Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » İşçi Sınıfının İhtiyaçları Bastırıldıkça Büyüyor

İşçi Sınıfının İhtiyaçları Bastırıldıkça Büyüyor

İşçi Sınıfının İhtiyaçları Bastırıldıkça Büyüyor

Neoliberalizmin belirsizlikler çağının kaotik karmaşası içinde bir kriz ve sarsıntılar döneminin anoforuna kapıldığımız artık iyice anlaşıldı. Henüz bu anoforun dış, geniş dalgalarında sürükleniliyor da olsa kimi zaman hızlanan, kimi zaman yavaşlayan ama merkeze olan düzenli yol alışı değişmeyen; çözen, dağıtan,yıkan,ezen geçen bir fırtınalar çağının merkezine yolculuk, her adımında daha da şiddetleniyor. Ekonomik, politik,siyasal,toplumsal, kültürel, sanatsal, sportif tüm alanlarda yaşanan rejim ve yönetememe krizi, toplumsallaşmış proletaryanın istek, özlem ve ihtiyaçları önüne kapitalist azami kar, azami egemenlik, azami sömürü üçlüsü olarak çıktıkça sarsıntılar çağının sismik dalgaları yer yer kendiliğinden ama durdurulamaz bir diyalektik hareket olarak hükmünü yürütüyor.

Kapitalist birikimin tarihsel eğilimi gereğini yerine getirip sermaye ve yıkımı karşıt uçlarda biriktirip, eski ve artık ihtiyaca yanıt vermeyen kişi, kurum ideoloji ve politikalarda çözülüp dağılırken sermaye sisteminin kendisi hedef olarak gün gün daha da belirginleşiyor. Yönünü bulamamış tüm toplumsal-sınıfsal hareketler yaşadıkları trajedilerle boğuşa boğuşa, kah kendiyle, kah dostlarıyla çatışa çatışa gözündeki perdeyi yırtacağı ana doğru yürüyor. İhtiyaçlarının önündeki tek engelin verili üretim ilişkileri olduğunu açık seçik görene kadar bu arayış anaforun merkezine doğru şiddetlenecek. Her ihtiyaç ancak çözüm araçları belirdiğinde, onunla birlikte ortaya çıkar. Dünya proletaryası da anoforun merkezine doğru sınıfsal kimlik ve ideolojiyle buluşup kendisi için bir sınıf haline gelmesiyle birleşik, ihtiyaçlarının önündeki sermaye engelini de yıkmayı önüne koyacaktır.

Küresel ekonomik krizinin etkilerinden tam olarak kurtulamayan emperyalist kapitalist dünya ekonomisi yeni bir kriz anına doğru yol alıyor. Tüm burjuva iktisatçılar 2019’un küresel bir resesyonun başlayacağı yıl olacağı konusunda hemfikir görünüyorlar. Toplumsal üretici güç, yeti ve ihtiyaçların gelişimi ile mali oligarşik kapitalist üretim ilişkileri ve piyasasının anarşik yapısının çelişkisinin bir dışavurumunun ifadesi olacak bu küresel resesyon kar oranlarındaki düşme eğiliminin de şiddetleneceğini işaret ediyor. Emperyalist kapitalist oligarşik tekelci kesimlerin böylesi bir küresel resesyondan-daralmadan en az hasarla, olabiliyorsa krizi fırsata çevirerek işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve baskı boyunduruğunu sıkma, rakiplerini yutarak çıkabilme gözü dönmüşlükleri de keskinleşiyor. 2019’da tüm emperyalist-kapitalist güçler arası çelişkilerin, uzlaşmazlık düzeylerinin yükselerek daha da belirginleşeceği görülüyor. 2018 yılı G-20 de olduğu gibi bu yılki Güvenlik Zirvesinde de emperyalist kapitalist güçler arasındaki sorun ve anlaşmazlıkların düzeyi diplomatik olarak da görüldü. Ekonomik alandan başlayarak keskinleşen çelişkiler tüm üst yapısal biçimlerde de kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı.

Kıyıya vuran dalgaların tekdüze hareketine gözlerini dikenler pek bir şey göremeseler de deniz yükseliyor! Azami kara ulaşma iştahası doyurulamayan, hegomanya çatışmalarında rakiplerine mevzi kaptırmak istemeyen, oyun kurmasa da oyun bozan tüm bu güçler girdikleri yolun sonucu olarak gittikçe çirkinleşip sınıf karakterleri gereği barbarlaşan, en temel yaşamsal-ekolojik ilke ve değerleri dahi ayaklar altına alan bir yörüngeye giriyorlar.

İçine girdikleri bu döngü kaçınılmaz bir şekilde kurulacak kurtlar sofrasının da yolunu döşüyor. Ortadoğu da , Doğu Akdeniz de, Kuzey Karadeniz’de yükselen hararet, ticaret savaşları, diplomatik,politik sertleşmeler, suçlamalar sürekli bozulan ve sonra yeniden kurulan ve yine bozulan ittifaklar sistemi bir olanların ayrılıp ayrı olanların birleşmesi ilkesiz, belirsiz, neoliberalizmin felsefik anları gibi strateji ve gelecek tasarımından kopmuş, günü kurtarmaya ayarlı tüm bu politik, ekonomik, askeri, diplomatik tercihler ateşe daha çok odun atarak karşıtlık ve düşmanlıkları biliyor. Sömürücü uluslararası asalak sermayenin çıkarları için sefalete itilen kitleler milliyetçilik, muhafazakarlık ve şovenizmin zehiriyle kopartılacak fırtınaya hazırlanıyor. Medya tekellerinin manüpilasyon tezgahı aşırı üretimin doruklarında nefessiz çalışıyor; ulusal önyargılar, düşmanlıklar kaşınıyor; ulusal, dinsel, mezhepsel, bölgesel çelişki ve ayrımlar durmaksızın yeni girdilerle propaganda ediliyor.

Dış düşmanlar retoriği hemen her ülkede hiç olmadığı kadar revaçta. Ekonomik kriz koşullarında yıkım yaşayan işçilere düşman olarak göçmenlerin gösterilmesi, hedefe mültecilerin çakılması Avrupa ve ABD’de çok yaygın . Türkiye gibi ekonomik ve siyasi krizlerden (“tek adam” merkezileşmesine rağmen!!) başını bir türlü kaldıramayanlarda ise dış düşman yanında onun kadar etkili bir de iç düşmanlar söylemi var. Bunlar verili kriz politikalarını eleştirme bahtsızlığına düşen iktidar dışı burjuva politik kesimlerde olabiliyor; siyasi, ekonomik, askeri saldırgan politikalara karşı çıkan iktidarın sınıfsal, ulusal, cinsel sorunları “tekçi” muhafazakar bakış açısıyla ele alan, ezme-itaate zorlama dışında bir politikası olmamasına karşı direnenler de olabiliyor.


Burjuva demokrasisi ve biçimsel özgürlüklerin bile neredeyse tamamen bir kenara bırakıldığı bu süreçte, işçi sınıfı ve ezilen kesimlerinin yok ve yük sayılarak denklem dışına itildiğini, neoliberalizmin geçicilik, güvencesizlik ve esneklik saldırganlıklarıyla başbaşa kaldıklarını izliyoruz. Ekonomiden siyasete, sanattan kültüre, toplumsal alandan bireysel hak ve özgürlüklere kadar her alanda yaşanan çürüme ve deformasyon neoliberal yönetişimin üç temel kavramıyla hayat buluyor. Esneklik, geçicilik ve güvencesizlik; ekonomik, siyasal, hukuki tüm ilişkiler için geçerli olan bu durum tüm sosyal alanları burjuvazinin ihtiyaçlarına kaba bir şekilde uyarlıyor.

Kar oranlarının düşme eğilimi, kapitalist üretim biçiminin tarihsel eğilimiyle girdiği reaksiyonunu ekonomik-siyasal kriz koşullarında derinleştirdikçe tüm dünyada mali oligarşik egemenler “korku siyasetine” teslim oluyorlar.


21. yy’ ın isyanlar ve devrimler çağı olacağını söylediğimizde burjuvazi “tarihin sonu” nun geldiğini, modern revizyonizm karşısında kazandığı “zaferin”, komünizm kabusunu dağıttığını müjdeliyordu. Üzerinden çok zaman geçmeden kötü ünlü “tarihin sonu” nun aslında kapitalist sistemin sonunun yaklaştığı anlamına geldiği daha açık hale geldi. Elbetteki burjuva ideolog Fuku Yama’nın kast ettiği şey bu değildi. O ve benzerleri “elveda proletarya”, “sınıf mücadeleleri bitti”, “liberal demokrasi zaferini ilan etti” diye havai fişekler patlatıp tarihin sonunun geldiğini yazar, materyalist tarih anlayışını mezara gömmeye çalışırken, köstebek kazmaya devam ediyordu.

Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir. Yengiler, yenilgiler, geri çekilmeler içerisinden ilerler. 21. yy emperyalist kapitalizmin dünyaya egemen olmasıyla gelip dayandığı mutlak tarihsel sınırlarını göreli olarak ilerletmeye çalışmasını, dünya işçi ve emekçilerinin yeni ve insanca yaşam ve çalışma koşullarına özlem ve isteklerini de büyüttü. Ortadoğuyu yıkıp geçen Arap Baharı, Türkiye’de Gezi Direnişi, Avrapa’da dönem dönem yükselip geri çekilen sınıf ve kitle hareketleri, son olarak Fransa’da başlayıp tüm Avrupa’ya yayılma emareleri gösteren, hayat pahalılığına, düşen ücretlere, yüksek vergilere isyan dalgası da bu özlem ve ihtiyacın artık yaşamsallaştığının işaretleri oldular. Neoliberal ve muhafazakar despotik burjuva iktidarların Avrupa’da yükselen ve hızla radikalleşme potansiyeli taşıyan bu eylem ve gösterilere sopa politikalarıyla yaklaşarak bastırma yoluna gidecekleri görülse de, burada ortaya konan ihtiyacın bastırılması o ihtiyacı büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır.


Sermayenin küresel temelden birikim koşullarına geçmeye başlamasıyla birlikte sömürünün mutlak ve nispi anlamdaki düzeyi de yükseldi. Zenginlik ve yoksulluğun kapitalizmin tarihinde hiç olmadığı kadar karşı uçlarda birikmesi, orta sınıfların proletaryaya doğru çözülerek, proletaryanın toplumsallığını büyütmeye başladı. Sermayenin geleneksel proleter kesimlerden elde edeceği sömürünün sınıra gelip dayanmış olması, üretici güçlerde yaşanan gelişmeler, ayrıcalıklı mesleklerin standardize edilerek niteliksizleştirilmesi orta sınıfların yaşamlarındaki göreli refah dönemini sona erdirip, sermayeye aktardıkları el konulan artı değer oranlarını da büyütüyor. Orta sınıflar neoliberalizmin geçici, esnek, güvencesiz çalışma ve yaşam koşullarıyla tanışıyorlar. Çok şiddetli olan bu tanışma orta sınıfların krizini de büyütüyor.

Tüm dünyada eşgüdümlü yaşanan bu çözülme hali başka şeylerle de (özellikle sosyal devlet olgusunu daraltan uygulamalara hız verilmesi) birleşerek isyanlara yol açıyor. Yaşadıkları konum kaybı ve sorunları halen sistemle bağlantılamadıkları için de örgütlülüğe, öncülüğe karşı bayrak sallıyorlar, red ediyorlar. Verili hemen tüm ekonomik, sosyal, siyasal kurumların güvenilirliklerini yitirmesinin bu red edişte bir payı olsa da, yaptıkları politik eylemin öncülüğe ihtiyacı su götürmez bir gerçek. Karşılarında tepeden tırnağa silahlı, ekonomik-siyasal-toplumsal olarak örgütlenmiş, burjuva devlet gibi en karmaşık bir örgüt ağına sahip bir sınıf, yani sermaye sınıfıyla baş etmek, en basitinden zamların geri aldırılması için bile olsa burjuvazi ile anladığı dilden konuşmak kadar; sınıfa karşı sınıf, kapitalist devlet ve kurumlarına, sermayenin örgütlü yapısına karşı kendi öncü partisini, kendi bağımsız ideolojisini, politik hedeflerini, stratejisi ve taktiğini, militanlığını çıkarmak zorundadır. Örgütsüzlüğe düzülen liberal anarşist güzellemelerin yaşamın gerçekliği karşısında tuzla buz olması çok sürmez. Taleplerin karşılanması, zamların geri alıması ve daha önemlisi bu geri adımların siyasal olarak çerçevelenip takip edilebilmesi için de örgütlenme ve siyasal birlikler yaşamsal ihtiyaçlardır.


Emperyalist kapitalizmin dünya genelinde artan saldırganlığının iki yönüde çok aktif ve uzlaşmaz karakterdedir. Birinci yönde kapitalist güçler arası hegemonya, paylaşım ve rekabet savaşımları adım adım uzlaşmaz karakterin sonuçlarını doğurmaya başlayacakken, küresel işçi sınıfı ve ezilen hakların emperyalist kapitalist sömürü karşısında her geçen gün daralan yaşam koşulları, özgürlük ve demokrasi kazanımları, işçi sınıfının büyük bedeller uğruna kazandığı sosyal hakların evrensel planda geriletip gasp edilmesi ikinci yönü oluşturuyor. Yeni bir isyan dalgasını mayalandırıyor.

Toplumsal-siyasal koşullar her dönem kendi içinde bir iklim oluştururlar. Sınıf mücadeleleri içinden koşullanan bu iklim kendi şartları içinde işçi sınıfı siyasetini şekillendirdiği gibi, burjuva siyaseti ideolojiyi de şekillendirir. Ezilen emekçi kitlelerin sosyalist ideoloji ve partilerin gerilediği koşullarda burjuva popülizminin, sağcı muhafazakarlığın çekim etkisi de artabilir. Her anlamda keskinleşen çelişkilerden yaşam koşullarını koruyarak çıkmaya çalışan emekçiler dönemin ruhunu yansıtan yanlış kanallara da girebiliyorlar. Güçlü lider arayışı, sağcı-faşist-otokrat liderleri öne çıkarırken, emekçilerin beklentilerinin aksine bu muhafazakar liderlerin tümünün de programında işçi sınıfının üzerindeki baskı ve parçalayıcılığın arttırılması vardır.

Kitleselleşerek değişik toplumsal kesimlerin harekete katılmasıyla büyüyüp keskinleşerek bir genel direnişe dönüşme potansiyeli taşıyan böylesi hareketleri zorla bastırma düşüncesi eylemleri yayma dışında sonuç vermeyecektir. Bu nedenle hem polisiye önlemleri geliştirecek hem de kısmi adımlarla hareketi parçalayıp etkisizleştirmeye çalışacaklardır. Avrupa burjuvazisinin nasıl bir yönelime gireceğinin belirleyiciliği de işçi sınıfının militan insiyatif ve mücadelesinde olacaktır. Yeni bir militan sınıf mücadeleleri çağının öncü kıvılcımları olabilecek bu hareketler yarının örgütlü devrimci sınıf ve önderlik ihtiyacınında kuluçkalığı olacaktır.


Siyasal yönetememe krizini 24 Haziran’da elde etmeyi düşündüğü meşruiyet ve geriletmeyi hayal eden neomuhafazakar faşist iktidar bu beklentisini gerçekleştirmeyi bir yana koyalım ekonomik krizi çağıran stagflasyona savrularak krizin topluma yansıyan faturasıyla iyice bocalamaya başladı. Yaşam koşullarını ağırlaştırdığı, düşük ücretler ve işsizliğe ve geleceksizliğe mahkum ettiği işçilerin üzerine yağmur gibi yüksek zamlar yağdırmasının toplumsal bir isyan dalgası yaratma korkusunu da büyüttü. En ufak, masum bir işçi eylemi ve talebinin üzerine acımasızca gitmesi bu korku nedeniyledir. Bir süredir Gezi’yi, orada ortaya çıkan talep ve ihtiyaçlar manzumesinin militan siyasallığını yeniden kriminalize eden adımlar atmaya başlamaları dereyi görmeden paçayı sıvadıklarının işaretidir! Bir dönem, parantez olarak kendilerine ayrılmış iktidar koltuğunun sallanmaya başladığını görmeleri onları hırçınlaştırıp, saldırganlaştırıyor. İçerde ve dışarda artan bu saldırganlıkları sermaye karakterini açık ederken, kullanmayı iyi becerdikleri popülizmlerini de değersizleştiriyor. Ekonomik krize karşı atılan her adım işçileri değil, sermayenin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olması tepkileri yoğunlaştırıyor.

Sermayenin krize giren azami karını korumaya çalışan burjuva faşist iktidar emekçiler üzerindeki sömürü boyunduruğunu azami sıkıyor. Uzun mesailer, düşük ücretler, işsizlik kıskacında sıkışan işçi sınıfı aşırı çalıştırma nedeniyle yaşanan iş cinayetlerinde yılda 2000’den fazla işçi ölümü yaşanırken egemenlerin kılı kıpırdamıyor. 3. Havalimanı işçileri gibi kitlesel tepki koyanları ise hızla bastırıp kriminalize ederek ezmeye yöneliyorlar. Ekonomik kriz koşullarında güçlü yayılma emareleri gösteren sınıf hareketlenmeleri doğal olarak postosmanlı artıklarını endişelendiriyor. Havayı dağıtmak, politik gündem olmasını engellemek için farklı, kendi politik-ideolojik fıtratlarına uygun gündemleri kontrollerindeki medya aracıyla propaganda ederek süreci kontrol etmeye çalışıyorlar. MHP’yle kopan ittifak ilişkilerini milliyetçi muhafazakar iklime olan ihtiyaçları nedeniyle yeniden kurmak zorunda kalmaları da yerel seçimler merkezli olsa da onu aşan yanları da bulunmaktadır. Yönetmekte yaşadıkları sıkıntılar onları ittifaklara zorlamakta, içerde ve dışarda sırtlarının duvara dayanmış olması onları böylesi yönelimlere itmektedir. İşçi kitlelerin ekonomik sorunlu gündemler yerine milliyetçi siyasal gündemin peşine takılabilmesi için de yine Kürt düşmanlığı kaşınacak, “Fırat’ın doğusu”, “Menbiç” yoğun olarak gündemleştirilecektir. Sahte bir milliyetçilik ve vatanseverlik propagandası eşliğinde kendi koltuk ve iktidarlarını korumaya çalışmaktadırlar. Aralarında sorun olan “Andımız” gibi ırkçı-şoven meseleleri bir yana koymaları, Kürt halkı ve Türkiye emekçilerinin varlığının burjuvazinin hangi kliğine armağan olması gerektiği tartışmaları bu nedenle bir süre unutulacaktır!..

Ekonomik-sosyal gündemin, işçi ve emekçilerin yaşadığı yoksulluk ve yoksunluk hallerinin çözümleri tartışılmadan, bunların yine ve yeniden bir seçim sürecine basit altlık yapılarak burjuva iktidar ilişkilerini onaylamaya dönüşeceği görülüyor. Emekçi kitlelerin istek ve taleplerinin sokağa inmeden, öz eylem ve direniş biçimlerine dönüştürmeden sermaye partileri aracılığıyla ifade etmeleri için herşey yapılıyor. Sandık dışında bir yol gösterilmiyor. Kendi kader ve geleceklerini ellerine almaları, yönetimde söz ve etki sahibi olmaları sermayenin korkulu rüyasıdır.

Türkiye’de ekonomik ve siyasi kriz koşullarında sırtı duvara dayanmamış işçi kesimi neredeyse kalmamıştır. Biriken ve mayalanan eylem ihtiyacı bir patlama noktası aramaktadır. Gezi’de hiç akla gelmeyecek şekilde “birkaç ağaç” olmuştur bu ihtiyacın taşma noktası; bugün belki bir işçi eylemi, belki tekelcileşme nedeniyle yıkıma uğrayan küçük köylülerin isyanı, belki ezilen-sömürülen cins olarak yaşadığı dayanılmaz koşullara meydan okuyan emekçi kadınlar, belki demokratik hak ve özgürlük yoksulluğunda kendini nefes alamaz hisseden kitleler ya da içerde-dışarda savaş-ölüm-şehadet kutlamasıyla emekçi çocuklarının ölüme sürüklenmesine duyulan bir tepki…

Nereden nasıl patlar kestirilemez olsa da, kitleler kendi dışlarında gördükleri siyasal tartışmaların sonucunu bir ekonomik yıkım ve yoksulluk ve gelecek korkusu olarak hissettiğinde, oluşacak basıncın bir şekilde tepkiye dönüşeceğini ön görebiliriz. Tekstil, inşaat,ayakkabı ve otomotiv-metal işkolunda yaşanan, hiç bir hakkı verilmeden kapı önüne koymalar bu basıncın patlama noktaları olabilirler. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların siyasal baskı ve zor karşısında yeni bir Gezi’yi hayata geçirecekleri kaçınılmazdır. İktidarı korku siyasetinin gereklerine mahkum eden şey de işte bu kaçınılmazlığın bilincinde olmalarıdır. Attıkları her adımın toplumsal kesimlerin tepkisine yol açtığını bilseler de başka yolları da yoktur. Sürekli uçuruma bakan insan bir süre sonra uçurumun da kendisine baktığını sanırmış. İktidar açısından sanırız bu noktadayız, artık uçurum onlara bakıyor!..

Jer türlü toplumsal ilişkide egemen olan kesimler egemenliklerinin, iktidarlarının sarsıldığı korkusuna kapıldıkları an saldırganlaşır, yeni gelişen ihtiyaç ve özlemler onların kurduğu egemenlik kurumlarını sarsıp, yıkmaya yönelince iktidar sahipleri azgınlaşır. Günümüzde kadınların özgürlük anlayışı, neomuhafazakar siyasi gericiliğin kapitalizmle uyumlulaşmış iktidarını sarstıkça ataerkil kurumlaşma gün sayıyor. Her devrim karşı devrimi doğurarak ilerler. Emekçi kadınların kendilerine biçilen toplumsal cinsiyet rolünü red ettikçe bu durum kitleselleştikçe artan cinayet ve şiddet haberleri devrimci kabarışı bastırma nafile yönelimine girmiş ataerkil, muhafazkar egemenliğin çırpınışları olarak kaydediliyor. Bastırılamayan yükseliş kadınların ihtiyaç ve özlemleri önündeki tarihsel-siyasal kurum ve geleneklerin artık ömrünü tamamladığını gösteriyor. 2018’de kadınların özgürlük ve eşitlik çığlıkları daha da yükseldi. Siyasal iktidar hala kadını ikincilleştirmeye çalışsa da cin şişeden çoktan çıktı (artan boşanma oranlarını herhalde bu nedenle “terör” diye tanımlıyorlar. Egemenler ezilenlerin biçimi ne olursa olsun her özgürlük çabasını”terör” diye tanımlarlar; bunların yaptığı da bu). Ve bu alanda dayatılan her dinci-muhafazakar politika sadece eşitlik ve özgürlük çabasına olan ihtiyacı büyütüyor. 2019’da bu gelişme sürecek. Yönetenler, egemenler eskisi gibi yönetemeyecek hükmedemeyecekler.

2018 yılı Türkiye emekçi halkları için büyük bir yıkım yaşadıkları yıl oldu. 2019 daha da beterini vaad ediyor. Sona eren yıl ekonomik ve siyasal olarak verili neomuhafazakar faşist rejimin 24 Haziran tahkimine rağmen yönetme krizini aşamadığını ve düne kadar ite kaka yolunda tuttuğu ekonomiyi de çökertme noktasına getirdiğini gösterdi. İçerde ve dışarda yaşadığı sıkışma karşısında geri adımın sarayları yıkacak bir sele dönüşeceğini bildiğinden, kendisine sunulan tüm burjuva çözüm yollarına, reçetelere de itibar etmiyor. Pozisyonunda diretiyor, çeşitli yamalar yaparak işleri yoluna koymaya çalışıyor. Yaşadığı kan kaybını pansumanla durdurma çabası doğal olarak işe yaramıyor. Ekonominin tüm alanlarını teslim ettiği ithalata ve sıcak paraya-borçlanmaya bağımlılık bir üretim modeli olarak çöküşü koşullayan, krizden çıkış programlarını işe yaramaz hale getiren en önemli şey.

İhtiyaçların devrimci değişim baskısı ilk olarak sürdürülebilirlik-istikrar denen düzen-disiplini, verili itaat ilişkilerini hedefe çakar, yıkar. Su hiç acele etmeden yavaş yavaş ısınıyor, sermaye ve onun temsilcileri için… Sömürülenler ve Yönetilenler Sömürücü ve Yönetenlerden hesap sormak için kaynama noktasının gelmesini bekliyorlar.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*