Anasayfa » GÜNDEM » İşçi sınıfı için bir kriz programına doğru…

İşçi sınıfı için bir kriz programına doğru…

Biz işçiler, yaşamı ve zenginlikleri üretenleriz. Ama sermaye biçiminde ve sermaye efendileri için! Bir ücret zinciriyle tutsak edildiğimiz bu sermaye düzeninde, bize düşen kabuslardır: İş cinayetleri ve sakatlanmaları, artan işsizlik ve uzayan işsizlik süreleri, düşen ücretler ve aşırı çalışma saatleri, artan idari baskı ve yasaklar, güvencesizlik, ödeyemez hale geldiğimiz faturalar, borçlar, hayat pahalılığı…

Biz işçiler, nüfusun çoğunluğunu oluşturuyoruz. Ama sermaye düzeninde yok hükmündeyiz. Plazalar, AVM’ler, Bankalar, Borsalar ne kadar büyüyüp ışıldıyorsa, onları da kan ter içinde üretmiş ve sırtında taşıyan emek o kadar karanlıklara gömüldü. Siyasetten, medyadan, kamusal alanlardan, toplumsal yaşamdan kovulduk. Grevlerimiz yasaklandı, sendikalarımız çürütüldü, kendilerine “sol” diyenlerin çoğu bile sol’un emek ile tanımlı olduğunu unuttu.

Biz işçiler ise, sermaye düzeni ile uzlaşmaz karşıtlığımızı unutamayız. Yaşabilmek için bile sermaye saldırılarının karşısında bir sınıf gücü oluşturmak, sınıf mücadelesini büyütmek zorunda olduğumuzu unutamayız.

Unutursak zaten kapitalizm şiddetiyle, biri bitmeden diğeri başlayan krizleriyle bize hemen hatırlatır emek-sermaye arasında süregiden ölüm-kalım mücadelesini.

İşte yine kapitalizmin bir kriz dalgası daha yaklaşıyor. Tüm alametleri belirdi: Bir yandan döviz, faiz, enflasyon artışları sarmalıyla yoksullaştırılıyoruz. Patates, soğan fiyatlarının bile 2-3 katına çıkması en tiz perdeden bir alarm çanıdır. Diğer yandan işten çıkarmalar, ücretleri aylar boyunca ödememe ya da geç ve eksik ödemeler yaygınlaşıyor. Biz işçiler üç kuruşluk hakedişlerimizi alabilmek için bile direniş yapmak zorunda kalıyoruz. Ama bunlar sınıf çelişkisinin giderek keskinleştiği koşullarda daha büyük saldırı ve direnişlerin sadece ısınma turları.

Kimsenin seçim sonuçlarından bir beklentisi olmasın. Bizim taleplerimizin esamisinin okunmadığı burjuva seçimlerinin ana gündemi de zaten krizdi. Sermayenin emeğe karşı kriz programını kimin nasıl uygulayacağıydı. Burjuva ittifakların her ikisi de büyük sermaye güçlerinin istediği “yapısal reform” programlarının seçimden sonra uygulanacağına söz üstüne söz verdiler. “Yapısal reform” dedikleri, şu bildiğimiz sosyal düşürüm ve kemer sıkma paketlerinin süslü adı. Kamu harcamaları ve istihdamın daraltılması, yeni vergi ve zamlar, iş güvencesi ve iş güvenliği (ya da bunlardan geriye ne kalmışsa) kaldırılması, kamu sağlık ve eğitim sistemlerinin özelleştirilmesinin hızlandırılması, sosyal yardımların kısılması, ücret ve hakların budanması…
Sermayenin kriz programlarının özü özeti, kendi karlarını koruyup sürdürebilmek için emek gücünü yıkıcı biçimde değersizleştirmek ve yağmalamaktır.

Kimsenin seçim sonuçlarından demokrasi beklentisi de olmasın. Büyük sermaye OHAL’in kalkmasını, ve hak hukuku kendi iç güç ve paylaşım mücadeleleri için istiyor. Sosyal düşürüm programlarını, işçilerin direniş ve isyanlarını bastırmadan uygulayamayacaklarının pek güzel farkındalar. Bu yılın başından itibaren sermayenin kriz programlarına karşı, İran’dan Arjantin’e, Tunus’tan Ürdün’e kadar bir dizi ülkede işçilerin, kent ve kır yoksullarının isyan ve direniş dalgaları yaşandı. Türkiye kapitalizminin de İMF ile açık veya örtük bir kriz programı anlaşmasına sürüklendiği koşullarda, bu, önünde sonunda Türkiye’de de yaşanacak. Bu yüzden işçi sınıfının güçlenecek direniş refleksini baskılar, yasaklar, gericilik ve şovenizmle zaptu rapt altında tutmaya çalışmaya devam edecekler.

Kriz zaten olağanüstü hal demektir. Biz milyonlarca ve milyonlarca işçinin toplumsallaşmış üretici güçlerinin sermayenin sömürü düzenine sığmaması ve onu sarsması demektir. Temelini uzlaşmaz emek-sermaye çelişkisi gibi bir dinamitin oluşturduğu ve bu dinamitin fitilinin krizlerle ateşlendiği bir toplumsal sistemin istikrarlı olması beklenebilir mi? Sınıfsal-toplumsal sarsıntı ve çatışmalar kaçınılmazdır. Ya sermaye bir kez daha emeği eze eze krizini geçici olarak aşmaya çalışacak, ya da işçi sınıfı ağır ellerini toprağa basarak doğrulacak ve büyüyen gücünü gösterecek.

Ama açık konuşalım, işimiz kolay değil. Sermayenin önümüze diktiği bir çok engeli aşmamız gerekiyor: İşçi sınıfı ne kadar büyüdüyse o kadar parçalandı. Kol emeğine kafa emeği, sanayi emeğine hizmet emeği, erkek emeğine kadın emeği, yetişkin emeğine genç ve öğrenci emeği, egemen ulustan işçilerin emeğine ezilen ulustan işçilerin ve göçmenlerin emeği katıldı ama, bunların hepsi birbirine rakip kılınıp dibe doğru rekabete itildi. Örgütlerimiz, kısmi güvencelerimiz, sosyal haklarımız yok edildi; ayrıcalıklı sayılan din, mezhep, milliyet, cinsiyetin diğerlerine karşı düşmanlığı körüklendi, sınıf bilinç ve karakterimiz sermayenin sadaka cemaatleri içinde eritildi. Emekgücümüz değersizleştikçe teselliyi borçla tüketime devam etmekte bulduk, ücretli köleliğe bir de borç köleliği eklendi. Kendi ürettiğimiz en gelişkin üretim, ulaşım, iletişim araçlarının sermaye ve meta biçimleri altında ezildik, makinelerin “kullan-at” uzantısı haline geldik. Bilgisayarlı makineleri üreten, programlayan, çalıştıran da biziz, ama şimdi taneyle patates soğan hesabı yapıyoruz.

Bu sorunlar aşılmaz değil. Ama saman alevi gibi yanıp sönen dağınık tepkilerin ötesinde, öncü ve sınıf mücadelesine gönüllü işçilerin yılmak bilmez çabasıyla yaratılacak mücadele dayanakları gerekir. Yalnızca neye karşı olduğumuzu değil ne istediğimizi iyi bilmeli, mücadele taleplerimizi birlikte netleştirmeye ve ortaklaştırmaya çalışmalıyız. Farklı işçi kesimlerinin özgül taleplerine yer verecek, kararlara katılımını ve sorumluluğu paylaşmasını sağlayacak, birlikte hareket yeteneğini artıracak, işçi demokrasisini uygulamayı öğrenmeliyiz. Sanayi ve ofis bölgelerinde, işçilerin çalışma ve yaşam alanlarında, işçisi işsizi, kadını erkeği, genci emeklisi ile işçi platformları kurabiliriz. Tekil işçi direnişlerini dayanışma halkalarıyla yaygınlaştırabiliriz.

Bunlar elbette bir çırpıda olmaz. Ama biliyoruz ki her yerde işçiler homurdanıyor. Elektrik, su faturalarına homurdanıyor; patates soğan fiyatlarına homurdanıyor, çalışma eziyetine ve ücretlere homurdanıyor, baskılara yasaklara homurdanıyor… Kriz bu tepkilerin zeminini yaygınlaştıracak ve yığınsallaştıracaktır. Daha yaygın kitle direnişlerinin hangi düzeyde, ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını bilemeyiz. Belki bir kriz çatırtısından sonra, belki tepedekilerin “herkes fedakarlık yapmalı” demogojisiyle açıklayacağı bir kemer sıkma paketiyle, belki bir emekçinin daha “geçinemiyoruz” çığlığıyla kendini yakmasıyla, belki basit bir zam protestosuna polis müdahalesiyle, belki bir işçi direnişiyle alevlenip yaygınlaşabilir. Bu tür kitle kabarışları, metal işçilerinin direnişinden bildiğimiz gibi tohum halinde kendi öz mücadele organlarını da ortaya çıkartır.

Önemli olan bunu hazırlamak ve buna hazırlanmak. Sınıfa karşı sınıf ekseninde olabildiğince örgütlü ve bilinçli hale getirmek. İşçilerin de sermayeninkine karşı bir kriz programı olmalı. Bu yüzden işçilerin tartışarak şekillendireceği, birbirine duyurup paylaşacağı ortak mücadele talepleri programının oluşturulması hayati önemde. Böyle bir mücadele programının farklı kesimlerden işçilerin elbirliğiyle oluşturulması, işçileri önümüzdeki krizli dönemin daha çetin mücadelelerine kafaca ve ruhça hazırlanmalarını sağlayacaktır. İşçi taleplerinin farklı işçi kesim ve çevreleri içinde tartışılarak ortak karara bağlanması, taban örgütlenmelerini kolaylaştırıcı olacaktır. Bu işçi mücadelesi talepleri programı, her işçi kesim ve çevresinin kendi içinde tartışılarak, kendi özgül durum ve ihtiyaçlarına uyarlanarak, istenen ekleme çıkarma ve düzenlemeler yapılarak, kamuoyuna deklare edilebilir. Bu işçi deklerasyonlarının, her birinde işçi sınıfının ortak mücadele talepleriyle birlikte, her işçi kesiminin özgül taleplerinin de olacağı biçimde, sayıları ve (isimleri gizli tutularak şu şu sektörden işçiler biçimde) imzacıları ne kadar artarsa, etkisi de o kadar artacaktır.

Aşağıdaki talepler üzerine tartışırken şu noktaları gözönünde bulundurduk:

Sermayenin kriz programı emekgücünün yıkıcı değersizleştirilmesini, çürütülmesini, dilencileştirilmesini hedeflemektedir. Dolayısıyla işçi sınıfının kriz programı (bugünkü güç dengelerinde) toplumsal emeğin korunması (öz savunması) mücadelesini kapsamalıdır. Bu koruma, yalnızca emeğin elde kalmış ücret ve hak kırıntılarının korunması değil, onurunun, özgüveninin, gelecek umudunun ve mücadele enerjisinin korunması ve yükseltilmesidir. Yalnızca sermayenin yeni saldırılarından korunma değil, sermaye düzenin sınırlarına dayanan ve sarsan yeni kolektif hak kazanımları için mücadeledir.

Emeğin korunması, burjuva düzen partilerinden ve bürokratik sendikalardan, cemaatlerden himaye edilmeyi, din-milliyet adına kayırılmayı beklemekle sağlanamaz.

“Kamuculuk” da emeği koruyamaz. Devlet, tüm ülkeyi şirket gibi işleten kapitalist devlettir. Belediyeler, eğitim, sağlık, vb ister devlete ait görünsün ister özel sermayeye, şirketleşmiştir, karlılık ve performans esasına göre işlemektedir. Kamu/özel arasında bir ayrım kalmamıştır. “Kamuculuk”, şu eski burjuva sosyal-demokrasinin kalıntısı bir ütopik-reformizmdir.

Sınıfının bütününden ve her direnişinin başarısından kendini sorumlu hissetme, kendi ihtiyaçları kadar başka işçi kesimlerinin istem ve mücadelelerine sahip çıkma, dayanışma, paylaşım, eylem ve mücadele kararlarını birlikte alma ve uygulama, kolektif hareket yeteneği gibi gerçek proleter değerler mücadele içinde oluşur ve yaygınlaşır. Bunlar, biri ötekini körükleyen ve gücümüzü kıran rekabet, işsizlik ve aşırı çalışmaya karşı temel panzehirlerimizdir.

Emeğin korunması, işçi sınıfının bağımsız öz mücadelesi, öz güveni, öz örgütlenmesi, öz demokrasisi, öz inisiyatifinin gelişmesiyle mümkündür.

Emeğin korunması mücadelesi, burada yer verdiğimiz genel talep ve sloganların ötesinde, kadın, Kürt, göçmen, çocuk, öğrenci işçilerin, yaşlılar ve emeklilerin, sakatların özgül durum ve ihtiyaçlarına özel bir dikkat gösteren, toplumsal bir derinlik ve kucaklayıcılık taşımalıdır.

Emeğin korunması, gerçek ve nihai anlamda; ücretli emek, sermayeye ve işbölümüne bağlı emek, bir üretim faktörü olarak emek, üretimin hamalı ve temeli olan emek, zorunlu, zahmetli, kölece emek olmaktan kurtulmasıyla mümkündür.

Talepler:

6 saatlik işgünü, hafta sonu (cumartesi-pazar) tatili, (bilimsel olarak hesaplanacak) yoksulluk sınırı üzerinde ücret.
Temel gıda maddelerinin fiyatlarının indirilmesi ve 2 yıl boyunca sabitlenmesi. Ortalama bir işçi hanesinin tüketimi kadar elektrik, su, doğal gaz’ın parasız olması.
Temel geçim mal ve hizmetlerinden dolaylı vergilerin kaldırılması.
İşçilerin (ya da diyelim ki 50 bin liranın altındaki tüketici kredilerinin) banka borçlarının silinmesi.
İflas eden şirketlerin alacaklılarında mutlak önceliğin bu şirketlerde çalışan işçilerin hakedişlerine verilmesi.
Sermaye için değil işçiler için, tam kapsamlı işçi sağlığı ve güvenliği düzenlemesi. Çalışma koşulları üzerinde işçi denetimi. Tüm işyerlerindeki çalışma ve sağlık koşullarının toplumsal denetime açılması.
Taşeronluk, sözleşmelilik, stajiyerlik, kursiyerlik, deneme vb gibi adlar altındaki tüm güvencesiz ve despotik çalışma biçimlerinin, performans ve yeterlilik sistemlerinin kaldırılması ve yasaklanması.
Grev, toplantı, örgütlenme, düşünce yasak ve engellerinin kaldırılması.
İşkur’lu işe alım kaldırılsın.
İşçi ücretlerinden kesilen vergiler kaldırılsın.
Tüm dolaylı vergilerin kaldırılsın, gelir ve miras üzerinde artan oranlı gelir vergisi uygulansın.
Zorunlu arabuluculuk kaldırılsın.
Iş uyuşmazlılarında lokavt uygulaması kaldırılsın.
Eşit işe eşit ücret.
Kıdem tazminatı süre ve sebep gözetmeksizin her işçiye ödensin.
Tüm işyerlerinde cinsiyet farkı gözetmeksizin kreşler açılsın.

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!
Kurtuluş yok tek başına!
Krizin faturasını patronlar ödesin!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*