Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Durun çağrılar, durun!

Durun çağrılar, durun!

Bir çağrı merkezi işçisinin kaleme aldığı kısa öyküyü yayınlıyoruz.

Ve yazmaya karar verdi Mavi çocuk…

Uzun mayıs günlerinde çalışmak, ruhunda fırtınalar koparıyordu. Çağrılar üst üste düşerken o ezberindeki cümleleri sürekli tekrar ederek, bir çağrıyı bitirip yenisini alıyordu, hiç tanımadığı insanlara “samimiyetini” hissettirmeye çalışarak.

Çağrıda konuşurken aslında çook uzaklara, çocukluğuna gidiyor, hatırlamaması gereken tatsız, acı verici hatıraları yaşıyordu yeniden. Sadece on yaşındaydı, arkadaşı Cem ile her zamanki gibi yatılı okulun çakıl sahasında tek kale maç yapmaya gitmişlerdi. Ayaklarında yırtık kara lastik ayakkabılarıyla ve ellerinde patlamış plastik toplarıyla, tıpkı bir önceki gün yaptıkları gibi. Fakat bugün bir garipti. Dışarıda ne öğretmenlerin otoriter buyrukları ne de çocukların şen çığlıkları vardı. Sanki biri havaya kurşun ekmiş, o kurşun olgunlaşmış gibiydi. Onlar maça başladılar, aralarında ezeli bir rekabet vardı. Her günün mutlak bir galibi olmalıydı. Mavi, ilk defa kazanmaya yaklaşmıştı. Fakat, hiç beklemedikleri bir şey oldu. Birden , çok iri “sonradan da izbandut gibi diye tanımlayacaktı onları” Ürkütücü insanlar belirdi etrafında. İçlerinden biri onları yanlarına çağırdı sert ve sevimsiz bir ses tonuyla.

Mavi çocuk ve Cem, hala nasıl bir şeyin içinde olduklarını bilmiyorlardı. O korkunç adamlar, çocukların anneleriyle, kardeşleriyle ilgili o güne kadar duymadıkları iğrenç şeyler söylüyorlardı ağızlarından tükürükler saçarak. Yerde kar vardı ve çocukları çırılçıplak soydular, siyah sevimsiz botlarıyla çocukların ayaklarını eziyorlardı kendilerinden geçerek. O adamlardan biri insafa geldi ve her birine birer okkalı tokat vurarak bir daha gelmemelerini de tembihleyerek kovdu onları.

Ve sonrasında korku, kin ve nefret dolu yirmi üç yıl…

Önündeki ekrana baktı, mayısın otuzu saat üçü kırk yedi dakika geçiyordu. Tam karşısında gözlerine bakan takım lideri; “Arkadaşlar! Kampanya başlattım, 50 satış yapan hattan çıkabilir ve Cumartesi günü de gelmeyebilir” diyordu. Oysaki takımdaki en iyiler bile saat üçü kırkyedi dakika geçene kadar ancak 20 satış yapabilmişlerdi. Nasıl olacaktı ki 50 satış? Bu imkansızdı. Bu şartlar altında çalışmak zorunda bırakıldığı için içinden küfürler savurdu. Oluşan çağrı boşluğunda twitter hesabına göz gezdirebildi. Gezi parkıyla ilgili haberleri okuyor, haberleri okudukça da sinirlenmekten başka bir şey yapamıyordu. O gün çağrıdan çözüldüğünde ruh gibiydi, kimseyle konuşmak gelmedi içinden. “Nasıl olsa Gezi parkında yok edecek muktedirler” diye geçirdi içinden ve bunun için de küfürler savurdu muktedirlere, zulmü benimsemiş insanlara, çaresiz kalan kendine. Hiçbir beklentisi, ümidi yoktu ülkesindeki insanlara dair. Zeliha ile buluşmak için Taksim’e gitti. Saat tam 7’de Zeliha ile buluşacaklardı İmam Adnan sokakta. Bir kafeye gittiler çay içip muhabbet etmek için gündeme dair konuştular. İnsanların vurdumduymazlığına dair dert yandı mavi. Vakit epey geç olmuş gitme vakti gelmişti. 30M’ye binip metrobüse gitmek üzere hareket ettiler. Otobüs parkın arka tarafından geçerken parktaki insanlara takıldı gözleri. Birden içini bir ürperti kapladı, bu duyguyu teşhis etmekte zorlandı. Parkta çok insan vardı, çadır kurmuşlar şarkılar söyleyip sloganlar atıyorlardı. Mavi, “ nasıl olsa her zamanki gibi ceberrut bir el tarafından dağıtılır bu insanlar” diye ümitsizce düşünceler geçiriyordu içinden. Bir şey yapmalı ama ne?

31 Mayıs sabahı çok yorgun geldi çağrı merkezine. O sevimsiz, soğuk turnikeye kartını okutup bilgisayarının başına geçti. Bu gün canı çok sıkılıyor hiçbir şey yapmak istemiyordu. Fakat çalışmak, satış yapmak zorundaydı ne yazık ki. Hemen ilk işi twitter, facebook ve haber sitelerine bakmak oldu. Birden kan beynine sıçradı, polislerin şafak baskını yapıp çadırları yaktığını öğrenince. Ağlamak üzereydi, gözleri dolu dolu olmuştu fakat kendini toparladı çağrı düşünce. Yine samimi bir ses tonuyla konuşmaya çalışarak satış yapmaya koyuldu. Derken kötü haberleri alması uzun sürmedi. Sırrı Süreyya, Ahmet Şık, turist kız ve daha kimler kimler… Hepsi biber gazı kapsüllerinin hedefi olmuş hastaneye kaldırılmışlardı. Oysaki bu kadar insanlıktan çıkıp vahşice nefret kusmanın hiç gereği yoktu. Anlaşılan çevik kuvvet, başbakan, belediye, bütün polis teşkilatının nefret gözlerini kör etmişti. Anlaşılan böyle devam edecekti içinden koşup Taksim’e gitmek, o canavar, insanlıktan nasiplenmemiş, polislerin beyinlerini dağıtmak geçti. Çağrılar… “bi durun!” konuşmak istemiyorum artık. Durun çağrılar, durun! Çin işkencesi dedikleri bu olsa gerek. İçinden tek kelime etmek gelmiyordu fakat önündeki tahtada satış hedefleri vardı.

Kırmızılı kadın, Siyahlı kadın, Toma suyuyla yıkılan adam… Ne çok şey olmuştu o gün.

Saat 18:50,
Mavi yine uzaklara gitti. Van’daydı yaz tatili en sevmediği tatil çeşidiydi. Kardeşi askerden dönmüştü görüşmeyeli epey olmuştu, 20 yıl hiç ayrılmadığı kardeşiyle. Sarıldılar uzun uzun hasret giderdiler. Derken Ferit; “Ben polis olmaya karar verdim Mavi” dedi. O an zaman durdu. Kocaman bir boşluk beliriverdi aralarında. Bu nasıl olurdu ki? Abisine mücadeleyi tanıtan Ferit değil miydi? Dünya yok olsa mücadeleyi bırakmayacak adam değil miydi biricik kardeşi? Hiçbir soruya mantıklı bir cevabı yoktu. Sadece boşluk ve pekte ince olmayan bir sızı vardı yüreğinde… Tartıştılar ve iki yıl boyunca hiç konuşmadılar. İki yıl sonra İstanbul’da ikinci kat’ ta buluşmuşlar ve sabah 9’dan akşam 8’e kadar konuşmuş anlaşmışlardı. “Ben ister miydim herkes bana hain gözüyle baksın” , “Başka çarem kalmadı mavi. Atamam yok, param yok ve alternatifim de yok. Evet, polis oldum fakat onlardan biri olmak zorunda değilim. Evlenmek istiyorum. Beni anlamanı istiyorum Mavi!” demişti faik. Yarım yamalak da olsa hak vermişti biricik kardeşine.

Saat 18.55 bugünde zaman ne kadar yavaş geçiyordu. Çor yorgun, kırgın, kızgın, üzgün ve küskündü herkese, her şeye… 18.59’da çözüldü sistemden. Gözlüğünü, parfümünü, Ameliyat raporlarını, sırt çantasına yerleştirdi kaşla göz arasında. Hızlı ve güçlü adımlarla hiç sevmediği turnikelerin arasından sıyrılıp dışarı çıktı. Derin bir nefes çekti içine İstanbul’un yarı temiz havasından. Mecidiyeköy’e gelince Metronun çalışmadığını öğrendi, otobüsler de Taksim’e gitmiyordu. Ama ne yapıp edip Taksim’e gitmeliydi. Dildar’ı aradı. Dildar evdeydi. Cihangirde gazdan neredeyse bayılacağını söyledi Mavi’ye. Bu Mavi’yi biraz daha kızdırdı. Eminönü’ne giden bir otobüse bindi, bu gün de aksi gibi trafik akmıyordu sanki. Yaklaşık bir saat sonra Fındıklı’da indi ve yokuşu tırmanmaya başladı. Pürtelaş’ta arkadaşının evine varıncaya kadar gaz ciğerini bıçakla deşmişti bile. Biraz dinlenmeye çalıştı evin içinde. Fakat evin içi gaz dolmuştu. İçeride kalmak tahammül sınırlarını zorluyordu. Haber kanallarından haber izlemek için televizyonu açtı ama hiç haber yoktu. Her yerde padişahın meymenetsiz, tahammül edilemez suratı ve sesiyle karşılaşıyordu. Bu da ne? Bir şaka mı yoksa? CNN’de Penguen belgeseli, Habertürk’te Cinlerin Hayatı, NTV’de doğa belgeseli. Bunlar çıldırmış olmalı.

Dildar’la birbirlerine baktılar, ikisi aynı anda “Ben çıkıyorum” dediler. Bu zamanlama tebessüm ettirdi ikisini de. Sonraları gökkuşağının renklerine bürünecek merdivenleri ikişer, üçer çıktılar. Alman Hastanesi’nin arka tarafından Sıraselviler’den çıktılar.
Her şey burada başladı işte…

Her şeyin başlangıç noktası, burasıydı sanki. Gördükleri manzara karşısında birbirine sarıldılar, ağladılar fakat bu onların içini serinleten bir ağlama nöbetiydi. Sıraselviler hınca hınç doluyordu, her yerde direnişçiler vardı. “Her yer Taksim, her yer direniş” …
Herkes buradaydı, Ateistler, Müslümanlar, LGBT’ler, Antikapitalistler, Ermeniler, turistler, sanatçılar, gençler… Devletlû Padişahın hayatlarına koyduğu ipoteği kaldırmak için direniyorlardı, tek silahları polisin biber gazını solda sıfır bırakan orantısız zeka idi. Sarhoş gibi olmuştu Mavi. Bu gerçek miydi yoksa bir rüya mı?

Yoğun biber gazıyla dalga geçiyorlardı. Birden bir duvar yazısı gördü: “Oha altı yıldız oldu, tanklar gelecek” Bu yazıya on dakika sonra bir anlam verebilecekti. Anladığındaysa kahkahalarla gülmeye başladı. Dildar, “aklını yitirmiş olmalı” diye içinden geçirdi fakat Dildar da mevzuyu duyunca kahkahalarına yenik düşmüştü.

Günün ilk ışıklarına kadar direndiler. Yorgun düşmüşlerdi. Fakat hiç eksilmediler. Gidenler kadar gelenler vardı direniş için, dinlenmek için yola koyulduklarında yeni gelenler onlara “iyi dinlenin ve bizi merak etmeyin çünkü siz uyanınca biz sizi Gezi parkında bekliyor olacağız” diyorlardı. Herkes inanıyordu buna nedense onların içinde de uyanınca Gezi Parkında olacaklarına dair umut değil inanç vardı. Garip bir şekilde bunu biliyorlardı.

Uyandıklarında ilk yaptıkları şey parka koşmak oldu. Manzara harikaydı, kazancı yokuşundan metro istasyonunun girişine 15 dakikada ulaşabildiler. Her şey rüya gibiydi. 31 Mayıs gecesi onun hayatının dönüm noktası olmuştu sanki. Altı gün boyunca evine hiç gitmedi, gündüz “clarkCant” gece “süperman” olmuştu.

6 Haziran akşamı eve gitti üstündekileri değiştirmesi gerekiyordu. Zira artık kokuyordu. Akşam yemeği için sofraya oturdu. Mutlu bir ruh haliyle yemeğini yiyordu. Beyaz TV’yi izlemek zorunda olmak bile canını sıkmaya yetmiyordu. Derken sorguya başladı Ferit; “Neredesin kaç gündür?”
-Dildar’la birlikteydim.
– Ne yapıyordun? Siz de katıldınız değil mi bu vatan hainlerinin arasına?
– Evet biz de katıldık ve biz vatan haini değiliz.
– Ne istiyorsun ha? Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın? Neden her şeye muhalefetsin?
– Her şeye muhalefet olduğum yok. Sadece sorumsuzca insanları öldürmekten geri durmayan vahşi polislere muhalefetim.
-Yaa demek öyle? Madem ki bu kadar radikalsin o halde neden bir polisin evinde kalıp ekmeğinden yiyorsun?
-Sen benim kardeşimsin.
-Ben polisim…

Hiçbir şey demedi Mavi. Donup kalmıştı. İçinden bir şeyleri çekip çıkarıyorlar sanki. Eve sığmıyordu, dışarı çıktı sigarasını yaktı. Hayır nefes alamıyordu. İstanbul’a hatta Dünya’ya sığmıyordu. “Bir bomba olsaydım bütün dünyayı sekiz şiddetinde sallayacak kadar güçlü patlardım! “ diye düşündü. Biricik kardeşi artık kardeş değil bir “polis” ti.

7 Haziran bitkin başlamıştı. Çağrı alamıyordu. Takım liderinin kendisine bir böcekmiş gibi bakmasını göze alıp izin alıp çıktı.

Ne çok şey yaşamıştı şubattan buyana son sekiz ayda. 2013’ü çok sevmiş , çok kızmış, çok kırılmıştı… Bir böbreğini, bir kardeşini kaybetmişti. Buna karşılık en mutlu direnişi yaşamış kendine güveni gelmiş o nefret ettiği işten ayrılmıştı. Ekimin dokuzunda Taksimde bir cafede çayını yudumlarken bir karar almıştı. Kardeşini “Polis”ten kurtarıncaya kadar “Her yer Taksim, her yer direniş” Ekimin bu serin akşamında Abbasağa’ya gitmek üzere İstiklal’den meydana yürürken sigarasının yaktı, elleri ceplerinde bir şeyler mırıldanıyordu; “Sık bakalım, sık bakalım biber gazı sık bakalım. Kaskını çıkar, copunu bırak delikanlı kim bakalım!”

MAVİ ÇOCUK
9 EKİM 2013
Taksim

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*