaç ay olmuştu ve Ergün’ün davranışları İstanbul’daki çalışma hayatımda karşılaştığım dayanılması en zor olanlardan birisiydi. O sonbahar sabahında farklı bir şeyler vardı. Kahvemi içtim ve atölyeye gecikmeye niyetlendim. Atölyeye girince genellikle çalıştığım masaya yöneldim. Ergün’ün öfke dolu bakışlarından kaçındım ve kısa bir tartışmanın ardından gecikmemi gerekçelendirmemeye karar verdim: “Geç kaldım işte”, öykü bu kadardı. Takatimin üzerinde çalıştığımı ve bana karşı saygısız davranmaya hakkı olmadığını ona ispat etmeye çalışmak anlamsız bir hareketti. Sorularına çok kabaca cevaplar verdim. O konuşurken bir an durdum ve kendime ciddi bir biçimde ne yaptığımı sordum: Bana karşı davranışlarını değiştirecek miydi? Daha fazla saygı mı gösterecekti? Peki, ben burada ne halt yiyordum? Kasten sözünü kestim, elimdeki makası önündeki masanın üzerine koydum, bodrum kattaki atölyeden çıkmak üzere merdivene ilerledim ve o günden sonra bir daha ne oraya ne de başka bir bodruma geri dönmedim. Atölyeden çıkınca yönümü bilmeksizin farklı yönlere koşturdum. 

Hem bana zarar veren hem de bir şeyler öğreten bodrumlara beni zincirleyen; beni oraya iki seneyi aşkın bir zaman hapseden korkuyu yenmiştim. Hakkında daha önce çokça okuduğum, Suriye barlarında entelektüellerden çokça işittiğim ve kapanına kısılana kadar mahiyetini idrak edemediğim bir dünyayı okumuş oldum. İktidarı birçok yönden kavramıştım. İktidar ve iktidar araçlarına sahip olmadaki aczimi ve aczimizi de kavramıştım. Ergün’e, tekstil atölyesine, mekana ve hepsinden önce kendime isyan bayrağını çekmiştim. 

İstanbul sokaklarında ve Araplara hizmet veren devlet kurumlarında tercümanlık yapmaya başlayınca zengin Arap müşterilere çeviri yapmış olmayı bir alıştırma olarak gördüm ve burada edindiğim kendine güven sayesinde İstanbul’daki sivil toplum örgütlerinde çalışmaya başladım. Hayal edemediğim kısa bir sürede İstanbul’un bodrum katlarında bir işçiden kız arkadaşını İstanbul barlarına götürmesini; Suriyeli, Arap ve oryantalist entelektüellerle takılmasını ve İngilizce pratik yapıp Marksist ve Anarşistlerle tartışmasını mümkün kılan hatırı sayılır maaş alan bir gence dönüşmüştüm. Burada da, vatanın ve ideolojilerin belirli kişilere hasredilmesinde ve kültürün tekelleştirilmesinde, bir başka iktidar vardı. Hikayenin ikinci kısmı ise beni Kanada Vancouer’den burs almanın kapısına götüren tamamen farklı bir merhale, büsbütün farklı bir öykü. 

Havalimanındaki ilk geçiş noktasını geride bırakmadan önce bir Suriyeli olarak geçmeye hazır olmak için sefer “izni” almam ve sonrasında da vize “ihlali” meselesini halletmem gerekiyordu. Atatürk Havalimanı’ndan ayrılmak benim için çok şey ifade ediyordu. Onu yüzlerce kez pasaportsuz bir şekilde ziyaret etmiştim. İşlemleri tamamladım ve arkama bakmadan Atatürk Havalimanından yanımda bir soruyu taşıyarak ayrıldım: Acı iltica günlerimden nefret mi etmeli onlara şükran mı duymalıydım? Benim için Suriye’ye “gönüllü” geri dönüş imkanı da sağlamış olan bu şehre, elinden sağ salim kurtulduğum için minnettar mı kalmalıydım?


*Mustafa Halife’nin romanı. Türkçe çevirisi Salyangoz: Suriye Zindanları ismiyle Mana Yayınları tarafından yayınlanmıştır. 

Yazının orijinali aljumhuriya.net sitesinde قبو مليء بالخيوط başlığıyla yayınlanmıştır. 

Öne çıkan görsel tercüme edilen metnin içinde yer aldığı seri için Yasmeen Fanari tarafından hazırlanmıştır.

Çevirenin Notu: Çeviride yaşadığım her bir tökezlemede destek vermekten çekinmeyen kadim dostum M.K.’ya sonsuz teşekkürler.

ekmekveadalet.org

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*