Anasayfa » GÜNDEM » İşçi sınıfının özsavunma mücadelesi için bir ortak hareket planı önerisi

İşçi sınıfının özsavunma mücadelesi için bir ortak hareket planı önerisi

İşçi sınıfına karşı yoğunlaştırılmış bir saldırı dalgası çoktan başladı.

Grev yasakları birbirini izliyor. İşçi cinayetleri ayda 150 işçinin canını alıyor. İşsizlik işçi sınıfının tüm kesimlerinde artıyor. İşyerlerinde fiili ücret ve hak gaspları yaygınlaşıyor. Büyük sanayi işletmelerinde toplu sözleşme sürelerinin 2 yıldan 3 yıla çıkartılması, haftalık çalışma sürelerinin artırılması, mazaret izinlerinin kaldırılması, ücret artışlarına enflasyon altında üst sınır getirilmesi, patronlar tarafından elbirliğiyle dayatılıyor.

Kiralık işçi şirketleri yasalaştırıldı. “Üretim reformu” paketi uygulamaya sokuldu.

İş anlaşmazlıklarında zorunlu arabuculuk düzenlemesi Meclis’e sunuldu. Kıdem tazminatını fona devretme düzenlemesi Bakanlar Kuruluna sunuldu. Meslek liseleri ve yüksek öğretimin tam kapitalistleştirilmesine dönük düzenlemeler açıklandı.

“Taşerona kadro” adı altındaki Özel Sözleşmeli Personel düzenlemesi gündemde. Kamu emekçilerinin 657 sayılı kanundaki kısmi işgüvencelerinin kaldırılması ve kısmi zamanlı çalışma gündemde. Emeklilik yaşının daha da yükseltilmesi gündemde.

Sermayenin saldırı programının kapsam ve niteliği

Saldırılar işçi sınıfının geriye kalmış hak ve kazanımlarının en kısa sürede ve toptan ortadan kaldırılmasını, hedefliyor.

Saldırılar, kapitalist üretim ilişkilerinin, sermayenin emek üzerindeki sömürü, egemenlik, baskı ve kontrolünü bir bütün olarak yoğunlaştıracak tarzda yeniden yapılandırılmasını, hedefliyor.

Saldırılar, bütünlüklü bir tekelci oligarşik kapitalist programının ifadesidir. Tek tek ele alınamaz. Ancak tümüne birden, bütünlüklü bir sınıfa karşı sınıf mücadelesi programıyla yanıt verilebilir.

Saldırılar, salt ekonomik değil siyasaldır. İşçi sınıfının artan direncini ve direnme yeteneğini kırıp daha fazla zayıflatmayı öncelikle gözetiyor.

Saldırılar, salt Türkiye’ye ve AKP yönetimine özgü değil. Küresel mali oligarşinin dünya çapında 2016’dan itibaren startını verdiği ve koordine ettiği eşgüdümlü saldırı programının Türkiye’ye uyarlanmış versiyonu. Küresel mali oligarşi bu saldırıların Türkiye’de de hızla uygulamaya geçirilmesi için referandumda “evet”i destekledi. Örneğin Dünya Ekonomik Forumu’nun dünya çapında emeklilik yaşının yeniden yükseltilmesi yönergesiyle aynı gün, Türkiye’de Çalışma Bakanı ve Hükümet sözcüsü, Türkiye’de emeklilik yaşının yükseltilmesi gereğine dair açıklamalar yaptılar.

Saldırılar, Türkiye’de tüm kapitalist sınıf güçlerinin ortak programıdır. TÜSİAD, YASED, TOBB, MÜSİAD ve her sermaye kesiminin her ağzını açtığında AKP ve Erdoğan’dan bir an önce uygulanmasını istediği “yapısal reform” programıdır. Bu programın birçok maddesi zaten yıllardır gündemdeydi. Bu kapsamda uygulanmamasının nedeni ise seçimlerden çok farklı sermaye kesimleri arasında program konusundaki çıkar çekişmeleriydi (örneğin TÜSİAD ve MESS’in kıdem konusunda tereddütleri). Şimdi hem bu programı tavizsiz uygulayacak sert iktidara kavuşmuş hem de aralarındaki meseleleri halletmiş görünüyorlar. Bu yüzden kıdemin vb birkaç tepkiyle bir kez daha ertelenebileceği beklentisini bir yana bırakmak, gerekiyor.

Saldırılar yalnızca Türkiye’de işçi sınıfı deyince halen ilk akla gelen büyük ve sendikalı sanayi işçilerini değil, işçi sınıfının tüm kesimlerini kapsıyor. Mavi yakalılar kadar beyaz yakalı işçileri, büyük işyerleri kadar kobi işçilerini, kamu işçileri kadar özel sektör işçileri, meslek lisesi ve yüksek öğretim öğrencileri, kadrolu işçiler kadar taşeron ve güvencesiz işçiler, kadın, Kürt ve göçmen işçiler…

Saldırılar, burjuvazinin tekelci oligarşik faşist diktatörlüğün baskı ve yasakları kapsamında yürütülüyor. OHAL, grev yasakları, iletişim ve toplantı yasak ya da engellemeleri, medya dezenformasyonu, büyük bölümü satın alınmış sendika bürokrasileri…

Saldırıların, işçi sınıfının direnecek kesimlerini hem işçilerin ve toplumun çoğunluğundan, hem de ağır baskı altında tutulan soldan ve sosyalistlerden yalıtarak yürütülmesi planlanıyor.


Peki bu saldırılar karşında solun ve işçi sınıfının durumu nedir?

Grev yasakları ve kıdem dışında, sol, işçi sınıfına karşı saldırının bütünsel kapsamının halen farkında değil. Örneğin kıdem fonundan bile daha ağır bir saldırı olan Zorunlu Arabulucu düzenlemesi solun halen gündeminde değil. Eğitim ve yüksek öğretimin tam kapitalistleştirilmesi düzenlemeleri, gündeminde değil. “Üretim reformu” paketinin yalnızca doğa ve rant boyutuyla ele alındı, işçilere ne getireceğini ele alan yazıların sayısı bile bir ikiyi geçmedi. İşsizlik ve iş cinayetlerindeki büyük artış, arada bir haber yapılmanın ötesine geçilmiyor.

Türkiye’de büyük bir bölümü “yeni sol” ya da “post-modern sol” haline gelmiş sol’un işçi sınıfıyla ilişkisi son derece yüzeysel ve pragmatist. Zaten büyük bir bölümü işçi sınıfını bir sınıf olarak görmüyor, veya sanayi işçilerinin dışındakileri işçi olarak görmüyor, ya da işyerleri ve çalışma koşulları dışında bir işçi sınıfı mefhumuna sahip değil. Bu alabildiğine kısırlaştırılmış çerçevede de, işçiler AKP’ye karşı herhangi bir direniş dinamiğine, solun ve hatta kendine devrimci, sosyalist, komünist diyenlerin de işçi sınıfına ilişkin misyonu mevcut direnişlerle (diğer işçilerin, kitlelerin eylem ve dayanışmasını örgütlemek değil de, sadece) dayanışmaya indirgeniyor. Mevcut işçi direnişleriyle, o da çoğunlukla sosyal-medyatik gönül desteğiyle sınırlı, dar dayanışma dışında, çok az sayıda siyaset bir şeyler yapıyor.

Ancak, şimdiden bazı ipuçları göründüğü gibi, önümüzdeki süreçte, yoğun saldırılar karşısında işçi sınıfının direniş refleksi artıkça, soldaki bu sınıf özürlülüğü tablosu kısmen değişecek. Nitekim soldaki ilk refleksler, sendikalist düzeyde de olsa az çok işçi çalışması geleneği olan birkaç siyasetten gelmeye başladı.

Birleşik Metal-İş’in cam işçileriyle kısmi dayanışma eylemleri, DİSK’in kıdem fonuna karşı kısmi eylem kararları, soldaki bu işçi sınıfı ilgisini nisbeten artıracaktır.

Bu sendika ve siyasetlerin çizgilerinin ve sınırlarının eleştirisi bu yazının konusu değil. Şimdilik yalnızca iki noktayı belirtelim. Özellikle EMEP, bulunduğu sanayi havzalarında işçi sınıfının ileri değilse bile ortalama kesimlerinin ruh halini yansıtan bir tür sendikal barometredir. Onda bile örneğin Kristal-İş’i iş durdurma konusunda sıkıştırma ve sendika bürokrasine güvensizlikle işçi komiteleri oluşturma doğrultusunda bir yönelim görüyorsanız, işçi sınıfının en azından belli sınai kesimlerinin tabanında belli bir ruh hali değişimi ve mücadele arayışı olduğundan emin olabilirsiniz! Aynı şey Birleşik Metal için de geçerli. Metal işçilerinin önceki iki grevinin yasaklanmış olması ve yeni MESS sözleşmelerine girilmiş olması, taban basıncını ve gelmekte olan büyük saldırı dalgasına karşı mücadele ve dayanışma arayışını geliştiriyor. Ancak bu sendika ve siyasetler dahi, grev yasakları ve kıdem dışında gelmekte olan saldırının kapsam ve büyüklüğünden pek haberdar görünmüyorlar.

İşçi sınıfının geniş kesimlerinde artan bir hoşnutsuzluk, başta sendikalı büyük sanayi işçileri olmak üzere belli kesimlerinde artan bir mücadele istekliliği var. Bunun gerisinde:

1- Ekonomik ve siyasal koşulların giderek ağırlaşması (başta işsizlik artışı, ücret ve hak kayıpları, banka borçları, grev yasakları)

2- Daha karanlık bir saldırı dalgasının gelmekte olduğunun sezgisi

3- Belli bir mücadele birikiminin gelişmeye başlaması, var.

2015 yılındaki metal-otomotiv işçilerinin fiili direnişinin ardından ırkçı-şovenist linç histerileri ve 15 Temmuz’la ciddi bir kesintiye uğrayan işçi direnişleri, bu yılın başlarından itibaren yeniden canlanmaya başladı. Metal işçilerinin direnişleri (özellikle Reksotot), Petro-kimya işçilerinin (özellikle TÜPRAŞ) ve en son Cam işçilerinin büyük patronların dayatmalarına ve grev yasaklarına karşın direnişleri bu birikimi yeniden canlandırmaya başladı. Cam işçilerinin direnişinin çevresinde oluşmaya başlayan sınıf dayanışması halkaları, işçi sınıfının uzun süredir gömülmüş bir sınıf refleksini yeniden canlandırıyor. Kıdem gibi daha büyük saldırılara karşı da belli bir birleşik mücadele zemini oluşturuyor. Rutin TİS/grev gibi biçimlerin tümüyle işlevsizleştiği, TİS süreçlerinin işçilerin hak taleplerinden çok patronların saldırı ve dayatma aracı geldiği, çoğu sendika patronunun işçilerin bilgisi ve onayı dahi olmadan sözleşmeleri yürüttüğü ve sattığı, grevlerin yasaklandığı, koşullarda daha fiili direniş biçimlerinin gelişmesi kaçınılmaz. İşyerlerini terketmeme, kısmi işbırakmalar, fabrika bahçesinde eylem ve toplanma gibi direniş biçimleri, henüz yetersiz, yasal açıkları değerlendiren ara biçimler olsa da, sosyal medyadan anında yayınlanmasıyla da birlikte, mevcut hoşnutsuzluk zemininde, solukluluğu ölçüsünde bir etki yaratıyor. Bu gibi eylemlerin mevcut işkolu TİS süreçleri dışında da genelleşmesi, yığınsallaşması ve ilerletilmesi için belli bir birikim ve tepki zemini var; ancak aşılması gereken ciddi handikaplar da var.

İşçi sınıfı temel ve ekseninden bir güncel hareket planı taslağı

En başta işçi sınıfının az çok öncü ve mücadele deneyimine sahip kesimlerinden başlayarak, daha geniş kesimleri bir araya getirecek dönemsel bir mücadele ve örgütlenme programına ihtiyaç var.

1- Kıdem tazminatı hakkına mali sermaye gaspı dayatmasının derhal geri çekilmesi. Mevcut yasada yapılacak değişiklikle, mevcut kıdem tazminatı hakkının tüm çalışanlara genişletilmesi.

2- İşçi sınıfının mevcut hukuki hak arama olanaklarını bile ortadan kaldıracak, hak gasplarını alabildiğine yaygınlaştıracak “zorunlu arabuluculuk” dayatmasının geri çekilmesi.

3- Tüm taşeron işçilerin, kayıtsız koşulsuz kadroya alınması.

4- Herkese sağlıklı ve güvenceli iş, 6 saatlik işgünü, insanca yaşanacak ücret. (İşçi cinayetlerinin durdurulması ve çalışma saatlerinin kısaltılması ayrı maddeler olabilir.)

5- İhraç edilmiş olan demokrat kamu emekçileri ve akademisyenlerin kamu görevlerine iade edilmesi. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın serbest bırakılması.

6- Grev yasakları ve OHAL’in kaldırılması.

İsteyen yetersiz bulup genişletebilir, isteyen ilk birkaç maddeden başlayabilir, önemli olan işçi sınıfını ileri kesimlerinden başlayarak olduğu yerden alıp ileriye çekecek, en geniş kesimlere hitap edebilecek ortak bir mücadele programının geliştirilmesidir. İşçi sınıfının özsavunma, emeğin korunması mücadelesinin ancak kapitalist sistemin sınırlarına dayanarak, sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı komünizm ekseninden gerçek anlamını kazanacağı da akılda tutulmalıdır.

Elbette bu kadarı bile bir Genel Grev Genel Direniş programıdır. Çünkü bu kapsam ve şiddette bir saldırıyı geri püskürtmenin başka bir yolu yoktur. Bir çırpıda değilse bile, işçi sınıfının öncü kesimleri ve solun “işçi sınıfı” ve “emek” diyen kesimleri birlikte, gövdesel, soluklu bir seferberlik içine girerse, olmayacak şey değil.

Tüm maddelerde, özellikle de işçiler içinde yeterince bilinmeyen maddeler ve sol içinde bile pek bilinmeyen zorunlu arabuluculuk konusunda, her türlü yöntem ve araçla yaygın, süreklileşmiş, kitlesel bilgilendirme, teşhir, ajitasyon kritik önemde.

En başta bir dönem SGGSS kampanyasında veya en son Hayır! Kampanyalarında yapıldığı gibi, bu mücadele taleplerinin kısa açıklamalarıyla birlikte yer aldığı basit bildiri ve broşürlerin hazırlanması, fabrika ve sanayi bölgelerinde, işyerleri önlerinde, işçi mahallelerinde, işe geliş gidiş güzargahlarında yaygın olarak dağıtılması, sosyal medyada yaygın olarak paylaşılması.

Yine çok sayıda işçi alanında genel ve yerel, toplantı, etkinlik, irili ufaklı çok çeşitli ve yaratıcı faaliyet ve eylem biçimleri.

İllerde genel (az çok mücadeleci sendika şube ve işçi temsilcilerin, işçi sınıfı ve emek diyen sol siyaset aktivistlerinin bir araya geldiği) mücadele platformlarının, giderek sanayi ve işçi alanlarında işçi toplantı ve forumlarından başlayarak, işçi komite, meclis ve platformlarının oluşturulması.

Bu komite, meclis ve platformların işlevi, her işkolu ve kesimden işçilerin kendi işyerleri ve mahallelerine doğru aktif katılım ve yer almasını sağlayarak, bildiri dağıtımı, sesli ajitasyon yapmak, toplantı ve etkinlik düzenlemek, çeşitli ve yaratıcı eylem biçimleri örgütlemek olacaktır.

Tüm bunları yapabilmek için, süreklileşmiş bir kanal açacak tarzda, bir hareket yaratmak zorunludur. En azından az çok muhalif sendikaların olduğu işyerlerinde, işçi havzalarında, direnişteki işçilere toplu dayanışma ziyaretleri, haftanının birkaç gününden başlayarak işe giriş ve çıkışlarda, öğle paydoslarında toplu yürüyüşler, TÜPRAŞ ve Cam işçilerinin yaptığı gibi adım adım artırılacak kısmi iş bırakmalar, işçi etkinlik ve toplantıları…

Cam işçilerinin direnişinin, Birleşik Metal’in cam işçileriyle dayanışma eylemlerinin, DİSK’in başlatacağını açıkladığı kıdem eylemlerinin, ne olup olmayacağını, en azından bir grup muhalif sendikanın ve sendika şubesinin birlikte hareket edeceği sendikal platformlara dönüşüp dönüşmeyeceğini göreceğiz. Ancak hem bu gibi sendikal platformların oluşması hem de kıdemden ve grev yasaklarından başlayarak bu tarz eylemlerin bir hareket yaratacak tarzda sürekliliğinin sağlanabilmesi için, sendikalar üzerinde işçi taban basınç ve inisiyatifinin, ve sol’un (asıl kendi işçi tabanını ve kitlesini bu doğrultuda harekete geçirerek) basıncının artırılması zorunludur.

Ancak asıl mesele sendikaların ve siyasetlerin yukarıdan kuracağı platformlardan çok, öncü işçilerin aşağıdan kuracağı işçi komite, meclis ve platformlarının, işçi sınıfının fiili mücadele demokrasisinin örgütlenmesidir. Sendika bürokrasilerine artan taban güvensizliği koşullarında, ısrarlı bir faaliyet ve hareket sürecinde sağlanabilir.

Hükümetin her seçimde kadro vaat edip sonra çamura yatıp aptal yerine koyduğu 100 binlerce taşeron işçinin tepkileri, her gün işçi katliamlarında öldürülenler, atanmayan öğretmenlerin intiharları, ihraç edilmeye karşı direnen kamu emekçilerin tutuklanması ve gözaltıları, grev yasakları, haftada 6 gün günde 10-12 saati bulan aşırı çalışma süreleri, işyerlerindeki idari baskı ve tükenme sendromunun artması, hem mavi hem beyaz yakalılar arasında belirgin istihdam daralması, artan işsizlik ve uzayan işsizlik süreleri, düşen ücretler ve ağırlaşan çalışma koşulları, en düşük ücretli geçici ve götürü işlerle ayakta kalmaya çalışan işçi kitlesinin hızla genişlemesi, ödenemez hale gelen ev kiraları, geri ödenemez hale gelen banka borçları, hayat pahalılığı…

Çok çeşitli işçi kesimlerinin giderek ortaklaşan ve biriktikçe büyüyen sorun ve arayışlarıyla, süreklileşmiş bir hareket kanalı açıldığı ölçüde, bu isterse ilk elde yalnızca kıdem gibi bir iki halkadan olsun, giderek kendini genişletme ve daha geniş kesimleri harekete geçirme olanağına sahiptir. Burjuva faşist devlet iktidarının az çok etki yaratan her direnişi, tam da bu zeminde Tekel, Gezi, Metal korkusuyla baskı ve yasaklarla bastırmaya çalışacağı da öngörülmeyecek bir şey değildir; fakat işçi eylemlerinin toplum nezdindeki meşruluğu farklıdır.

1989 Bahar Eylemleri de, ilk elde yasal bir açık üzerinden “toplu vizite” yürüyüşleri biçiminde başlamış, bunların giderek yaygınlaşması ve kitleselleşmesi üzerine 12 Eylül polisinin sert saldırıları olmuş, ancak bunlar da eylemleri daha bir alevlendirmişti. Bugün ise her eylemin anında sosyal medya üzerinden daha geniş kesimlerin gündemine girmesi gerçekleşiyor.

Önümüzde 15-16 Haziran’ın bu açıdan değerlendirilebilecek yıldönümü var…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*