Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “İnsanların içindeyim, seviyorum insanları, kavgamı seviyorum…”

“İnsanların içindeyim, seviyorum insanları, kavgamı seviyorum…”

İnsanların içindeyim/seviyorum insanları/hareketi seviyorum/düşünceyi seviyorum/kavgamı seviyorum…

Seni seviyoruz Erkan! Evet, Nazım’ın bu dizelerini çok seviyorduk biz. F tipi cezaevlerinde şehit anmaları hiç aksatılmazdı. Neredeyse haftada bir anma olurdu. Çoğunlukla kaldığımız hücreler ortalarda bir yerlerde olurdu. Anma ve kutlamalarda doğallığında sunum görevi bizde olurdu, bulunduğumuz bloğun. Hiçbir serzeniş göstermeden, hep aynı kararlılıkla aldığımız görevi sahiplenip yerine getiriyorduk. Hala bugünmüş gibi kulaklarımı çınlatıyor okuduğun şiirler. Marşları, ezgileri hepsini aynı coşkuyla söylerdik. Tabii daha çok içlerinde sevdiklerimiz de oluyordu. Bunlardan biri de “İnsanların içindeyim…” ezgisiydi. Bu ezgiyi çok seviyorduk. Anma, kutlama listesi hazırlarken mutlaka bunu koyuyorduk, koymak istiyorduk. Ortak noktamızdı. Aslında bu parçayı bu kadar sevmemizin nedeni açıktı. F tipi tecritte bizim hareketin, kavganın içinde olmak için içimizde yanıp sönmek bilmeyen özlem ateşini en iyi şekilde ifade ediyor oluşuydu. Özlemimiz gerçekleşti! Ama bu çok kısa sürdü Erkan. Bu kısa sürede çok şeyler yaptığını biliyorum. Daha çok şeyler yapacağını da.

Bugün burada seni bu şekilde anlatmak oldukça hazin bir durum. Kimsenin yerimde olmasını istemezdim. Evet, mücadelenin geleneği bu… Ama bunların hiçbiri yetmiyor şu an, teskin etmiyor beni. Hele pişkinliğin, utanmazlığın, ayyuka çıktığı bir durum var ki. Acı misliyle çıkıyor; öfkem de daha da büyüyor. Yani bildiğin gibi eski yol arkadaşlarımız bizi utandırmaya devam ediyorlar. “Bu denli çirkinleşme de olur mu?” dedirten türden. Hayatından fayda sağlayamayanlar, ölünden fayda sağlama yoluna girdiler. Ne de olsa ölmüşsün kendini savunamazsın! Yalan, dolan, hakaret, saygısızlık ne ararsan var. Garip bir durum var ki ibretlik, bir yandan sahiplenip yoldaşları yaptılar, diğer yandan sen, bir aptal yerine koyup iradeni, kararını, düşünceni yok sayıp iradesiz karar alıp vermekten yoksun gibi sunuyorlar. Öyle şuursuzca ne yaptıklarını bilmez halde… Onların derdi başka; sen savaşmışsın, düşmüşsün, ölmüşsün umurlarında değil.

İrade koymaktan yoksun olduğun ve sanki bir çocuk gibi kandırıldığımız iddia edilip öyle sunuluyor. Açıktan iraden çiğneniyor, saygısızlık yapılarak küçük düşürülüyorsun. Yani tut ki böyleydik. Kaçırdıkları bir şey var ki şuurunu yitirmek bu olsa gerek, bize gelen ziyaretçi arkadaş onlardan yana irade belirtmişti ve süreç sonuçlanmadan da iradesinin rengini bize belirtmişti. Yani süreci duyduğumuzdan itibaren ziyaretimize gelen arkadaşın kimden yana tavır göstereceğini en başından beri biliyorduk. Öyle de yaptı; öyle ya gelen ziyaretçi arkadaş bizi kandıramamış ne yapalım!

Sevgili Erkan bugün burada bunları yazmanın ıstırabını nasıl bir şey olduğunu tahmin ediyorsundur. Kulak tıkamaya ancak bu kadar tahammül edebildim. Bugünmüş gibi hatırlıyorum “hizip yaptı” ile itham edilen arkadaş oldukça objektif davranıp her iki görüşün yazılarını düzenli yorumsuz gönderiyordu. Bunu kendileri de biliyor. Gelen yazıları birlikte okuyup değerlendirmiştik, tartışmıştık. Süreç dışarıda sonlanıp yol ayrımı olduktan bir süre sonra da biz de yürüyeceğimiz yolun kararını verdik. Bu kararı her iki tarafa da bildiren mektubu sen de ben de ayrı yazıp yollamıştık. Bir süre sonra da cezaevindeki tüm tutsaklar olarak Devrimci Proletarya’yla yolumuza devam edeceğimizi duyuran bildiriyi birlikte hazırlayıp senin adınla yayınlayıp kamuoyuyla paylaşmıştık. Bütün bunlar yokmuş gibi iddia ediliyor. Yine bunu çok iyi biliyorum ki dışarı çıkar çıkmaz bu arkadaşlardan birileri seninle bir kaç defa görüşüp konuşmuşlardı. Madem “kandırılmaya” bu kadar müsaittin, öyle ya kandırsalardı seni. Yani durumdan şu çıkıyor, dört yıl boyunca seni kandıramamışlar, bu arada devreye YPG girip seni kandırmış oluyor haliyle…

Sevgili Erkan ben de burada hala kandırılmayı bekliyorum, henüz gelen giden yok! Öyle ya seni kandıramadılar madem gelip beni kandırsınlar! “Çizgi dışı” bir eylemden dolayı mahpus yatmışsın, bunu biliyor muydun!? Ben senin ölümünle duydum böyle bir çizgi dışı eyleme sokulduğunu tam on beş yıl sonra. Simdi söyle bana Erkan Yoldaş bilmek seninde hakkın değilmiydi! Yoksa haberin vardı da benden mi gizledin. Yok, yapmazsın bunu biliyorum. Bu ne tür bir densizliktir anlamak mümkün değil. Kandırılıp “çizgi dışı” bir eyleme sokuldun, onca işkence ardından ölüm orucuna (yine kandırılarak sokulmuşundur), sonra on yıllarca mahpus… Bir teki kalkıp bunu sana açıklama gerekesimi duymamış, öldükten sonra söylemelerinin ne demek olduğunu aklım almıyor. Hoş onu da “hizipçi dedikleri engellemiştir!” derler, çıkarlar işin içinden ya.

Sevgili Erkan daha bunun gibi birçok şey var ama daha fazla canını acıtmadan kapatayım bu konuyu. Seninle ilk karşılaştığımızı hatırlıyorsundur. Ben hatırlıyorum. Tam anlamıyla semtlerin antifaşist gençliğinin tüm özelliklerini taşıyordun. Tabii yarı liseli özeliklerin de kısmen vardı. Ama belirgin olan antifaşist yanındı. Bizim moralimiz gelen haberlerden dolayı bozuktu, ama sen çok heyecanlıydın. Heyecanla şunu şunu yapalım gibi önerilerde bulunuyordun. Hava soğuktu ama içimiz, yüreğimiz yangınlardaydı. Bir yanımız cayır cayır yanıyordu. 19 Aralık cezaevi katliamı yapılıyordu. Buna karşı mücadele verme amaçlı buluşmuştuk. Kısa sürede birçok şey yapmıştık olanaklarımız çerçevesinde.

Olanaklarımızı genişletip daha büyük eylemlere soyunacaktık ki bu esnada tutsak düşüp kısa bir ayrılık oldu aramızda. Örgütümüze operasyon olmuştu, sen de dahil birçok insan gözaltına alınıp tutsak edilmişti. Dışarıda zaten sınırlı güçtük, bu operasyonla iyice azalmıştık. “Sınırlı olanakla ne yapabiliriz” arayışları içindeyken sizden yaklaşık iki ay sonra da ben tutsak düştüm. Ve Tekirdağ F Tipi Cezaevinde tekrar buluştuk. Başta yan yana olan komşu hücrelerde kaldık. Ben getirildiğimde cezaevi daha yeni açılmıştı sizi de benden bir süre önce getirmişlerdi. Dolayısıyla senden şanslı sayılırdım, çünkü sen iki defa “cezaevine hoşgeldin” işkencesine maruz kalmıştın. Ve cezaevinin ilk açılışında saldırı dozajının üst noktada olduğu günlerin hepsinde vardın. Bunların en ağırını Kartal Cezaevinde özellikle polisin seni askerlere hedef göstererek kışkırtmasıyla saatlere varan ölesiye işkenceye tabi tutulmuştun. Aynı hücrede yan yana geldiğimizde işkence izleri hala duruyordu. O aralar Kartal Cezaevi askerleri nam salmıştı işkencesiyle. Seninle benzeri eylemlerden gelenler özel olarak “hoşgeldin”e tabi tutuluyordu. Zeynel Karataş’a da özel bir ilgi gösterilmişti senin gibi. Yine Tekirdağ’ın aylara varan saldırı işkencelerinin de üstünden atlamamak lazım. Her sayımda mutlaka saldırı yaşanırdı.

Ve Ölüm Orucu gönüllüsü olmamız. Senin mahpusluğun epey olmuştu. Bense daha 20. günlerdeydim henüz ve örgüt olarak bizim 3. platform olarak 4. ölüm orucu ekibinin maratona başlama hazırlığı vardı. Bu konuda önerimiz sorulduğunda tereddütsüz gönüllü olarak Ölüm Oruççusu olmaya aday olmuştuk. Bir süre sonra da maratona başladık. O yıl hava çok soğuktu hem cezaevi de yeni yapıldığından dolayı ısınma denilen bir şey yoktu. Neredeyse bütün günümüz yatakta geçiyordu. Soğuk bizi yatağa hapsetmişti adeta. Plastik pet şişelere sıcak su koyup bunları yatağa koyup ısınmaya çalışıyorduk. Sürekli Sarıyer Dağevler mahallesinden, buradaki antifaşist çalışmalar ve lisedeki faaliyetlerinden heyecanla konuşurdun. Günler ağırdı ölüm haberleri peşpeşe geliyordu. Sürekli kasvetli bir hava vardı. Böylesi bir ortamda yılbaşı kutlama etkinliği yapmıştık cezaevi kitlesi olarak. Durumumuz hiç iç açıcı değildi buna rağmen cama çıkıp şarkı söylemiştik. Zeynel Karataş’ın sesi hala kulağımı çınlatıyor. Durumu ağır olmasına rağmen çıkıp Kürtçe bir ezgi söylemişti. Bir gün sonra da ağırlaştı, bir süre sonra da donuklaştı. Bu olaydan sonra hemen hemen bütün ölüm oruççularını apar topar hastaneye kaldırdılar. Tabii bu bizim tamamıyla irademiz dışında zorla olmuştu.

Böylece hastaneler serüvenimiz başlamış oldu. Oradan oraya götürüp durdular bizi. İşin trajikomik yanı muayene olmayı kabul etmememize rağmen iki defa çıkarıldığımız Adli Tıp Kurumu’nun vermiş olduğu iki Korsakoff raporudur. Muhtemelen bizim eski yol arkadaşları bu iki korsakof raporuna dayanarak kandırıldığını iddia etmekteler!!! Sonuçta raporlar hiçbir ise yaramadı.

İkinci ayrılığımızda Bayrampaşa Hastanesi’nde oldu. Bu açıkçası beni çok etkilemişti. Zira artık son demlerimizi yaşıyorduk. Hastanede o aralar peşpeşe kayıplar veriyorduk, bunların çoğu ardarda olmuştu. Şişli Hastanesine götürülenler arasında sen de vardın ve durumun hiç iyi gözükmüyordu. Yüzünde ve ellerinde, başka çeşitli yerlerinde koca koca morarmalar başlamıştı. Endişe verici bir durumdu. Senin durumundan endişe ederken Okan’ımızı çıkarıp yanıma getiriverdiler. Benim için sürpriz oldu. Böylece kısmen bir rahatlama oldu bende, Okan 7. ekipte başladığı için bize göre daha iyi görünüyordu. İyi görünmesine rağmen Okan’ın Kartal Cezaevi’nde kendi inisiyatifiyle başladığı Ölum Orucu yüzüncü günlerinde örgüt kararıyla bıraktırılmıştı. Ölum Orucu’nda ciddi hasarlar almıştı, çünkü önemli bir bölümünü B–1 almadan geçirmişti. Buna rağmen bizim ihtiyaçlarımızı karşılamaktan geri durmadı. Hiç beklenmedik bir anda Okan’ı ayakta kaybettik.

Böylesi derin bir acının içinde kıvranırken örgütümüzün Ölüm Orucu’nu sonlandırma kararı geldi. Açlık grevleri hariç toplam 374 Gün ölüm orucu yürüttük. Karara uydum, bir süre sonra da beni senin yanına Şişli’ye getirdiler. Kısa bir tedaviden sonra apar topar tekrar F tipine götürüldük. Tedavimizi hiçbir imkânı olmayan hücre duvarları arasında yaptık. Birkaç ayı saymazsak 11 yılık tutsaklığı birlikte aynı hücrede geçirdik. Büyük badirelerin, büyük zorlukların üstesinden birlikte geldik. Teorik anlamda tanıştığımızda neredeyse sıfır bir noktadaydın. Kısa sürede hummalı bir okuma faaliyetine giriştin. Gerek birlikte gerek bireysel okumalarını aksatmadan disiplinli bir şekilde yürütüyordun. Kısa sürede de sonuca gitmiştin. Yanılmıyorsam klasiklerin birçoğunu okudun. Hani sıçramalı gelişme derler ya, bu sende tamamıyla cisimleşmişti. Sıçramalı gelişmenin örneği sensin benim için. Bu benim için de diğer yoldaşlar için de böyle kabul görmüştü zaten. Gelişmen elbette kıskanılacak, imrenilecek bir durumdu. Bu işin doğal seyri. Aslında örgütlerin, partilerin gelişmesi kurumsallaşması tam da budur. Alttaki kadrolar üst kadroları aşıp geçemiyorsa orda gelişme tıkanmış demektir…

Teorik okumalar dışında gökbilimine meraklıydın. Yeni gelişmeleri mutlaka takip ederdin, yeni buluşları, edindiğin bilgileri mutlaka benimle paylaşırdın. Bu meraka bir de evrim teorisini ekledin. Çok önemli kaynaklara başvurarak büyük okumalar yapmıştın, üretimlerin de olmuştu.

Vazgeçilmezimizden biri de spordu. İstisnasız düzenli spor yapıyorduk aksatmadan. Ölüm Orucu’ndan çıkarken sağlığımıza kavuşmamızın en önemli ilacı spor yapmış olmamız oldu.

İnsanların içinde olmanın umudunu hiç elden bırakmadan, bu umutla yanıp tutuşa durarak özgürlük eylemleri gerçekleştirmenin peşini bırakmadık. Arayışlarımız sürekli devam etti. En ufak olanağı nasıl değerlendiririz diye düşünüp kafa yoruyorduk. Bu arayışlar içindeyken uzun tutuklama yasasından dolayı hiç beklenmedik bir şekilde kendimizi dışarıda bulduk. Tutuklu oluşumuz 11 yılı bulmuştu ve dosyamız Yargıtay’daydı, her an onaylanmak üzere beklemedeydi. Yargıtay onaylamadan uzun tutukluluktan dolayı bizi bırakmak zorunda kaldılar. Erkan yine sen benden önce çıktın, normal olarak benden önce tutuklandığın için iki ay kadar önce dışarı çıkmıştın.

Dikkat edersen tanıştığımızdan itibaren hep peşinden ben gelmişim. Hep öncü sen oldun. Bu defa da yaptın yapacağını. Alacağın olsun! Ama bunu bil ki peşini bırakmayacağım! Bu defa da öyle olsun diyorum,

Görüşeceğiz!

Yoldaşın Mehmet Sarar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*