Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » İşçi haklarına büyük bir tırpan geliyor- Av. Ali Ekşi

İşçi haklarına büyük bir tırpan geliyor- Av. Ali Ekşi

16 Mayıs tarihinde daha önce kurulmuş bulunan yatırım ortamının iyileştirilmesi kurulunun toplandığını ve bir takım kararlar alındığını öğrendik. Konuyu takip eden Aziz Çelik, alınan ve işçi sınıfı için ciddi bir saldırı niteliğinde olan bu kararları yazdı. Biz de bu konuyu sadece alınan kararlar bağlamında değil, yatırım ortamının iyileştirilmesi denilen aldatmacayı da ifşa ederek tek tek bu kurulda alınan kararların işçi sınıfına karşı sermayenin güçlü bir taarruzu olarak okunması gerektiğini açıklamaya çalışacağız.

Yatırım ortamını iyileştirme kurulu nedir? Ne iş yapar? Kimlerle toplanır?

Bu konuya giriş niteliğinde olmak üzere, bir yandan bu kurul ile ilgili yazacaklarımızı ve de bu kurulun bahsedeceğimiz son kararlarının da temeli olan 23 Temmuz 2009 tarihli TÜSİAD ın internet sitesinde yayınlanan belgesine bakmak lazım. 12 sayfalık bu belgede anlaşılmaktadır ki, yatırım ortamının iyileştirilmesi için kurulacak kurul ve de bu kurulun alacağı kararların da neler olması gerektiğini bu 12 sayfalık belge açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir kısım kararları süreç içinde hayata geçirilmiş bulunan çoğu henüz dolapta bekletilen bu kararların esasen 2008 krizine karşı sermayenin işçi sınıfına karşı savaşta saldıracağı mevziileri ele verdiğini söylemek mümkün. Yine aynı şekilde, son alınan 2019 yılı kararlarında önerilerin TOBB tan geldiği hususunun da tam olarak doğruyu yansıtmadığını, esasen tüm bu önerilerin-kurulun oluşması da dahil- TÜSİAD öncülüğünde gerçekleşmiş bulunduğu görülmektedir.

En genel planda üzerinde durulması gereken bir hususun da Temmuz 2009 tarihinde alınan bu kararların ve de bu kararların devamı olarak 2019 tarihinde alınan kararların her ikisinin ortak özelliğinin bir KRİZ ortamında sermayenin krizi nedeniyle alınmış olmasıdır.

Tabii bir de sermayenin işçi sınıfına yönelik her türlü saldırısının nasıl bir demagoji eşliğinde uygulandığını, zaten elbette kendilerinin olan devlet aygıtını da nasıl kullandığını görmek ve deşifre etmek açısından da bir işlevinin olduğunu düşünüyorum.

İşçi sınıfına yönelik tüm bu kapsamlı saldırıların “yatırım ortamının iyileştirilmesi” bağlamında ele alındığını belirtmek gerekir. İşçilere hoş gelen, özellikle işsizlere yönelik “iş umudu” vaadettiği izlenimi veren bu ismin tercih edilmesinin başka nedenleri de vardır.

-bu kadar yerli ve milli olarak kendini gösteren sermaye ve hükümetin, memleketin temel unsuru olan insanını uluslararası sermayenin de önüne nasıl attığını, uluslararası sermayenin ülkede yatırım adı altında ülke insanının nasıl sömürüp posasını çıkarıp bir kenara fırlattığı ve bunun da sonuçlarını kendi insanının üzerine yıktığını ve kendi soğurduğu zenginliği ise ülkemizin dışına çıkarmak için var olan ne kadar norm varsa bunları ortadan kaldırdığını görmek gerekiyor.  Sermayenin milliyeti elbette yoktur. Ama devlet ve hükümet bize karşı yerli ve milliliği bir demagoji olarak kullanırken, sermayeye karşı nasıl da uluslararasılaşıverdiğini de görmekte yarar vardır.

-işçi sınıfının çalışarak oluşturduğu zenginliğin sermayeye transfer edilmesinin yolunun nasıl döşendiğinin de bir başka yolunu bu son kararlar göstermektedir. Kar oranları düşen sermayenin bu düşüş karşılığında elbette işçi sınıfının haklarını budayarak ve ortadan kaldırarak dengelemeye çalıştığını açıkça ortaya koymaktadır. Demek ki, işçilerin kesin olarak görmesi gereken bir durum da, kendi sınıf kardeşlerinin iş ihtiyacını dahi, bizatihi kendi sınıf kardeşlerine karşı nasıl kullanarak sermayenin kendi karını artırma konusunda bir aldatmacaya çevrildiğidir.

-tümü, oluşumundan aldığı kararlara kadar tamamen sermayenin ve hükümetin, sermayenin çıkarlarını doğrudan korumak ve kollamak ve de geliştirmek üzerine kurulu bakanlıkları da içeren kurulun oluşum ve karar alışında işçi sınıfının hiçbir temsilcisinin yer almaması da üzerinde durulması gereken bir durumdur.  Oysa yukarıda ve aşağıda da ayrıntılı olarak değinileceği gibi, tümü ile, aleyhine karar alınanlar biz işçi ve emekçileriz. Şeklen bile bir demokrasinin olduğu ülkelerde yine şeklen işçilerin temsilcileri olarak düşünülen sendikaların bu konulardaki kararlara ortak kılındığını biliyoruz. Ama ülkemizde artık buna dahi ihtiyaç duyulmayabilmektedir.

Yine bununla bağlantılı olarak şeklen kurulu bulunan meclisin de baypas edilerek bu kararların alınması, en azından şeklen de olsa halkın vekilleri olan milletvekillerinin de tartışmasına açılmadan, bir cumhurbaşkanlığı KHK sı ile yapılması, bir yandan kriz ortamının yarattığı bir aciliyete denk düşmektedir.

Her halde, tüm bu karar alma süreçlerinde sermayenin mekanizması olan devletin nasıl kullanıldığı ve halkın oylarıyla seçildiği düşünülenlerin kime hizmet ettiği ve de zaten sermayeye hizmet etmek için bize yutturulduğu da net anlaşılmaktadır.

Tüm bunlar, işçilerin mezarlarının bizzat kendi elleriyle kendilerine kazdırılmasından başka bir şey değildir.

Daha önce de istihdam paketi adı altında işçi sınıfının, zaten kuşa çevrilmiş haklarının geriye götürüldüğünü gördük.

Yatırım ortamının iyileştirilmesi kurulunun oluşturulmasının ana düşüncesinin, 2009 yılında TÜSİAD ın öncülüğünde TOBB VE TİSK in birlikte deklere ettiği taleplerin görüşülmesi olduğu alınan ilk kararlarla görülmüştür.

2009 tarihli TİSK, TOBB ve TÜSİAD ın talepleri (esneklik konusundaki ortak görüş ve önerilerinin metnidir) nin özeti aşağıdadır.

Bu metin ilk başta “güvenceli esneklik” konusuna nasıl yaklaştığını ortaya koymaktadır. Yine en başta belirtmek istemekteyiz ki, bu konudaki anlayışın esasen AB KOMİSYONU TARAFINDAN YAYINLANAN ORTAK GÜVENCELİ ESNEKLİK İLKELERİNE DOĞRU” Adlı analiz belgesinden kaynağını aldığını da yazalım. Yani esasen emperyalist ülkeler, kendi tekellerinin karını arttırmalarının önündeki engelleri ülkemizin karar vericilerine kaldırtmak için bu hususları önermektedirler. Belgenin bu genel esneklik anlayışından sonra iş kanununda düzenlenen esneklik ve hükümleri bağlantılı sorunlar başlığı altında değiştirilmesinin talep edildiği somut konuların şunlar olduğu yazılıdır:

-alt işverenlik konusu adı altında Esnekliğin bir aracı olarak kabul edilen alt işverenlik müessesine ilişkin aşırı kısıtlayıcı şartlar yeniden düzenlenmelidir. Bu konuda sermaye örgütleri somut ve ayrıntılı değişiklik önerilerini de uzun uzun yazmışlardır. Bunlara şimdilik uzun uzun girmiyoruz.

-geçici iş ilişkisi başlığı altında mesleki faaliyet olarak geçici iş ilişkisinin iş kanununda düzenlenmesi gerekmektedir. Burada iş kanunun 7.maddesinde düzenlenen geçici iş sözleşmelerini çok sınırlı bir şekilde uygulandığını bunların çeşitlenmesini ve bu ilişkilere çekilen sınırların kaldırılması talep edilmektedir.

-esnek çalışma biçimlerinden biri olan belirli süreli iş sözleşmelerine ilişkin düzenlemelerin de yeniden ele alınması gerektiği ayrı bir başlık olarak yer almaktadır. Bu nokta 3 haziran 2019 tarihli kararlar içerisindeki en temel değişiklik başlığını ifade etmektedir. Bu konuya en sonda ayrıntılı değinilecektir.

-kısmi süreli çalışma başlığı altında bunların uygulanabilir olması ve uygulanabilir olmasının önündeki engellerin kaldırılması talep edilmektedir.

-çağrı üzerine çalışma başlığı altında, kanunda bu konuda işverenleri bu yöntemi uygulamaktan caydıran bir takım işçiyi koruyucu hükümlerin kaldırılması talep edilmektedir.

– yıllık ücretli izin ile ilgili yapılabilecekler konusu değerlendirilmekte ve işçilerin bu hakkının da kullanılmasına getirilen standartların esnetilmesi, kısıtlanması ve nihayet kaldırılmasının yolu açılmak istenilmektedir.

– yine aynı şekilde işverenlerin işçileri ücretsiz izne göndermelerinin önündeki bürokratik engeller kaldırılmak istenmektedir. Daha da ileri gidilerek, Yargıtay tarafından işçinin ücretsiz izne gönderilmesinin işçiye haklı bir fesih hakkı tanıyacağı yönündeki kararlar eleştirilerek bunun değişmesi talep edilmektedir.Ferhat Encü tahliye edildi

– yine aynı şekilde esnek çalışma süreleri başlığı altında:

  -denkleştirme sürelerinin 6 ay veya 1 yıla çıkarılmasını. Bu da 2019 değişiklik önerisinde temel bir konudur.  

   – kısa çalışmanın yeniden düzenlenmesi ile bununla işverenlere getirilen tam gün üzerinden sgk prim zorunluluklarının kaldırılması işverenlerin kısa çalışma yöntemine başvurabilmelerini sınırlayan diğer hususların kaldırılması talep edilmektedir.

    – fazla çalışma başlığı altında fazla çalışma yerine serbest zaman kullanılabilmesinin sadece işçinin isteğine bırakılmaması ile fazla çalışmalar için tis ile işçinin peşin muvafakatinin alınması imkan tanınması konularının da değerlendirilerek işverene bu konuda da esneklik sağlanması talep edilmektedir.

    – telafi çalışması konusunda da sermayenin örgütlerinin talepleri vardır. Bunun ayrıntılarını da şimdilik girmiyoruz.

Sonuç kısmında ise “bu açıdan işletmelerin küresel rakiplerinin yararlandığı güvenceli esneklik yöntemlerini uygulayabilmesi önem taşımaktadır. Yukarıda belirtilen mevzuat değişikliklerinin yapılması işsizlikle mücadelede önemli kazanımlar sağlayacaktır. Ve bu bağlamda….” denilip devam edilmektedir: “kayıtlı işlemler üzerindeki vergi, prim ve sosyal yükümlülükler azaltılmalıdır. Ücret dışı işgücü maliyetlerinin azaltılmasında OECD ortalaması hedeflenmeli ve takvimli bir program ilan edilmelidir ve yine aynı şekilde devamında işçi alma ve çıkarma maliyetlerinin ve bürokratik işlemlerinin fazlalığı da işverenleri zora sokmakta, esnek çalışma şekillerinin uygulanmasını engellemektedir. Bu itibarla en kısa sürede kıdem tazminatı konusunun gündeme getirilerek, işletmeler üzerindeki yükün hafifletilmesi gerekmektedir”.

Metin burada bitmiyor. Birkaç paragraf daha yukarıda özetlenen taleplerinin gerekliği üzerine devam ediyor.  Ama kıdem tazminatının kaldırılmasına ilişkin planın, sermayenin 10 yıl önceki direktiflerinden olduğunu belirttikten sonra, sermayenin temel hareket planının ne olduğu konusunda artık en ufak bir kuşkumuz olamaz. Yani zaten kuşa çevrilmiş çıplak bir ücret dışında tüm hakların kademeli olarak kaldırılması hedeflenmektedir. Yatırım ortamının iyileştirilmesinden kasıtları da budur. Eh ücret de kalkmamalı değil mi? Bunu da kaldırırsan işçi çalışmaz. Bu en azından işçinin bir gün sonra çalışabilmesini temin eden ekmek kadar olması yeterlidir. Başka tüm haklar lükstür. Belge bunu ifade etmektedir. Bu nedenle, yeni alınan kararları bu temel ve genel fikirle tek tek ele almaya başlayalım:

  1. Yeni kararların üzerinde en fazla durulmayı gerektiren hükmü, belirli süreli iş sözleşmelerini iş ilişkilerinin temeli haline getirebilecek olmasıdır. Bu, fiilen milyonlarca işçi için kıdem tazminatı hakkının gasbı anlamına gelecektir. Belirli süreli iş ilişkininin keyfi, yani halihazırda kanunun aradığı esaslı bir neden olmadan da, üst üste 4 kez yapılabilecek olması bu işçiler için kıdem tazminatı hakkının kalkması demek olacaktır. Buna benzer bir karar birkaç yıl önce özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin kıdem hakkını kaldırabilecek şekilde bir yıldan daha uzun bir süre pek çok kez belirli süreli iş sözleşmesi yapan öğretmenlerin kıdem hakkının gaspından da gördük. Yargıtay HGK    tarihli kararına göre; 5580 sy.özel eğitim kurumları kanunu gereği 1 yıllığına yapılan iş sözleşmeleri belirli süreli olacak ve bu sözleşmeler pek çok yeniden 1 er yıllığına yapılsa dahi öğretmen kıdem tazminatına hak kazanamayacaktır. İşte, işçi için de belirli süreli iş sözleşmesi yapılabilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmak istenmektedir. İş kanununda, esaslı bir neden olmadan işverenlerin belirli süreli iş sözleşmesi yapabilmeleri yasak idi. Bu yasak, sözleşmenin belirli süreli olması nedenin de objektif kriterlere, yani, işin bitiş süresinin belirlenebilir olmasını, şart koşuyordu. İş sürekli işlerden ise, bu tür sözleşmeler yapılamıyordu. İşte şimdi bu karar ile, işverenler hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan 4 sefere kadar bu tür belirli süreli sözleşmeyi yapabileceklerdir. Bu 4 kere sözleşme dizisinden sonra işçinin atılıp yeniden alınması ve yeni bir 4 kere sözleşmenin önünün açılmasına karşı önlem de alınacak gibi görünmüyor.

Biz kıdem tazminatını kaldırmalarını, saldırının buradan geleceğini beklerken, kıdem tazminatı hakkına şeklen dokunmayarak ama kıdem tazminatının özü olan, ancak belirsiz süreli veya belirsiz süreli iş ilişkisine dönüşmüş iş ilişkisi ile çalışan işçinin ancak, diğer kanuni şartları da taşıması halinde kıdem tazminatına hak kazanabileceği gerçeğinden yola çıkıyoruz. Bu değişiklik ile, şimdilik milyonlarca, yakın bir gelecekte ise işçilerin büyük bir bölümünün alınan kararda yazdığı gibi, belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştırılarak kıdem tazminatı alabilmenin en temel ve başta gelen şartını kaldırabilmelerinin yolu açılacaktır.

Öyle bağıra bağıra kıdemi kaldırmadığı için de tepkilerin minimuma inmesini de düşünmüş olmaktadırlar.  

Belki de üzerinde ayrı olarak durmayı gerektiren bir durum da şudur: burjuva-faşist hukukta bir hakkın tanınmış olmasının da biçimsel hale getirilmiş bulunduğudur. Hakkın işçi için kullanımı pek çok kez bir şarta bağlanmıştır. Örneğin, sizin ücretinizin eki olmasına veya yıpranma tazminatı olarak da ifade edilebilecek olan kıdem tazminatının talep edilmesi veya hak kazanılması çok sıkı şarta bağlıdır. Yine akla gelen pek çok hak da şarta bağlanmış durumdadır. Bu, tipik bir tretmandır. İşçi sınıfının zapt u rapt altına alınmasıdır. Haklarını bile kullanırken, patronların kabulüne bağlı olmasıdır. Patronların da bunu inayetmiş gibi gösterebilmelerine olanak tanınmış olmasıdır. Bu durumu hapishanedeki mapuslara haklarını kullanacaklarsa, özgürlük ve kişiliklerinden ödün verme şartlarını yerine getirmeleriyle mümkün hale getiren tretman kavramıyla ancak tarif etmek mümkündür.

Yukarıdan beridir tarif edilen ve patronların işçilerin haklarına yönelik saldırı planlarında yer alan hususların birer şarta bağlanabileceğini gözden kaçırmamak lazım. Evet belki herkesin sözleşmesini kıdem tazminatını ortadan kaldıracak şekilde belirli süreli yapmayacaklar. Ama en ufak tepki gösteren işçiyi bu statüye almalarının önü açılmıştır. Ya da yıllık izin kullanımını işverenlerin keyfine bağlı kılmak, işçinin boynundaki ilmiği istediği gibi kısabilmek anlamına gelir. Aynı şekilde denkleştirme sürelerinin uzatılması, telafi çalışması ve ücretsiz izin uygulamaları birlikte ele alındığında, bir süre işçinin canını çıkaracak şekilde çalıştırdıktan sonra, bir süre de ücret ödemek zorunda kalmadan, ücretsiz izne gönderebilmek anlamına gelir. En ufak bir itirazda ise patronun elinde işçiyi sıkıştıracak her türlü imkan elinde olmaktadır. Tüm bunlar işçinin patronu tam bir biat düzeni kurulmaya çalışıldığını göstermektedir.

  • Daha önce geniş bir şekilde bahsettiğimiz 2009 tarihli belgede olmayıp da bu belgede olan yegane husus işçi alacaklarının işçi tarafından ileri sürülmesi için kanunen öngörülen zamanaşımı süresinin 1 yıla indirilmesi hedefidir. Her ne kadar kararların en sonunda bulunsa da en başta ele almayı düşünüyoruz. Çünkü bu durum da köklü bir değişikliktir. Tüm özel borç ilişkilerinde genel alacak zamanaşımı 10 yıl iken, daha iki yıl öncesine kadar da işçilik alacaklarında ücretler dışındaki alacaklar için yine 10 yıl iken, bu süre de 5 yıla indirilmişken, tüm işçilik alacaklarının zamanaşımı süresinin 1 yıla indirilmesi de nereden çıktı? Devlet ve Sermayenin işçi sınıfının adalet ihtiyacına bakış açısını ele vermiştir bu öneri ile. Çünkü benim için işçinin hakkını araması bir yüktür. Ben bu işe hakim ve diğer memurlardan niye görevlendirmek zorunda kalayım ki diye düşünüyor. Bu durumu bir yük olarak görmektedir.

Fakat bir soru sorarsak durumu daha net kavrayacağız: sermayenin en temel borç ve alacak ilişkilerini düzenleyen çek ve/veya senet veya sözleşmelerde kurulan alacak ilişkilerinden kaynaklanan alacakların zamanaşımı süresini neden kısaltmıyorlar? Adalet mekanizması neden işverenlerin alacakları için farklı işçilerin alacakları için farklı çalışıyor? İşverenin alacağını ileri sürebilmesinin süresi 10 yıl gibi bir süre nedeniyle muteber de, işçinin alacağı neden muteber olmayıp da en fazla 1 yılda zamanaşımına uğrasın?

İşçilik alacaklarının zamanaşımı süresinin 1 yıla indirilmesinin pratikte doğuracağı sonuç hakkın kullanımının engellenmesi olacaktır. İşçilik alacaklarının hesabının zorlukları vardır. Bu zorlukların başında işçinin çalışması ile ilgili tüm bilgi ve belgelerin işveren tarafından tutuluyor olması gelmektedir. İşçilerin büyük çoğunluğu kendi puantajlarını tutamazlar. Siz kendinize bir puantaj yapmış olsanız bile, bunu kanıtlayacak bir belgeyi işverenden dava açmadan önce alamazsınız. Bu nedenle çoğu zaman işçi, ya belirsiz alacak davacı açmak ya da kısmi dava açmak zorunda kalır. Hesaplanması Özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiği kabul edilen işçilik alacaklarını mahkemeler bilirkişilere yaptırmaktadırlar. İşçilik alacaklarına dair bir davada dosyanın bilirkişiye gitmesi için kat etmesi gereken aşamaları dikkate aldığımızda zaten en az 1 yılı gerektirdiğini görüyoruz. Bilirkişilerin pratikte raporunu hazırlayıp dosyaya sunmaları da aylarca sürebiliyor. Şu halde zaten işçinin alacaklarının hesap süreçleri bir davada bir yıldan önce olamamaktadır.

İşçi için davayı muhtemel alacağına göre açmasının riskleri ve bedelleri vardır. Bu nedenle bilirkişi marifetiyle alacağı tam olarak belirlenmesi önemlidir. Ya belirsiz alacak davası açıp, alacağı bilirkişice tespit edilene kadar davasını tahsil davasına çevirecek ya da tüm alacak kalemlerini hak ettiğini düşünerek kısmi bir dava açacak ve fakat alacağın küçük bir kısmını dava edip, tüm alacak hesaplandığında geri kalan bakiye alacağının harcını yatırıp davayı ıslah edip tüm davaya çevirecek. İşte bu süreçlerde bir eksiklik, fazla hesaplanmış bir alacak kalemi, işçi için işverenin avukatına vekalet ücreti ödeme ve işverene de yargı giderlerinin bir kısmını ödemek zorunda kalma sorunuyla karşı karşıya kalmak demektir.

İşçilik alacaklarına bir büyük tırpan da geçen iki yıl önce Arabuluculuk yasasıyla getirilmiş olduğunu da hatırlatalım.

Yine aynı şekilde işte atılan veya ayrılmak zorunda kalan işçilerin dava açmak açabilmeleri için hazırda duruma göre değiiklik gösterse de, bir avukata danışma ücreti ödemese de, yaklaşık 2000 tl yi bulmaktadır. Pek çok işçi için bu masraf büyüktür. Bu nedenle bir başka işe girip oradan alacakları parayla epey bir süre sonra ancak dava açabildikleri gerçeğini unutmamak lazım. Bu nedenle 1 yıllık süre önemli bir hak kaybına neden olabilecektir.

Yeri gelmişken şunu hatırlatmakta yarar vardır: 1980 askeri faşist darbesinden önce işçilerin, açtıkları davlarda harç ödemeden muafiyetleri var iken, darbeden sonra yapılan bir kanun değişikliği ile, diğer her kişi gibi işçilerin de alacaklarını talep ederken harç ödemeleri zorunlu hale getirilmiştir. Fakat bununla da kalınmamış, 2005 yılında işçiler harç ödemeye devam ederken, bu sefer 12 eylül den önce işçilerin sahip olduğu harç ödemeden muafiyet hakkı bankalara tanınmıştır. İşte burjuva biçimsel adaletinin bile rafa kalktığı bir dönemdeyiz. Gerçi burjuva adalet mekanizmasında işçilerin dava açabilme hakkına da artık tahammül edilememektedir. İşçinin adliye sarayından içeri girmesi bile, tıpkı maden işçisinin çamur ayakkabılarıyla otobüse oturtulmaması gibi, işçinin de işçi tulumuyla adalete sarayına girebilmesine tahammül edilememektedir.

O halde bu sürenin amacının işçilik alacaklarının ileri sürülmesinin önüne engel olmaktan başka bir amacı olamaz. Fakat bununla da sınırlı kalmaz. Asıl olarak işçiye burjuva hukuku içinde hakkını ileri sürme hakkını kaldırıyorsunuz. Yani hak arama hakkını ortadan kaldırıyorsunuz. Yani işçinin yasal bir yolla adalet arayışını ortadan kaldırıyorsunuz. Oysa teknik olarak bir çek veya senet alacağından hiçbir farkı bulunmayan tam tersine tahsili daha hızlı mümkün olsun diye kambiyo senetlerine özgü özel bir takip yolu bile yapılan bu senet alacaklarında zamanaşımını genel olarak 10 yıldan 1 yıla düşürün bakayım!. İşverenin alacağı tatlı da işçinin alacağı neden acı olmaktadır.???!!

Devletin; işverenlerin veya tüccarların davalarına bakışı ile işçilerin davalarına bakışı da aynı değildir. Tümü ticaret kanununda düzenlenen ve değişik her türlü alacak ve hukuki sorununu çözmek ve karar bağlamak için kurulmuş ticaret mahkemeleri ile iş mahkemelerinin yapısı farklıdır. Bu farklılık, ticaret hukukuna dayalı bir davayı gören mahkemenin toplu veya üç kişilik bir heyetten oluşmasından kaynağını alan bir ciddiyet ile işçinin alacağının tek hakimle yürütülmesi ve karara bağlanması arasındaki ciddiyetsizliktir.

Patronlar ve Onların davaları söz konusu olunca üç kişilik hakimler kurulundan kurulu mahkemeler varken, işçilerin alacakları ve davaları için tek kişilik hakim neden? Burada burjuva hukuk ve adalet anlayışındaki biçimsel eşitliğin dahi, rafa kaldırılmış olduğunu göstermektedir.  

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*