Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » İşsiz ve güvencesiz eğitim işçileri mücadelesi üzerine bir kaç not

İşsiz ve güvencesiz eğitim işçileri mücadelesi üzerine bir kaç not

Sefa Akdemir Yücel/sefakdemir@gmail.com

Sendika.Org’da “İşsiz ve güvencesiz öğretmenlerin mücadelesi için bir hatırlatma” başlıklı 3 Eylül tarihli bir yazı yayımlandı. ÖZ-DER* yöneticisi olduğunu öğrendiğimiz Timurhan Yalçın yazısında, eğitim alanındaki işsizlik ve güvencesiz çalışma üzerine tespitler yaparken, 2000′li yıllarda mücadele sahnesine çıkan farklı deneyimlere ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.

Ancak, yazıya konu olan temel gündem hakkında önemli sayılabilecek bir literatür olmasına karşın, eğer kasıtlı bir tutum yok ise Timurhan Yalçın’ın bu değerli birikimden haberdar olmadığı düşüncesini taşıyorum. Geçmiş birikime kısa bir göz atması bu sorunu ortadan kaldırabilirdi halbuki. Böylece, neredeyse ilk defa keşfedilmiş efekti yaratan fikirleri ile bunların daha önce öngörülemediği nedeniyle eleştirdiği kişi ve kurumların çabaları yok sayılmamış olurdu.

Bu nedenle yazıda ısrarla adı anılmasa da sürekli “dernekler” vurgusuyla yapılan göndermelere maruz kalan Eğitim Emekçileri Derneği’nin (EED)** çatısı altında uzun süre mücadele etmiş birisi olarak EED birikimlerini referansla birkaç hatırlatma yapmak yerinde olacaktır. Zira yapılacak birkaç hatırlatmanın dahi yakın geçmişi daha sağlıklı algılamaya yardımcı olacağına inanıyorum.

Timurhan Yalçın merkezine dershane sektörünü koyduğu yazısının ilk bölümünde*** işsiz ve güvencesiz eğitimcilerin örgütlenme sürecine dair belirlemelerde bulunuyor. Ancak “Bu örgütlenme sürecine politik anlamda yetersiz bir analizle kalkışıldığını net biçimde söyleyebiliriz” derken önemli öznel ve nesnel koşulları gözardı ediyor. Bunlardan ilki, yirmili yaşlardaki ve çoğu mücadele deneyiminden yoksun, işsizlik ve geleceksizlik çıplak gerçeğiyle hızla hem de kitlesel biçimde yüzleşen eğitim işçilerinin mücadele birikim ve deneyimlerinin yetersizliğini görememesidir. İkinci olarak da, geleneksel sendikal hareketin bu yeni kuşak eğitim işçilerine kapılarını kapatmış olmasını****, programsızlığını ve sendikal mücadele deneyimlerinin kuşaklar arasındaki aktarımının zayıflığını gözden kaçırmasıdır. Daha da önemlisi bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda sınıf devrimcisinin dışında sosyalist hareketin ezici çoğunluğunun bu yeni alana yabancılığı ve ilgisizliği de es geçilmiştir.

Ancak tüm bu zayıflık, engel ve handikaplara rağmen “Eğitim alanı ciddi bir yapısal dönüşümün içerisinde. Eğitimin içeriği, biçimi, eğitim kurumlarının yapısı her geçen gün ve hızla değişiyor. Bu değişim süreci eğitim emekçilerinin bilindik-geleneksel yapısı ve konumunda da değişimlere yol açtığı gibi bilinci, eylemi ve örgütlenmesinde de köklü değişimleri beraberinde getiriyor. Eğitim alanında yaşanan dönüşüm sürecini anlamak için, eğitim alanının da bir parçası olduğu kapitalist üretim sürecinde yaşanan değişiklikleri kavramak gerekmektedir.” (EED,Eğitim Emekçileri Kurultayı, Ocak 2008-Ankara, sf 34) yaklaşımı, Yalçın’ın iddia ettiğinin aksine ‘dönüşümün kapitalist muhtevası’nın hiç de yanlış okunmadığını gösteriyor.

“Öğretmenlerin vasıfsızlaştırmaya ve eğitim üzerindeki bireysel inisiyatiflerinin ellerinden alınmasına karşı, kaybedilen hakların geri kazanımını da içeren karşı bir direnç geliştirmeleri önemli ve zorunludur ama yeterli de değildir. Mesele öğretmeni yok ve yük sayan ücretli köleliğin yerle bir edilmesidir. Eğitim emekçilerinin her kesiminin ve kategorisinin içerisindeki, giderek daha da artan sayıda düzensiz ve güvencesiz eğitim emekçileriyle kamuda çalışan eğitim emekçilerinin birleşik mücadelesini tek potada birleştirecek bir örgütlenmeyle birlikte esas ve asıl olarak bunu sağlayacak olan kolektif eğitim emekçisi bilincinin geliştirilmesidir.” (EED sf 35) değerlendirmesi ile de yürünmesi gereken yol yalın biçimde ifade ediliyor.

Bu dönemde; ‘Emek sürecinin ortaklaşa niteliği‘ (Marks, Kapital Cilt 1, sf 529) temel yaklaşımı, eğitim sürecinin de, eğitim emeğinin ötesine taşan çok daha kolektif bir emek süreci haline gelmesi olarak yorumlanmıştır. Özellikle bilgisayar ve dijital teknolojilerin hızla gelişmesi ile farklı uzmanlık alanlarından vasıflı emekçilerin eğitim sürecine dahil oldukları gerçeği üzerine eğitimi veren öğretmen, alan öğrenci, finanse eden aile denklemine, eğitim malzemelerini üreten işçiler, yine önemli bir bölümü proleterleşme sürecinde veya bizzat işçilik yapan öğrenciler birleşik mücadelenin parçası olduğu görülmüştür.

Eğitim işçilerinin birleşik mücadelesinin başarılı olmasının temel koşullarından birisi olarak da; “Teori ile pratiğin, bilgi ile üretimin, eğitim ile uygulamanın arasındaki duvarlar kalktıkça bizler de sadece çok parçalı ve dağınık eğitim emekçilerinin birlikte mücadelesinin değil, eğitim emekçilerinin bir bütün olarak işçi sınıfının diğer kesimleriyle birleşik mücadelesinin de yolunu döşemek görevini bilince çıkarmalı ve önümüze hedef olarak koymalıyız” (EED sf 36) denilerek bütünsel sınıfsal bir duruşun altı çiziliyor. Gitgide mesleki alana ve bunun üzerinden de hükümetlerle mücadeleye daralarak çözülen geleneksel sendikal hareketin aksine, mücadelenin emeğin sermaye tahakkümünden kurtuluşu genel hedefine yönelmekle kazanımların mümkün olabileceği de böylece ifade edilmiş oluyor.

Timurhan Yalçın’ın, “Dönemin kamu çalışanlarının grevli toplu sözleşme hak mücadelesi, bu alan için imkânsız olarak görüldü ve böyle bir mücadelenin hedef olarak koyulması gerekirken dernekleşme yoluyla dar amaçlara hapsolundu.” ( Bu tespiti, o dönemde kurulan derneklerden birinin bugün başkanı olarak söylediğimi belirtmek isterim.)” değerlendirmesinde “dar amaçlara” tespiti ile neyi kastettiği pek anlaşılmasa da, EED’nin işsiz ve güvencesiz eğitimciler mücadelesinin tek bir araçla sınırlandırılması geleneksel algısının aksine olabildiğince çeşitlenmiş bir araçlar(örgütlenmeler) ağının oluşması fikrini savunduğu konuya ilgisi olanlarca iyi bilinmektedir. EED olarak, bu alanda içiçe geçmiş tüm özneler ile birlikte mücadele etme çabasını göstermiştir.***** Önemli engel ve sınırlarla karşılaşılsa da ortak çalışmalar yapılmış ve sayısız eylem örgütlenmiştir. Nasıl ki aynı zamanda EED üyesi de olan öğrenci arkadaşlarımız GENÇ-SEN’in kuruluşunda rol aldılarsa, yazıya konu olan ilk AYÖP eyleminde bahsi geçen 5 kişi arasında EED’liler de vardır. Aynı zamanda Eğitim-Sen üyesi olan EED’liler de kolektif mücadelenin çabası içinde oldular. Ocak 2008′de her kesimden eğitim işçisi, öğrenci ve velisinin yanı sıra farklı sektörlerden işçi temsilcilerin katıldığı Eğitim Emekçileri Kurultayı işte bu yaklaşımın bir sonucu olarak örgütlenmiştir. Nasıl ki bugün Gezi süreci geleneksel yol ve yöntemlerin yanında (aynı zamanda onu da aşan) zengin araç ve yöntem çeşitliliği ile kazanılabilmişse, başta eğitim işçileri olmak üzere sınıf hareketi de tek bir yöntem ve araçla yetinmeden çok yönlü zenginliğini konuşturarak kazanabilir.

Diğer yandan işsiz ve güvencesiz eğitim işçileri açısından grevli-toplu sözleşmeli hak mücadelesinin imkansızlığı algısının aksine “…öğretmenlerin yeni ve devrimci bir temelde öreceği mücadele, öncü eğitimcilerin, öncü örgütlenme biçimlerinin yaratılmasıyla, aynı zamanda grev gibi militan-hak alıcı mücadele biçimleriyle savunulan taleplerin geniş eğitim emekçileri içerisinde yaygınlaşmasıyla mevzi kazanacaktır”(EED sf 44) fikri her alanda savunulmuştur. Hatta bu temel yaklaşım çok geçmeden pratikte meyvelerini vermiş ve 2008-2009 yıllarında Türkiye’de ilk kez İstanbul’da iki ayrı dershanede kazanımla sonuçlanan grev provası iş bırakma eylemleri örgütlenmiştir. Bu da bize bir kez daha göstermiştir ki, grevli-toplu sözleşmeli sendikal bir mücadele yürütmek için tabelanızda ‘Sendika’ yazması ilk öncelik değildir. Aslolan kararlı-fiili eylemliliğin kendisidir. Aslolan bu karakterde bir sendikal mücadelenin örgütlenmesidir. Belki de denizde damla diyebileceğimiz bu paha biçilmez deneyim fazlasıyla öğreticidir.

Timurhan Yalçın sözkonusu dönemde bu alandaki neredeyse tüm sorunların “klasik işçi-patron ilişkisinden” bağımsız ele alınmasından kaynaklandığı düşüncesinde haklıdır. Sınıfın değişen yapısının görülemeyişinin, eğitim işçilerinin hala genel bir ‘emekçi’ tanımlaması ve ‘çalışan’ adlandırılmasıyla belirsizleştirilmesi çabası oldukça yaygındır. Sözkonusu bu yaygın yaklaşımın aksini iddia edenlerin ‘aşırı’, ‘marjinal’, “klasik ML literatür bu” yakıştırmalarına maruz kaldığı unutulmamalıdır. Bu zamanın ruhunu yakalayamayanların bir karartma ve görmezden gelme yöntemidir aynı zamanda. Bu tutumun arka planında ise, yaşanmakta olanı ifade etmenin sert bir düzlem farklılaşmasını zorunlu kılmasından, yeni görev ve sorumluluklar yüklemesinden bir kaçış vardır. “(…) Özel okul, özel kurs ve dershane öğretmenleri, bugün her biri birer kapitalist işletme niteliği kazanmış olan özel eğitim şirketlerinde çalışmaktadırlar. Bir eğitim şirketinin sahibi için, -bu “okul”lar artık birer şirket niteliği taşıdığı için- prensipte bu okullarda üretilerek satılan ürünün işlenmiş domates-turşu ya da pik demir ya da geleceğin işçileri için meta bilgi-eğitim paketi olması fark etmez. Patron için hepsi birdir. Bu işletmelerde çalışan öğretmenler patron karşısında işçi konumundadırlar. Eğitim işçileridirler. Özel okul, dershane, özel kurs gibi özel eğitim şirketlerinde çalışan eğitim işçileri, sömürülmekle kalmazlar, patronlarının hesabına karşılıksız artıdeğer üretirler. Özel eğitim şirketlerinin sahibi olan burjuvaların sermaye birikimi, çalıştırdıkları eğitim işçilerinin ürettiği artıdeğere dayanır” (EED sf 27) yaklaşımı, ‘toplumun proleterleşmesi, proletaryanın toplumsallaşması’ sürecinin, eğitim alanına tercüme edilerek güncellenmesidir.

Uzatmayayım. Söz konusu birikim burada yapılan alıntılardan çok daha fazlasıdır elbette. Henüz çok yeni ve çözüm bekleyen önemli sorunları olmasına karşın akademinin ve geleneksel sendikal algının sınırlarını fazlasıyla aşan bu birikim EED ile de sınırlı değildir. Görmezden gelmek yerine hatırlanmasında, buradaki potansiyelin sahiplenilmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü ortaya çıkan bu birikim tüm bir sınıfın kolektif hanesine çoktan yazılmıştır, hepimizindir.

Ancak tüm ileriliklerine rağmen ortaya çıkan bu birikim yaygınlaşamamış, geniş eğitim işçisi kesimleriyle buluşamamıştır. Alanın çok yönlü ve karmaşık sorunlarına ek olarak yukarıda bahsettiğim(ve dahası) öznel ve nesnel etmen nedeniyle işsiz ve güvencesiz eğitim işçilerinin ihtiyaç ve özlemlerini ifade etme girişimleri süreklilik kazanamamıştır. İşte biz bu sorunlara yeni çözümler bulabilmeliyiz. Zira bu durum geçicidir ve uzun sürmeyecektir. Eğitim işçileri hem kendi içlerindeki parçalanmışlığa bir son verip bir araya gelecek hem de parçası olduğu sınıfın ortak savaşımının öznesi olacaktır. Bizlere düşen sahip olunan birikimin geliştirilmesi ve çoğaltılmasıdır.

*Özel Öğretim Kurumları Çalışanları Derneği

**EED üyeleri Şubat 2012′de “Eğitim işçilerine ve sınıf kardeşlerimize” başlıklı bir yazı ile Ekim 2006′da EED ismi ile başlayan faaliyetlerini sonlandırdıklarını açıkladılar.

***AYÖP ile ilgili ikinci bölüm ayrıntılı başka bir yazının konusu olduğu için bu yazıda değinilmemiştir.

****EED üyeleri, Eğitim-Sen’in 2007 yılında gerçekleştirdiği Program Kurultayı’nda zor bela konuşma izni aldıkları kürsüden, “Açın kapılarınızı” başlıklı bir metin okumuş ve görece güvenceli eğitim işçileri örgütü olan Eğitim-Sen’de örgütlenme isteklerini ifade etmişlerdi. Aradan geçen süreye rağmen bu kapılar hala kapalıdır.

*****Başta Eğitim-Sen olmak üzere Sosyal-İş ve Koop-İş ile, dönemin işsiz ve güvencesiz örgütlenme girişimleri olan MEDER, İGEDER, Dev Miting, AYÖP ve İGEP’in yanı sıra ÖV-DER ve GENÇ-SEN ile ilişkiler kurulmuş kimileriyle ortak eylemler örgütlenmiştir. Başka sektörlerde yaşanan eylem, grev ve direnişlerle etkileşim halinde olunmuştur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*